
Misafir Odası - Kalabalığın İçinde Tutkulu Bir İzleyici
28 Ağustos 2024 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Misafir Odası’nda sabah ev ahalisinden önce uyanmış ne yapacağımızı düşündüğümüz bu bölümde; göçebelikten at arabalarına, hüzün turizminden tarihin ilk seyahat acentesine, yürümenin felsefesinden flanörlere, yolda olmaktan beklemeye, turizmin doğuşundan ilk seyahat bavuluna kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Yolda ve kalabalığın içinde tutkulu bir izleyici olmanın keyfini çıkarıyoruz.
*** Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Bir misafirliğe gitsem, bana temiz bir yatak yapsalar, her şeyi, adımı bile unutup uyusam.
Doğru bildiniz, bu bölümde misafir odasındayız.
Melih Cevdet Anday'ın bu şiirini ne zaman aklıma gelse içimden hemen kapıyı çarpıp çıkmak geliyor.
Sanki aradığım ama bulamadığım bir şeye giderken yolda rastlayacağım.
Ya da gittiğim yerlerden birinde bir kapının ardında buluvereceğim.
Önümde temiz bir sayfa açılacak ve her şeye baştan başlayabileceğim.
Hayatta aslında bu yanılsamanın etrafında şekilleniyor.
Huzur ve mutluluk dışarıdan birine, bir olayın sonuçlanmasına bağlıymış gibi hissediyoruz.
Bu da insanı hareket edip çaba sarf etmektense beklemeye yetiyor.
Birinin gelip onu kurtarmasını ya da aniden mucizevi bir olayın yaşanmasını bekliyor.
O anın, ama o anın da aslında gerçekten ne olduğunu bilmiyoruz, gelmesini beklerken ömür geçiyor.
Bu bekleme halinin kültürel kodlarla da muhakkak ilgisi var.
Beklemekten bu kadar bahsedip Ahmet Hamdi Tanpınar'ı anmamak olmaz.
Tanpınar bir söz sihirbazı.
Huzur romanında şöyle der.
Fakat bizim memlekette aranan hep kaybolur.
Şark oturup beklemenin yeridir.
Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.
Bazen de ne kadar beklesek de kimse gelmiyor.
Biz de ağaç değiliz, ayaklarımız var.
Beklentilerimizin karşılanmadığı yerlerde yaşlanmak zorunda değiliz.
O yüzden de insanlık...
Yüzyıllardır hareket halinde.
Henry David Thoreau diyor ki hakiki yaşam büyük bir yolculuktur ve bu yolculukta bir kez ayakları üstüne dikildi mi olduğu yerde kalamaz insan.
M.Ö. 30.000'li yıllardan M.Ö.
10.000'lere kadar uzanan paleolitik dönemde bir yerden bir yere gitme hareketinin sebebi günlük olarak yaşanan hayatta kalma mücadeleleri.
Göç, avlanma gibi sebeplerle insanlar her yere durmadan yürüyorlar.
Ta ki binek hayvanların evcilleştirilmesine kadar.
O zamana dek yürümekten başka çaresi olmayan insan sonunda binek hayvanlarının sırtından Biraz olsun daha hızlı yol almayı öğreniyor.
Sonrasında da atlı posta arabaları icat ediliyor.
Atlı arabalar dönemin en lüks ulaşım aracı haline geliyor.
1558'de dönemin en güç sahibi kontlarından biri erkekliğe yakışmayan bu at arabalarının kendi bölgesinde kullanılmasını faytona binmenin tembellik etmek ve ense yapmakla aynı anlama geldiği gerekçesiyle
yasaklıyor. Oysa bahsettiğimiz bu teknoloji günümüze kıyasla çok ilkel.
Yolculuklar da oldukça meşakkatli.
Öyle ki bu arabalara kaburga kıran, yürüyen kemik kutusu gibi isimler takılıyor.
Arabalar dengesiz olduğu için sık sık yolcuların üzerine devrilip yolcuları yaralıyorlar.
Yolda haydutlar tarafından soyulmak, bir arıza sebebiyle yolda kalıp günlerce birinin kurtarmasını beklemek, kaçırılmak, başa gelebilecek sıradan olaylar.
Bir ata sözüne göre at arabasıyla seyahat eden birinin hamal kadar kalın bir sırtı ve bir prens kadar parası olması gerekir.
Bunun bir benzeri de...
Çin'de var. 1 mil 11 darbe.
Yolculuklar o kadar uzun ve yorucu ki yolculuğun kendisi değil bir an önce gidilecek olan yere ulaşma arzusu anlamı ifade ediyor.
Şimdi bizim Avrupa'nın bir ucuna 4 saatte uçakla gittiğimizi duysalar ya çok kıskanırlar ya da o da seyahat mi diye küçümserler de emin olamıyorum.
At arabalarıyla seyahat etmek çok uzun bir dönem.
Ta 1825 tarihinde ilk tren attığı hizmete açılana dek sürüyor.
16. yüzyılda bir gezginin günlüğünde şunlar yazıyor.
Ah yolculuk, seni gidi çetin ceviz, karnıma giren ağrı gibisin.
Pireler nasıl da ısırıyor, nasıl da sert çarşaflar.
Ah benim ahmak kafam, neden çıktım sanki yola?
Sahi neden? Herkesin kendine göre sebepleri var.
Ben üniversite 3. sınıftayım.
Mimarlık okuyorum ama mimarlığın ne olduğunu da pek anlamıyorum işin aslı.
Mimarlık tarih derslerini çok seviyorum.
Seçmeli ders olarak sinemada Fransız yeni dalga akımı gibi alakasız dersleri alıyorum ve her akşam elimde dev çizim çantam bir yelken gibi açılmış halde Barbaros bulvarından aşağıya yürüyorum.
Yorgun argın attığım her adımda içimde bir şeylerin çok da yolunda gitmediğini hissediyorum ama o sesi hemen susturuyorum.
Derken... Bir gün okulda Erasmus başvuruları açıklanıyor.
Büyülenmiş gibi gidiyorum, sınavlara giriyorum.
Birkaç gün sonra sonuçlar açıklanıyor.
İspanya'ya gidiyorum. Bunları yaparken hiç kimseye bir şey söylememiş olmam dışında sorun yok.
Oturduğum ev ne olacak? Orada dersleri geçebilecek miyim?
İspanyolca bilmiyorum falan ama bunların hepsi detay.
Çünkü içimde gitmeye dair durdurulamaz bir istek var.
Dünyanın bu kadar olamayacağına dair bir umut besliyorum.
Başka yerlerde binalar başka türlü yapılıyor ve insanlar da başka biçimlerde yaşıyor olmalılar.
Nihayetinde iki dev bavulla önce Barcelona'ya sonra da trenle Valencia'ya varmayı başarıyorum.
Tam 15 sene önce.
Nazım Hikmet'in dediği gibi gitmek yalnızca bir eylem.
Unutmak ise koskocaman bir devrim.
Bence bazen de unutmamak yeni bir devir açıyor.
İnsan bazı mekanlarla ilgili bazı hisleri asla unutmuyor.
Barcelona'dan trene bindiğimde yaşadığım o his sanki somutlaşmış gibi hala benimle.
Metrodan çıkıp Korezyum'u gördüğüm ilk sahne, köşeyi dönüp Eyfel Kulesi'yle göz göze geldiğim o saniye, Sagrada Familia'nın yüksek kulelerinin binaların arkasından ortaya çıktığı o an bunca zaman geçmesine
rağmen ilk günkü kadar parlaklar.
Ve Valencia'da yaşadığım o 6 ay bugün hala hayatta aldığım pek çok kararın mayasını oluşturuyor.
Haklıydım çünkü. Çok farklı yaşama ihtimalleri vardı.
Dünya sonsuzdu ve ben istediğim hayatı seçip yaşamakta özgürdüm.
Başka bir ülkede olmanın verdiği o yalnızlık ve bildiğim her şeyden uzaklık duygusu özümde gerçekte ne olduğunu görmemi sağladı.
Bu neden seyahat ederiz sorusuna benim cevabım.
İnsanlar neden seyahat eder sorusunun cevabı ise bugün giderek karmaşıklaşıyor.
Ama her dönemde seyahat etmeyi bir tutku haline getirmiş kişiler mevcut.
Bunlardan bizim de isimlerini ilkokuldan beri bildiğimiz ikisinden bahsedelim.
İlki... Marco Polo, 1200'lerin ortalarında yaşamış Venedikli bir gezgin.
17 yaşındayken Asya'yı keşfetmek için yola çıkıyor.
15 bin kilometre yol yapıyor ve eve döndüğünde bir bakıyor ki hayatının 24 yılını yollarda geçirmiş.
1600'lerde yaşayan Evliya Çelebi de tam bir seyyah.
Osmanlı İmparatorluğu döneminin geriye en çok yazılı kanıt bırakan isimlerinden.
Tam 51 yıl boyunca seyahat ediyor.
Yazdığı 4000 sayfalık seyahatname hala Topkapı Sarayı'nda görülebilir.
Seyahatler bu uzun seyahatlerden döndüklerinde gezdikleri yerleri anlatarak zengin de oluyorlar.
Çünkü seyahat etmek öyle herkesin yapabileceği bir şey değil.
Anlattıkları çok kıymetli bir bilgi birikimi oluşturuyor.
Uzun dönemler boyu seyahat etmek birkaç açıdan çok sorunlu.
İlki seyahat edecek kadar paranın ve boş vaktin olmaması.
Antik Yunan'da köleler ve çalışan kişiler hür insanlara boş vakit ve tatil imkanı yarattığından seyahat için elverişli bir ortam doğuyor.
M.Ö. 776 yılında Olimpos Dağı'nda Zeus onuruna düzenlenen olimpiyat oyunlarına tüm Avrupa ve Orta Doğu'dan seyirciler akın akın geliyor.
Olimpiyat oyunları böylece ziyaretçilerin ulaşım için önemli mesafeler katettiği ve çadır kamplarda konakladığı bir turizm faaliyetine dönüşüyor.
Bir açıdan modern turizmin başlangıcı olarak da kabul edilebilir.
Seyahat etmenin önündeki bir diğer zorluk, Yol üzerindeki hanlar her türlü bulaşıcı hastalığın yayılabileceği pis ve rahatsız yerler.
Belki boş bir oda bulursanız tanımadığınız bir takım kişilerle bir saman balyasının üzerinde birkaç saat uyuyabilirsiniz.
Bu soruna soylular yol üzerindeki uzaktan kuzenlerinin şatolarında, büyük büyük halalarının kıra evlerinde misafir olarak bir nebze çözüm bulmaya çalışıyorlar.
Selçuklu Devleti zamanında seyahat edenler için Han ve kervansaraylar yapılıyor.
Önemli duraklar üzerine kurulan kervansaraylarda yolculara 3 gün boyunca ücretsiz yemek veriliyor ve hayvanlarının bakımları karşılanıyor.
Bu da aslında mal taşıyan tüccarların korunması ve desteklenmesi için düşünülmüş bir sistem.
Konaklamayla ilgili en radikal yatırımı yapan ise bunlardan uzun seneler sonra Conrad Hilton oluyor.
1925'te Dallas'ta açtığı ilk otelden sonra yurt dışına yöneliyor.
Motosu Yurt dışına seyahat eden Amerikalıların gittikleri yerlerde evlerinde hissetmelerini sağlamak.
Bu yüzden tüm oteller belli bir standartta inşa edilerek dünya çapında bilinir hale geliyor.
Şöyle söyleyebilirim, inşaat sektöründe kime Hilton lavabo deseniz gözünün önünde aşağı yukarı aynı resim canlanır.
Bu gerçek bir başarı.
Bugün 122 tane ülkede Hilton otellerinde kalabilirsiniz.
Bugün ise birimizin evi hepimizin evi.
Bir şehrin en sevdiğiniz yerinde hangi evlerin kiralık olduğunu dakikalar içinde görebilir ve hiç tanımadığınız birinin yatağında uyuyabilir, terasında kahvaltı edebilirsiniz.
Böyle düşününce seyahat etmek bugün birden fazla hayatı deneyimlememize olanak sağlıyor diyebiliriz.
Kısa süreliğine de olsa sizin olmayan bir evin sahibiymişsiniz gibi yaşayıp o evin köşesindeki kafenin müdavimi olsanız, o müzenin önünden her gün geçseniz nasıl biri olacağınıza dair tahminler yürütebilirsiniz.
Ve beğendiğiniz bir hayatı...
bir elbise gibi üzerinize giyebilirsiniz.
Konumuza geri dönersek seyahatle ilgili bir diğer zorluk gidilecek yolun olmaması.
M.Ö. 150'li yıllarda Romalılar bu soruna el atıyor.
Kimileri hala kullanılan kapsamlı rotalarda sistematik yol yapım çalışmalarına başlıyorlar.
M.Ö. 117 civarında Roma İmparatorluğunda açılan yol uzunluğu 50.000 mile ulaşıyor.
Bu sayede bir atlı günde 100 mile civarında yol almayı başarabiliyor.
Böylece Romalılar Akdeniz'deki tapınaklara, Mısır'daki piramitlere, tiyatral faaliyetlere, festivallere, olimpiyatlara ve daha birçok türde eğlence imkanı barındıran Yunanistan ve Anadolu'ya seyahatler
gerçekleştiriyorlar. Hatta Yunanistan'dan başlayıp Anadolu ve Mısır'ı dolaşıp Roma'ya döndükleri bu seyahat paketine Augustus Grand Tour adını veriyorlar.
Romalılar bu seyahat işini giderek daha çok seviyorlar.
Zengin bir Romalının yılın 200 gününü turizm ve seyahatle geçirdiği biliniyor.
Turizm işini bir basamak daha tırmandırıp M.S.
170 yıllarında Pausanias antik Yunan medeniyetindeki destinasyonları tanıtım amacıyla bir turistik rehber hazırlıyor.
Roma İmparatorluğu'nun yıkıldığı M.S.
400'lü yıllara geldiğimizde tüm bu renkli turizm faaliyetleri, uzunca bir süreliğine rafa kalkıyor.
1100'lü yıllara geldiğimizde seyahat edebilmek için gerekli olan hizmet, konfor ve güvenlik tamamen ortadan kalkıyor ve önceki dönemlerde görülen insanları seyahate yönelten o şevk yok oluyor.
Ortaçağ döneminden 16.
yüzyıl sonlarına kadar tarım toplumunda insanlar oldukça durağan bir hayat sürdürüyorlar.
Bulundukları bölgenin dışına nadiren çıkıyorlar.
Endüstri devriminin yaşanmaya başladığı dönemde zenginler arasında seyahatler bir zevk haline gelerek yaygınlaşıyor ama tarımla uğraşan kesimin yaşam tarzında değişiklik olmuyor.
Seyahat tarihindeki bir sonraki adım Grand Turlar.
Bunlar 17. yüzyılda başlayıp 19.
yüzyıla kadar devam ediyorlar.
Başta İngiliz, Genç, soylu ve zengin erkeklerin kültür edinmek amacıyla İtalya, Fransa, İsviçre ve Almanya'da belirlenmiş rotalar üzerinde 3 yıla kadar uzayan sürelerle yaptıkları
geziler bunlar. Şimdiki work and travel ya da internet ile benzetebiliriz.
Bir nevi zengin erkekler için hayatı öğrenme kursu gibi.
1750'li yıllardan itibaren Avrupa'da kentlere göç hızlandıkça seyahatler de yaygınlaşıyor.
Kentliler artık saatli işlerde çalıştıkları için Hem işten kalan boş zamana hem de sabit gelire sahipler.
Ve ilk kez seyahat etmek bir tür psikolojik ihtiyaç haline geliyor.
1841 yılında İngiltere'de din adamı Thomas Cook tarihin ilk seyahat ajentesini kuruyor.
500 civarında alkol karşıtı yolcuyu bir şirin karşılığında başka bir şehirdeki bir toplantıya götürmek üzere bir tur düzenliyor.
Ve bu ajente bugün hala aktif olarak çalışmaya devam ediyor.
Bu kadar seyahatten bahsetmişken...
Bavul dediğimiz çantaların icadından da bahsedelim.
İngilizce luggage kelimesi lock kökeninden türemiş.
Lock sözcüğü sürüklemek anlamında kullanılıyor.
O dönemde insanların seyahatler için kullandıkları özel bir çanta olduğu söylenemez.
Ama kaderalarını örüyor.
Louis Vuitton 14 yaşında evden kaçarak Paris'e doğru yola çıkıyor.
Paris'e geldiğinde sandık yapımı sektöründeki en meşhur fabrikalardan birinde çırak olarak işe başlıyor.
Ve Paris'e gelişinden yaklaşık 17 sene sonra 1852 yılında Napolyon Bonaparte'ın Fransa İmparatoru olarak başa geçmesi Viton'un da hayatında bir dönüm noktası oluyor.
3. Napolyon'un Cumhuriyeti devirip İmparatorluğunu ilan etmesinden sonra eşi olan İspanyol kontesi Louis Viton'u şahsi sandık imalatçısı olarak saraya alıyor.
Bundan böyle Viton kraliyet ailesine hizmet ediyor.
Vito ilk moda evini 2 yıl sonra açıyor.
Su geçirmeyen kanvas kumaşı keşfederek taşıması kolay, hafif ve düz tabanlı sandığı icat ediyor.
Chanel gibi Louis Vuitton'un da hazin bir şekilde başlayan hayatı dünya devi olarak son buluyor.
Bugün Louis Vuitton grubu dünyanın en zengin adamı unvanını da elinde tutan Bernard Arnault'a ait ve şirketin lokomotifi olduğu grup lüks dendiğinde aklınıza ne geliyorsa?
saatten çantaya, şampanyadan mücevhere, bir araya getirdiği 60 markaya ve 200 bin çalışana sahip.
Yine zenginin parasının çenemi yorduğu bir bölüm oluyor.
Birazcık seyahat kelimesinin kökenine bakalım.
İngilizce travel, latince'de bir işkence enstrümanı anlamına gelen trepallium kelimesinden türeyen travail'den geliyor.
Tarih öncesi dönemlerde seyahat genellikle göçler, avlanma gibi zorunlu faaliyetlerden dolayı ve hep güç şartları altında gerçekleştiği için işkence ile bir görülüyor.
Arapça'da yolcu anlamındaki misafir kelimesi Türkçe'de konuk karşılığında kullanılıyor.
Yani hareket halinde olan bir kişinin kısa süreliğine bir yere konması.
Türk halk kültüründe misafire daha derin, hatta neredeyse kutsal anlamlarda yükleniyor.
Bu yüzden dilimizde hiçbir kültürde olmayan tanrı misafiri diye bir kavram var.
Modern toplumda değerinden bir parça kaybetmiş olsa da, özellikle kırsalda hala misafir gelene hemen eve davet etme, aç mısın bile demeden sofra kurup yedirip içirme, en iyi şekilde ağırlayıp memnun etmeye çalışma
geleneği sürüyor. Devletler de aynı şekilde gelen yabancı diplomatları misafir addedip en iyi şekilde ağırlıyorlar.
Bu Roma İmparatorluğu zamanında da Bizans'ta da böyle.
Osmanlı zamanında mihmandar denilen kişiler yabancı misafirlere eşlik etmek ve her türlü ihtiyaçlarıyla ilgilenmekten sorumluydu.
Modern evlerde de daha sadece 10 yıl öncesine kadar sadece misafir ağırlamaya ayrılmış salonlar vardı.
Kendi çocukluğumdan hatırlıyorum.
Salona ev halkının hele ki evdeki küçük çocukların girmesi zinhar yasaktı.
O bölüm evin kalanından daha soğuk ve kokusu bile daha değişik bir mekan hatta bir müze gibi dururdu.
Sabahtan akşama, yazdan kışa odadaki hiçbir şey değişmezdi.
Oradaki iklimi değiştirebilecek iki şey vardı.
Bayramlar ve yılbaşı.
Bayramlarda gelen misafirler burada ağırlanırdı.
Sehpanın üzerindeki kesme kristal gondolun içinde şekerlemeler, çikolatalar ve kayık tabağın içinde de her marka sigara olurdu ikram etmek için.
Salonun baş köşesinde vitrin dururdu.
Camlı, ağır kapakları sadece içinden içki şişesi ya da kadehler alınacağı zaman açılırdı.
Yılbaşındaysa misafir olsa da olmasa da yemek burada yenirdi.
Bizim vitrinin çekmecelerinde fotoğraf albümleri dururdu.
Her yılbaşı konu bir şekilde birine ya da bir olaya gelir, o fotoğraf albümlerinin içinde aranan kişiyi bulunmak için çekmece açılır ve sonra da içinde kaybolunurdu.
Yatılı bir misafir geldiğinde de o saten kumaşlı koltukların üzerine çarşaf serilip yatak hazırlanırdı.
Anneannem bize kalmaya geldiğinde sabah erkenden gidip salonun kapısını açar, pijamalarımla onun yanına kıvrılırdım.
Salonun büyüklüğü, odaya vuran gün ışığı, ferahlık duygusu hoşuma giderdi.
Sonra biz o evden taşındık ve yeni taşındığımız evde birden salon kullanıma açıldı.
Sanırım devir değişmişti.
Bu bizim ailenin hikayesi.
Türkiye geneline bakarsak yalnızca misafir geldiğinde kullanılan bir salonu bulunduğunu söyleyenlerin oranı bugün %22.
5 evden biri. Bu oran Doğu Anadolu'da %56'ya yükseliyor.
Misafirlere... Özel oda ayırma oranı azalsa da misafir ağırlama geleneği sürüyor.
Türkiye'de hanelerin %63'ünde Doğu Anadolu'da ise %68'inde haftada bir ve daha fazla kez misafir ağırlanıyor.
Sırf birilerine misafir olmak için bir yerlere gitmek artık seyahat etmenin nedenlerinden yalnızca biri.
Seyahat etmek kolaylaştığı ve eskiye oranla çok daha ucuz olduğu için dünyadaki herkes sürekli bir yerlerden bir yerlere gidiyor.
Kimileri sadece değişik bir restoranda yemek yemek için, kimileri fotoğraf çekmek için, kuş gözlemciliği yapmak, iş bağlantıları kurmak, akrabalarını ziyaret etmek, deniz kıyısında hiçbir şey yapmadan yatıp güneşlenmek için bile
seyahat ediliyor. Şurası kesin ki artık amaç büyük oranda bir yere ulaşmak değil.
yepyeni bir deneyim yaşamak, bilinmeyeni görmek, bir kalabalığın içinde yabancı olmak, anı biriktirmek kavramının bu dönemde ortaya çıkması tesadüf değil ve insanların biriktirmek istediği anı türleri de hayli ilginç
olabiliyor. Hüzün turizmi diye bir şey duydunuz mu?
Çanakkale'deki Troy Antik Kenti'ni duymuşsunuzdur.
Troya 9 kez yıkılıp inşa edilmiş bir şehir.
Nihayetinde son savaşta taş taş üzerinde kalmıyor ve hayatta kalanlar da şehri terk ediyorlar.
Savaştan sağ kurtulup Roma'ya gidenlerden biri de Troya prensi.
Onun soyunun devamı Romus ve Romulus Roma'yı kuran kişiler.
Bugün Troya antik kentinin kalıntılarına bakarken insan kendini hayalle gerçek arası bir sınırda duyumsuyor.
İşte böyle seyahatlere verilen bir isim var.
Hüzün turizmi. Mısır'daki Firavun mezarlarını görmek, Hüzün turizminin ilk örneklerinden.
Batıkları, savaş alanlarını, toplama kamplarının olduğu bölgeleri, ölmüş ünlü kişilerin evlerini, Pompei gibi şehirleri ziyaret etmek de hüzün turizmine dahil.
Peki insan neden böyle bir yeri ziyaret etmek ister?
Çünkü kötü duyguları kısa süreliğine yaşamak, insana içindeki yaşama sevincini ve hala hayatta olmanın neşesini hatırlatıyor.
Birisi size yaşadığı kötü bir olayı anlattığında onu dinlerken onun için kötü hissetseniz de içinizdeki bir hisse engel olamazsınız.
Onun yerinde olmadığınız için yaşadığınız iç ferahlığına.
Cenazelerde de aynı his yaşanıyor.
Kaybedilen kişi için üzülüyoruz ama hala hayatta olmanın da mutluluğunu yaşıyoruz.
Herhalde hüzün turizmi bunlardan besleniyor.
Seyahat sebeplerinden biri de yalnızca yolda olma isteği.
Bu his bazı kişiler için yeme içme isteği gibi asla tükenmeyen bir arzu.
Kazancakiz, gençsiniz, 20 yaşındasınız, güçlüsünüz.
Belli bir kimseyi, bir kadını ya da erkeği sevmiyorsunuz.
Yüreğiniz daralmıyor böylelikle ve her şeyi aynı ilgisizlikle ya da aynı coşkuyla sevebilmeniz engellenmiyor.
Tek başınıza, sırtınızda bir çantayla yürüyorsunuz.
İtalya'yı baştan sona kat ediyorsunuz.
İlkbahar oluyor, yaz geliyor, sonra meyveler ve yağmur, sonbahar ya da kış.
Öyle sanıyorum ki bundan daha büyük bir mutluluk isteyebilmek ihtiyatsızlık olurdu diyor.
Yürüyerek seyahat etmenin düşünürler, yazarlar ve ressamların kalplerinde bambaşka bir yeri var.
Nietzsche'nin bazı günler aralıksız 8 saat yürüdüğü biliniyor.
Düşündüğü sürece yürümeye devam ediyor.
Ben en verimli şekilde ancak yürürken düşünebiliyorum ve yürüyüşün uzaklaştıramayacağı hiçbir saplantının olabileceğini düşünmüyorum diyor Kierkegaard.
Yürümek üzerine yazılmış iki kitaptan bahsetmek istiyorum.
Birincisi Friedrich Gross'un Yürümenin Felsefesi isimli kitabı.
Kitapta ünlü düşünürler ve yürüme alışkanlıklarıyla ilgili ilginç anekdotlar aktarılıyor.
İnsan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir diyor kitapta.
Belki de aynı sebepten tarihteki tüm dinlerde haç eylemi yürüyerek yapılıyor.
Yürüdükçe dışarıdan kopup içeriye dönüş tinsel bir arınma sağlıyor.
Ruh bedenin gururudur.
Yürürken kendime eşlik ederim, iki kişi olurum.
Hep yeniden başlayan sohbet bütün gün sürebilir.
Hem de usandırmadan cümlesi de yine aynı kitaptan.
Diğer kitap ise David Labureto'nun Yürümeye Övgü isimli kitabı.
Gerçekten de sadece kat edilen yol önemliyken yolun sonunun ne önemi olabilir?
Biz yolculuk yapmıyoruz.
Yolculuk bizi meydana getiriyor ve bozuyor, yaratıyor bizi.
Şehirde aylak aylak gezen, acelesi olmadan yürüyen, vitrinleri, insanları, manzaraları uzun uzun izleyen kişiler için Fransızca bir sözcük var.
Filanör. Bunlara aylak kent gezgini de denilebilir.
Baudelaire filanörü kalabalığın içine sanki devasa bir elektrik enerjisi deposuna giriyormuş gibi giren, tutkulu bir izleyici olarak tarif ediyor.
Paris'te pasajların yapılmasıyla filanör sayısının arttığı söyleniyor.
Çünkü pasajlarda ilk kez aydınlatma kullanılıyor ve her yer ilgi çekici vitrinlerle dolu.
Filanörler etrafta dolaşırken artık canları hiç sıkılmıyor.
Bizim edebiyatımızda da bir filanör var.
Yusuf Atılgan Aylak Adam kitabında bir filanörü anlatıyor.
Kitabında belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlar diyor.
Çok iyi bilinen bir sözle bölümü bitirelim.
Tolstoy der ki tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar.
Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.
Yaşadığımız hayatı da bir yolculuk olarak düşünebiliriz.
Yoldan keyif almaya bakalım.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
