
Bir sabah uyanıp kendinizi, müzayedelerde satılan o muhteşem resimleri çizerken, billur sesinizle binlerce insana şarkı söylerken ya da dünya çapında bilinen bir yazar olarak imza gününde kitap imzalarken hayal edin. Güzel bir his değil mi? Ne yazık ki bazılarımızın içine çeşitli yeteneklerin sihir kavanozundan bir tutam üflenmişken bazılarımız pas geçilmiş. Yine de sanatsal bir yeteneğimiz olmasa da yaratıcılık hayatımızın her alanında bize lazım.
Bu bölümde Tolstoy’un yazma alışkanlığından Orhan Pamuk’a, Harry Potter’dan dünya edebiyatının ilk romanına, Picasso’dan Shakespear’e, hayal etme ve hatırlama arasındaki bağlantılardan yaratıcılığın insanı içten içe rahatsız eden o durdurulamaz ortaya çıkma çabasına kadar pek çok şeyden bahsedeceğiz.
Sonunda kararsız kalacağız. Yaratıcılık bir hediye mi yoksa lanet mi?
---
Instagram: cigdemirhan
Transkript
Bazı insanlar bu kadar yaratıcı iken diğerlerinin olmaması, dünyanın tüm devirlerinde yaşamış insanlara yapılmış en büyük haksızlık değil mi?
Picasso'nun öyle çizebilmesi, Shakespeare'in o şekilde yazabilmesi ya da hepimiz kendi halimizde ağaçların altında yatarken yere düşen bir elma sanki bir tek ona fısıldamış gibi Newton'un
birden yer çekimini bulması adalet mi?
Ben de isterdim Mozart gibi besteler yapabilmeyi.
Tolstoy'un Anna Karenina'yı yazıp en yakın arkadaşına da Bir kitap yazdım fena değil dediği anı hayal etsenize.
Kitaplığımızdaki tüm bu kitaplar, gittiğimiz konserlerde dinlediğimiz müzisyenler, dolaştığımız müzelerdeki tüm o resimler, heykeller ve tüm bu bilimsel buluşlar.
Birileri bunları yaparken geriye kalan insanlığın yalnızca dinleyici, izleyici ya da kullanıcı olabilmesi çok tuhaf.
İnsanların isyan edip neden ben de onun gibi değilim diye düzeni alt üst etmemesi de İçeriden fısıldayan bir sesin ona senin de başka yeteneklerin var demesinden mi yoksa aslında her insanın
böyle bir yeteneğe ihtiyaç duymamasından mı?
Bu bölüm asla bıkmayacağım bir konudan bahsediyoruz.
Hayal aleminde yaşamaktan.
Tarihteki en iyi aşk romanı hangisidir diye sorulsa herhalde okuyucuların büyük çoğunluğu Anna Karenina'dan yana oy kullanır.
Tolstoy bu romanı yazarken mürekkep hokkasının içine vücudundan etler bırakarak yazdığını söylüyor.
Romanı yazarken odasına kapandığı, günlerce dışarıya çıkmadığı, rahatsız edilmemek için evdeki yardımcısına yemeklerini oda kapısına bırakıp gitmesini söylediği de anlatılanlar arasında.
Günlerce tepsideki yemeklere dokunulmadığını gören yardımcısı sonunda çekinerek içeriye girdiğinde Tolstoy'u yerde kıvrılmış halde yatarken buluyor.
Neyiniz var iyi misiniz dediğinde Tolstoy uzaklara bakıp Anna Karenina öldü diyor.
Tarihin en büyük spoilerını da böylece veriyor.
Bu abartılı trans, kendini kendi kurduğu dünyanın gerçekliğine ikna etmek, adeta bir hayal aleminde yaşamak yazarlar için olağan bir durum.
Yazarken yazının içine kendi kişiliğinden, hayatından ya da gördüklerinden, dinlediklerinden izler bırakıyorlar.
Yani bu dünya aslında yazarın kendisinden inşa edilmiş.
İçinde anne karnından sonra kendisini en güvenli ve iyi hissettiği sığınağa dönüşmüş bir yer.
Duvarları kendi fikirlerinden, çatısı kendi rüyalarından, mobilyaları kendi arzularından oluşan bir yerde insan çırılçıplak ve tamamen kendini açabilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor herhalde.
En sevdiğim kitabı Masumiyet Müzesi'ni yayınladığında Orhan Pamuk'a en çok sorulan soru şuydu.
Kitaptaki Kemal siz misiniz?
Bu arada okumayanlar için Masumiyet Müzesi Kemal ve Füsun'un aşk hikayesi.
Kemal uzaktan akrabası Füsun'a deliler gibi aşık.
Füsun başka biriyle evlendikten sonra da bu aşk sürüyor.
Füsun'un hikayenin büyük kısmında bu aşka karşılık verdiği söylenemez ama Kemal kendisine engel olamadan her akşam Füsun'u ziyarete evine gitmeyi sürdürüyor.
Ve her görüşmelerinde Füsun'un sigara izmanitlerini, saç firketelerini, elbise düğmelerini hatta düşen saç tellerini toplayıp evinde biriktiriyor.
Öyle çok, öyle deli seviyor.
Sevgi mi, aşk mı, saplantı mı söylemek zor.
Kolera günlerinde aşkı konuşmuştuk daha önce.
Oradaki baş karakter sevdiği ama kavuşamadığı kadından bahsederken tek bir gün bile geçmemişti ki onu anımsatan bir şey olmasın diyordu.
İşte Kemal de Füsun'la Nair'i iken dünyanın bir yapboz gibi parçalara bölündüğünü, Füsun'u görünce anlamlı bir bütün haline geldiğini söylüyor.
Aradaki zamanda da ondan aşırdığı hatıralarla oyalanıyor.
Marquez'e hikayedeki adam siz misiniz diye sorulduğunda kızar mıydı, reddeder miydi bilmiyorum ama Orhan Pamuk bu sorudan öyle bıkmıştı ki sonunda hayır ben değilim diyerek kestirip atmıştı.
Belki de bir yazarın yazdığı karakterlerin hepsinin aslında biraz o olduğunu anlatmak zor geldiği için.
Düşünsenize oturduğunuz yerde siz olmayan birinin tüm duygularına, fikirlerine, en sapkın isteklerine bile hakim oluyorsunuz.
Bir çeşit tanrıcılık oynamak gibi.
Kaderiniz sizin yazdığınız insanlar.
Aşık oluyorlar ama eğer siz isterseniz kavuşuyorlar.
İstemezseniz de sevgilisinden kalanlarla kedere boğuluyorlar.
Kemal kitabın bir yerinde biriktirdikleriyle ilgili şöyle diyor.
Bazıları yaşadıkları yeri eşyalarla doldurur, hayatlarının sonuna doğru da bu evleri müzeye dönüştürürler.
Ben ise müzeye dönüştürülmüş bir evi yatağım, odam ve varlığımla şimdi tekrar eve dönüştürmeye çalışıyordum.
Orhan Pamuk bu kitaptan sonra Çukur Cuma'da bir binayı gerçekten masumiyet müzesine dönüştürdü.
Bu kurgunun gerçek bir mekana dönüşmesini izlemek açısından muhteşem bir deneyim.
Ben bu kitabın filminin de olabileceğini düşünmüştüm hep ama olmadı.
Olur ya çok sevdiğiniz bir kitabı okurken aslında aklınızın içinde ona bir film çekersiniz.
Bir süre sonra o kitabın gerçekten bir filmi çekildiğinde de çoğu zaman hayal kırıklığına uğrarsınız.
Hayal kırıklığına uğramadığım filmleri düşününce aklıma hemen Harry Potter geliyor.
Harry Potter'dan bahsedeceksek önce yazarı J.K.
Rowling'den bahsetmeliyiz.
Rowling ile ilgili geçen Ekim ayında gazetelerde bir haber vardı.
Haberde 150 milyon dolarlık 88 metrelik yatıyla Fethiye'deki bir koya demir attığından bahsediliyor.
Rowling 2024 yılını yapılması planlanan yeni Harry Potter dizisi için attığı imzadan sağladığı kazançla dolar milyarderi olarak kapattı.
İnsanların hayalini kurduğu bu serveti Yaptığı yatırımlarla, açtığı fabrikalarla ya da amansız bir hastalık için bir ilaç geliştirerek kazanmadı.
Bir kafede oturup yazmaya başladı.
Hepsi bu. Böyle söyleyince kulağa ne kolay geliyor.
Rowling'in hayat hikayesi insanı iyimser düşünmeye sevk ediyor.
Rowling 25 yaşındayken Manchester'daki erkek arkadaşını trenle ziyarete gitmek için peronda beklerken aklına ilk kez Harry Potter, Ron ve Hermione karakterleri düşüyor.
Sonraki yıl İngiltere'den Portekiz'e İngilizce dersleri verdiği bir işte çalışmak üzere taşınıyor.
Ve burada kendi anlatımına göre kendisine ev anahtarının dahi verilmediği kısa ve korkunç bir evlilik yapıyor.
Bu evlilikten bir kız çocuğu oluyor.
Bu ilişkiden kaçmak için valizinde Harry Potter kitabının ilk taslağıyla ablasının yanına taşınıyor.
Kendisini üniversite mezuniyetinden 7 yıl sonra 5 parasız, başarısız ve yalnız olduğu bir hayatın içinde buluyor.
Bir arkadaşından borç aldığı 900 puantla fare deliği kadardı dediği bir daire kiralıyor ve 2 yaşındaki kızıyla sosyal yardımına geçinmeye başlıyor.
Bu sırada da Harry Potter serisinin ilk kitabı üzerinde çalışmayı sürdürüyor.
O dönemki parasızlığını modern Britanya'da bir insan evsiz kalmadan ne kadar fakir olabilirse o kadar fakirdim diye anlatıyor.
Kısa zaman önce bir televizyon kanalı ile birlikte İşte o fare deliği kadar olan küçücük daireye bir çekim için gidiyorlar.
Bu masada kitabımı yazardım.
İşte burası hatırladığımdan bile küçükmüş gibi şeyler söylediği bir çekim.
Söylediklerinin çok da bir önemi yok aslında.
Yüzündeki o ifade, gözlerindeki o kırılgan bakış, bize nelerin kıyısına gelip döndüğünü, başarmış olma hissinin gerçekliğini ve bize çaktırmadan dışarıya bıraktığı o derin nefesi anlatmaya yetiyor.
Ya bir noktada yazmaktan vazgeçip bir markette, okulda, büroda çalışmaya başlasaydı ne olurdu?
Dünyada 600 milyon adet satan bu hikaye hiç var olmayacaktı.
Bunun bir benzerini tarihin en çok bilinen yazarı Shakespeare yaşıyor.
Shakespeare'in hayatıyla ilgili dünyadaki ününe kıyasla çok az kesin bilgi var.
Bu yüzden ben Maggie O'Farrell'ın Hamlet kitabındaki hikayeyi takip ediyorum.
Bildiğimiz şu ki Shakespeare İngiltere'nin iç bölgelerindeki küçük bir kasabada Deri tüccarı bir babanın oğlu olarak doğuyor.
Ailedeki en büyük erkek evlatı olduğu için de bu aile işini devralması isteniyor.
Bir dönem kasabadaki okulda dersler veriyor.
Ama önündeki gelecek onu hiç mutlu etmiyor.
Dünyalar arasında sıkışmış bir ruh gibi dolanıp duruyor.
Shakespeare'in hayatını kurtaran kişi karısı oluyor.
Shakespeare'e bir gün senin hayatın burada değil git diyor.
Ve Shakespeare beş parasız bir halde hiç bilmediği Londra'ya taşınıp orada oyunlarını yazmaya başlıyor.
Ünü giderek yayılıyor ve zengin de oluyor.
Yılda birkaç kez ailesinin yaşadığı kasabaya geldiğinde ne ailesi ne de kasaba halkı bu aklı bir karış havada gezen pek bir işe de yaramayan adamın neden bu kadar tanınan
birine dönüştüğünü anlayabiliyor.
Karısının kariyerini inşa ettiği yazarlardan Tolstoy'dan bahsetmeden geçmeyelim.
Hem Savaş ve Barışı hem de Ana Karenina'yı yazdığı dönemlerde karısının 13 çocuklu bir aileyi çekip çevirdiği finans işlerini yürüttüğü Anna Karenina gibi tuğla kalınlığındaki
bir kitabı tam 11 kez edit ederek yeniden elle yazdığı söyleniyor.
Ya ben ya kitapların yetti artık deseydi ne olurdu mesela?
Yani Anna Karenina'yı da yazsa kendisini sürekli odalara kilitleyip kimseyle ilgisi olmayan bir adamla hayat geçer mi?
Geçmez ve de geçmiyor.
Ian McEwan'ın basılan son kitabı derslerde karısı baş karakterimiz Roland'ı ve henüz birkaç aylık bebeğini Özgürce yazabilmek ve gerçek bir yazar olmak istediği için terk ediyor.
Bir daha da arayıp sormuyor.
Bebek büyüyor, herkes yaşlanıyor, seneler geçiyor.
Roland kendi kendine diyor ki ona kızgın olamıyorum çünkü dediğini yapıp Almanya'nın yaşayan en büyük yazarı haline geldi.
Bu yüzden de onu affediyorum.
İşte yazarları kendilerinden, ailelerinden ve günlük hayatın akışından vazgeçip yazmaya iten güç tam olarak nedir?
Bilmiyorum. Belki cevabı...
Said Faik Abasyan'ın bir dönem bir olaya kızıp kendi kendine yazmama sözü verdiği dönemi anlattığı şu alıntıda bulabiliriz.
Şöyle söylüyor. Söz vermiştim kendi kendime.
Yazı bile yazmayacaktım.
Yazı yazmak da hırsten başka neydi?
Burada namuslu insanların arasında sakin ölümü bekleyecektim.
Hırs, hiddet neye gerekti?
Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım oturdum.
Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım, kalemi yottum, yonttuktan sonra tuttum öptüm.
Yazmasam deli olacaktım.
Anlaşılan sadece yazmak değil, yaratıcılığın her alanı insanda aynı zamanda onu dürten, kaşındıran, rahatsız eden bir his yaratıyor.
Bu kaşımamaya çalıştığınız ama kendinizi bir türlü tutamadığınız bir sinek ısırığıyla yaşamak gibi.
Hayal gücü insana olağanüstü bir güç verirken...
Hayatına başka bir şekilde devam edebilme imkanını da elinden alıyor.
Ve bu yazma ihtiyacı yeni bir şey de değil.
Dünya Edebiyatı'ndaki en eski romanın Japon yazar Murasaki Shibiku tarafından yazılan Genji'nin hikayesi olduğu biliniyor.
Murasaki'nin doğum tarihi M.S.
973. Yazarın kendisi de bir saray soylusu ve romanında Prens Genji'nin saray hayatını ve aşklarını anlatıyor.
Yazının bulunmasından itibaren tarihte pek çok şiir ve hikayenin varlığından haberdarız.
Ama onlar daha çok masal niteliğindeler.
Genji'nin hikayesi ise edebi olgunluğa sahip bir roman.
Prens Genji'nin bebekliğinden yaşamanın sonuna kadar 70 yılını kapsayan 750 bin kelimeden oluşuyor.
Ve yazarın kendine has bir üslubu var.
Mesela şeylerin üzüntüsü ifadesini bin defadan fazla tekrarlıyor.
Kitap Japonya'da hala basılmayı sürdürüyor yani bin yıldır basılan bir kitap.
Kitapla ilgili yapılan bir incelemede yazarla ilgili şöyle söyleniyor.
Kitap anlatıcının insanlara ve hayata dair iyi ya da kötü tüm deneyimleriyle yazılmıştı.
Yalnızca başına gelenler değil aynı zamanda tanık olduğu veya ona anlatılan tüm olaylar karakteri bir duyguya sürüklemişti.
Öyle tutkulu bir duygu ile sürüklenmişti ki kalbinde bunu artık saklayamayacak duruma gelmişti.
Karakterin hayatındaki şeyler ya da etrafındakiler yazara o kadar önemli gözükmüştü ki hiçbir şeyin unutulmaya yüz tutmasına dayanamıyordu.
Sanat bir şeylerin unutulmasını önlemek ya da şöyle diyelim bir not tutma işlevine de sahip.
Hatta açıklayıcı ve uyarıcı nitelikleri de var.
M.Ö. 38.000 ile 12.000 yılları arasında yapıldığı düşünülen yüzlerce mağara resmi var.
İlkel heykeller ve kaya resimleri de.
O zaman yapılan sanatın amacı hakkında ileri sürülen teorilerden en çok kabul edileni bu çizimlerin ve heykellerin av başarısı sağlamak için uygulanan dini ritüellerin bir parçası oldukları.
Sanatın tarihi nereye kadar gidiyor derseniz en eski sanat nesnelerinden biri üzerlerinde belli bir ritimde delikler bulunan bir salyangoz kabuğu dizisi.
Bu eserin M.Ö.
75.000 yılında yapıldığı düşünülüyor.
Bu eseri oluşturan kültürle ilgili detaylı bilgi sahibi değiliz.
Bunları birini uyarmak, bir şey hatırlatmak için yapmış olabilirler ama bunların ötesinde sanatın yalnızca yapan kişiyle ilgili bir yanı da var.
Sanatçı her devirde üretimiyle kendisine ait bir derdi açığa çıkarıyor.
Adeta kendi kendine konuşuyor.
Varlığını bir şekilde dünyaya anlatmanın bir yolu olduğu için o işi yapıyor.
Yazmasaydım deli olacaktım demenin bambaşka yolları gibi.
Picasso'nun yaşamı boyunca 150 bin tane resim yaptığı biliniyor.
Bu alanda Guinness rekoruna sahip.
Ben de daha önce birçok müzede Picasso resimleri görmüştüm.
Ama Barcelona'daki Picasso müzesine gittiğimde Picasso'yu ilk defa görmüş gibi oldum.
Bu müzede Picasso'nun eskizlerini, tamamlanmamış resimlerini ve nihai resimlere ulaşmak için çizdiği resimleri görüyorsunuz.
Mesela Goya'ya ait bir resmi kendi tarzında yorumluyor.
Bunu belki resmi 50 kez çizerek yapıyor.
Her yerde birbirini tekrar eden eskizler var.
Belli ki kafayı taktığı bir şeyi defalarca kez çizmeyi deniyor.
Saplantı, hırs, azim, istek.
Onları görünce insanın yalnızca ün ya da para için bunu yapamayacağını anlıyorsunuz.
Burada küçük bir parantez açalım.
Picasso ilk resmini 8 yaşındayken yapıyor.
Babası bir ressam. ve sanat profesörü.
Hayatının her döneminde de Picasso'nun resmi olan ilgisi destekleniyor.
Sadece hayal gücü kuvvetli olduğu için o çocuk Picasso olmuyor.
Dünya o çocuğun Picasso olması için her şeyi hazırlamış gibi ve içine pek herkeste de olmayan bir kıvılcım kondurmuş.
Hatta annesinin kendisine bir din adamı olmak istersen papa, asker olacaksan general ol dediğini söylüyor.
Ben de resim yaparak Picasso oldum diyor.
Annesi motivasyon işinde bayağı becerikli.
Parantezi kapatıyorum. Bu yüzden Picasso kolaylıkla hayal edebildiğiniz her şey gerçektir diyor.
Bilimsel araştırmalarda Picasso'yu doğruluyor.
İnsan beyni hayal etmeye başladığında önünde onu durduracak hiçbir şey yok.
Fizik yasaları ve bilimsel gerçekler insanın hayal kurmaya başladığı devirlerden çok daha sonra keşfedildi.
Dolayısıyla beyin...
bugünkü aklımız ve bilgimizle dünyada başımıza gelmeyeceğinden büyük oranda emin olduğumuz şeyleri bile tüm ayrıntılarıyla hayal etmemize imkan sağlayacak düzeyde çalışıyor.
Kuzey kutbunda bir büyücünün sizi fare boyutuna küçülttüğünü ve bir kutup ayısının peşinizden koştuğunu düşünün, işte hayal ettiniz, beyniniz size engel olmadı.
Beyin taramaları, beynin geçmişteki olayları hatırlamak için ve gelecekteki olayları hayal etmek için aynı ağları kullandığını gösteriyor.
Yani bellek ve hayal gücü birbirine tutturulmuş iki kavram.
Hatırlamakla hayal etmek birbirine çok benzer işleyişlere sahip.
Aslında hatırlamak geçmişi hayal etmek.
Çoğu zaman beynimiz geçmişte yaşanan olayı aklımıza getirmeye çalıştığında daha önce kaydettiği kusurlu ve birbirinden kopuk malzemelerden bir hikaye oluşturuyor.
Bu yüzden hepimizin aynı olaya ilişkin anıları birbirinden farklı.
Çoğumuzun kendimizden çok emin olduğumuz uydurma hatıraları var.
Peki insan için gelecekle ilgili henüz hiç gerçekleşmemiş ya da hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğinden emin olduğu bir şeyi hayal edebilmesinin anlamı nedir?
Philip Bayliss isimli bilim adamı şöyle diyor.
Bilimin bize anlattığı evrim hikayesinde kazandığımız alet yapmak, ayakları üzerinde yürümek ve nihayet homo sapiens yani bilgi adamı haline gelmek kilometre taşlarını oluşturuyor.
Peki bundan emin miyiz?
Aletleri kullanma konusunda yalnız değiliz.
Maymunlar, filler, kargalar ve papağanlar bunu yapabilen diğer hayvanlar arasında.
Dik yürümek goriller için sorun değil.
Bilgeliğe gelince kendi kendimizin neslini yok etmeye doğru gittiğimiz düşünürsek bu konuda yargıya varmakta acele etmeyelim.
Hafıza, empati, öngörü ve planlama, sosyallik gibi diğer değerli bilişsel niteliklerimizin çoğu diğer türlerde de mevcut.
Bizi gerçekten farklı kılabilecek tek zihinsel kapasite Tam olarak bir beceri değil daha çok bir zihin kalitesi.
Belki de kendimize homo imaginatus demeliydik.
Bizi insan yapan hayal gücü olabilir.
Nörobilimsel açıdan hayal kurmanın zihnimizde ne gibi olumlar etkileri olduğuna gelirsek hayal gücü sinirsel aktiviteyi arttırıyor çünkü zihnimiz keşfedilmemiş bölgelerin haritasını çıkarıyor.
Hatırlama ve hafıza daha az sinirsel aktivite gerektiriyor çünkü beynimiz tanıdık bilgileri işlemede daha becerikli.
Ancak hayal gücü yeni sinirsel bağlantılar gerektiriyor.
Kısacası hayal etmek sadece sanatçılar için değil herkes için gerekli.
Bu dünyada kendimiz olarak yaşayabilmemiz ve hayatın anlamını keşfedebilmemiz için hayal gücümüzden vazgeçmememiz gerekiyor.
Anlıyoruz ki insanların tamamı hayal gücüyle doğuyor ancak hepsi hayal gücü iyi olarak doğmuyor.
Bazı insanlar görselleştirmede, bazıları ilişkilendirmede veya sosyal empatide daha iyi.
Herhangi bir zihinsel beceri gibi hayal gücü de geliştirilebiliyor.
Buna karşılık yetersiz eğitim ve teşvik edilmemek hayal gücüne ket vurabiliyor.
Mozart'ın babası Leopold Mozart, Salzburg Sarayı orkestrasında birinci kemanlar şefi olmasa, 14 yaşındayken onu alıp İtalya'ya götürmese Mozart bugün yine Mozart olabilir miydi?
Picasso'nun babası bir ressam ve sanat profesörü olmasa, Rowling'in annesi evindeki büyük kütüphaneyi kurmasa ve daha 6 yaşındayken kızının ilk hikayesini yazmasını teşvik etmeseydi biz bu kişileri
tanımıyor olacaktık. Yeteneğin büyüklüğünden ya da konusundan bağımsız olarak diyebiliriz ki hayal gücü insanlığın özü.
Beynimiz hayal kurar ve belki de beyin büyük ölçüde sadece bunu yapmak için var.
Bölümü bir Albert Einstein sözüyle kapatalım.
Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.
Çünkü bilgi sınırlı iken hayal gücü tüm dünyayı kapsar.
Hayal etmeyi tek bir gün bile unutmadığınız bir hayat dilerim.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
