
İnsanın Evi Neresidir? Eğer Bulmaya Hazırsan
30 Temmuz 2024 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde, göçebelikten tarihte kurulan ilk köye, aşktan anneliğe, dilden yolda olmaya insanın evi neresidir sorusuna yanıt arıyoruz. Belki de ev dediğimiz yer sadece bir histir.
Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Oğlumla çok sık okuduğumuz bir hikaye kitabı var.
Ezo Sunal'dan Uykusu Kaçan Kaplumbağa.
Hikayede yavru kaplumbağa kötü rüyalar görmekten korktuğu için annesiyle beraber uyumak istiyor.
Ama anne kaplumbağa mümkün değil diyor.
Hepimiz kendi kabuklarımızın içinde uyumalıyız.
Oğlum hikayenin burasından hiç hoşlanmıyor.
O uyurken ayakları bana temas etsin istiyor.
İki yaşındayken ateşlenip bir gece hastanede yatması gerektiğinde ancak ben de onunla birlikte hastane yatağına yatınca sakinleşip uyuyabilmişti.
İtiraf etmeliyim bu çok tatlı bir his ama çok da korkutucu.
Çünkü anlıyorum ki onun evi benim.
Nerede olduğunu, ne yaşadığının hiçbir önemi yok.
Bana temas ederek uyuduğu her yer onun için güvenli.
Her yer ev. İşte bugün ben de bu bölümde kendime o cevabını arayıp durduğum soruyu soruyorum.
İnsanın evi neresi? Ev, anahtarı sadece bizim cebimizde olan bir kapının arkası mı?
Cam kenarı bir uçak koltuğu mu?
Otellerin bembeyaz yastıklarında daldığımız yorgun bir uyku mu?
Kapısı açıldığında tanıdık kokuların bizi sarmaladığı bir yer mi?
Sarıldığımızda bizi ısıtan bir kucak mı?
Yoksa gece yarısı her uyanıp baktığımızda gitmesinden korktuğumuz bir surat mı?
Atalarımız 240 bin yıldır dünyada yaşıyor.
230 bin yıllık tarihi küçük gruplar halinde avcı toplayıcı biçimde yaşadıktan sonra neden bir gün evler yapıp oldukları yere çöküp kaldılar?
M.Ö. 13 bin yılında yarı yerleşik yaşayan topluluklar olduğunu biliyoruz.
Zaman zaman yerleşik hayat sürdüren, tarım yapmayı bilen ama sürekli sistematik tarım yapmayan topluluklara rastlamak mümkün.
M.Ö. 11 bin yıllarında Genç Trias buzul döneminde yaşanan kıtlık dolayısıyla bir bölgede yerleşik olmak çok mümkün değil.
Ama bu dönem geçince yerleşik hayata geçişler başlıyor.
Ve nihayet M.Ö.
8000 yılında dünyanın farklı bölgelerinde farklı topluluklar büyük ölçüde yerleşik hayata geçiyor.
Yani insanoğlunun göçebe hayat alışkanlıklarını geride bırakmaya karar verip bir evde yaşamaya alışması 5000 yıl sürüyor.
Öyle çok güzel evde olmak hemen yerleşelim demiyorlar.
Oysa biz birkaç gün süren kısa seyahatlerden sonra bile eve döndüğümüzde bir duş alıp yastığımızı kafamızı koyunca derin bir oh çekiyoruz.
İnsanın evi gibisi yok diyoruz.
Dışarıda evimiz gibi olmayan ne diye de sorabiliriz.
İçindeyken bunaldığımız bu küçük kutulardaki neyi başka yerlerde bulamıyoruz?
Tarihte kurulan ilk köylerden biri olan Çatalhöyük hemen burnumuzun dibinde Konya Ovası'nda.
Bu köyde M.Ö. 9500 ve 8000 yılları arasında 2000 hane ve yaklaşık 8000 kişi bir arada yaşıyor.
Köyün yapısı şöyle. Evlerin kapı ya da pencereleri yok.
Evlerin içlerine damdaki bir delikten merdivenle iniliyor.
Evlerin tamamı birbirine benzer büyüklükte ve birbirlerine bitişikler.
Bu köyde sokak ya da bahçede yok.
Araştırmalar gösteriyor ki o dönemde tüm evlerde benzer miktarda obsidiyen taşı bulunuyor.
Obsidiyen nedir derseniz?
Volkan camı olarak da bilinir.
Volkanik patlamalar sonucu oluşan lavın soğumasıyla meydana geliyor.
Obsidiyen bugün hala ameliyatlarda kullanılan bir cefer.
Tende derin ve nizami kesikler açabiliyor.
Bir elma suçlu camı kestiğinizi düşünün.
İşte teni o şekilde kesebiliyorsunuz.
O yüzden de ölümcül.
Yani o gün herkesin evinde aynı miktarda obsidiyen bulunması bugün herkesin evinde aynı miktarda silah olmasına benziyor.
Ve buna rağmen Çatalhöyük'te Hiçbir iskelette yara ya da silah izni rastlanmıyor.
Topluluk içinde şiddet yok.
Bir çocuğu bir köy büyütür tezi de burada gerçek oluyor.
Doğan çocuklar sadece biyolojik anne babası tarafından yetiştirilmiyor.
Değişikhanelerde büyüyor. Çünkü zaten bir çocuğun babasının kim olduğunu %100 bilmek de pek mümkün olmuyor.
Herkes her işi, cinsiyetleri de fark etmeden yapıyor.
Meslek kavramı yok. Tam bir eşitlik ve sosyalizm örneği gibi.
Şöyle de diyebiliriz.
Bu topluluk... Avcı toplayıcı daha küçük bir toplulukken de mecburen hayatta kalmak için birbirleriyle her şeyi paylaşan, kendi tutkularına ve kötü hırslarına kapılma lüksü olmayan bir yapıdaydı.
Geyik vuran kişi yok ben bu geyiği bugün kendim yiyeceğim dese yarın hiçbir şeyi avlayamadığında açlıktan ölürdü.
Ya da birine kötü davrandığında topluluktan dışlanmak zaten ölüm cezası demekti.
Birey olmak tek başına ilerlemeye çalışan bir araba tekerleği olmak gibi.
Motoru, benzini, diğer tekerlikleri olmadan ancak bir tepeden aşağı yuvarlanabilir.
Yani içinde olduğunuz topluluk bir geniş aile gibi size ait alana da sorumluluklarınıza da karar veriyor.
Bir makinenin dişlisisiniz.
Durma imkanınız da yok.
Bir yandan da zaten pek bir şey düşünmenize de gerek yok.
Doğanın bir parçasısınız.
Gidelim kapısı penceresi olmayan o karanlık damın altında bir gece geçirelim.
Bir kadın yerleşik hayata yeni geçmiş olsun.
Daha önce hep yollarda yani kendini bildi bileli.
Ayaktabanında nasırlar, sırtında ağrılar olmalı.
Vücudu bugün bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar atletik.
Duyuları keskin. Belle'yi hayatta kalmak için aklında tutmak zorunda olduğu bitki isimleri, mantar şekilleri, göç yolu rotalarıyla dolu.
Yüzü ve vücudu güneşten yanmış ve kırışıklıklarla kaplı.
Saçları uzun. Vücut kılları bedirgin.
Aynada kendisine bakarken tarihin ilk huzursuzluğu da içine düşüyor.
Ayna deyince ne aynası o devirde diyorsanız bilinen en eski aynanın çatal uyukta bulunduğu ve obsidiyenden yapıldığını da söylemek isterim.
Kadının içinde bir yer açık havada yıldızlara bakarak uyumayı özlüyor.
İçi sıkılıyor. Tarihteki ilk gerçek kaygının düzenli tarıma geçen ve evlere yerleşen topluluklarda ortaya çıktığı söyleniyor.
Yağmur yağmazsa...
Çekirge istilası olursa, yeterli ürün alamazlarsa açlıktan ölmekten endişe etmeye başlıyorlar.
Kadın vücudunu yokluyor.
Yaşadığı kötü his vücudunda acıyan bir yerden değil kafasının içinde konuşan o acımasız sesten kaynaklanıyor.
Merak etme homo sapiens alışacaksın ve birkaç on bir yıl sonra antidepresanlar imdadına yetişecek.
Şimdi bize anlatılan hikayelere geri dönelim.
Bütün tarih kitaplarında şöyle anlatılırdı.
İnsanlar tarım yapmayı öğrendiler ve ektikleri arpayı, buğdayı hasat edebilmek için yerleşik düzene geçtiler.
Ya da zaten tarım yapmayı öğrendikleri için daha fazla dolaşıp bir şey toplamaya ya da avlamaya gerek duymadılar.
Çünkü tarihte ilk defa bir gün geldi ve yiyecek hiçbir şey bulamadıklarında İnsanlar depodan çıkarıp yedikleriyle hayatta kalabildiler.
Evde oturdukları bomboş zamanda da düşünmeye başladılar ve merak ettiler.
Biz bu dünyaya neden ve nereden geldik?
Ölünce bize ne olacak?
Öyle mi? Gerçek pek de öyle değil.
Avcı toplayıcı biri gününün 3 ila 7 saatini yiyecek toplamaya ayırırken tarım yapmaya başlayan zavallı insanoğlu tüm gününü toprağa çapalamak, nehirden su taşımak, mahsulünü kimse çalmasın
diye nöbet tutmakla geçirir hale geliyor.
Mesaisi çok daha uzun, boş vakit pek yok.
Göbekli Tepe'nin keşfi ise hikayeyi daha da karmaşık hale getiriyor.
Göbekli Tepe bize insanlarda diğer her şeyden önce inanç ya da fiziksel olarak var olmayan şeylere dair hikayelere, mitlere inanma eyleminin geliştiğini gösteriyor.
Büyük ihtimalle aynı inanç ve yaşama anlayışına sahip insanlar Göbekli Tepe'de tanışıp kaynaştıkça beraber yaşayan topluluklar kurmaya karar veriyorlar.
Göbekli Tepe'de bulunan kalıntılar inşa eden kişiler tarafından oldukları gibi toprağa gömüldükleri için hiçbir zarar görmeden bugüne kadar gelebildiler.
Göbekli Tepe'de ne bulundu diye sorarsanız Ortada iki adet 3 ila 6 metre arasında değişen yükseklikte dikilmiş yekpare taş ayarladın.
Bu taşların etrafına da halka şeklinde daha küçük dikey taşlar yerleştirilmiş.
Dairesel formlu bir mekan diyebiliriz.
Ortada yer alan o iki sütun iki insan figürü olarak açıklanıyor.
Etraflarındaki taşların üzerine akrep, örümcek, yaban domuzu gibi hayvan şekilleri kazınmış.
Bunlar için de bazı araştırmacılar bunlar burayı ziyaret eden kabilelerin simgeleriydi diyor.
Peki bu bulunan mekanların işlevleri neydi?
Bunların ne olduklarını bilmiyoruz ama ev olmadıkları kesin.
Çoğunluk bir ibadethane olduğunu, bir kısım araştırmacı, bir gökyüzü gözlem evi olduğunu, bazıları da belirli zamanlarda ziyaret edilen bir haç mekanı.
Hatta bir panayır olduğunu ileri sürüyor.
Herhangi birinin doğru olduğunu düşünelim.
Bidağın eteğinden yekpare 16 tonluk taşı buraya taşımış.
Bir fikir etrafında kurgulamış.
Buradaki insani organizasyonu yönetmiş.
Yani buraya ziyarete gelen kişileri bir yerlerde yatırmış, yedirmiş, içirmiş bir akıldan bahsediyoruz.
Göbekli Tepe etrafındaki tarlalara burayı ziyaret eden kişileri beslemek için tahıl dikildiği söyleniyor.
Biçilen üründen yapılan bira, Pişirilen ekmek gelen misafirlere sunuluyor.
Şimdi bu kişiler bunları yapabilecek hem bilişsel hem duygusal hem de sanatsal gelişmişliğe sahipken bir tek ev yapıp bir arada yaşamayı beceremiyorlar öyle mi?
Ben kendi adımı okuduklarımdan Göbekli Tepe'yi yapan kişilerin spritüel olarak modern insandan çok daha farklı hatta belki ileri bile diyebiliriz bir noktada olduğunu düşünüyorum.
Ama bir yandan da Cevap aradıkları sorular, peşinde oldukları istekler, içlerindeki hevesler birebir aynı.
Göbekli Tepe'de ziyarete açık olan alanın hemen yanında üzerinde çaputlar bağlı olan bir ağaç var.
Çok eski bir ağaç kesilince yerine yeni bir ağaç dikilmiş.
O kesilen ağacın çitlenbik ağacı olduğu söyleniyor.
Ağaca Urfa'da çocuğu olmayan kadınlar çok uzun yıllardır gelip çaput bağlarlarmış.
Bir çeşit adak. Göbekli Tepe'deki kazılarda da bu ağacın bulunduğu yerin hemen yakınında doğum yapan bir kadının tasvir edildiği bir taş bulundu.
O zamanda, bu zamanda çocuk sahibi olmak, soyu devam ettirmek gibi istekler aynı.
Ölen kişilere ne olduğunu da açıklayamadıkları için ruhlarının bir ruh bacasından gökyüzüne ulaştığını ve orada sonsuza kadar yaşadığını düşünüyorlar.
Bu devirde yaşayan insanların küçük buzul çağının korkularını taşıdığını da unutmayalım.
M.Ö. 13.000 yıllarında bir kuyruklu yıldız gelip dünyaya çarpıyor.
Öyle şiddetli çarpıyor ki, Dünya yüzyıllarca bir toz bulutunun içinde kalıyor.
Bu olayla yeryüzündeki kılıç didi kaplan, mamut gibi hayvanların dörtte üçü yok oluyor.
Güneş ışınları yeryüzüne ulaşamadığından her yer buz tutuyor ve sürekli yarı karanlık.
Şu korkuya bakar mısınız?
Bunun devamında tabii ki gökyüzüne ilginin artması, iyiliğin ve kötülüğün gökten geleceğinin düşünülmesi çok doğal.
Ruhun kafatasının içinde olduğunu inandıkları için de Sevdikleri kişiler öldüğünde kafa taslarını evde muhafaza etmeye devam etmeleri de anlaşılır.
Bugün de farklı inanışlar ölünce ne olacak sorusuna farklı cevaplar vermeye devam ediyor.
Aslında soru aynı cevap hala kayıp.
Göbekli Tepe'ye gitmeyenlerin muhakkak gitmesini tavsiye ederim.
Orada biraz yüksek bir noktadan aşağıda uzanan sonsuz ovaya baktığınızda unuttuğunuzu sandığınız atalarınız size fısıldayacak ve birden kendi faniliğinizde hatırlayacaksınız.
Konumuzdan önersek, bence Göbekli Tepe bize o dönemin insanlarının nasıl yapacaklarını bilmemekten değil, tercih etmedikleri için ev denilen bir mekanda ya da bir araya gelmiş kalabalık bir grupla yaşamadıklarını
anlatıyor. Tarım yapabilmelerine ve ev inşa edebilmelerine rağmen bir yere yerleşmiyorlar.
Hayatları korku ve belirsizliklerle dolu ama bunların hiçbiri onları bir evin duvarlarının arkasına saklanmaya itmiyor.
Türklerin göçebe bir toplumu olduğu bize ilkokul sıralarından beri aktarılan bilgilerden biri.
Göçebe toplumlar hiç durmadan farklı coğrafyalara ilerleyen, yani geçtiği her yeri ilk defa ve son defa gördüğünü bilen topluluklar diye hayal ediyorum.
Bitmeyen bir macera filmi gibi geçen bir ömür.
Bir yol düşünün, inanılmaz bir dağ manzarasına bakıyorsunuz.
İyice yavaşlayıp o anı aklınıza kazımak istersiniz.
Çünkü bilirsiniz ki bu anı bir daha asla yaşamayacaksınız.
Bu her sabah işe giderken aynı yoldan geçen birinin hiç etrafına bakmadan kitabına gömülmesine ya da gözlerini kapatıp uyumaya devam etmesine benzemiyor.
Hayvanlarla ve doğayla iç içesiniz, sürekli hareket halindesiniz ve organik besleniyorsunuz.
Böyle anlatınca da bir detoks kampı tanıtımını çağrıştırıyor.
Göçebelerde kitabi faaliyet yok, dolayısıyla kendi yaşantılarını anlatan yazılı bir belge bırakmamışlar.
Bu sebeple de...
Yerleşik hayatta geçişin aşamalarını bilmiyoruz.
Ama ortak bir karar alıp arkadaşlar hadi herkes bir ev yapıp otursun demiş olamazlar.
Demek ki zaman içinde birileri göçebe hayattan vazgeçmiş.
Göçebe birileri bu vazgeçen arkadaşlarını gördükçe yerleşik hayatın bir özelliğine tav olmuş olmalı.
Tarihte yerleşik hayatta geçen ilk Türk topluluğunun Uygurlar olduğu söyleniyor.
M.S. 445-840 yılları arasında hütüm süren Uygurlar, Maniliğine mensup ve bu inanç gereği savaşmaları ve et yemeleri yasak.
Bu kurallar göçebe hayatı pek kolaylaştırmamış olmalı.
Çünkü hareket halinde olmak sürekli başka karşılaşmaları ve bu karşılaşmalar da ister istemez anlaşmazlıkları beraberinde getiriyor.
Barış içinde yaşamak işin doğası gereği zor.
Göçebe olmak sadece yazın yağla da kışın ovada yaşamak demek olsa bile içinde hep tetikte olmayı gerektiren bir savaşçılık unsuru taşıyor.
Çadırda uyumakla...
Kapalı bir kapının arkasında uyumak his olarak birbirinden farklı.
O yüzden yerleşik hayatta geçip tarımla uğraşmaları Uygurlar için hayatı kolaylaştırmış olmalı.
Detoks kampı gibi dedim evet ama anlaşılan her şey dahil değil.
Hariri, Homo sapiens kitabında sadece tarımla geçinip yerleşik hayatta geçmenin insanlığın kapıldığı en büyük aldatmacalardan biri olduğundan bahsediyor.
Evlerin içinde tıkılıp kalmanın insanın ruhuna, tahıl ağırlıklı beslenmenin de fiziğine iyi gelmediği apaçık ortadayken eski avcı toplayıcı hayatlarına neden dönemediklerini o da merak ediyor.
Mantıklı bir açıklaması yok.
Tek akla yakın cevap bir yere ev demenin büyüsünden kendilerini bir daha kurtaramamış olmaları.
21 gram diye Oscar'a da aday gösterilen bir film vardı hatırlarsınız.
Bu filmde insanların öldüklerinde 21 gram hafiflediklerinden ruhun ağırlığının o kadar olduğundan bahsediliyordu.
Yani beden aslında ruhun evi.
Bu bakış açısı bedenin kutsal ve dokunulmaz olduğu düşüncesini de yanında getiriyor.
Ta ki bir gün Descartes ruhun taşıyıcısı olarak görünen beden için beden iki açıdan görülebilir ruhani yan ve fiziksel yan deyip ortalığı karıştırana kadar.
Sonrasında beden bütünlüğünün mutlaklığı ortadan siliniveriyor.
Gün geçtikçe de evimiz olarak gördüğümüz bedenimiz her türlü iktidarın yani sosyal medyadan moda markalarına, yakın arkadaşlarımızdan film endüstrisine kadar sürekli denetlediği
bir tüketim nesnesi haline geliyor.
Bir dönem Angelina Jolie dudakları, Bella Hadid'in badem gözleri popüler oluyor.
Bir dönem Kate Moss kadar zayıf olmak matap bir şeyken Kim Kardashian kalçası her şeyi alt üst ediyor.
Uğruna şarkılar yazılan keman kaşlara bakın.
Bugün artık kaşların hepsi yukarıda ve kalın.
Bizim... Kendi irademizle aldığımızı sandığımız tüm bu kararlar aslında sistemin bize dayatmalarına boyun eğişimiz olabilir mi?
Kendi bedenine yabancılaşma, çıplaklıktan ve bedenin doğal halinden kopuş insanın kendini bir bütün olarak görme algısını da yok ediyor.
Bedenimizle aramızda mutlak bir barış sağlayamadan huzura varmamız da pek mümkün görünmüyor.
Her baktığımızda renginden, çatısının şeklinden, pencerelerinin büyüklüğünden hoşlanmadığımız bir evin içinde yaşamaktan memnuniyet duyamıyoruz.
Bu durumda seçeneklerden biri tadilat.
Uluslararası Estetik Plastik Cerrahlar Birliği'nin açıklamasına göre 2020 yılında dünyada 10 milyona aşkın kişi cerrahi, yaklaşık 15 milyon kişi ise cerrahi olmayan estetik
uygulamaya başvurmuş. En çok yapılan estetik müdahaleler meme büyütme, yağ aldırma, göz kapağı ameliyatı, botoks ve epilasyon.
Diğer seçenek ise eğer bir şeyden hoşlanmıyorsanız onu değiştirin.
Değiştiremiyorsanız ona bakış açınızı değiştirin diyen bir Engelbreit'e ayak uydurmak, doğada kulaklarını beğenmeyip üzülen bir tavşan, göbeğimden kurtulmak için bugün 10 bin adım atmam gerek diyen bir bozayı,
tüylerim parlamıyor diye hayata küsen bir goril olduğunu sanmıyorum.
Görece az gelişmiş canlılar kendilerini oldukları halleriyle kabul etmekte zorlanmıyorlar.
Sahi gözümüze rahatsız edici gelen ve kusur diye adettiğimiz yerlerden utanmayı, kendi kapımızı bacamızı diğer evlerle mukayese edip bunlardan da yenilgiler üretmeyi biz nereden öğrendik?
Madem sonradan öğrenebiliyoruz, belki onları sevmeyi de öğrenebiliriz.
Yaşadığımız çağın en yaygın sıkıntısı içimizdeki boşluk hissi.
Çoğu insan bu boşluğu tanımlarken, Ne yapsa mutlu olamamaktan, kendini bir yere ait hissedememekten ve birine bağlanmayı istese de bu bağlanmayı korkutucu bulduğu için o kişiden istemsizce
uzaklaşmaktan bahsediyor.
Kaçıp kurtulmak istiyor ama nereye gideceğini de bilemiyor.
Hiçbir yere sığamıyor da diyebiliriz.
Deri değiştirme zamanı gelmiş bir yılanın kendi içine sıkışıp kalması gibi.
Charles Baudelaire iç sıkıntısı da diyebileceğimiz bu duygunun piri.
Paris sıkıntısı kitabında şöyle diyor.
Ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir.
Kuşkusuz hepimizde zaman zaman, bazılarımızda çoğu zaman her şeyi bırakıp gitme hissi ortaya çıkıyor.
Bir tür boğulma, pazar sabahı yapayalnız edilen bir kahvaltı ya da güzel bir bahar günü insanın içine birden çöken anlamsız bir hüzün.
Kaçıp gitsek bir yerlerde evi bulur muyuz?
Bodler de derdinin çaresini kaçıp gitmek zannederek bir gemiye binip çok uzaklara gitmeye karar veriyor.
Görülecek yeni yerler, yaşanacak yeni günler derken hiç de öyle olmuyor.
Her şeyden uzaklaşmak için bindiği Hindistan gemisinden daha Afrika'da inerek Paris'e geri dönüyor ve şöyle yazıyor.
Orada yıldızlar gördük ve dalgalar, kumlar gördük ve onca krize ve umulmadık felakete rağmen burada sıkıldığımız kadar sıkıldık.
Nagup Mahfuz ise insanın evi neresidir sorusuna insanın evi doğduğu yer değil.
Kaçma arzusunun dindiği yerdir diye cevap veriyor.
Ama bir yandan da düşününce insanın gittiği yani yolda olduğu anlar insanın kendisini en tamamlanmış hissettiği zamanlar değil mi?
Ben üniversite zamanı bir yaz Roma'ya gittim.
Acıkınca sokakta bir dilim pizza yedim.
Karmaşık metro haritasını anladığımı umarak bir metro merdiveninden yukarı çıkmaya başladım ve kafamı kaldırdığım an kolezyumla burun buruna geldim.
O an yaşadığım sadece mutluluk ya da neşe değil, anlatması zor bir yaşamaktan keyif duyma anı.
Hevesle yaşamak, kalbin gerçekten çarpması, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamak.
Ya da düşünün, Kapadokya'da gün doğumunda bir balonun içindesiniz.
Hawaii'de turkuaz bir denizin dibine dalmışsınız ya da Alpler'de yürüyorsunuz.
Sanki ilk kez dünyayı o kadar berrak görebiliyorsunuz.
Ve her bir anı birer inci tanesi gibi boynumuzdaki bir kolyeye diziliyor.
Yoldayken yaşanan bu tatmin çoğu zaman insana evin bir histen başka bir yer olmadığını öğretiyor.
Belki de göçebe atalarımızın hislerini azıcık da olsa anlıyoruz.
Yolda olmaktan daha çok evde olmaya benzeyen tek bir his biliyorum.
Aşk. Aşkın o yeni ve her şeyden ağır olduğu vakitleri hatırlayın.
Ama öyle ağır ki insanın kendi varlığından bile daha ağır.
Canını acıtmaya da, insana mutluluk vermeye de tam olarak aynı mesafede durduğu zamanlar.
Bir tür çılgınlık ve insanın içinin içine sığmama hali.
Ayakların koşarak onun yanına gittiği günler.
Hiçbir şeye değil yalnızca o kişiye ihtiyaç duymanın hem özgürleştirici hem de bağımlılık yaratan sarhoş edici duygusu.
O neredeyse oranın bir sığınağa dönüşmesi.
Sevilen biriyle yan yana sarılmış yatarken yaşanan duygu tam olarak evde olmaya benzer.
Her şeyi bırakıp bir kişinin peşinden dünyanın herhangi bir yerine gitmek çok kolay.
O zaman... Kime aşıksak evimiz orasıdır ama aşk da eskiyor.
Eskidikçe yerine yeni üzüntüler ve yeni mutluluklar doluyor.
Sıradanlaşıyor. Hatta sararıp soluyor.
İnsan bir gün yeniden evini aramaya başlıyor ve dönüp dolaşıp annesinin kucağına koşuyor.
Dedim ya insanın ilk evi annesidir.
Anneden sonra da diyebiliriz ki dil varlığın evidir.
Konuşabildiğimiz dil başlı başına içinde yaşadığımız bir dünya.
Bu dilin düşünce biçimleri aynı bir evin kuralları gibi.
kafamızın içini şekillendiriyor.
Dilini bilmediğimiz bir yerde kendimizi evde hissetme ihtimalimiz pek yok.
Dilden bahsederken Türkçenin en iyi romancılarından birinin kitabından da bahsetmeden geçmeyelim.
Nermin Yıldırım, Ev isimli romanında annenin açtığı yaraları sarmanın hikayesini yolla ve evi aramakla birleştiriyor.
Çocukluğunda annesi de evi de olmamış bir kadının kendini aradığı uzun bir yürüyüşün hikayesini anlatıyor.
En sevdiğim yeri sonu.
Uzun bir yürüyüşten sonra kadın yaşadığı şehre dönüp bir ev kiralıyor.
Köksalmaya karar veriyor ve şöyle diyor.
Yavaş yavaş yerleştim.
Bütün kollerimi açtım.
Yerleşeyim köksalar gibi.
Bir limana, bir zeytinin gölgesine sığınır gibi yerleşeyim diye.
Bir başka kitapla konuyu toparlayalım.
Alejandro Zamra Eve Dönmenin Yolları kitabını da şöyle başlıyor anlatmaya.
Bir keresinde kayboldum.
6 ya da 7 yaşındaydım.
Aklım başka yere gitmişti.
Birden annemle babamı kaybettim.
Korktum ama sonra yolumu buldum ve eve onlardan önce vardım.
Ümitsizlik içinde beni arıyorlardı.
Ama bence o akşamüstü asıl onlar kaybolmuştu.
Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu.
Soruyu kendime sorduğumda verdiğim cevap şöyle.
İnsanın evi anlaşıldığı yerdir.
Kendisi olma cesaretini gösterebildiği ve kimsenin onun parlak uçlarını törpülemeye, üzerini örtmeye ya da onu sıradanlaştırmaya çalışmadığı yer, Kişinin evidir.
Herkese eve dönmenin yolları bulmasını dilerim.
Köklerini toprağın en derinine gömmüş bir ağaç da suyun üzerinde yüzen bir nülüferde olabilirsiniz.
İkisi de çiçek açmayı biliyor.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
