
Yatak Odası - Kimse Aşktan Sağ Çıkabilmiş Değildir
7 Ağustos 2024 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Evin odalarında dolaşmaya Yatak Odasından başlıyoruz.
Yaşarken kendimizi en çok evde gibi hissettiğimiz histen, aşktan bahsederek başladığımız bu bölümde;
Romalılarda aileyi koruyan tanrıdan kalp emojisinin doğuşuna, tarihteki ilk aşk mektubundan toksik ilişkilere, evlilik kavramının ortaya çıkışından aşkın kimyasına kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Sonunda anlıyoruz; kimse aşktan sağ çıkabilmiş değildir.
Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight filmlerini bilir misiniz?
Bir film üçlemesi. Benim favorilerimden.
Bu filmlerden bahsedince aklıma hep şu olay geliyor.
1899 yılında Amerika Patent Dairesi Başkanı Charles Dell çıkıp bir açıklama yapıyor.
İcat edilecek her şey icat edildi.
Boşuna bizi büyük dosyalarınız ve cihazlarınızla oyalamayın.
Bu film serisi de bende aynı duyguyu yaratıyor.
Bu üç filmde aşkla, ilişkilerle, evlilikle ve hayatla ilgili her şeyi söylediniz.
Geriye söylenecek ne kaldı?
İlk film... İki gencin bir tren yolculuğu sırasında tanışmasıyla başlıyor.
Öyle ansızın birbirlerine aşık oluyorlar.
Bir geceyi beraber geçiriyorlar.
Sabah olunca yollarına devam etmeleri gerekiyor.
Tam 6 ay sonra buluşmak üzere sözleşip ayrılıyorlar.
Öylece ve 6 ayın sonunda buluşamıyorlar.
Bu koskoca dünyada birbirlerini bulabilecekleri ne bir telefon numarası ne adres var ellerinde.
Hatta birbirlerinin soy isimlerini dahi bilmiyorlar.
Bir yabancıyla geçirilen tek bir gece diye düşünüyorlar içten içe insan hayatında ne kadar önemli olabilir.
Kahramanlarımızdan erkek olan ünlü bir yazar oluyor ve bu tanışmanın hikayesini anlattığı bir kitap yazıyor.
Kadın onu gazetede çıkan bir kitap eleştirisinden tanıyor.
Kitabı okuyunca da kendi tanışmalarının hikayesini yazdığını anlıyor.
Paris'teki bir kitap buluşmasında o geceden tam 9 yıl sonra karşılaşıyorlar ve işte ikinci film böyle başlıyor.
Ben bu üçlemeden en çok bu ikinci filmi seviyorum.
Before Sunset. Dayanamayıp birazcık daha anlatacağım.
Kadın... O buluşmaya gidemediğini çünkü aynı gün büyükannesinin cenazesine gittiğini anlatıyor ve çok üzüldüğünden bahsediyor.
Oysa asıl üzüntü o gidemediği gün yaşanmıyor.
Çok genç olduğu için hayatta böyle bağların hep kurulabileceğini, önünde gerçek aşkı bulabileceği daha çok sayıda fırsat olacağını sanıyor ama Öyle olmuyor.
Çünkü sihirli buluşmalar insan hayatında yalnızca birkaç defa yaşanabiliyor.
Bu anları ilişkideki mutluluktan sonunda bir ayrılık olup olmamasından bağımsız söylüyorum.
Birinin sözlerinizin arkasındaki gerçek sesi duyduğunu anladığınız o andan bahsediyorum.
Biri beni duyuyor hissinden.
Sanki hayat boyu o anı beklemişsiniz gibi kalbinizin büyüyüp büyüyüp hiçbir yere sığamaz hale gelmesinden.
Tanıdık geldi mi? Umarım gelmiştir.
İnsan gençken hayatı son olmayan uçsuz bucaksız bir okyanus gibi görüyor.
Elindeki fırsatların ve vaktin hiç bitmeyeceğini düşünüyor.
Oysa yalnızca bir 10 yıl geçtiğinde dönüp baktığında elinde kalanın ya da eline geçenin diyelim hiç de öyle olmadığını açıkça görüyor.
Neyse. Konumuz aşktan açıldı çünkü bu bölümde yatak odasını konuşacağız.
Aşk derken bile içimden elimi kalbimin üzerine koymak geliyor.
Sevdiğimiz kişiyi gördüğümüzde ne olur?
Kalbimiz hızlı. Şimdi
böyle söyleyince...
Görüyoruz ki aslında aşkın kalple pek de ilgisi yok.
Aşık olmak tamamen beyinde cereyan eden hormonal bir reaksiyon.
Aşık olma esnasında öyle çok hormon salgılanıyor ki vücudun dengesi şaşıyor ve sarhoş olmuş gibi hisseden zavallı fani kendini sabahtan akşama kadar tek bir kişiyi hayal ederken buluyor.
Aşkın... Kalpte yaşadığını düşünmek çok eski bir alışkanlık.
Antik Yunanlılar şiirlerinde kalbi aşkla ilişkilendiriyorlar.
Bu durumun bilinen en eski Yunan örneği Safo'nun deli kalbi yüzünden acı çekmesi.
Safo 7. yüzyılda Midilla adasında kadın müritleriyle çevrili olarak yaşıyor ve onlara tutkulu şiirler yazıyor.
Bir şiirinde şöyle diyor.
Aşk kalbimi salladı.
Tıpkı meşe ağaçlarını rahatsız eden dağdaki rüzgar gibi.
Antik Mısır'a baktığımızda da ruh ve bilincin merkezinin kalp olduğuna inanılıyor.
Beynin pek bir önemi yok.
Hatta mumyalama esnasında da kalp korunurken beyin diğer pek çok organ gibi çıkarılıp atılıyor.
M.Ö. 350 yılına geldiğimizde ise Hipokrat çıkıp bütün zevklerimiz, mutluluğumuz, kahkahalarımız ve jestlerimiz ve acılarımız...
Kederlerimiz, ümitsizliklerimiz ve gözyaşlarımız beyinden ve yalnızca beyinden kaynaklanır diye veriyor.
Bu sözlere o gün çok karşılık bulmamış olsa da biz bugün onun haklı olduğunu biliyoruz.
Aşk dediğimiz bu reaksiyonun bir kavram olarak konuşulması için 12.
yüzyıla dek bekliyoruz.
Fransız sarayında halk ozanları finamor olarak bilinen bir aşk çeşidi hakkında konuşuyorlar.
Mükemmel ya da ideal aşk gibi bir şey.
Saray aşkı deniyor buna.
Bu türe göre... Ozan kalbini birine kaptırıyor ve kalbinin sonsuza dek ona ait olacağına dair söz veriyor.
Fransa'da başlayan bu akım İspanya, Portekiz, İtalya, Almanya ve İskandinavya'ya yayılıyor.
Ozanlar sayesinde aşk sadece bir kavram olarak kalmak yerine önemli bir toplumsal değer haline geliyor ve insan olmanın özünü oluşturuyor.
1300'lü yılların başında yazılmış Codex Manes isimli bir kitap var.
Bir aşk şiirleri derlemesi.
Kalp simgesinin bilinen ilk görseli The Romance of Alexander adlı Lambert Lator tarafından yazılmış bir el yazmasında ortaya çıkıyor.
Orta çağın en iyi resimli kitaplarından biri.
Kalbin bulunduğu sayfada karşısındaki adamdan aldığı kalbi taşıyan bir kadın görülüyor.
Adamın ona hediye ettiği kalbi kabul ediyor.
Adam... kalbin nereden geldiğini göstermek için göğsünü işaret ediyor.
Bu kitapla birlikte özellikle Fransa'da kalp görsellerinde bir patlama yaşanıyor.
2000 yılında yayınlanan ilk kalp emojisinin kökeni de işte bu çizim.
Eskiden babaannemin evinde ona gittiğimizde yattığımız pirinçten kalp şeklinde bükülmüş bir yatak başı olan bir karyola vardı.
Yatağın üzerinde de iki kişilik uzun bir yastık.
Hani Allah bir yastıkta kocatsın derler ya.
Onlardan. Yastığın uzun saten bir kılıfı olurdu.
Üzerine de çiçek ya da kalp işlemeli bir başka yüz takılırdı.
O işlemelerin de dikişleri uyurken hep yanağıma batardı.
Ama yine de ben onlarda uyumaya bayılırdım.
Bizim evimizde ise şimdi her yerde olan tek kişilik yastıklar vardı.
Eskiden bu tek kişilik yastıklara küstüm yastığı diyorlar.
Eğer biri beraber uyuduğu kişiye küserse gidip bu tek kişilik yastıkta uyuyor.
Şimdi herkes küstüm yastığında yatıyor.
Küstük mü? Orası tartışmalı ama buraya kadar gelmişken bu konuyu da biraz tartışmakta fayda var.
Pek çok kültürde bir çiftin ayrı yataklarda uyuması ayrılıkla aynı anlama geliyor.
Oysa mesela Japonya'dan bahsedelim.
Çiftlerin yalnızca %29'u aynı yatakta uyuyor.
ve aynı yatakta uyuyan çiftlerin %48'i henüz 20'li yaşlarındalar.
20'li yaşlar bitince onlarla tekrar görüşürüz.
Japon kocaların %65'i eşlerini asla öpmüyor ve %19'u asla teşekkür etmiyor.
Sanırım Japon bir kadın olarak doğmadığıma sevindiğim ilginç bir bölüm oluyor.
O zaman buradan bakınca...
Beraber uyumak, aynı birini öpmek, sarılmak gibi sevgi ösenmenin bir yolu diyebiliriz.
Yani bir beraberliğin devamı için gerekli.
Ama bunu da diyemiyoruz.
Çünkü yine Japonya'da yapılan bir araştırma bu.
Ayrı uyuyan çiftlerin uykularını daha iyi almış ve dinlenmiş olduklarından birbirlerinin hatalarını görmezden gelme konusunda daha başarılı olduklarını, kendilerini gün içinde daha iyi hissettiklerini ve
totalde daha uzun süren evliliklere sahip olduklarını ortaya koyuyor.
Uzun ve mutlu evliliklerden konu açılmışken evlilik fikri ilk kimin hakkına gelmişti ki diye düşünebiliriz.
Çatalhöyük'teki tarihin ilk yerleşik hayat kalıntılarından daha önceki bölümlerde bahsetmiştik.
Buradaki yaşamda bir çocuğu kendi biyolojik ailesi dışında kişilerin de büyütmesinin son derece sıradan olduğundan da şimdi bugün bu durumun nasıl olabildiğinden bahsedelim.
Bu dönemlerde evlilik diye bir kavramdan zaten bahsetmiyoruz ama cinsellik her zaman mevcut.
Kapalı bir toplulukta oldukları için dışarıdaki bir toplulukla bir araya gelmeleri çok mümkün değil.
Dolayısıyla da aynı topluluk içinde...
Çok kocalı ve çok karılı ilişkiler yaşanıyor.
Hangi çocuğun hangi babaya ait olduğunu aslında kimse bilmiyor ve kimse de umursamıyor.
Homo sapiens kitabında hariri bazı kültürlerde hamile kadınların olabildiğince fazla sayıda erkekle beraber olarak O kişilerin iyi özelliklerinin çocuğa geçmesini sağlamaya çalıştıklarından
bahseder. Hızlı koşan biri, akıllı biri, iyi avlanan kuvvetli biri bu iyi özelliklerini çocuğa aktaracak.
Bazı kültürlerde ise bir bebek oluşturmak için tek bir erkeğin spermlerinin yeterli olmayacağına inanıldığından fazla sayıda erkekle beraber olarak bir bebek sahibi olmaya çalışıldığı da düşünülüyor.
Bu varsayımlarda soyun kökenini bir nebze bilme ve kontrol etme imkanına anne yani kadın sahip.
Bu yüzden de toplum anaerkil.
Güç kadında ve bu düzen herkesin her yeni doğan çocuğu kendi çocuğu gibi görüp büyütmesiyle sonuçlanıyor.
Bir noktada zaten haklılar.
Doğan bebek hepsinin çocuğu.
Bana bu düzeni bir gün sonlandırabilecek tek şey kıskançlıkmış gibi geliyordu.
Romantik bir aşk hikayesi.
Seni başka bir kadınla düşünmeye dayanamıyorum diye sinir krizi geçirip bütün komün hayatı alt üst eden biri.
Gece mağarayı ateşe verip tarihin akışını değiştiriyor ama anlaşılan öyle bir şey de olmamış.
Sonra neler olduğunu ise...
Komünist Manifesto'nun da yazarı olan Alman düşünür Engels, ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni kitabında şöyle anlatıyor.
Zaman ilerleyip hayvancılık, tarım, dokumacılık gibi işler yapılmaya başlandığında bu kıskançlık, sahiplenme gibi duyguların olmadığı dünyada işler sarpa sarıyor.
Sürüleri beklemek, buğday biçmek gibi işler için daha çok insana ihtiyaç doğuyor ama Aileler bu kadar hızlı çoğalamıyor.
İlk kez diğer topluluklardan savaşlarla, el koymayla insanlar alınıp köleleştirilmeye başlanıyor.
Ve ilk kez bir şeylere sahip olmak yani özel mülkiyet kavramı ortaya çıkıyor.
Tüm bu sürüler, köleler ve tarım yapmaya yarayan aletler kime ait?
Bu işleri yapabilen erkek olduğuna göre herhalde ona.
İşte böylece erkek hiç olmadığı kadar...
önemli bir konuma geliyor ve ateerkil düzen ortaya çıkıyor.
Bundan sonrası ilk önce mirasın gerçekten onun çocuklarına aktarımı ve dolayısıyla soyun kesin sahibinin bilinmesi için kadını zapturapt altına almayı gerektiriyor.
Erkek, mirasın aktarılacağı soyun gerçekten ve kesin kes ona ait olduğunu garantilemek için bir formül düşünüyor.
Böylece evliliğin ilk kuralları ortaya çıkıyor.
Aldatmak yok, soyu da birlikte devam ettireceğiz.
Bilinen en eski evlilik belgesine Antik Mısır'da rastlıyoruz.
M.Ö. 661 ve 332 yılları arasında Antik Mısır'ın son hanedanları döneminde kayıtlara geçirilmiş.
Anlaşmada erkeğin olası boşanma durumunda 30 gün içerisinde anlaşılan miktardaki parayı kadına ödemesi, boşanan kadın tarafı ise anlaşmada belirlenen malın üçte birini ve daha fazlasını talep
edebilmesi, doğan çocukların erkeğin varisi olarak yetiştirilmesi gibi maddeler yer alıyor.
Ölene kadar tüm kalbimle evet diyorum gibi bir madde bekleyen romantikler şu anda üzüntüyle dışarıya izliyorlar.
Zaten bu aşk dolu hikayeleri bizim kafamıza Hollywood soktu.
Bir de Shakespeare. Shakespeare Romeo ve Juliet'i hiç yazmasa belki de Sezen Aksu'da aşk için ölmeli aşk o zaman aşk diye bir şarkı yazmazdı.
Mecnun çölleri aşmakla uğraşacağına Kendine bir hayat kurar, Ferhat da aklı başında hanım hanımcık bir kızla yuva kurardı.
Psikoterapi o devirlerde bilinse hepsi birkaç seansta tedavi olup kurtulurdu.
Antropologlar bugüne dek inceledikleri topluluklar içinde aşkın var olmadığı hiçbir topluluğa rastlamamışlar.
Ama evlilik ve aşkı bir arada düşünmek, daha doğrusu aşkın evliliğin sebebi olduğuna inanmak çok yakın zamanlara ait bir düşünme biçimi.
O kadar yakın ki...
Sadece 50-60 yıldan bahsediyorum.
Şu ana dek tarihte yaşanan tüm evliliklerin sayısını yüz desek herhalde yalnızca ikisi iki insan birbirine aşık olduğu için yaşanmıştır.
Yine Engels'e dönersek ailenin özel mülkiyetini ve devletin kökeni kitabında şöyle diyor.
Bireysel cinsel aşk orta çağdan önce Söz konusu edilemezdi.
Bütün antik çağda evlilikler büyüklerce kararlaştırılır ve ilgililer de buna sessiz sedasız uyarlar.
Antik çağın tanımış olduğu karı koca aşkı ise öznel bir eğilim değil, nesnel bir ödevdir.
Evliliğin nedeni değil, müttefikidir.
Deyimin modern anlamıyla gönül ilişkileri antik çağda ancak resmi toplum dışında kurulur.
Aşk sevinçleri ve aşk acıları şarkılaştırılan çobanlar, özgür yurttaşın yaşama ortamı olan devlette hiçbir yeri bulunmayan kölelerdir.
Tarih boyunca evlilikler iki ailenin iş ve güç birliği yapması şeklinde tasarlanıyor.
Evlenecek kişiler birbirlerini genelde tanımıyorlar.
İki kişinin, iki ailenin malının, mülkünün sonraki kuşaklara kazasız belasız aktarması için ittifak kurması şeklinde tasarlanıyorlar.
Evlendiklerinde de birbirlerini çok sevmeleri tuhaf karşılanıyor.
İnsan hiç tanımadığı biriyle yaşamaya başlayıp onu sevebilir mi?
Hani bizim toplumumuzda da görücü usulü evlenme denilen ilişki biçimi.
Bilimsel olarak cevap evet.
Cinsel ilişki sırasında çiftlerden salgılanan dopamin sayesinde iki beyin birbiriyle bağ kuruyor.
Bu bağ başta hiç olmasa bile o kişiye karşı bir süre sonra hisler oluşmaya başlıyor.
Yani çok da sevmek istemediğiniz biriyle beraber olmayın.
Demek ki sevdiğimiz birini sonradan sevmemek nasıl mümkünse hiç sevmediğimiz birini sevmek de mümkün.
E zaten hepimiz en başta birbirimiz için yabancılar değil miydik?
Aslında ilginç. En başta birbirimize tamamen yabancıyız.
Sonra tanıdık birine dönüşüyoruz.
Ardından sevgiliye, ayrılınca yine uzaktan tanıdık birine ve en sonunda da bir yabancıya.
Hatta onu aslında hiç tanımamışım dediğimiz bir noktaya.
Başladığımız yere geri dönüyoruz aslında.
Hisler kendi etrafında bir tam tur atıyorlar.
Bu her zaman böyle değil miydi peki?
Geçmişten günümüze evliliklere bakmak için medeniyetin beşiği Roma İmparatorluğu'na gidelim.
Roma'da evlilik hukuki bir durum değil.
Sosyal bir olgu. Kurallarını da toplum yaşantısından alıyor.
Yaşam boyu birlikte olmayı, monogamiyi, çocukların yetiştirilmesi için ev ortaklığı sürdürmeyi hedefliyor.
Bu iradenin hiçbir kamusal güç tarafından onaylanmasına gerek yok.
Evin masraflarını evlilik boyunca erkek karşılıyor.
Bu yüzden evlenirken kadının ailesi erkeğe bir para ödüyor.
Ön ödeme gibi. Parayı peşin verdik kızımıza iyi bak.
Kadın evlendiğinde kocasının ailesine geçiyor.
Artık babasının ailesinin bir parçası değil.
Bunun sebebi ilginç.
Roma pagan yani ortak bir dini inanışları yok.
Her ailenin dini, tanrıları ve ibadet biçimleri farklı.
Dolayısıyla kadın hangi ailenin mensubuysa o ailenin dini ritüellerine dahil oluyor.
İki dine birden mensup olamayacağından iki aileye birden de bağlı olamıyor.
Roma İmparatorluğu ailelerin değişmeyen birer evlerinin olmasına da önem veriyor.
Sebebi gene dini. Roma ailesini lar familiaris olarak adlandırılan bir tanrının koruduğuna inanılıyor.
Bu tanrı aile ocağının başında her akşam bir ayinle anılıyor.
Bu nedenle de her evde bulunan ve çok eski bir ata tarafından tutuşturulduğuna inanılan ahlakın ve o ailenin koruyucusu olan aile ocağının hiç sönmemesi gerekiyor.
Bu ateşin sönmemesi ve aile üyelerinin ailece etrafında toplanması Belki bugünkü bir masa etrafında toplanılıp yenilen aile yemeklerinin de kökenidir.
Bugünkü evlilikler uzun sürmüyor canım herkes boşanıyor konuşmaları Roma döneminde de mevcut.
Roma halkının ahlakının bozulduğu dönemlerden biri olarak kabul edilen M.Ö.
1. yüzyılda filozof Seneca bu durumu kadınlar yılları konsüllerin isimleriyle değil kocalarının isimleriyle sayıyorlar, sözleriyle eleştiriyor.
Anlaşılan... Mutlu evliliklere son 22 yüzyıldır ulaşılamamış.
Mutlu evlilik yok da peki mutlu aşk var mı?
Louis Aragon'u dinlersek o da yok.
Ne diyordu? Bir ürperişi bile nice pişmanlıkla ödemek.
Bir ezgi için bile nice gözyaşı dökmek.
Mutlu aşk yoktur. O bu şiiri derin bir aşk acısıyla yaza dursun, size tarihte bilinen ilk aşk şiirinden bahsedeyim.
Sümerler zamanında yazılan bu şiir bugün hala İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde görülebilir.
Dilimize çevirisini Sümerolog Muhteşem Muazzez İlmiyaçı yapıyor.
Şiirin hikayesine gelirsek, Sümer inancına göre toprağın bereketli olmasını sağlamak amacıyla Kralın yılda bir kez bereket ve aşk tanrıçası Enlil yerine bir rahibeyle evlenmesi kutsal bir
görev. O senenin gelin rahibesinin krala yazdığı hayli erotik şiir şöyle.
Damadım kalbimin sevgilisi, güzelliğin büyüktür baldan tatlı, aslan kalbimin kıymetlisi, benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır diye devam ediyor.
Hiç öyle aşkın acı tarafından sevgiden bahsedilmiyor.
Tamamen cinsel ilişkinin övüldüğü bir şiir.
Belki de öyle kalmalıydı.
Aşk, seks ve evlilik birbirinden ayrı kavramlar olarak hayatına devam etmeliydi.
Zaten antik Yunan'da Demosthenes, zevk için fahişelerimiz, günlük ihtiyaçlarımız için cariyelerimiz ve bize meşru çocuklar verip ev işleriyle ilgilenmeleri için de karılarımız var diyor.
beyne geri dönmek istiyorum.
İnsanlar binlerce yıldır hiç olmayacak kişilere bile aşık oluyorlar.
Aşık olmak sanki susuzluk ya da açlık gibi asla tükenmeyen bir ihtiyaç.
Nedenini şöyle açıklıyorlar.
Aşkla karşılaştığında beynin ön tavan bölgesindeki A10 hücreleri aktif hale geçerek beynin diğer bölgelerine Dopamin hormonu iletimi gerçekleştiriyor.
Aşık olduğunuzda ilk salınım aktivitesinin gözlemlendiği bu ön tavan bölgesi aslında ödül bölgesi.
İsteme, özleme, odaklanma gibi yoğun duygularla birebir ilişki halinde.
Aşk ile uyarılan bu ödül bölgesi aynı zamanda uyarıcı maddelerin etki yarattığı bölge olarak da biliniyor.
Ancak uyarıcı maddelerin etkisi zamanla geçerken aşkın etkisi bölgeyi uzunca bir süre hakimiyeti altında tutuyor.
Helen Fisher isimli Bioantropoloğa göre aşık olduğunuzda artık beyninizin bu bölgesinde kamp yapan birisi vardır.
Onu oradan göndermek ve düşünmekten vazgeçmek oldukça zordur.
O yüzden onu düşünmekten vazgeçemiyorum, sabah kalkınca aklımda, gece rüyamda, ne yapsam aklımdan çıkmıyor diye kendinizi heba etmeyin.
İlk kez sizin başınıza gelmiyor.
Tarih unutulamayan aşklar ve hatta...
Kurtulunamayan toksik ilişkilerle dolu.
Toksik ilişkiyi birbirine zarar vermesine rağmen ayrılamayan iki kişinin ilişkisi olarak tanımlayabiliriz.
Tarihteki en toksik aşıklardan biri İngiltere Kralı 8.
Harry. Kendisini Tudor Hanedanlığının anlatıldığı diziden ve Anne Boleyn kitaplarından da bilirsiniz.
8. Harry'nin sarayda karısı ve metresleriyle birlikte yaşadığı zaten bilinen bir gerçek.
Ne var ki bir gün... Emboley'ine aşık oluyor ve bu aşk onu çıldırtıyor.
Emboley'in evlenmesine Roma'daki Katolik kilisesi izin vermiyor.
O yüzden de papa ile kavga edip yeni bir kilise kuruyor.
İngiltere Kilisesi.
Kilisenin başı olarak da kendisini ilan ediyor ve ilk iş olarak da yine kendisini mevcut kraliçeden boşayıp Anne Boleyn ile evleniyor.
Anne Boleyn ile evlendikten bir süre sonra başka metresleri oluyor.
Sekizinci eri bu arada 1.90 boyunda ve 181 kilo.
Bir süre sonra iyice ağırlaşıyor ve yatağından zar zor kalkıyor.
Hastalık hastasına dönüşüyor.
Sağlığı kötüye gittikçe kafasında hayaller kurmaya başlıyor.
O öldükten sonra Anne Boleyn kendi hayatını yaşayamasın diye kadıncağızı sahte suçlarla kuleye hapsediyor ve kendi gözleri önünde idam ettiriyor.
Hemen ertesi gün... Başka biriyle evleniyor.
6 kez evlenmiş toplamda.
Demek ki gerçekten beyaz atlı prens de olsa aşka ve makama yenik düşüp aklımızı kaçırmamamız gerekiyor.
Toksik aşk deyince beni en çok etkileyen çiftlerden biri de Frida Kahlo ve Diego Rivera.
Hikayeleri kısaca şöyle.
Frida'nın çocuk felci dolayısıyla bir bacağı sakat.
18 yaşında geçirdiği bir otobüs kazası yüzünden de hayat boyu acılar çekiyor.
Hayatının bir kısmını yatalak olarak geçiriyor ama ilk gençliğinden itibaren kendini resme adıyor.
Yatakta yatarken yatağının tavanına monte edilen aynaya bakarak çizdiği otoportreler çok ünlüdür.
Bitişik siyah kaşlarını ve kocaman gözlerini siz de muhakkak hatırlarsınız.
Diego Rivera ise...
Meksika'nın Michelangelo'su olarak anılan isim.
Frida daha çok gençken tanışıp evleniyorlar.
İkisinin arasında gel gitli bir küs bir barışık bir ilişki yaşanıyor.
Birbirlerini aldatıyorlar, büyük kavgalar ediyorlar.
Bir kez hatta boşanıp bir yıl sonra tekrar evleniyorlar.
Frida'nın yazdıklarından ve isimlerinden bu ilişkide bir türlü huzur bulamadığını zaten görüyoruz.
Ve en sonunda Frida ölmeden kısa süre önce Diego'ya şöyle diyor.
Eski o bütün bedenler ama acı çeken bir yüreği varsa bedenin daha hızlı çürüyor o beden.
Benim acı çeken bir yüreğim var Diego.
Seni sevmeye başladığım o günden beri acı çeken bir yüreğim var.
Beni anlamadın demeyeceğim.
Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu.
Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın Diego.
Geçen yaz Madrid'de Reina Sofia Müzesi'nde hayatımda ilk kez Riviera'nın resimlerini gördüm.
Ama ona o kadar kızgındım ki resimlerini beğendiğim için bile kendimi kötü hissettim ve hemen ondan uzaklaştım.
Tabii ki taraf tutuyorum ve o tarafta reenkarnasyona inanır mısınız diye sorulduğunda umarım bir daha bu dünyaya gelmem diyecek kadar hayattan bezmiş olan zavallı Frida.
Peki neden insanlar kendilerini en mutlu edecek kişiye aşık olamıyorlar ki?
Herkes kendisini en mutlu edecek kişiyle birlikte olsa dünya barış ve neşe dolu bir yer olmaz mıydı?
Cevap şöyle. Çünkü aşık olacağımız kişiyi seçemiyoruz.
Araştırmacılar birine aşık olma sebepleri arasında benzer geçmişlere sahip olmak, benzer sosyoekonomik seviyede olmak, benzer fiziksel beğenilere sahip olmak gibi maddeler sıralıyorlar.
Ama yine de bunlara sahip olan bir salon dolusu insanın içinde bile olsak içlerinden yalnızca birine aşık oluyoruz.
İşte az önce de bahsettiğim Helen Fisher uzun yıllardır bu konuyu araştırıyor.
Sorduğu soru tam olarak bu.
Neden bir başkası değil de o?
Fischer, aşık insanlar arasında bu bahsedilen kimyanın ne olduğu üzerinde çalışıyor.
Araştırmaları sonucu birine karşı duyduğumuz çekimi yaratan hissin aslında beyindeki bir merkezin salgıladığı farklı hormonlardan kaynaklandığını anlıyor.
Beyinde genel olarak 4 farklı kimyasal sistemin olduğunu ve bir kişide hangi sistem daha baskınsa kişinin o gruba dahil olduğu sonucuna varıyor.
Beynimizdeki dopamin.
Serotonin, testosteron, östrojen hormonlarından hangisi baskınsa o gruptayız ve o grubun ihtiyacı olan özelliklere sahip kişilere doğru çekiliyoruz.
Ama yine de bunların hiçbiri ilk görüşte aşkın, birini hiç tanımadan bile sevebilmenin ya da onun yanında yatarken yaşadığımız sonsuz huzurun açıklaması değil.
Hiç tanımadığı biri için kendi hayatını tepetaklak eden kişilere ait binlerce hikaye var.
Bu hikayelerden benim en sevdiklerimden biri The Affair dizisi.
İngiliz yazar Oscar Wilde bir zamanlar evliliğin zincirleri ağır.
Bunların taşınması için 2 bazen de 3 kişi ister diyor.
Diziden kısaca bahsedeyim.
Noah karısı ve 3 çocuğunu alıp yaz tatilini geçirmek için kayınvalidesinin sayfiyedeki evine gidiyor.
Daha ilk gün kasabanın girişindeki restoranda garsonluk yapan Allison'a onu ilk gördüğü an aşık oluyor.
Karısını aldatıyor, binlerce yalan söylüyor, hayatı darmadağın alıyor ve sonunda boşanıyor.
İzlerken insan şöyle hissediyor.
Evet onun karısının yerinde olmak istemiyorum ama adamın yapacağı...
Sanki aşk bu ikisinin isteği dışında çaresizce başlarına geliyor.
Belki de o yüzden tüm dillerde aşka düşülüyor.
Kazara sanki yaşanan bir şey değil de başa gelen bir şey.
Hikayeleri ilerlerken Noah ve Allison hiç de öyle rüya gibi bir ilişkileri olmuyor ama aşkın mutlulukla ilgisi olduğunu da kimse söylemedi zaten.
Aşktan bu kadar bahsetmişken...
Gabriel Garcia Marquez'in kolera günlerinde aşkından bahsetmeden geçmek olmaz.
Beklemenin ve aşık olmanın yazılmış en iyi hikayelerinden biri.
Şöyle diyelim. Herkes aşık oluyor da kim sevdiği kadını 51 sene bekliyor.
Bu delilik mi, hırs mı, arzu mu nedir?
Kolera günlerinde aşk 13 yaşındaki Fermina'ya aşık olan Florentino'nun uzun bekleyişini anlatıyor.
Aşkla ilgili ne kadar imkansızsa o kadar güçlenir derler ya.
Hayatları ilerlerken Fermina Florentino'yu reddediyor ve şehrin ileri gelenlerinden bir doktorla evleniyor.
Uzun da bir evlilikleri oluyor 51 sene kadar.
Sonunda Fermina'nın kocası hayatını kaybedince Florentino için yeni bir şans doğuyor.
Florentino için şöyle diyor kitap.
Unutmamak için bir hücrenin duvarlarına her gün bir çizgi çekmek zorunda kalmamıştı.
Çünkü tek bir gün bile geçmemişti ki Fermina'yı anımsatan bir şey olmasın.
Kocasının ölümünden de bir süre sonra...
İkisi tekrar görüşmeye başlıyorlar ve Florentino Fermina'ya beraber bir giyimi yolculuğuna çıkmayı teklif ediyor.
Fermina kabul ediyor ve gemide aşkları tekrar alevleniyor.
Fermina gemiden inip geride bıraktığı hayata dönmek istemiyor.
Bunun üzerine gemiye Sarı bir bayrak çekip içinde kolera hastaları varmış gibi gemiyi karantinaya alıyorlar.
Gemi hiçbir limana yanaşamadığı için denizde amaçsızca dolaşmaya devam ediyorlar.
Kolera günlerinde aşk sadece bir aşk hikayesi olsaydı bu kadar etkileyici olamazdı.
Fermina'nın 50 yıl evli kaldığı doktorla olan ilişkisini, yaşlanmayı, karşılıksız aşkın verdiği acıyı ama hayatın da bir şekilde devam edişini mükemmel anlatıyor.
Bu hikayenin acı çekeni Florentino diye düşünüyoruz ama Mina'nın 50 yıl evli kaldığı doktorun evlilikle ilgili şöyle bir fikri var.
Tanrı'nın sonsuz lütfuyla var olabilen saçma bir icattı evlilik.
Birbirlerini yeni tanıyan, aralarında hiçbir akrabalık olmayan, yapıları başka, kültürleri başka, hatta cinsleri bile başka iki insanın birdenbire kendilerini birlikte yaşamaya, aynı yatakta yatmaya,
belki de her biri başka başka yönlere gitmek için çizilmiş iki yazgıyı bölüşmeye mahkum bulmaları her türlü bilimsel düşünceye aykırıydı.
Evliliğin sorunu şu diyordu.
Her gece seviştikten sonra sona erer, Her sabah kahvaltıdan önce yeniden kurulması gerekir.
Hikayede Fermina ile evlenip bir bakıma ödülü kazanan ve mutlu olan taraf diye baktığımız adamın sözleri bunlar.
Belki o da hayat boyu mutsuzdu kim bilir.
Ve bölüme aşk dendiğinde aklımıza düşen Sezen Aksu'nun muhteşem bir şarkısını sözleriyle son veriyorum.
Dilediğin kadar acıt canımı, yokluğunda, varlığında yetmiyor.
Hayatını aşkı araştırmaya adamış Helen Fisher'dan iyi bilecek değiliz.
Ne demişti? Neredeyse hiç kimse hayatı boyunca aşktan sağ çıkabilmiş değildir.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
