
Sıkılmakla ilgili ne düşünürsünüz bilmem ama bence can sıkıntısının insanın kendisine yetememesiyle bir ilgisi olmalı.
Bu bölümde nerenin taşra olduğundan taşrada geçen bir güne, Nuri Bilge Ceylan’ın sıkıntı tarifinden Taylan Kardeşlerin Vavien’ine ve elektrik hatlarına, büyük şehrin insana öğrettiklerinden taşranın dar çemberinin yaşattığı güven hissine, İstanbul’un nüfus politikasından Osmanlı dönemindeki Mürur tezkeresine, seyahat etmekten göç hareketlerine pek çok konuya değiniyoruz.
Merak ve kendine bir dünya inşa etmek diyoruz, sonunda. Olmadığı zaman nerede yaşarsak yaşayalım, mengene bizi sıkıştırıyor.
Transkript
Birlikte hayal edelim. Sabahın köründe uyanıyorsun.
Çantanı kaptığın gibi kendini evden dışarı atıyorsun.
Bahçe kapısını ardından usulca kapatıp sağa dönüyorsun.
Kahvehanenin önünden çok da sağına soluna bakmadan geçiyorsun yoksa laf olur.
20 metre daha yürüyünce okul binasının önündesin.
Herkes derste olduğundan okul bahçesi sessiz.
Bu bahçeye neden iki tane gölge yapacak ağaç dikmiyorlar diye söyleniyorsun.
İçinden mi konuşuyorsun?
Bunları dışından mı söyledin?
Belli değil. Bahçenin demir parmaklıklı kapısının iki yanındaki büyük saksılardaki çiçekler çoktan sararıp solmuş.
Cık diye dilini şaklatıyorsun.
Tepesinde güvenlik yazan eski püskü metal konteynerın ön tarafındaki cam pislikten içeriği göstermesi halde.
Kimseler yok etrafta.
Olsa biraz da onlara çatar, onlara söylenirdin.
Okulun köşesine dönerken teneffüs sülü çalıyor.
O sırada önünden son ses müzik açmış, seninle yaşıt bir araba geçiyor.
Yavaş yavaş lisenin önünde duruyor.
Belli ki teneffüste görebileceği birilerini arıyor gözleri.
Serseriler diyorsun. Okulu geçince girdiğin nispeten büyük caddede birkaç banka, vitrininde kalın bileziklerin parladığı kuyumcular, kına, nişan ve sünnet kıyafetleri satan bir mağaza,
yanında kırk yıllık terzi Nuri, onun yanında çay ocağı.
Bitişiğinde pencerelere doğrama, sineklik ve banyolara duşakabin yapan dükkan var.
Pima pencerenin önündeki kenarları kırık plastik taburelerde hep birileri oturuyor.
Gelen geçeni izlerken çay ocağından söyledikleri limonlu ıhlamurları içiyorlar.
Çay ocağının çayı hep acı olduğundan ıhlamuru güzel kabul ediliyor.
Memati Hasan'a geçenlerde balkonun kapısına yaptırdığın sinekliğin parasını ödemeye geldiğinde seni de o tabureye oturtmuştu.
Adını Memati sandığını ama onun aslında lakabı olduğunu o gün anlayıp biraz utanmıştın.
Burada herkesin lakabı var.
Ve sanki soyadı kanunu hiç çıkmamış gibi herkes kötü lakaplardan bile alınmadan gururla, kel, topal hatta canavar olarak anılıyor.
Önce eczaneye uğruyorsun.
Eczanenin daha önce verdiği kumaş poşetin içinden kristal bir kolonya şişesi çıkartıyorsun.
Çay söyleyelim mi diyorlar.
Yok çocuğum sen buna limon doldur.
Bir tane de Yasemin kokan şu küçük plastik kolonyalardan koy poşete.
Pazara gidiyorum dönüşte alırım deyip çıkıyorsun.
Ellerin bomboş kalıyor.
Eczanenin iki yanındaki tuhafiyeye giriyorsun.
Vitrininde bebek zıbınları, naylon külotlu çoraplar ve yakası dantelli pamuklu gecelikler var.
Hayırlı işler Nurten deyip giriyorsun kapıdan.
Türkan'ın kayınvalidesini eve çıkarmışlar.
Dolaşmaya gideceğim öğleden sonra.
Elim boş gitmek ayıp olur.
Uygu fiyatlı bir pijama takımı buluver bana diyorsun.
Kaç beden giyiyordur diye soruyor Nurten.
Zayıfça kadın ama memeleri iri deyince gülüşüyorsunuz.
Nurten dükkanın önüne çıkıp Kabloları aşağıya sarkan diyafondan Nurten bebeğe iki ıhlamur diyor.
Karşıdan hap bir cızırtı duyuluyor.
Anlaşıldı demek oluyor.
Nurten'in tezgahın üzerine açtığı çiçek desenli pijamalara bakarken çaycının çırağı elinde salladığı yuvarlak metal tepsiyle içeri giriyor.
Masanın üzerine koy diyor Nurten.
Kasanın yanından az önce getirdiğin çayların markalarını da al.
Çocuk hayatta hiçbir derdi yok gibi şen suratıyla boşları almaya gelince alırım abla deyip çıkıp gidiyor.
Kapının önüne çıktığında karşı dükkandan biri sarı diye bağırıyor.
Çocuk hemen kırmızı diye cevap veriyor.
Dün geceki maçı kazandıklarını sokakta uzayan tezavrattan anlıyorsun.
Boşları almaya geldiğinde sen artık dükkanda değilsin.
Elinde içinde yeşil çiçekli pijamaların ve kendine aldığın iki çift soket çorabın olduğu poşetinle yürüyorsun.
Birkaç adım sonra çocuk kıyafetleri satan dükkanı, onun yanında hem oyuncakçı hem kırtasiye olan renkli vitrini, bitişiğinde de...
Tüm markaların imitasyonlarını satan ayakkabıcıyı görüyorsun.
Kapının önündeki karton kolinin içinde 100 liraya plastik terlikler yığıldı.
Keklerin hepsinin üzerinde parıltılı taşlar, kelebekler ya da yıldızlar takıldı.
Önlerinden geçip pazara giriyorsun.
Yüzlerini tanıdığın, adlarını bildiğin pazarcıların tezgahlarından marul, roka, taze soğan, maydanoz alıyorsun.
Pazardan tam çıkacakken kafanda bir uğultu peydah oluyor.
Tünere giren bir trenin içinde gibisin.
Ses kafanın içini ele geçiriyor.
Etraftaki sesler, yüzler, renkler hepsi birbirine karışıyor.
Tren giderek hızlanıyor, düdüğü ötüyor.
Birileri bayıldı kadın bayıldı açılın diye bağırışıyor.
Sonrası sessizlik.
Bu sessizlik bir an tansiyonu düşüp bayılan birine de küçük bir kasabada yaşayıp ölen birine de ait olabilir.
Çünkü taşrada yaşanan birkaç günle bir ömrün birbirinden çok da farkı yok.
Bunu söylerken bir küçümsemeyle söylemiyorum.
Aslında insan nerede yaşarsa yaşasın günlerin birbirinden çok da farklı olmadığını biliyorum.
Ama yine de biz bu bölümde taşradayız.
Bir arkadaşım geçenlerde fena halde grip olunca yaşadığı büyük şehirden birkaç günlüğüne ailesinin yaşadığı küçük kasabaya gidiyor.
Her yere yürüyerek gidilebilen, sakin, kendi halinde binlerce yerden biri.
Babası gece yatmadan önce şöyle diyor.
Yeni bir fırın açıldı.
Simitleri çok güzel. Yarın sabah tam dokuzda gidip...
Sıcak simit alacağım. Ve gerçekten giyinip tam 9'da fırında olacak şekilde evden çıkıyor.
Kahvaltıda uzun uzun simit övülüyor.
Ertesi gün çınarlarının altındaki çay bahçesinde oturup önce çay, üzerine ayran ve yanına da patates kızartması sipariş ediyorlar.
Sonraki gün belediyenin yeni açtığı Aqua Park'ın kaydıraklarını görmeye gidiyorlar ve her bir kaydırağın önünde fotoğraf çekiyorlar.
Arkadaşım diyor ki bir simit için bu kadar tezahürat yapılabileceğini düşünmezdim.
İnsan küçük şehirlerde küçük şeylerle mutlu oluyor.
Ben de ona peki senin yaşadığın büyük şehirdeki günlerinde büyük şeyler mi yaşıyorsun diyorum.
Her gün şirketler mi alıp satıyorsun?
Jetinle okyanus aşırı seyahatlere çıkıyor ya da milyon dolarlık anlaşmalar mı imzalıyorsun?
Biraz düşünüyor. Aslını istersen diyor.
Bir gün önceden şirketin attığı yemek mailine bakıyorum ve öğlen yemeğinde sevdiğim bir yemek varsa keyfim yerine geliyor.
Telefonda uzun bir sessizlik yaşıyoruz.
Biz aslında sanırım hepimiz kendi küçük dünyalarımızda yaşıyoruz.
Nerede olduğumuzun çok da önemi yok.
Bir yandan da tamamen kendimle çelişerek diyebilirim ki nerede olduğumuzun önemi var.
Hangisine ikna olursanız.
Taşra kelime olarak dışarı ya da dışında anlamına geliyor.
Osmanlı zamanında başkent dışında kalan her yer için kullanılıyor.
Bugün ise coğrafi tanımının dışında bir manası daha var.
Taşra, yaşama ve düşünme biçimini çağına uyduramamışlığın anlatımı aslında.
Kişilerin kendilerine ait sınırları netleştiremediği, eskinin büyük aile şeklindeki hep birlikte yaşam alışkanlığının mahallece bir ikinci çembere evrildiği bir yer.
Dolayısıyla herkes herkesle ilgili fikir beyan etme ya da eleştiri yapma hakkını kendinde kolayca buluyor.
Çocukça alınmalar, sebepsizce küsmeler, aniden çıkıp gelmeler, geçerken uğramalar.
Kaç para kazanıyorsun gibi soruların, gelin damattan büyükmüş diye fısıldamaların, öp kızım amcanın elini diye baskılamaların, komşunun oğluna bak çalıştı mühendis oldu, sen hala otur burada şeklindeki
zorbalamaların normalleştiği bir topluluk hayatı.
İnsana bir yandan topluluğun parçası olma güveni verirken, diğer taraftan da ben kimim, bunu gerçekten istiyor muyum gibi soruları sormayı zorlaştırıyor.
Bu yüzden genelde üniversiteye başlayıp ilk kez taşradan büyük şehre giden genç insanlar birden yuları bırakılmış atlar gibi ne tarafa koşacaklarını şaşırıyorlar.
Kimsenin onları tanımadığı ve umursamadığı bu yeni dünyada sonunda kendi özlerine bakmaya sıra geliyor.
O an büyük şehirlerde yaşamış yaşıtlarına bakıp o zamana kadar sanat, spor adına pek de bir şey yapmadıklarını görüyorlar.
Akşam tiyatro oyunundan çıkıp bir şeyler içmeye gitmeyi, Fine dining bir restoranın ne demek olduğunu, bir kafede oturup gelen geçeni izlemeyi, vitrinlere bakıp okış hangi rengin moda olduğunu anlamayı,
bir salon dolusu insanın aynı heyecanla bir festival filmini izlemesindeki hazdı, sabahlara kadar dans etmeninde, sabaha kadar okul kütüphanesinde ödev hazırlamanında hayatın parçaları olduğunu
öğreniyorlar. Şehir insanı öğretiyor.
Hayatı, hayatın bambaşka yüzlerini ve kendini inşa etmeyi.
Ben üniversiteye başladığım yıl mimarlık bölümündeyim ve kendimi çok havalı hissediyorum.
Ama ilk tasarım derslerimden birinde dersi yürüten profesör çileden çıkıyor.
12 şer kişilik 3-4 tane grup var atölyede ve küçük bir alan tasarlamamız gerekiyor.
O alan hem konut olarak kullanılacak hem de içinde bir üretim olacak.
Profesörün kafasında muhtemelen işte bir heykeltıraşa ait bir loft, ya da sanayi bölgesinde bohem bir tiyatro sahnesinden dönüştürülmüş ama üst katında da oyuncunun yaşadığı bir
atölye. İşte böyle şeyler var.
Bizim bir devlet üniversitesinde okuduğumuzu, dolayısıyla Anadolu'nun her yerinden ilk kez büyük şehre gelen genç insanlar olduğumuzu ve öncesinde mimarlıkla ilgili hiçbir fikrimizin olmadığını unutmayın.
Pencereden bugün dışarıya bakınca siz ne görüyorsanız biz de onu gördük o zamana kadar mimarlık diye.
arada bu notu ekliyorum ki bizi çok da hor görmeyin ama bu proje için alt kattaki dükkanda turşu yapıp satılan 4 katlı apartman yapayım da demezsin be çocuk ya da bahçesindeki ahırda kuzu bakılan
köy evi düşünmezsin ama işte taşrada ne gördüysen olsun işte o çileden çıkan hocamız bizi karşısına oturtup üstümüze başımıza bakıp çocuklar tasarlamaya önce kendi
görünüşünüzden fikirlerinizden ve hayatınızdan başlayın demişti bugün bakınca Çok büyük laf.
İşte o günlerden sonra şehir bize küçük şeyleri keşfetmeyi, görünenin arkasındaki derin anlamları aramayı, insanın kendinde en acayip bulduğu şeylerin bir başkasına ilginç,
çekici gelebileceğini, aynı ilgi alanlarına sahip aklını sivritmeyi becermiş.
Okuyan, merak eden, öğrenen birkaç kişiyle kurulacak bir dünyanın gerçek tatmin kaynağı olacağını insanın bir topluluğun parçası olarak değil.
sadece kendisiyle ve kendi ceplerinde taşıdıklarıyla aklıyla var olabileceğini öğretiyor.
Ve bu özgürlük duygusuyla tanışan biri bir daha kafese giremiyor.
Dolayısıyla bizim ülkemizde taşradan büyük şehirlere üniversite okumaya giden kişiler geri dönmüyorlar.
Döndükleri o kısa tatillerde bile canları sıkılıyor.
Çünkü taşra sıkıntısı diye bir şey var ve gerçek.
Bizim sinemamızda bunu anlatan o kadar güzel filmler var ki.
Tüm hayatını New York'ta yaşayan bir insan bile hemen bu hisse kapılabilir.
Bu hissin en iyi anlatıcılarından biri Vavien filmi.
Taylan kardeşlerinin filminde Engin Günaydın ve Bin Nur Kaya'nın muhteşem oyunculuklarına zaten diyecek bir şey yok.
Filmde başrolümüz tam bir taşra kasabasında yaşıyor.
Elektrikçi, karısı ev hanımı, hanım boş vakitlerinde parti işlerinde gönüllü.
Oğulları da babasının yanında çırak ve de komşunun kızına aşık.
Küçük şehirlerdeki esnafçılığı özetle deseler belki acımasızca olacak ama hemen şöyle özetleyebilirim.
Engin Günaydın tamirat işleri için gittiği hem de şehirdeki vekilin evinde kadının şöyle bir şikayetiyle karşılaşıyor.
Merdivenin başında lambanın ışığını yakıyor ama merdivenden yukarı çıktığında kapatamıyor.
Ya aşağı inmesi gerekiyor ki o zaman karanlıkta merdiveni tekrar çıkması gerek ya da ışığı açık bırakması.
Böyle durumlar yaşanmasın diye elektrik dünyasında...
Vaviyen diye bir terim var.
Filmin adı da zaten oradan geliyor.
Bu bir hat çeşidi. Bir yerdeki bir anahtardan açtığınız lambayı başka bir yerdeki anahtardan kapatabiliyorsunuz.
İşte bizim elektrikçi kadının şikayetini dinliyor ve sonunda valla buraya vaviyen gerekir ama ben vaviyen hat yapmayı bilmiyorum deyip gidiyor.
Bu arada da 20 yıldır elektrikçi ve bilmiyor.
Çünkü ne gerek var? Bu bakış açısı benim mimarlık hayatımın işkence aleti.
Bir projede ne istediğimi anlattığım usta o projeye harcayacağı vakti kıyamıyorsa hemen bu sihirli cümleyi söyler ve benim bütün yaşama sevincimi yok eder.
Seramiklerin köşelerini 45 derece kesmeye ne gerek var?
Kulpsuz dolap kapaklarına ne gerek var?
E o zaman yemeği de tencereden yiyelim, yataklarımızı asla toplamayalım, yüzümüzü de yıkamayalım ne gerek var?
Bir kere sinirlendim. Neyse filmin sonunda ki film bence çok güzel, bizim elektrikçi Vaviyen yapmayı öğreniyor.
Taşra'da geçen filmlerden bahsederken bu konunun piri Nuri Bilge Ceylan'ı es geçemeyiz.
Nuri Bilge Ceylan filmlerini bazıları sıkıcı buluyor.
Ben de kendilerine şu cevabı vermek istiyorum.
Nuri Bilge Ceylan Ahlat Ağacı filminin davet edildiği bir festivalde kendisine Türkiye'yi kastederek biz neden bu kadar yalnızız diye siyasi bir soru soran kişiye Bunun sebebini kendi ruhunuzda
arayın. Dış şeylerde aramanın faydası yok.
Eğer kültürel bir şeyse bu, kabulleneceksiniz diye yanıtlıyor.
Ben de atarlanarak siz sıkıcılığı kendi ruhunuzda arayın demek istiyorum.
Ara ara bu sıkıcılıkla ilgili konuşurken de aklıma şu replik geliyor.
Mad Men dizisinde Don Draper'ın karısı kendisiyle sürekli çatışan ve sürekli canının sıkıldığından bahseden kızına yalnızca sıkıcı insanların canı sıkılır Sally Draper diye yanıt veriyor.
Cevap gibi cevap. Sıkıntıyla ilgili çok güzel bir replikte Nuri Bilge Ceylan filmlerinden benim tüm zamanlar favorim Kış Uykusu'ndan.
Şimdi filmi kısaca özetlememe hazır mısınız?
Zira kendisi 3,5 saat.
Yok yok gerçekten özetliyorum.
Film Kapadokya'da babadan kalma bir oteli işleten bir adamın karısının ve ablasının kış geldiğinde etrafta pek turist de kalmadığı günlerdeki yaşantılarının bir kesitini konu alıyor.
Detaya girmeyeceğim. Bir kere filmin çekildiği coğrafya zaten rüya gibi.
Oyunculuklar muazzam.
Gerçek taşra hayatı.
Hele bir de kışın sert geçtiği bir coğrafyada bütün gün ne yapacaksınız?
İnsanın içine işliyor.
Gidilecek bir yer, sosyal hayat, etkinlik, hiçbir şey yok.
Belki şanslıysanız bir pastane.
İşte filmde eşinden ayrılıp İstanbul'dan Kapadokya'ya taşınan abla Yerel gazetelere haftalık yazı yazan, durmadan okuyan ve kendine sürekli bir meşgale çıkaran kardeşine diyor ki keşke
benim de kendimi kandırma eşiyim, seninki kadar düşük olabilseydi.
O zaman ben de kolaylıkla yapmaya değer şeyler bulup bu can sıkıntısından kurtulabilirim belki.
Kardeşi Aydın Bey de şöyle cevap veriyor.
Valla benim evim, odam, kitaplarım neredeyse kendimi oralı hissederim.
Başka bir yere ihtiyaç duymam.
Bu insanın kendine bir dünya yaratabilme...
kendini oyalayabilme yeteneğiyle ilgili bir şey.
Sıkılmak ne demekmiş ya?
Sıkılmak için hiçbir zaman bir saniye vaktim olmadı benim.
Ayrıca sıkılmak denen duygunun son derece lüks bir duygu olduğunu düşünüyorum bugünkü şartlar altında.
Nuri Bilge Ceylan 2014 yılında bu filmle Altın Palmiye ödülünü kazandı.
Eğer siz de Aydın Bey gibi biriyseniz işiniz kolay çünkü bir kaplumbağa gibi evim dediğiniz her yerde yaşayabilirsiniz.
Taşra da buna dahil.
Bir yandan Taşra da eski Taşra değil çünkü teknoloji var.
Hala küçük kasabalarda sinema, tiyatro, konser gibi etkinlikler bulmak mümkün değil ama bunların alternatiflerini evde yaratmak kolaylaştı.
Herkes evinde filmin, dizinin milyon çeşidine ulaşabiliyor.
Kargolar her türlü siparişi dağ başındaki evlere bile birkaç günde getirebiliyor.
Son çıkan kitapları herkesle aynı anda okuyabilir.
İstediğiniz her markadan kıyafeti olduğunuz yere sipariş edebilirsiniz.
Sorun bunlar değil. Sorun taşrada yaşamanın insandaki tüm bu hevesleri köreltmesi.
Mesela yeni çıkan bir kitabı sizinle konuşabilecek bir kişi daha yoksa ne oluyor?
Aldığınız o elbiseyi giyip gidebileceğiniz bir restoran, sergi ya da bir doğum günü kutlaması yoksa dolabınızı o kıyafetlerle doldurmaya devam eder misiniz?
Etmiyorsunuz. Siz de etrafınıza benzemeye başlıyorsunuz.
Derler ya insan en yakın olduğu beş kişinin ortalaması kadardır.
Komşunuz sizinle yalnızca diğerlerinin dedikodusunu yapmak ister.
Markete soya sosu var mı diye sorduğunuzda size bir roket başlığı parçasından bahsediyormuşsunuz gibi bakar.
Sohbet arasında birine yaz tatilinde yurt dışına gideceğinizi söylediğinizde size sanki Mars'ta kamp kuracakmışsınız gibi davranırsa siz de içinize kapanmaya başlarsınız.
Zaten taşrayı taşra yapan şeylerden biri de bu.
İnsanların sanki dünyada hiçbir şey değişmiyormuş gibi yaşaması.
İnsanlar mahalledeki butikten giyinip, pazardan iç çamaşırı alıp, geçerken kasaptan kıyma çektiriyorlar.
Haberleri akşam ana haber bülteninde izliyorlar.
Düğünden düğüne güzel bir kıyafet giyiyor, eve eğer çocuğa okulda ödev verildiyse kitap ya da dergi giriyor.
Bu kapalı devre yaşam insanların duygularına da yansıyor, fikirlerine de.
Ezbere konuşuyorum sanmayın, ben hayatımın yarısını taşrada geçirdim.
Ortaokula kadar olan kısmını küçücük bir ilçede.
Gidilecek iki tane restoran, bir tane pastane vardı.
Restoran dediğim de biri pizza ve hamburger, diğeri köfteli pide rahmacun yapan yerler.
İnsanlar bir akşam yemeğine gitmek istediklerinde şehre gidiyorlardı.
Orada da iskender kebap ya da köfte yiyebiliyor veya kendin pişir, kendin ye gibi yerlerde mangal yapabiliyordun.
Kültür parka gidip hayvanat bahçesinde gezmek, Sermet Erkin'in sihirbazlık gösterilerini izlemek de olmasa tek bir çocuk etkinliği sayamam o yıllardan.
Okuldan eve 7-8 dakikada yürüyordum.
Gazetecinin önünden geçerken çocuk dergisinin yeni sayısı çıktı mı diye bakıp yanındaki kırtasiyenin vitrininde beğendiğim kokulu silgi alınmazsa olay çıkarıyordum.
Kırtasiyenin yanındaki çiçekçinin sahibi sınıf arkadaşım Serhat'ın babasıydı.
Okuldan sonra Sedat bazen dükkana gidip babasıyla çiçek kesiyordu.
Alt komşumuz terzilik yapıyor aldığımız kumaşlardan bana şort bluz takımlar dikiyordu.
Annemin İstanbul'dan bir bayram getirdiği derili şort yelek takım arkadaşlarım arasında o kadar sükse yapmıştı ki kaymakamın eşi gelip aynısından kızına da alır mı diye annemden rica etmişti.
Yıllar geçti biz başka bir ilçeye taşındık ve ben seneler sonra orayı ziyarete gittiğimde çocukken insanın algısındaki şeylerle gerçeklerin arasındaki devasa uçuruma fark ettim.
Resmen avuç içi kadar bir yerde yaşamışım.
Taşındığımız yeni ilçedeyse...
Artık ergenim. Her şeyden çok kitaplar ilgimi çekiyor ama kitapçı yok.
Var olan bir kırtasiyeden Gülten Dayıoğlu ve İpek Ongun'un birkaç kitabını bulup okuyorum ama soluksuz okuduğum için hemen bitiyorlar ve yine boşluğa düşüyorum.
Sonunda ilçe kütüphanesi diye bir yer olduğunu keşfediyorum.
Kütüphanede çocuk ya da genç kitapları diye bir bölüm ya da orada beni yönlendirecek herhangi bir görevli olmadığından seçtiğim rastgele bir kitaptan okumaya başlıyorum.
Cengiz Aymatov kitapları.
İlk okuduğum kitabın adı Toprak Ana.
Şimdi size bu kitabı kısaca anlatayım da siz de görün.
Tolunay erken yaşta evleniyor ve kocasıyla tek idealleri kendilerine ait bir tarlalarının olması.
Üç tane oğulları oluyor.
Tam ikinci dünya savaşı dönemi.
Üç oğlu ve kocası bir şekilde savaşmaya gidiyor ve hiçbiri geri dönmüyor.
Bir tek çocuklarından birinin yeni evlendiği kız kalıyor evde.
O da hamile. Kızcağız da doğum sırasında ölüyor.
Tolunay hayat boyu istediği tarlasında küçük torunuyla yapayalnız kalıyor.
Şu yaşımda anlasırken bile içim şişti.
Ben bunlarla bu yaşa iyi gelmişim.
Benim hikayemin sonrası Çanakkale ve İstanbul.
Çanakkale'de çocukları üniversiteye İstanbul'a giden aileler kendi aralarında konuşurken şöyle derler.
İstanbul'a gidip de dönen mi var?
Taşra'nın Taşra kalmasının sebeplerinden biri de zaten bu.
Gidenin dönmemesi. Taşra'da Cumhuriyet sonrası büyük iki göç hareketi var.
Taşra'dan büyük şehirlere göç.
1945'te başlayan göç hareketi ilk önce yalnızca bir deneme gibi ama gidenler oraya yerleşip de kendi akrabalarını tanıdıklarını yanlarına çağırmaya başlayınca göç inanılmaz sayılara yükseliyor.
1970-1975 yılları arasında neredeyse 2 milyon kişi 1975-1980 arasında ise 1,5 milyon kişi Taşra'dan büyük şehirlere göç
ediyor. Göçün çoğu da tabii Taşı toprağı altın olan İstanbul'a.
Bunda çok şaşılacak bir şey yok.
İstanbul asırlardır İstanbul.
İki imparatorluğa başkentlik yapmış, kendi dinamikleri olan bir metropol.
Tabii herkesin ve her dönemin İstanbul'la farklı.
İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildiği ilk yıllarda, mesela 1455'te İstanbul dediğimiz yer şimdiki sur içinden ibaret 13 km2'lik bir alan.
Yıkık dökük, çok da cazibesi olmayan bir halde.
Fetih sırasında İstanbul nüfusunun 50-60 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.
Fatih burayı imparatorluğun başkenti yapmak istediğinden hem şehri yeniden inşa etmeye çalışıyor hem de nüfusu arttırmak istiyor.
1459'da Mora Yarımadası'ndaki iş sahibi nüfusun bir kısmı İstanbul'a geliyor ya da getirtiliyor diyelim.
Ardından Anadolu'dan İstanbul'a göç teşvik ediliyor.
Boş evler var gelin buraya yerleşin deniyor.
Çok zenginler ve çok fakirler gelip buralara yerleşiyor.
Ama özellikle esnaf ve zanaatkar kesimden pek de gelen olmuyor.
Bunun üzerine zorunlu göçler yapılıyor.
Midilli, Libni, Semadirek adalarından Rumlar, Aksaray, Konya, Karaman gibi illerden Müslümanlar zorunlu olarak İstanbul'a getiriliyor.
1777'de İstanbul'da yapılan ilk nüfus sayımında İstanbul'da 16 bin hane olduğu ortaya çıkıyor.
Şehrin nüfusu fetihten bu yana neredeyse iki katına çıkıyor.
1535'te yani fethin üzerinden 100 sene geçmişken nüfus 400 bine yükseliyor ve şehir dünyadaki en büyük şehir haline geliyor.
1500'lü yılların sonlarına doğru ise nüfus 1 milyon civarına ulaşıyor ve bu kalabalık sorunlara sebep olmaya başlıyor.
Çözüm olarak da İstanbul'a göç yasaklanıyor.
Osmanlı İmparatorluğu'nda daha Fatih döneminde Osmanlı vatandaşlarının bir yerden başka bir yere gidebilmek için ellerinde mürür tezkeresi denilen izin belgesi taşımaları zorunlu hale geliyor.
İstanbul'a ev nakli yapmayı geçtim.
Girebilmek için bile bu belge aranıyor.
Bir de bu belgeyi alabilmek için İstanbul'da resmi bir işinizi takip etmeniz, ticaretle ilgili bir meşgaleye sahip olmanız gibi kıstaslar aranıyor.
Bir de İstanbul'da yaşayan bir kefil gerekiyor.
Tabii işiniz bittiğinde...
yaşadığınız yere geri döneceğinizi de garanti ediyorsunuz.
Yani düşünün Osmanlı döneminde Anadolu'nun bir yerinde yaşayan bir insanın zengin de olsa hayatında bir kez dahi İstanbul'u görmeden ölmüş olması ihtimali çok yüksek.
Şimdi teknoloji sayesinde oturduğumuz yerden özgürlük anıtının meşalesini bile inceleyebiliyoruz ama o zaman için seyahat etmek de izne tabi ise tabii ki insanlar doğdukları yerde yaşayıp ölüyorlar.
Osmanlı'da 1908 yılında ikinci meşrutiyet ilan edilince bu uygulama kişisel özgürlüklere aykırı olduğu gerekçesiyle ortadan kalkıyor.
Taşra'dan ikinci göç hareketi ise acı vatan Almanya'ya.
Gurbet bölümünde uzun uzun anlattım.
Gidenler yola çıktıkları an değişmeye başlıyorlar.
Kalanların hep aynı kalmalarının sebebi fiziksel olarak da oldukları yerde kalmaları.
Taşra'da devinim sağlayacak kimse yok.
Sadece memurlar ve esnaf var.
Memurlar ilk atandıklarında önce sıkılıyor sonra yapacak bir şey yok deyip hafta sonları pikniğe giderek en azından evimiz bahçeli kiralar ucuz diyerek avınıyorlar.
Esnaf zaten oralı olduğundan ve bir başka alternatifi bilmediğinden sıkılıyor ama neden sıkıldığını da bilmiyor.
Bu defa dedikoduya, kumara, pavyona dadanıyor.
Çünkü bir şekilde var olmaya ihtiyaç duyuyor.
Bir yerde okumuştum şöyle diyor insanın tek başına var olması yetmez.
İnsanın bu varoluşunun bir onaya ve kendisine yansıtılmasına ihtiyacı var.
İnsanların evlenmesinin sebebi de tüm yaşamlarının tanığı olacak birine olan gereksinimleri.
Oysa işte taşradaki aynalar biraz puslu.
İnsan kendi aksinin hangisi olduğunu kalabalığın içinde bir türlü seçemiyor.
Taşradaki seyahatlerin sebebi on yıllardır aynı.
Üniversite, tayin, askerlik ve haç.
Gidebilmek merak gerektiren bir eylem.
Oysa taşrada halk bir gün kalkıp öylesine yan kasabada neler olduğunu bile merak etmiyor.
Günümüzde bir insanın hangi sebeplerle seyahat ettiğini düşünün.
Bunun gerekçelerini misafir odası bölümümüzde de uzun uzun konuşmuştuk.
Bugün tüm o sebeplerin ilerisinde yalnızca can sıkıntısı bile seyahat nedeni olabilir.
Bundan 50 yıl öncesine kadar dünyada sıradan bir vatandaşın yalnızca değişiklik olsun diye binlerce kilometre gidip üzerine para harcayıp, İşe yarar hiçbir şey yapmadan geri dönmesi olsa
olsa delilik olarak adlandırılabilir.
Seyyahlar bile döndüklerinde hiçbir bilgiye ulaşılamayan o dünyada öğrendiklerini soylulara, krallara, tüccarlara satıp para kazanıyorlar.
Biz hafta sonu iki günlüğüne diyelim ki Kopenhag'a uçunca ne kazanıyoruz?
Cevap, bakış açısı.
Taşrada esasında olmayan şeyin hayatı farklı pencerelerden bakabilme yeteneği olduğunu düşünüyorum.
Meşgale bulabilmek, kendine bir dünya yaratabilmek, hobi edinebilmek, anlamlı bir hayat için elzem.
Taşra'ya ancak bir yaşa kadar küpünü doldurmuş, kendi hayatını kurmuş aydın beyler tahammül edebilir.
Geriye kalanlar için Taşra gerçek bir mengene.
Siz ister aydın bey olun, ister sıcak simitlere metiyeler düzün ama bir gün bile merak etmeyi unutmayın.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
