
Kimsenin gerçekten köyde yapılan işleri yapmak istemediği ama herkesin de köy hayatı hayal ettiği günümüz modern dünyasında zeytin zamanı bir kuzey Ege köyünden yola çıkıyoruz.
Dünya tarihindeki en bahtsız hayvan olan tavuktan mücevherlerle kaplı Faberge yumurtalarının tarihine, bamya bitkisinin ortaya çıkışından Osmanlı döneminin Fenerbahçe-Galatasaray’ı sayılabilecek Bamyacılarla Lahanacılar arasındaki çekişmeye, Hollanda’nın tarımsal başarısının arkasındaki tarihsel süreçten Yunan salatasının içindeki domatesin nasıl hep daha lezzetli olduğuna kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Sonunda anlıyoruz, beyaz insan paranın yenmediğini anladığında her şey için çok geç olacak.
Ya da çoktan oldu.
''Faberge; a life of its own'' incelemek için tıklayın
''Dedemin adası / Yazar Benji Davies''ı incelemek için tıklayın
''Into the wild'' incelemek için tıklayın
Lahanacılar ve Bamyacılar'ı incelemek için tıklayın
Transkript
Zeytin zamanı çoğu insan için hiçbir şey ifade etmiyor.
Oysa Ekim ayının sonu, Kasım ayının başlarında, havanın güneşli ve artık üşüten soğuklara gebe zamanları geldiğinde bizim buralar için zeytin zamanı.
Bizim buralar Çanakkale civarına denk geliyor.
Yılın o zamanında anneannemin köydeki evinde teyzem, dayım ve annem bir araya geliyorlar.
Zeytinler toplanıyor.
Anneannem 3 çocuğunun akşam üzeri zeytinlikten dönüşünü, o yaşında hala onlara akşam yemeğini hazırlamış halde bekliyor.
Beraber sofraya oturuluyor.
Bu bazen neşeli, çocukluğu anımsatan bir bir araya geliş.
Bazen de kırgınlıkları, küskünlükleri.
Fertleri birbirlerine uzun yıllardır kendilerini üzen şeyleri anlatmayıp hep içine attığından, birbirine yarayı dürtecek en ufak bir laf söylediğinde ortam alev alıyor.
Sonra sessizlik başlıyor.
Birkaç güne kırgınlıklar yine konuşulmadan diğer küskünlüklerin yanına süpürülüyordu.
Geçen sene zeytin zamanında anneannem beyin kanaması geçirdi ve birkaç ay içinde de hayata veda etti.
İnsan yakın çevresinden birinin öldüğünü söylerken tam olarak ne diyeceğini bilemiyor.
Öldü demek kabalık gibi.
Vefat etti, rahmetli oldu, hayatını kaybetti.
Hepsi biraz samimiyetsiz.
Hayata veda etti bunların arasında en masası gerçekçi laf.
Veda edip gitti. Nereye gitti?
Dönüp dönmeyeceği meçhul gibi.
Burada aklıma hemen şahane bir çocuk kitabı geliyor.
İsmi Dedemin Adası.
Red House Kids tarafından basılmış bol ödüllü bir kitap.
Hikayede bir oğlan çocuğu ile dedesinin uzaklardaki ıssız bir adaya yaptıkları yolculuk anlatılıyor.
Dede adayı çok sevdiği için artık orada yaşamak istiyor ve geri dönmüyor.
Oğlan dedesinin yokluğuna alışmaya çalışırken Dedesinin o şahane tropikal adada mutlu olduğunu bilerek içini rahatlatıyor.
Ayrılığı hafifleten bir hikaye.
Çocuklarla ölüm kavramını aynı cümlede bile kullanmadan kayıp hissini anlatmanın yolunu bulmuş harika bir kitap tavsiye ederim.
Bu uzun girişten anladığınız gibi bu bölümde köyde yaşamaktan bahsedeceğiz.
Ben köy yaşamına bir noktaya kadar aşina biriyim.
İlkokul dönemimin ilk yıllarında yazları gidip birkaç hafta kaldığımı anımsıyorum.
O kaldığım ev, yani anneannemin evi, köyü bir avuç içi gibi düşünürseniz tam ortasında.
Önünde bir meydan var.
Arkasında da bir avlu.
Meydana bakan ev kapısı yoldan 10 basamak yukarıda.
Akşamları bu 3 taraflı geniş basamaklarda her daim birileri oturuyor.
Büyük çoğunlukla da kadınlar.
Yorgun kadınlar. Kamburları çıkmış, yüzleri vaktinden önce karışmış, kolay neşelenen kadınlar.
Yine de çok yorgunlar. Çünkü köyde gün...
Erken başlıyor. O gün tarlaya gidilecekse kadınlar sabah 5 civarı kalkıyor.
Önce hayvanlarına bakmaya gidiyorlar.
Keçiler, koyunlar, inekler sağlıyor.
Ağıllar, ahırlar derlenip toplanıp süpürülüyor.
Sütler güğümlerin, büyük bidonların, kovaların içinde birikiyor.
Bahçeler sulanıyor.
Bu sırada tarlaya gidecek ameleye akşamdan ıslatılmış kuru fasulyeden yapılacak yemek ocağa vuruluyor.
Pilav pişiriliyor. Bolca pilav.
Öyle çatalın ucuyla değil, kaşığın sapına kadar dolacağı bir sofrada yenilecek.
Akşam üzeri çayın yanında poğaçalar dün geceden pişmiş bekliyor.
Her şey yavaş yavaş sofra bezlerinin içine kat kat sarılıp düğümleniyor.
Yoğurt, ekmek, domates, biber, tuzluk, tenceresiyle kuru fasulye, pilav, kaşıklar, pet bardaklar, peçete, son anda dolaptan çıkarılan sarı ve siyah
kolalar, piknik tüpü.
Daha neler neler traktörün kasasına yükleniyor.
Sigaralar yolda tıngır mıngır giden traktörün üzerinde terleniyor.
Köy kahvesinin önünde hazır bekleyen amelede kasaya atladığı gibi tarlaya giden yolda gün başlıyor.
Hava daha aydınlanmamış bile.
Herkes uzun kollu gömlekler, içlerine atletler, altlarına şalvarlar, ayaklarına spor ayakkabılar giyiyor.
Spor ayakkabıların genellikle ahı gitmiş vahı kalmış.
Aklı olan tarlaya yeni ayakkabıyla kıyafet de zaten gitmiyor.
Çünkü toprak gerçekten vahşi.
İnce, hassas, narin, kırılgan ne varsa.
Gözünün yaşına bakmadan parçalayıp atıyor.
Kalpler de buna dahil.
Güneş beyaz tenleri acımasızca kavuruyor.
Köylerde yaz sonunda bembeyaz olan tenler, kırılmamış tırnaklar, kırışmamış yüzler bir statü sembolü haline geliyor.
O kişiler güneşe çıkmamış, çalışma yüzü görmemiş, Biraz da snop kişiler gibi görülüyorlar.
Eğer hayatınızda bir gün zeytin toplamaya gitseniz kalan ömrünüzde tabağınızda tek bir zeytin tanesi dahi bırakmazsınız.
Zeytinlikte hem kadınlar hem erkekler yüzlerce kez yaptıkları bir işi bir kez daha yapan insanlara has bir iş bilirlikle ordalar.
Çocukken altındaki gölgede oyuncaklarıyla oynadıkları ağaçların altlarına kadınlar örtüleri taşırken erkekler ellerindeki sırıklarla dallardaki zeytinleri silkeliyorlar.
Bir anda gökten zeytin yağıyor.
Hepsi tek tek toplanıp çuvallanıyor.
Çuvalların doldurduğu kasalar tek tek traktörün kasasına taşınıyor.
Akşam olduğunda o kasalar zeytinyağı fabrikasında sırada bekliyorlar.
Toplandıkları gün sıkılıp zeytinyağına dönüşüyorlar.
Yeşile bakan altından bir meyve suyu ve gün sonu.
Evlere dağılabiliriz.
Zeytinyağının litresinin kaç para olduğu o sıralar köy kahvelerinde en çok konuşulan konuya dönüşüyor.
Köy kahvesinde bir acı çay içmemiş olan ben de maceracıyım her yerde gezerim demesin.
Köy yaşamı hiçbir noktada zayıflık kabul etmiyor.
Fiziksel olarak da maddi olarak da.
Yetersiz olan köyde işe yaramaz kabul ediliyor.
Ve kendisine de hiç acımadan hemen bir lakab takılıyor.
Köyde lakabı olmayan çok az insan var.
Mesela dedemin ki John Mehmet'ti.
John ne demek diye düşündükten bir süre sonra yabancı filmlerdeki artistlere benzettikleri dedeme bu adı verdiklerini anlıyorum.
Dedem yaşlandığında bile tek teli dökülmeyen beyaz saçları ve insanı delip geçen mavi gözleriyle gerçek bir John.
Bu sayede varlıklı bir ailenin bir kızı, başka kardeşi de olmayan anneannemi tavlıyor ve çok küçük yaşta evleniyorlar.
Anneannemin babası, damat iç güveysi gelince Üzülüp gücenmesin diye kendine ait dönümlerce zeytinliği damadın üzerine yapıyor.
Dedem yaşamanın hakkını veriyor.
Çoğu akşam birileri kör kütük sarhoş dedemi küfeyle getirip kapıya bırakıyor.
70'li yıllarda en küçük çocuk olan annemi alıp meyhaneye köfte yemeye götürüyor.
Şeker hastası olduğunun ortaya çıktığı yıllarda sürekli kendi iradesiyle savaşıyor.
İncirde şeker ne arar diyerek dalından taze inciri götürüp sonra da yerinden kalkamıyor.
Ramazanda bari oruç tutma hastasın dediğimizde ya ben sanki tutmak istiyor muyum ama öbür tarafa gitmem yakın.
Gidince yanmaktan korkuyorum diyecek kadar değişik bir inanca sahip.
Bu evin bayramlarda geleni gideni bitmiyor.
Tepsilerle baklava ne olduğu anlaşılmadan yeniliyor.
Sarma sarmaktan, yufka açmaktan anneanneme anlaşılan hafakanlar basıyor.
Yani öyle çok nazik olduğu da söylenemez.
Haddinden fazla oturana hiç yüz vermiyor.
Kötü bir şey demiyor ama...
bir şey de demiyor. Zaten köydeki bu bayram ziyaretleri izlediğim pek çok komik şeyden komik.
Çoluk çocuk çat diye kapıyı açıp geliyor.
Şimdi düşününce modern insana tuhaf ama köylerde hiçbir evin kapısı kilitli değil.
Üzerinde anahtarla öylece duruyorlar.
Diyelim ben evde helva kavurdum.
Dedim ki götüreyim de komşuların da yiyip ağızları tatlansın.
Üzerine peçete örttüğüm tabağı kaptığım gibi Bahçe kapınıza geliyorum açıp giriyorum.
Ev kapısına gelince önce sesleniyorum.
Abla diyorum ses gelmiyor.
Ha duymuyor sesi mi diyorum pat içerideyim.
Herkes de buna alışık olduğu için diyelim mutfakta bir şey yapıyorsunuz duymamışsınız.
Kusura bakma duymamışım diye üzerine karşınızdakinden özür diliyorsunuz.
Küçükken televizyon izlerken bir bakardım odada bir teyze.
Anneannen nerede diyor.
Bahçede. O da çıkıyor anneannemi orada arıyor.
Bir defasında ya neden herkes girip çıkıyor alalım şu anahtarı kapının üzerinden diyorum ve anneannem bana tuhaf tuhaf bakıp çok ayıp olur diyor.
Aman ayıp olmasın sen insanları suratınla kovalarken ayıp olmuyor sanki.
Dedemin bu sürekli gelen giden için bulduğu şahane bir çözüm vardı.
Kulak tıkaçları. Bir bayram dedemin her dediğime kafa salladığını görünce kucağına iyice yaklaşıyorum ve kulağındaki kulak tıkaçlarını fark ediyorum.
Konuşulanların gürültüsünü duymamak için tıkaçlarla oturuyor.
Bu arada tabii bir sürü insanın oturduğu odada televizyon da açık.
Arada bir herkes ilginç bir şey görünce dönüp bakıyor.
Dedem öyle haberleri izliyor ve yüzündeki donup gürüpsemeyle misafirleri oyalarken içinden kim bilir neler geçiyor.
Geçenlerde köyde yarısı çökmüş bir evi yıkalım dedik.
Evdeki hayat 1950'lerde başlamış ve yaklaşık 50 yıl sürmüş.
Ama deseler ki bu ev Çatalhöyük'teydi ona da inanırım.
Sümerler zamanında Ur şehrindeydi deseler ona da inanırım.
Bir evde medeniyete dair tek bir iz olmaz mı?
Tek ilerleme her odada bir adet bulunan piriz ve aman çocuklar falan dokunamasın diye bir buçuk metre yukarıya yerleştirilmiş oda lambasının anahtarı.
Abartmıyorum ev şöyle.
Duvarların bir kısmı taş bir kısmı tuğla yığma bir ev.
Evin girişinde koyunların gece uyuyacağı küçük bir ağıl var.
Tahta merdivenlerden çıkılan üst kattaysa ortada büyükçe dikdörtgen bir boşluk.
Buna hayat da denir.
Boşluğun sağ kısmında üzerinde bir delik olan tezgahımsı bir girinti var ama su tesisatı yok.
Suyu köyün bir yerindeki çeşmeden güğümle doldurup getiriyorsun.
Evde iki tane oda var.
Birisi anlamsızca büyük, diğeri anlamsızca küçük.
Küçük olan oturma odası.
Oturma derken koltuk olduğunu düşünmeyin yalnızca yerde minderler.
Burası yemek yenileceği zamanda sininin kurulduğu yer.
Çok sonraları televizyon geldiğinde o da bu odada izlenilmiş.
Televizyon almaya heves edip de bir kanepe almaya gerek duymamak da ilginç.
Büyük odada devasa bir pirinç karyola var ve benim her gördüğümde hala tuhaf bulduğum hamamlık da koca bir dolabın içinde küflenmeye devam ediyor.
Büyük odanın bir duvarında yorganlar var.
Ama ne çok yorgan.
Hepsine saten yüzler geçirilmiş.
Bir zamanlar o köyde bir okul var.
Köyün çocukları bu okula gidiyor.
Çocuklar nerede ders çalışıyor, hangi yatakta yatıp uyuyor.
Yemekler ocaklık denilen bacaya bağlı.
Küçük bir girintide nasıl olup da ateş yakılıp pişiriliyor.
Gerçekten zor hayatlar.
Zorluğun bir kısmı maddi imkanların darlığından bir kısmı da Köy yaşamının insanın kendi ritmine uymak zorunda bırakmasından.
Köyde cumartesi pazar ya da dokuz güne birleştirilen bayram tatilleri yok.
Saat de yok. Çoğu zaman kimsenin saatle alakası da yok.
Ezanlar bir çeşit uyarı düdüğü gibi çalıyor.
İkindi ezanı okunurken kadınlar hala akşam yemeğini yapmadıysa anında mutfağa yollanıyorlar.
Zaten doğanın saati ihtiyacı yok ki.
Bir gün tarladaki incir ağacının yanına gidip bakıyorsunuz.
İncirler olmuş. Toplamaya başladığınızda koca iki kasa incir çıkıyor.
Ceviz bahçesine gidiyorsunuz.
Cevizlerin kabukları açılmış.
İki çuval taze ceviziniz oluyor.
Oluyor da ne yapacaksınız bunları?
İnsan 50 kilo inciri bir kere de yiyemeyeceğine göre o incirlerin bir yerlerde kaynatılıp reçel yapılması, bir yerlerde kurutulması, pestile dönmesi gerekiyor.
Yoksa açıkta ağustos sıcağında kalan o incirler 3.
gün çöp olacaklar. O cevizleri tek tek kıracaksınız, ayıklayacaksınız, kavanozlara koyacaksınız.
Bunlar öyle çok zaman ve fiziksel güç gerektiriyor ki köydeki en güzel şeyin uyku olduğunu anlıyorsunuz.
Çünkü gece yattığınız yeri bilmiyorsunuz.
Köydeki ilginç şeylerden biri de merhametle vahşetin iç içeliği.
Diyelim bahçenizde tavuklarınız var.
Her gün onları besliyorsunuz.
Hepsine bir isim takıyorsunuz.
Gece kümeslerine girmişler mi diye bakıyorsunuz.
sizin sorumluluğunuzdalar.
Bazı anlar onları evcil bir hayvan gibi seviyorsunuz.
Ama nihayetinde bir günde misafir gelecek diye kendi elinizle kesip pişiriyorsunuz.
Bu nasıl olabilir? Hariri tavuktan dünya üzerindeki en şanssız hayvan diye bahsediyor.
Dünyada tüm coğrafyalara dağılmış 25 milyar adet tavuk olduğu biliniyor.
Dünyaya en fazla yayılmış kümes hayvanı.
Evcilleştirilmeden önce bir vahşi tavuğun yaşam süresi 7 ile 12 yıl arasındayken modern dünyada neredeyse üst üste yaşayıp yalnızca belli bir kiloya gelene dek beslenen tavukların ömrü birkaç ay.
Tavuğun kendisi kadar yumurtası da bir konu.
2030 yılında dünyadaki toplam yıllık yumurta üretiminin 102 milyon ton olacağı öngörülüyor.
Bu sayı 2005 yılındaki üretim miktarının iki katı.
Bu durumu şöyle de değerlendirebiliriz.
20 yılda insanlar eskiden yediklerinin 2 katı daha fazla yumurta tüketmeye başlamışlar.
Bunun değerlendirmesi tıp alanının konusu ama dünyada en çok tüketici hangi ülkede derseniz cevabım Meksika ve Japonya.
Sıradan bir Japon yıllık ortalama 337 tane yumurta yiyor.
Dünyada benim yumurta alanında daha çok ilgimi çeken ülke ise Rusya.
Belki siz de meşhur Faberge yumurtalarını duymuşsunuzdur.
Ocean's Twelve filmini hatırlarsanız tüm hikaye bir Faberge yumurtasını çalma planının etrafında dönüyordu.
Faberge yumurtalarının hikayesi şöyle.
1885 yılında Charles III.
Alexander eşi Maria Feodorovna'ya Paskalya'da hediye etmek üzere bir yumurta sipariş ediyor.
Dönemin meşhur kuyumcusu Faberge dışarıdan baktığınızda değerli taşlar ve mine işçiliğiyle kaplanmış görünen bir yumurta hazırlıyor.
Yumurtayı ortadan ikiye böler gibi çevirip açtığınızda ise içinden altından yapılmış minyatür bir tavuk ve bir tat çıkıyor.
İmparatoriçe hediyeyi o kadar çok beğeniyor ki her paskalyaya Faberge'e bir yumurta hazırlatmak imparatorluk geleneği haline geliyor.
Toplamda 50 adet Faberge yumurtasının imal edildiği biliniyor.
Bolşevik devriminin ardından bu yumurtalar dünyanın dört bir yanına dağılıyor.
43 tanesi günümüze kadar ulaşıyor.
3 tanesinin İngiltere Kraliyet ailesinde olduğu 8 tanesinin St.
Petersburg'daki Faberge Müzesi'nde yer aldığı, geriye kalanlarında özel koleksiyonlarda ve çeşitli müzelerde yer aldığı biliniyor.
9 tanesinin Medya Devi Forbes tarafından koleksiyonuna katıldığı bir ara haber bile olmuştu.
Faberge yumurtalarıyla meşhur ama sigara kutusundan masa saatlerine ve inanılmaz işçilik detaylarına sahip mücevherlere kadar yaptığı her şeyde muhteşem bir zarafet gördüğümüz bir zanaatkar.
İncelemek isterseniz hayatını anlatan Faberge A Life of Its Own isimli belgeseli de izleyebilirsiniz.
Hakkında yazılmış pek çok kitap da mevcut.
Belgeselin linkini ve yumurtalardan bazılarının görsellerini bölüm sonuna bırakıyorum.
Yumurtaların kaderini belirleyen savaşların, hırsın ve gözü dönmüşlüğün insanı dönüştürdüğü o acımasız hal oluyor.
Bu acımasızlık yeni değil.
Homo sapiens tarım yapmayı becerip kendini besin zincirinde diğer hayvanlardan daha yukarıda bir mertebeye taşıdığı günden beri kendisini doğanın bir parçası olarak görmeyi bıraktı.
Kendisinden başka her şeyi kendisi için kullanıyor.
Kullanamıyorsa da yok etmekte bir sakınca görmüyor.
Modern şehirlerdeki hayat gün geçtikçe daha da bu acımasız hale bürünüyor.
Into the Wild diye bir film vardı hatırlarsanız.
2007 yapımı bir şampiyon filmi.
Filmde üniversiteden yeni mezun olan baş karakterimiz Christopher hesabındaki parayı bir vakfa bağışlayarak her şeyi geride bırakıp Alaska'da vahşi doğada yaşamaya başlıyor.
Vahşi doğada yaşamak öyle doğa kampına katılmaya benzemiyor.
Ölmek çok kolay. Bir sahnede Christopher çok aç ve kendi çabasıyla devasa bir geyik avlamayı başarıyor.
Sonra elinde kocaman bir gövdeyle kalakalıyor.
Gözlerini ona dikmiş bakan, kendi elleriyle canını aldığı bir hayvan.
Derisi yüzülecek, parçalanacak ve de bir şekilde bozulmadan saklanacak.
Ben böyle bir durumda şu bahsettiklerimi yapmaktansa kolaylıkla açlıktan ölürüm gibi geliyor.
Hani tavuk bile öldüremez dedikleri cinsten.
Ki Christopher da benzer bir kaderi yaşıyor.
Eh ben bahçemdeki tavuğu bile kesip yiyemeyeceksem köyde hayatım zor tabii.
Köy yaşamında insan tüm hayvanları ve bitkileri yönetmek Ve hepsinden de maksimum yararı sağlamak zorunda.
Ben bunun için fazla zayıfım.
Her şeyde fazla duyarlı.
Köyde yaşamak hem fiziksel hem de manen güç gerektiriyor.
Kolay değil. Bugün bu yüzden nerede köy yaşamı öven birini ya da köy kahvaltısı diye masaya 20 çeşit reçel fındık ezmesi koyan bir restoranı görsem içimden yalan yok.
Sinkaflı küfürler ediyorum ama dedemin torunu olduğumdan dışıma yansıtmıyorum.
Köy yaşamı tarihin hiçbir döneminde özenilecek bir şey değildi.
Köylerden şehirlere göç olmasa ne teknoloji ilerlerdi ne de bilim.
İnsanlar istiyorlar ki kendileri şehirlerde sıcaktan bunalınca klima açtıkları, evlerinin otoparkından arabaya binip iş yerinin otoparkında inerken rüzgar, fırtına, kar nedir
görmedikleri hayatlarını sürdürsünler.
Bu arada birileri de onlar için domates toplasın, fasulye eksin, marul yetiştirsin.
Nihayetinde para yenilebilen bir şey değil.
Herkes akşam eve gelince tencerede pişen bir yemeğe ihtiyaç duyuyor.
Ama sanki o ürünler bir ağaçtan toplanmıyor, toprak defalarca çapalanmıyor, fasulyeler bir tür sihirle dallarından kopup tencerenin içine giriyor gibi davranılıyor.
Bitkilerle ağaçlarla modern insanın hiçbir teması yok.
Çoğu insan şehrin içinde yanından geçtiği bir ağacın yaprağına bakıp ne ağacı olduğunu anlayamıyor.
İnsanlar yaşadıkları sitelerin bahçelerindeki erik ağaçlarının dallarında çürüyüp giden erikleri bile toplamıyor.
Çoğu yetişkine sorun, bamyanın bitkisini size tarif edemez.
Etmesine gerek var mı?
Hem var hem yok. Yok, çünkü toplumda her kitle kendi işini yapmakla yükümlü.
Bir doktorun kalp ameliyatını nasıl yaptığının detaylarını da ben bilmiyorum, işim değil.
Ama bir yandan da gerek var, çünkü herkes hayatında bir kez bamya yemeğiyle karşı karşıya geliyor.
Ne bu acaba deyip hiç merak etmiyor mu?
Şu ana dek bamya bitkisini hiç merak etmeyenler için anlatıyorum.
Dev hizmet. Bamya bitkisi her yeri yumuşak dikenli, mor ya da açık sarı çiçek açan insan boyunda bir bitki.
Bamyanın iyisi için misket büyüklüğünü biraz geçen bamyayı sabah bamyalar daha güneş yüzü görmeden alaca karanlıkta toplarsın.
Eldivensiz zaten toplayamazsın, kaşıntıdan delirirsin.
Evveliyatını da anlatayım oldu olacak.
Bamya Afrika kökenli bir bitki.
1700'lerde ilk kez Afrika'dan Amerika'ya taşınıyor.
İngilizcesi de okra gayet Afrika kökenli bir sözcük zaten.
Louisiana mutfağına büyük ihtimalle köle olarak getirilen Afrikalılardan nasıl pişirileceği öğrenip dahil ediliyor.
Çekirdeklerini de bazı yerlerde kavurup kahve olarak içiyorlar.
Bizim mutfağımıza ne zaman girdi bilmiyorum ama şöyle bir hikaye biliyorum.
Çelebi Mehmet yani şöyle dersem akılda tutması daha kolay.
Fatih'in dedesi.
Böyle deyince de kabalık ediyormuşum gibi geliyor.
Fatih Sultan Mehmet Bey mi desem?
Sayın Fatih Sultan mı?
Yani birinden bahsederken öyle adıyla bahsediyorsun ve herkes de anlıyor.
İkinci Elizabeth Hanım mesela.
Dünyada sanki sahiden iki tane Elizabeth var ve öyle olduğu için biz hemen onun İngiltere kraliçesi olduğunu anlıyoruz.
Çok havalı bir şey. Neyse işte.
Bay Çelebi Mehmet Han Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilince savaşta süvarilerin daha iyi eğitilmiş olmaları gerektiğine karar veriyor ve süvari eğitim alayları kuruluyor.
Bu eğitimlerde süvarileri iki takıma ayırıyorlar.
Birinci takımdaki süvariler Amasyalı olduğu ve oranın Bamyası meşhur olduğu için Bamyacılar, diğer takımdaki süvariler Merzifonlu olduğu için ve Merzifon'da da Lahana çok iyi yetiştiği
için Lahanacılar adını alıyor.
Bu takımlar başta cirit olmak üzere türlü müsabakalarla sonraki yüzyıllar boyunca İstanbul halkını eğlendiriyor.
İnsanlar şimdiki futbol takımlarını tutar gibi bu takımları destekliyor.
Fanatikler için üzerinde bamya ya da lahana figürleri olan eşyalar üretiliyor.
Hatta koyu bir lahanacılar taraftarı olan 3.
Selim'in üzerinde lahana figürü olan anıt taşını bugün hala Topkapı Sarayı'nın bahçesinde görebilirsiniz.
Anıttaş'ın karşısındaki sütunda ise 2.
Mahmut'un desteklediği takım olan Bamya'cıların simgesini.
Benim de sorunum bu.
Kendi kafamın içinde kayboluyorum.
İşte bu az önce atıp tuttuğum şehirli nüfus Bamya ile ilgili yeterince bilgi sahibi olduysa bölümüme devam ediyorum.
Teknoloji ilerledikçe tarım sektöründe de inanılmaz yenilikler oluyor.
Kabul. Bugün dikey tarım, susuz tarım her yerde duyduğumuz kelimeler.
Ülkemiz tüm bu verimli topraklarına rağmen bugün teknolojiyi tarıma ve hayvancılığa entegre edebilmiş değil.
Bunlar tarihsel süreçler tabii.
Bir işe yaklaşım zaman içinde sonuç veriyor.
Hollanda örneğinden gidelim.
Hollanda dünyada tarım ürünleri ihracatında ikinci sırada.
Oysa Hollanda son derece az güneş alan bir ülke ve tarım arazisi Türkiye'de 24 milyon hektarken Hollanda'da 1 milyon hektar civarında.
Peki nasıl yapıyorlar bu işi derseniz şöyle 16.
yüzyıldan itibaren Hollanda limanları tüm Avrupa'nın giriş kapısı haline geliyor.
Afrika'dan Amerika kıtasından gelen değişik sebze meyve bitki önce Hollanda'dan geçiyor.
Geçerken Hollandalılar bu sebze meyve bitkiden bazılarını ilginç buluyor ve üretimini yapmak istiyor.
1800'lü yıllarda tarım işçisi ve tarımsal yöneticiler yetiştirmek için okullar açıyorlar.
1876'da ilk Tarım Üniversitesi'ni kuruyorlar.
O günden beri de tarım ülkede ciddi bir meslek olarak görülüyor.
Verimliliği arttırmak için yapılan ARGE çalışmalarının bütçesinin yarısını devlet ve üniversiteler, yarısını da ticari şirketler finanse ediyor.
1864'te kurulan Bageningen Üniversitesi'nin ve Araştırma Vakfı'nın toplam araştırmacı sayısı 2012 bilgilerine göre 5000 kişinin üzerinde.
Üniversitenin bütçesi...
550 milyon dolar civarında.
2024 yılında ise Türkiye'nin Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi 30 milyon dolar.
Hani Yunanistan sınırını geçersiniz ve Yunanistan'ın kendi içinde en uzakta kalmış şehirlerinden birine gidersiniz.
İşte mesela Dedeağaç, Çanakkale'den 1,5 saatte ulaşabileceğiniz kendi halinde bir Yunan şehri.
Orada bir balıkçıya gidersiniz.
Önünüze hemen bir Yunan salatası gelir.
Ve bu salatanın nasıl bu kadar lezzetli olduğuna şaşarsınız.
Domates, salatalık soğan bize de var.
Peynir desen en alası.
Zeytinyağı desen her yerden fışkırıyor.
Ama yine de bu salata her zaman bizdekinden lezzetli.
Mandarins diye bir film vardı izlediğim.
Bu da İtalya'nın bir köyünde yaşanıyordu.
Mandalin bahçelerinde hasat zamanı ve büyük aile çoluk çocuk mandalina topluyor.
Tüm ailenin yaşadığı dev gibi bir köy evi var.
Bahçesindeki havuzda çocuklar yüzüyor ve yine Türkiye'de olduğu gibi orada da ürün para etmiyor.
Çiftçiler kasabada eylem yapıyor ve mandalina bahçelerini satın almak isteyen kapitalist bir şirket buralara güneş paneli tarlaları kurmak istiyor.
Hey gidi her yerde bu düzen nasıl aynı olabilir?
İzlerken bakıyorum sanki her şey aynı gibi ama bir yandan da çok farklı.
Ben yurt dışına gittiğimde market dolaşmaya bayılıyorum.
Yüz çeşit yoğurt görüp ambalajlarına, logolarına, renklerine saatlerce bakıyorum.
Bu yüzden en iyi yolculuk arkadaşı olmayabilirim.
Ve neden diye soruyorum durmadan.
Neden ben bunlardan mahrum kalıyorum?
Tereyağı aşkıyla ülke değiştiren ilk insan olmamak için sakinleşiyorum.
Haydi miyim ben? Haydi, İsviçre alplerinde dedesiyle yaşarken hatırlarsınız.
Her sabah dedesi ona bir somun ekmek, tereyağı ve koca bir bardak süt veriyor.
Hepsi kendi imalatları.
Ve Heidi'nin yanakları elma gibi kızarıyor.
Bu arada hayallerinizi yıkmak ve size bir çocukluk travması daha yüklemek istemem ama Heidi'nin hikayesi aslında öyle mutlu bir hikaye değil.
Bir dönem İsviçre'de kimsesiz çocuklar fabrikalara, çiftliklere evlatlık veriliyor.
Ve onlar oralarda genelde kötü muameleyle işçi olarak çalıştırılıyor.
1960'ların sonuna dek bu uygulama sürüyor.
Çıplak ayaklarından tanıyacağınız bu çocuklardan İsviçre'nin özür dilemesi...
Ancak 2013 yılında mümkün oluyor.
Ben yurt dışında olmadığım zamanlarda da değişik ülkelerin marketlerini inceliyorum.
Geçen gün Helsinki'de bir marketin sebze meyve reyonunu canlı yayında izledim.
Neden diye sormayın hepimizin ilginç takıntıları yok mu?
İnanın Kasım ayında reyonda en az 10 çeşit domates vardı.
Siz 10 çeşit domatesi hayatınızda hiç yan yana gördünüz mü?
Ben Çanakkale'de pazara giden bir insanım görmedim.
En bol zamanında birkaç tarla domatesi, çeri domates, pembe domates, armut domates bir araya gelmiştir.
Ama o kadar. Elin İskandinavya'sına bu bolluk nereden geliyor?
Şuradan. Avrupa Birliği üyesi ülkeler 1962 yılından bu yana ortak tarım mutabakatına sahip.
Öncelikleri de tarımda verimliliği arttırmak ve kırsal bölgelerdeki yaşamı canlı tutmak.
Bunu çok ciddiye alıyorlar. AB bütçesinin üçte birini Tarım sektörünü desteklemek için kullanıyor.
Çünkü 2050 yılında 9 milyar olacağı öngörülen dünya nüfusunun nasıl besleneceği ciddi bir sorun.
Beyaz adam Kızılderili atasözündeki gibi paranın yenmediğini, petrolün içilmediğini fark ettiğinde her şey için sanırım çok geç olacak.
O güne dek bamya yemeklerinizi yerken lahanacıları hatırlayıp gülmeyi ve hiçbir kahvaltıda tek bir zeytini bile ziyan etmemeyi unutmayın.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
