
Sabahın o saatinde giyecek hiçbir şeyi olmayanlar Giyinme Odası’nda buluşuyor. Bu bölümde Mimetik Arzu’dan Kanye West’e, alışveriş bağımlılığından Hermes’ e, Hürrem Sultan’dan modaya, Botter Apartmanı’ ndan ilk moda markalarına kadar pek çok konudan bahsediyoruz.
Giyinmek konuşmanın bir benzeri, aynılaşmayalım, diyerek konuyu kapatıyoruz.
*** Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
***
Haydn- La Roxelane: https://youtu.be/EdREpLf7Eoo?feature=shared
Transkript
Üniversiteden mezun olduğum gibi bir mimarlık ofisinde çalışmaya başladım.
Büyükçe bir iç mimarlık işi aldık.
Müşterimiz 70 yaşlarında meşhur bir adamın ilk karısı.
Bilindik bir rezidenstaki penthouse'undan Anadolu yakasındaki kentli konaklı sitelerden birindeki bahçeli bir eve taşınmak istiyor.
Biz de satın aldığı evi yeni baştan tasarlamadan önce kadının...
O an oturduğu evde neyi var neyi yok bakıp bir bakıma envanter çıkarmak istiyoruz.
Ofisin çaylağı olarak bu iş bana ve benden biraz daha deneyimli bir iş arkadaşıma veriliyor.
Düşüyoruz yola. Kapıyı çalıyoruz.
Müşterimizin yardımcısı bizi içeriye alıyor.
Evde derin bir sessizlik.
Kadını takip ediyoruz ve giyinme odasının kapısı açılıyor.
Devasa bir oda.
Oda değil salon. Giyinme salonu.
Hatta şimdi düşünüyorum da orta ölçekli bir mağaza.
Hani eskiden mağazalarda dönen metal askılıklar vardı.
İşte her yerde dönen tekerlekli çeşitli boylarda askılıklar.
Askılarda artık ne zaman alındığı unutulmuş çoğu üzerinde etiketiyle duran tamamı high fashion.
Pantolon, gömlek, tişört, elbise aklınıza ne gelirse.
Duvar kenarlarında kollerin içinde kemerler, bereler, eldivenler duruyor.
Başak burçlarının kabusu olabilecek bir manzara.
Yardımcı bizi alıp odanın içinden girilen başka bir odaya sokuyor.
Kiri duvar kapısının. Böylece ayakkabı ve çanta bölümüne ulaşıyoruz.
O meşhur turuncu kutular var ya o canım kutular raflarda tozlanmış.
Buraya o turuncu kutulardaki Hermes çantalarla ilgili bir dipnot düşeyim.
Diyelim ki size birden lotodan para çıktı ya da Ölümlü dünya alacağım kendime bir tane dediniz.
Gidip bir Hermes mağazasından içeriye girdiniz ve bir Birkin model çanta satın almak istiyorsunuz.
Alabilir misiniz? Hayır.
Bunun için önce bekleme listesine adınızı yazdırmanız gerek.
Bununla ilgili bir video izlemiştim.
Neden diye sormayın. Kadın Birkin çantaya daha hızlı ulaşmanın püf noktalarını anlatıyordu.
Eğer gidip her ay Hermes'ten kemer, ayakkabı, terlik gibi görece daha ucuz ürünler alıp satış görevlilerinin göz aşinalığını kazanırsanız sizi bekleme listesinde daha iyi bir yere konumlandırabiliyorlar.
Hermes çanta bir yatırım aynı zamanda.
İkinci elleri özellikle zor bulunan bir modelse ve satın almak isteyen kişinin listede bekleyemeyecek kadar acil bir durumu varsa ki bu acil durum ne olabilir diye de sormayın.
Satın aldığınızdan bile daha yüksek fiyatlara satabilirsiniz.
Bir insan neden bir çanta almak için bu kadar uğraşır diye düşünebiliriz.
Çünkü Pahalı çanta, modern kadının mekanlara giriş bileti, ne kadar bu çantalar bu kadar anlattın derseniz bahsettiğim modeller 20-25 bin dolar civarındalar.
Zenginin parası çenemi yorduktan sonra hikayeme devam ediyorum.
Buraya kadar gelince anladınız bu bölüm giyme odasındayız ve sesim her ne kadar bana benzemese de benim buradayım.
Girdiğimiz bu ayakkabı ve çanta odası raflarla dolu.
Raflarda birbirinin üzerine yığılmış Fendi, Prada, Chanel türlü ebatlarda her renk çanta var.
Bayılacak gibi oluyorum.
Diyorum ki fenalaştığım için kafamın içinde pır pır pır bir ses dönüyor sürekli.
Bakıyorum ses gerçek. Bu ses nedir diyorum.
Yardımcı yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle Kürtler diyor.
Odanın sonunda yanlarında sürekli pervane çalışan bir bölüme geliyoruz.
Kürk bölümü. Size yazın o sıcağında oradaki o kokuyu tarif edemem.
50-60 tane kürkü bir çırpıda sayıyorum.
O sırada arkanızda topuk sesleri.
Üzerinde ipek sabahlığı, geriye doğru taranmış kısacık saçları, elinde kahve fincanıyla evin sahibi yanımızda dikiliyor.
Biz... Suç üstünde yakalanmış gibiyiz.
Sanki ondan habersiz eşyalarını kurcalıyormuşuz gibi bir mahcubiyet.
Hiç adeti değilmiş aslında öğlenden önce uyanmak ama bizi merak etmiş.
Biz notlarımızı alıyoruz diyoruz ne diyeceğimizi de pek bilemeyerek.
Kürkler için soğutmalı ve havalandırma sistemli bir oda istiyorum yeni evde diyor.
Bizim kürklere bakışımızı görünce de bendeki kadar kürk İngiltere kraliçesinde bile yoktur dedikten sonra attığı o tiz kahkaha ve uzaklaşırken elindeki sigaranın küllerini etrafta uçuşu
bir film karesi gibi hala gözümün önünde kapıdan çıkarken kahvaltıda bonfile ve brokoli istiyorum birazdan hazırlat kızlara diyen sesi yanımızdaki yardımcıyı hemen hazır ola geçiriyor.
Biz bir süre havada asılı kalıyoruz.
Gerçek üstü bir hikayenin içine tavşan deliğinden düşmüş gibiyiz.
Arkadaşımla birbirimize ne diyeceğimizi bilemeyip sonrasında günlerce evi konuşuyoruz.
Proje tamamlanıyor, müşteri memnun.
Evi teslim alırken ikimizin de eline birer çanta tutuşturuyor.
Fütursuzca hediye ettiği üzerinde etiketi sallanan o çantanın fiyatı benim o günkü 4 maaşıma denk geliyor.
O projeden öğrendiğim çok şey var.
Modayla ilgili olanlar dışında.
Yeni evde yatak odasının olduğu kattaki bütün kapıları parmak izli yapıyoruz.
Yoksa kadının gardiyan gibi elinde bir deste anahtarla gezmesi gerekiyor.
Çünkü bütün kapıları sürekli kilitliyor.
Çünkü açıkta bıraktığı her şey sürekli ortadan kayboluyor.
Banyosuna profesyonel Kuaför saç yıkama aparatı.
Hani oturup saçlarınızı içine sarkıttığınız o lavabolardan koyuyoruz.
Çünkü kuaförler genelde onun istediği saatlerde çalışmıyor.
Mesela sabah 2-3 civarı.
O da kuaförü evine getirtiyor.
Kadından biraz daha bahsetmek istiyorum.
Kısaca. Gençliğinde dönemin en zengin sanayicilerinden biriyle evli.
Adam onu ünlü bir şarkıcıyla aldatınca ertesi gün adamı terk ediyor.
Proje sırasında bir toplantıda Gözleri uzaklara dalarak gençlik anılarından bahsederken bize diyor ki bazı şeylere sahip olduğunuz an para ödemeyebilirsiniz.
Ama unutmayın bu hayatta hiçbir şey bedava değildir.
Bedelini muhakkak ödersiniz.
Benim parayla ve paranın satın alabildikleri ve alamadıkları ile ilgili çok düşündüğüm bir dönemdi.
Bazen her şey anlamsızlaşıyordu.
Bir maaşla ne alınır?
Kaç yıl çalışırsam bir mağazaya girdiğimde hiç etiketine bakmadan ne beğendiysem alıp çıkabilirim.
Ve böyle bir şey beni mutlu eder mi?
Sonunda bir gün bir şarkı dinlerken aydınlandım.
Kanye West'in dediği gibi Don't stare at money too long, it's Medusa.
Yani kaba bir çeviriyle paraya çok uzun süre bakmayın, sizi Medusa gibi büyüler.
Evlerde eskiden yatak odalarında bir gardırop olurdu.
Göbe dolap denirdi. Sonra ne olduysa o dolaplara sığamamaya başladık.
Bir oda geceleri uyumak için bir oda da giysilere lazım oldu.
O odaya herkes kendi kişiliğine göre giyinme odası, soyunma odası ya da en doğrusu dolap odası dedi.
Dolaplara ait bir oda.
Önceleri ahşap kapakları olan bu dolaplar zamanla şeffaflaştı.
Şimdi trend gizli ışıklı cam kapaklı kıyafet dolapları.
İnsanlar benim ayakkabılarım, canım çantalarım diye kendi eşyalarını izleyip sahip olduklarına tapınır hale geldi.
Peki dolaplar dolusu kıyafetimiz olmasına rağmen neden sabahları giyecek hiçbir şey bulamıyoruz ve mütemadiyen satın almaya devam ediyoruz?
Bu konuya birkaç farklı bakış açısı var.
İlki Freud'dan geliyor.
Freud'a göre kişi kendi kendine gideremediği güdüsel ihtiyaçlarıyla doğar ve Büyüdükçe ruhsal olarak da karmaşık bir durumla karşılaşmaya başlar.
Kişinin davranışlarında çoğu zaman bilinçaltında yer alan güdüler rol oynar.
Bir şeyi satın alma davranışında bulunurken satın aldığımız şeyle bilinçaltımızdaki hangi gediyi doldurmaya çalıştığımızı bir sonraki alışverişimizde düşünebiliriz.
Veblen'e göre insanlar sosyal ve ekonomik çevrelerine üstünlüklerini kanıtlamak için ait oldukları toplumsal sınıfın kabul görmüş statü ve prestiji dahilinde tüketime yönelirler.
İşte bu bildiğimiz dostlar alışverişte görsün.
Bu nedenle ürün ve hizmetleri karşılaştırarak kendilerine statü sağlayacak herhangi birini tercih ederler.
Pavlov ise hatırlarsanız ünlü bir köpek ve zil deneyi vardır.
Düşüncelerle nesneler arasında bir bağ kuruyor.
Bizim de zil sesini duyan köpeğin yemek geleceğini anlayarak ağzının sularının akması gibi alışveriş yaptığımızda mutlu hissedeceğimiz düşüncesini öğrendiğimizi ve alışverişle mutluluğu birbirine
bağladığımızı savunuyor.
Engin Geçten ise Çok sevdiğim İnsan Olmak kitabında sahip olma eğilimi insanın milyonlarca yıllık evriminin kalıtsal bir parçasıdır diye başlayıp şöyle devam ediyor.
Eşya, para ya da iktidar sahibi olma tutku düzeyine ulaştığında para...
Eşya ve iktidar insana sahip olmaya ve onu yönetmeye başlar.
İnsanın varoluşuna bir anlam katamamış olmasının, boşluğunun, kendini değersiz bulmasının ve yalnızlığının anlatımıdır.
Bir insanın kendisini yalnız hissettiği zamanlarda kendisine bir şey almak istemesi olağan bir davranış sayılabilir diyor.
Bence hepsi hala güncelliğini koruyor.
Satın almak insanda anlık bir rahatlama ve hemen arkasından endişe ve suçluluk duygusu yaratıyor.
Eve poşetlerle dönüp neler aldığımıza baktığımızda üzerimize bir suçluluk duygusu çöker ya kendimizi o histen kurtarmak için aman canım o kadar çalışıyorum almak hakkım ya da bir kere geldik dünyaya
harcama yapıp ne yapacağız gibi açıklamalar buluruz.
Dolaptaki eteğin bir benzerini alırken harcadığımız şey aslında para değil.
O parayı kazanmak için Ömrümüzden harcadığımız zaman.
Zaman kıymeti bilinmeyen en değerli takas aracı.
Peki neden? Bir benzeri evde zaten olan bir tişörtü, aslında tarzımız olmayan bir elbiseyi ya da hayatımızda belki yalnızca bir kez giyeceğimiz bir topuklu ayakkabıyı almak istiyoruz.
Her vitrinde benzerini gördüğümüz bir pantolonu almadığımızda kendimizi neden eksik kalmış hissediyoruz?
Ne demişler? Arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır.
Kendime bu soruyu sorduğum gün Pınar Sabancı'nın Psikopatika podcastini dinliyordum ve dinlediğim bölümde mimetik arzudan bahsetti.
Arzunun mimetik teorisi olarak da adlandırılıyor.
Bu teori arzularımızın temelde sosyal kaynaklı olduğunu varsayıyor ve şöyle diyor.
Başkalarının istediğini istiyoruz.
Arzu taklitçidir.
Bizim bir nesneyi istiyor oluşumuzun sebebi başka bir kişinin onu istemesidir.
Bazen Instagram'da dolaşırken bir moda influencerının paylaşımına denk geliyorum.
Dünyaca ünlü bir moda markasının ona bedavaya gönderdiği bir çantayı paylaşıyor.
Aynı çantayı hepimizin gözüne sokacak şekilde birkaç influencer daha paylaşıyor.
Taarruza geçiyorlar adeta.
Sonra davetlerde o çantayla o influencerları gördükçe önceleri çok da beğenmediğimiz o çanta gözümüze güzel gelmeye başlıyor.
Fena değilmiş, güzelmiş aslında ya.
Ve giderek Bunu almazsam delireceğim noktasına geliyor.
Almazsam delireceğim noktası sağlıklı yetişkinler için uzak bir nokta evet.
Ama sosyal medya ve moda sadece bize hedeflemiyor ki.
Gençler ve çocuklar savunmasız bir şekilde üzerlerine yağan bu sağnağın altında dikiliyorlar.
Delirmek çok kolay. Bu noktada herkesi çıldırtan, asla giymem dediği şeyleri giydiren bu moda nedir diye bir bakalım.
Zaman makinelerimizi geçmişe çevirelim.
Buzul çağında insanlar soğuktan korunmak için kemiklerden iğne yaparak hayvan postlarını şekillendiriyor.
Tarım yapmayı öğrendiklerinde de pamuk ve keten yetiştirerek ilkel el tezgahlarında dokudukları kumaşa giyim amaçlı basit biçimler vermeyi öğreniyorlar.
Yerleşik hayata geçişle birlikte dikiş iğnesi ve el tezgahlarında üretilmiş basit kumaşlarla moda tarihi başlıyor.
Hangi konuda konuşsak karşımıza çıkan Çatalhöyük yine sahnede.
Yapılan kazılarda yanmış bir evin tabanında bebek iskeletine sarılmış dünyanın ilk kendinden dokunmuş keten kumaş parçası gün yüzüne çıkarılıyor.
M.Ö. 6000 yılında burada keten tohumları bulunuyor.
Koyunu ise M.Ö.
8000 yıllarında evcilleştiriyorlar.
Dolayısıyla sadece bitki değil hayvan yünleriyle de eğrilmiş kumaşlar kullanıldığı sonucuna varıyoruz.
Günümüze ulaşan en eski dokuma örneklerinin ise M.Ö.
7200 dolaylarında Mısır civarında dokunduğu tahmin ediliyor.
Bu dokumalar büyük olasılıkla cenaze törenlerinde cesetleri sarmak için kullanılıyor.
Mezopotamya'da ise Sümerler dokuma alanında oldukça gelişmişler.
Bulunan kil plakalardaki kabartmalarda Kanakeş denilen etekliği giyen figürler görülüyor.
Tarih boyunca kıyafetler her zaman statü belirleyici oluyor.
Sümerlerde dokumaların yalnızca %10'u ketenden yapılıyor.
Bu %10'u giyebilenler kral, şehir beyleri, rahipler ve mabetlerde çalışanlar.
Tanrı heykelleri de keten örtülerle örtülüyor.
Anlaşılan keten giymek için tanrı ya da soylu olmak gerekiyor.
Moda sözcüğü ilk kez 14.
Louis zamanında kullanılıyor.
Bugün Paris'in moda dünyasına hakim olması rastlantı değil.
14. yüzyılda Fransız saray soruları dikim tekniklerini, giysi hatlarını belirliyor ve sınıf farklılıklarını da denetliyorlar.
İngiltere'de 1. Elizabeth döneminde markiz ve kontestler dışında saray kıyafetlerini giymeye cesaret eden sıradan halka idam cezasına kadar giden cezalar veriliyor.
Sadece batıda değil 1600-1868 yılları arasında Japonya'da sıradan halkın kimono ve ipek kumaş giymesini yasaklayan Kıyafet yönetmeliği görülüyor.
Tarih boyunca uygarlıklar ne giyerlerdi diye merak edersek konu bir çerçeve içine alınamayacak kadar uzun.
İlginç birkaç noktadan bahsedebilirim.
Hititlerin milli kıyafeti dizinin üzerinde biten tek parça bir setre.
Tanrıların, kahramanların ve diğer varlıkların elbisesi olan kısa etek ve yuvarlak yakalı gömlek Hitit imparatorluk devri kıyafetlerinin esasını oluşturuyor.
Tanrılar ve krallar sivri başlı bir külah takıyorlar.
Tanrının taktığı külahın boynuzları da var.
Başlık tüm medeniyetlerde kişinin sosyal, ekonomik, kültürel, mesleki ve dini statüsünü gösteren bir dış unsur olmuş.
Osmanlı'dan bahsedersek erkeklerde külah yerine kavuk görüyoruz.
Kadınlar din gereği başlarını örtüyorlar.
Saraydaki kadınlardan mesela Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan gibi soyluların külahla resmedilmiş gravürlerini görüyoruz.
Kavuk giyen ilk padişahın 2.
Beyazıt olduğu söyleniyor.
Ancak her padişahın da kendine has bir kavuk stili var.
Osmanlı'daki ana kıyafet şalvar, gömlek, kaftan ve kürk.
Bu bahsettiğimiz tabi İstanbul'da yaşayan Osmanlı halkı.
Biliyorsunuz Osmanlı ile ilgili anlatılan çoğu şey aslında İstanbul'un hayatını anlatıyor.
İstanbul halkı ayrıcalıklı bir zümre.
Yabancıların da İstanbul'a geldiklerinde gördükleri bir çeşit imparatorluk vitrini olduklarından güzel giyinmeleri isteniyor.
Onlar yabancı ülkelerin elçilerini, devlet adamlarını sokakta görmeye alışkın, sürekli şölenlerle, kutlamalarla padişahın gönüllerini hoş tutmaya çalıştığı kesim.
İstanbul halkı aç kalsa ya da bir salgın hastalık yayılsa ve önüne geçilemese ayaklanıp padişahı tahtından edebilecek güce sahip.
Dolayısıyla giyim kuşağında da hem belli kurallara uymak zorundalar hem de modayı takip ediyorlar.
Gelelim Osmanlı'da en merak edilen yere.
Harebe. Haremdeki kadınların kıyafetleri özel dokutulan kumaşlardan dikiliyor.
Halkın bu kumaşları kullanması yasak.
Sarayın İstanbul'da kendine ait bir dokuma atölyesi var.
Zaman zaman Bursa'dan veya Venedik'ten de ipek getirtildiği biliniyor.
Osmanlı'da kat kat giyinme var.
İçlik, üzerine gömlek, üzerine kaftan ve en üstte kürk.
16. yüzyıla Osmanlı'nın gücünün duruğuna ulaştığı zamanlara gidelim.
Hürrem Sultan haremdeki dairesinde oturmuş Topkapı Sarayı'ndan boğaza bakarak kahvesini yudumluyor.
Yardımcılarından biri yeni dikilmiş kıyafetlerini denemesi için getirip odasına bırakmış olsun.
En üstte inci elmas ve sırma işlemeli kaftan, onun içine ipek kumaştan dikilmiş, üzeri yine mücevherlerle süslenmiş, yanları yırtmaçlı bir elbise, beline de altından
bir kemer, başına mücevher veya işlemelerle süslü külah biçimli bir başlık, külahın tepesine ince bir örtü, elmas bir iğneyle tutturulmuş.
Hürrem Osmanlı tarihinin en güçlü kadın figürlerinden.
Osmanlı'nın ilk zamanlarında nikah geleneği var ama birinci beyazı 1402 yılında Ankara Savaşı'nda yenilip Timur I.
Beyazıt'ın eşine hizmetçilik yaptırınca tüm Osmanlı aşağılanmış sayılıyor.
Ve o günden sonra padişahlarla cariyeler arasında nikah kıyılmıyor.
150 sene Hiçbir cariyeye kıyılmayan resmi nikah işte bizim Hürrem'e kıyılıyor.
Aşk insana neler yaptırıyor.
Hürrem de bunun ne demek olduğunun farkında.
Kendine Hürremşah imzalı bir mühür bastırıp yazdığı mektupları bununla damgalıyor.
Devlet işlerinin içinde öyle ufak tefek zaferlerle içindeki hırsın sönmesi de mümkün değil.
Kanuni'yi fitne fesatla dolduruşa getirip başka bir hanımdan olan öz oğlunu boğduruyor ki kendi oğlu tahta geçebilsin.
O yüzden onun mücevherlerle İpek kaftanlarla tatmin olacağını sanmıyorum.
Büyük oynuyor. Bana Hermes çantayı değil, Fransa'nın güneyini getirin diyebilecek bir konuda.
Kader'in bir oyunu olarak hastalanıp oğlu Selim'in tahta çıktığını göremeden ölüyor.
Geriye Avrupa'da onun için yazılmış tiyatro oyunları, adına bestelenmiş senfoniler ve muhteşem kıyafetler içinde yapılmış gravürleri kalıyor.
Hind'in La Roxelane senfonisini Hürrem Sultan için yazdığını biliyor muydunuz?
Dinlemek isteyenler için linki...
Aşağıya bırakıyorum. Osmanlı'da 16.
yüzyıl dokumacılığın en verimli çağı oluyor.
Kumaş kalitesinin bozulmaması için sürekli kanunlarla kumaşların tel sayıları, boyları, cinsleri denetlenip devlet tarafından kontrol altında tutuluyor.
Saray kadınlarının giysilerine biraz daha yakından bakarsak genellikle bedene oturan, belden sonra efek ucuna doğru genişleyen ve kolları bileklere kadar dar uzanan elbiseler görülüyor.
Elbiseyle aynı kumaştan dikilmiş, yere kadar pelerinlerde kullanılıyor.
Kıyafetler çeşitli mücevherlerle süsleniyor.
Bele, altın ya da gümüş kemerler takılıyor.
Kıyafetlerde düğmeler bele kadar kapalı, yakalar açık.
Terzilik çok yakın zamana kadar resim, hat, mimarlık gibi sanatların gerisinde kalıyor.
Sonrasındaysa bizim adını özellikle son dönemde bolca duyduğumuz meşhur bir terzi var.
Jean Baudelaire Baudelaire Apartmanı İstanbul'da Asmalı Mescid'in tünel tarafında yer alıyor.
Bu sene yapılan güzel bir restorasyon sonrası ziyarete de açıldı.
2. Abdülhamid Jean Boter'i saray terzisi olması için Hollanda'dan İstanbul'a davet ediyor ve onun kullanması için 1900 yılında dönemin en ünlü mimarı D'Aranco'ya bir bina yaptırıyor.
Saray terzisi ve aynı zamanda modacı olan Jean Boter bu apartmanın zemin katında hem Osmanlı'daki ilk moda evi olan Boter moda evini işletiyor hem de üst katlarında ailesiyle birlikte
yaşıyor. Bu özelliğiyle Boter apartmanı daha çok Avrupa'da rastlanan aynı binada hem iş yeri hem konut bulunması uygulamasının gerçekleştiği İstanbul'daki ilk yapı.
Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı patlak verince moda evine olan ilgi azalıyor.
1917 yılında Bottere ailesi apartmanı Osmanlı vezirlerinden birine satıp Paris'e taşınıyor.
Ayşe Övür'ün Botel Apartmanı isimli romanını da burada analım.
Tarihle kurmacayı harmanladığı romanında günümüzde geçen bir aşk hikayesini okuyabilirsiniz.
Hem de bina cephesinde bulunan kadın figürünün tarihini öğrenebilirsiniz.
Kitapla ilgili incelememi okumak isterseniz de web sitemi ziyaret edebilirsiniz.
Linkini yine aşağıya bırakıyorum.
Paris'te ise aynı tarihlerde Charles Frederick Ward terzi ve kumaş ustalarının çok da önemsenmeyen konumunu kökten değiştirmeyi başarıyor.
Terziler kendilerine ait atölyeler kurarak ilk moda evlerini açmaya başlıyorlar.
Sanayi devrimine kadar yalnızca aristokrat sınıfı ilgilendiren giysi modası tüm topluma yayılıyor.
Irk, din, dil stati gözetmeden herkesin istediğini giyebileceği bir dönem başlıyor.
Bir çeşit ütopya.
Peki öyle mi oluyor?
Kıyafetlerin tarih boyunca simgelediği statü farklılıkları bugün yerlerini markaların rekabetine bırakıyor.
Lüks bir restorana giriş yaptığınızda 25 bin dolarlık Hermes çantanızla salınırken deniz kenara bir masa bulamama ihtimaliniz var mı?
Bahsettiğim Charles Ward'un yardımcısı Paul Porre Paris'te kendi atölyesini açıyor.
Porre'nin özel olarak tasarladığı elbiseleri sergilemesiyle moda akımlarının fitil ateşleniyor.
1902'de Burberry tarihte ilk kez markasının adını gabardin üzerine yazdırıyor.
1905'de ilk defa gazetelerde moda ekleri yayınlanıyor.
1913 yılında ise Gabriel Coco Chanel şapka tasarımlarıyla moda dünyasına bomba gibi bir giriş yapıyor.
1920'li yıllara gelindiğinde ise Chanel moda evi açarak moda tarihine imzasını atıyor.
1927'de Salvatore Farragamo İtalya'da ayakkabı üretimine başlayarak moda dünyasındaki rekabete katılıyor.
Zannediyorum hiçbir modacı ürünlerinin bir giyinme odasının karanlık köşelerinde üzerinde etiketleriyle kaderlerine terk edileceğini hayal etmiyor.
en kötü yanının bir süre sonra herkesin birbirine benzer silüetlere dönüşmesi olduğu söyleniyor.
İnsanlar birbirlerinin beğendikleri şeylere sahip olmak istedikçe aynılaşıyorlar.
Orijinalitelerini ve kendilerine ait sesi kaybediyorlar.
Moda olan neyse onun esiri oluyorlar.
Birbirlerine benzemezlerse onaylanmayacakları hissine kapılıyorlar.
Çemberin dışında kalma, dışlanma korkularıyla da birbirlerini kopyalamaya başlıyorlar.
Fotoğraflarda birbirinin Tıp atıp aynısı yüzler ve vücutlar çoğaldıkça insanlar da gerçekte kim olduklarını unutuyorlar.
Yarın sabah dolabınızı açıp ne giyeceğinizi düşünürken Çatalhöyük'teki keten kumaşlardan Osmanlı haremindeki sırmalı kaftanlara giyinmenin konuşmak kadar doğal bir ifade biçimi olduğunu unutmayın.
Ve modanın geçiciliğini, asıl olanın kıyafetler ya da eşyalar değil insanın tüm bunların ortasında dururken kendi sesini duyabilmesi olduğunu da.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
