
Haruki Murakami - Yürekten Sevdiğin Bir Kişi Varsa Hayatın Kurtulmuş Demektir
3 Kasım 2025 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Haruki Murakami bir aşık ol ya da nefret et yazarı.
İnsan onun peşine takılıp diyarları, boyutları, aşkı, ölümü, yası, Japon kültürünü ama asıl olarak insan olmayı anlamaya çalışıyor.
Biz bu bölümde Murakami’ nin kendisine dünya çapında ün getiren kitabı İmkansızın Şarkısından, Sputnik Sevgilim’ den ve Murakami’ nin yazma serüveninden bahsediyoruz. Kitapları henüz okumadıysanız SPOILER içerebilir. Belki okuduktan sonra dinlemeyi tercih edersiniz!
Murakami’ nin Türkçeye çevrilmiş, dile kolay 24 kitabı var. Yazma disiplini ve bitmeyen hevesiyle genç yazarlara ilham olabilecek biri. Aynı zamanda 30 yaşında bir gün aniden yazmaya 33 taşında koşmaya başlamasıyla insana kendi hayatıyla ilgili de, neden olmasın, diye sorduran biri.
En çok aşktan bahsediyor. Bu aşkları paralel evrenlerden, zorlukların içinden, farklı zaman ve coğrafyalarda geçiriyoruz.
1Q84 kitabındaki aşk tanımı aklıma çıpaladı, orada duruyor.
“ Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. O seni sevmese bile. “
Büyüksün Murakami.
Transkript
Hayatta aranarak bulunamayacak ama yalnızca arayanların bulabileceği şeyler var.
Bunlardan biri de insanın ömrünü vereceği o yaşam amacı, hayat meşgalesi, meslek, adına ne derseniz o.
Bazı insanlar bunu elleriyle koymuş gibi bulurlarken bazıları ipuçlarının peşinde uzunca zaman aramaya devam ediyorlar.
Mesela tanınan yazarlar kendi kişisel tarihlerini anlatırken ilk kitaplarını 6 yaşında yazdıklarından, 4 yaşında okuma yazmayı söküp evde ne kadar kitap varsa okumaya başladıklarından, kendi yarattıkları
karakterlerle kendi alemlerinde yaşadıklarından sık sık bahsederler.
Yazarlar kendilerine yaşama sevinci verecek o mesleğin ne olduğunu erken yaşlarda bulsalar da, tanınan bir yazar olana kadar çoğu yazarın maddi ve manevi pek çok zorluk yaşadığı, hayatlarını sürdürebilmek
için bambaşka işlerde çalıştığı bilinen bir gerçek.
Bugün edebiyatla hiç ilgisi olmayan kişilerin bile tanıdığı Franz Kafka, yaşamı boyunca bir sigorta şirketinde çalıştı.
Dünya çapında bilinen dava, dönüşüm gibi kitaplarının hiçbiri onun hayatta olduğu dönemde basılmadı.
41 yaşında, tüberkülozdan hayatını kaybetmeden hemen önce yazılarını yakın bir arkadaşına teslim ederek hepsini yakmasını istedi.
Arkadaşı bu isteğine uymayıp bir yayın evine gittiği için bugün tüm dünya...
bir sabah yatağında aniden dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyanan Gregor Samsa'yı tanıyor.
Ya da Harry Potter'ın yazarı J.K.
Rowling ilk kitabını yazdığı dönemde sosyal yardımla sürdürdüğü hayatı için Britanya'da bir insanın evsiz kalmadan yaşayabileceği en fakir hayattı diyor.
Dostoyevski ve Tolstoy gibi 19.
yüzyıl Rus yazarlarının ise kumar borçlarını kapatabilmek ya da ev kiralarını ödeyebilmek için yazdıkları hatta sayfa başına ödeme aldıkları için de hikayeleri uzattıkları ve kitaplarının bu yüzden
bu kadar kalın olduğu bile söyleniyor.
Dostoyevski'nin en çok bilinen kitaplarından Suç ve Ceza 688, Tolstoy'un Anna Karenina'sı ise 1080 sayfa ama bu satırlar okuma motivasyonunuzu kırmasın.
Suç ve Ceza'nın yazıldığı 1866 yılından günümüze yazarların hayatlarının çok da değiştiğini sanmayın.
Tüm dünyada yazarların yaptıkları işin bir meslek olduğunu kanıtlamaları çok uzun zaman alıyor.
Orhan Pamuk'tan bahsedelim mesela.
İstanbul Teknik Üniversitesi'nde 3 sene mimarlık okuyor ama eğitimini tamamlamıyor.
22 yaşında sistematik olarak yazmaya başlıyor.
22 ile 30 yaşları arasındaki dönemi para kazanamadığı için annesiyle yaşayarak geçiriyor.
1998 yılında yayınlanan Benim Adım Kırmızı romanı ile 2006 yılında Nobel alan ilk Türk yazar oluyor.
E kendini kanıtlıyor da diyebiliriz.
2003 yılında ise uluslararası Dublin Edebiyat Yarışması'nı kazanıyor ve yarışmanın 127 bin dolarlık ödülüne de sahip oluyor.
Bu ödülü aldıktan sonra Pamuk maddi açıdan sonunda bir rahatlama yaşıyor ve parayla ne yapacağını soranlara şöyle cevap veriyor.
Sürekli çalıştığım için hayatımda hiçbir şey değişmedi.
30 yılımı kurgu yazarak geçirdim.
İlk 10 yıl para konusunda endişeliydim ve kimse ne kadar kazandığımı sormadı.
İkinci 10 yıl para harcadım ve kimse bunu da sormadı.
Son 10 yılımı ise herkesin kazandığım parayı nasıl harcayacağımı duymasını bekleyerek geçirdim ki bunu yapmayacağım diyor.
Orhan Pamuk'un güncel şahsi servetinin ise 85 milyon dolar olduğu biliniyor.
Orhan Pamuk'tan söz açılmışken ne kadar zengin olduğu gerçeğini kenara bırakıp kendisi ve abisi Şevket Pamuk arasındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum.
Şevket Pamuk, Yale Üniversitesi'nde okumuş bir ekonomist.
Osmanlı ekonomisi konusunda da ciddi çalışmaları var.
Kendisiyle yapılan bir röportajda Nobel'li yazar kardeşi Orhan Pamuk'la ilgili birkaç soru soruluyor.
Belki biliyorsunuzdur Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve oğulları ile Karakitap isimli romanlarında kendi aile hikayesine oldukça benzeyen hikayeler anlatıyor.
Kitaplarında da abisinden geçinmesi zor, sinirli biri olarak bahsediyor.
Oysa Şevket Pamuk aralarındaki yaş farkının yalnızca iki olduğunu ve bu yüzden de çocukluklarında çok yakın olduklarını hatta birbirlerinin en iyi arkadaşları olduklarını söylüyor.
Kendi aile hikayelerinin konu olduğu romanlarıyla ilgili soruya da çoğu zaman benim önemli bulmadığım ve bu yüzden de hatırımda kalmayan olaylar Orhan için yüzlerce sayfa yazılabilecek hikayeler olabiliyordu.
Minvalin de bir cevap veriyor.
Çok yakınımdaki birinin yazar olmasını ister miydim bilmiyorum.
Her şey bir anda bir metnin parçası olabiliyor.
Ben de belki o an rahatlıkla anlatıverdiğim bir sırrım da bir hikayenin içine girebiliyoruz.
Rachel Kask son okuduğum kitabı Diğer Evde bazı insanlar sadece anı yaşamayı bilmediklerinden ve onu tekrar yaratıp daha sonra yaşamaları gerektiğinden yazı yazarlar diyor.
Yazarlar için yazmak hem bir lanet hem bir hediye sanki.
Bu durum yazardan yazara değişiyordur ama kesin olan bir şey var ki yazarların iki gayesi yazmak.
İki gayede nedir derseniz kişisel gelişimciler açılın ben geliyorum.
National Geographic muhabiri ve New York Times yazarı Dan Boettner dünyayı gezerken insanların en uzun ömürlü olduğu 5 bölge dikkatini çekiyor.
Bu bölgelere Blue Zones yani mavi bölgeler adını veriyor ve incelemeye başlıyor.
Bunlar İtalya'nın Sardunya adası, Yunanistan'daki Ikarya adası, Costa Rica'da Nikoya bölgesi, Kaliforniya'da Loma Linda ve Japonya'daki Okinawa bölgesi.
İşte Dan Boettner Okinawa'daki hayatlara bakarken bir şey dikkatini çekiyor.
Bu kültürün en kıymet verilen değerlerinden biri herkesin kendi ikigai'sine sahip olması.
Japonlar ikigai'yi sabah kalkmak ya da hayatın tadını çıkarmak için bir sebep olarak tarif ediyorlar.
Kimse emekli olma hayali kurmuyor.
Tam tersine sağlığı iyiyse herkes en sevdiği işi olabildiğince uzun süre yapmaya devam etmek istiyor.
İki gay kelimesi genellikle kişinin hayatındaki değerin kaynağını belirtmek için kullanılıyor.
Kişinin o işi yaparken elde ettiği kazançtan bağımsız.
Bir kişi zor günlerden geçse de aklında bir hedefi varsa kendisini iki gay hissedebiliyor.
Ve bu iki gay hissettiren davranışlar...
yapmak zorunda olmayan şeyler değil, doğal ve kendiliğinden gerçekleşen eylemler.
Bu çok uzun girişi aslında Haruki Murakami'nin hayatımda duyduğum en ilginç ilham anını ve kendi iki gayesini birdenbire nasıl bulduğunu anlatmak için yaptım.
Bu bölümümüzde Haruki Murakami'den ve iki popüler kitabı Sputnik Sevgilim ve İmkansız'ın şarkısından bahsediyoruz.
Murakami 30 yaşındayken yani miladi takvimler 1979 yılını gösterdiğinde havanın çok güzel olduğu bir bahar günü her zaman yaptığı gibi beyzbol maçı izlemeye gidiyor.
Maçta serbest atış kullanılan bir an ona sanki tüm sesler susmuş, hayat durmuş ve kendi içindeki bir ses konuşmaya başlamış gibi geliyor.
Ve bu konuşan ses ona sen bir yazar olabilirsin diye fısıldıyor.
Adeta gökten vahiy gelmiş gibi.
Murakami bu sesi ciddiye alıyor.
Maçtan çıkıp evine gidiyor ve masasına oturup yazmaya başlıyor.
Biri bir yerdeki gizli bir düğmeye basıp motoru çalıştırmış gibi o günden beri de yazıyor.
30 yaşında birden duyduğu o sesten önceki seneler boyunca ne hayatta bir amacı ne de yaratıcı işlerle bir ilgisi var.
Hatta kendisiyle yapılan bir röportajda yazmaya başlamadan önce ne yapardınız diye sorulduğunda ben sıradan bir insandım.
Bir caz kulübü işletiyordum ve o zamana dek yaratıcılık namına tek bir şey yapmamıştım diyor.
Konu buraya gelmişken...
işlettiği caz kulübünden bahsedelim.
Murakami, Vaseda Üniversitesi'nde klasik drama okuyor.
Üniversite zamanlarında para kazanmak için bir plak dükkanında yarı zamanlı olarak çalışıyor.
Bu işi ve müziği çok sevmiş olmalı ki, üniversiteden mezun olduktan hemen sonra, üniversitedeyken tanışıp evlendiği eşiyle birlikte bir caz kulübü açıyorlar.
Adını da Petercat koyuyorlar.
Petercat, tüm gün boyunca caz çalınan, sabahları kafe, geceleri restoran olarak hizmet veren bir yer.
Murakami bence beyzbol maçında kulağına o ses kitap yaz yerine saksafon çal dese daha az şaşırabilirdi.
Çünkü müzik onun hayatının çok önemli bir parçası.
Tüm yaşamı ve tabi kitapları sanki arka planında sürekli çeşitli müziklerin çaldığı birer sahne.
Kitaplarında bir karakter bir mekana girdiğinde o an hangi şarkının çaldığını, sokakta yürürken kafasında birden başlayan müziği ya da o ana en çok uyan bestenin ne olabileceğini de bizimle paylaşıyor.
Mesela 1Q84 isimli kitabının ilk sayfasında karakterimiz Aumame bindiği taksinin radyosunda klasik müzik programına denk geliyor.
O an Leoş Yanaçek'in Sinfonietta'sı çalmaya başlıyor.
Anlatıcı bize o müziğin Yanaçek'in Sinfonietta'sı olduğunu hemen bilecek kaç kişi çıkar acaba diye sorar ve yine kendisi cevap verir.
Muhtemelen çok az ile neredeyse hiç arasında bir yerlere denk düşen bir sayı.
Fakat nedense Aumame biliyordu der.
Kitaplarda geçen bu şarkılarla birlikte hikayeleri takip etmek ayrı bir zevk.
Spotify'a bakarsanız her kitap için o kitapta bahsedilen şarkılardan hazırlanmış playlistlerle karşılaşabilirsiniz.
Müziğe atfettiği bu önemin bir yansımasını da kendisine uluslararası ün sağlayan kitabı Norwegian Wood'da görebilirsiniz.
Kitap adını Beatles'ın aynı isimli şarkısından alıyor.
Kitabın ismi Türkçe'ye imkansızın şarkısı olarak çevrildiği için isimdeki nüans tam olarak yansıtamıyor.
Oysa kitabın daha ilk sayfası şöyle başlıyor.
37 yaşındaydım.
Dev Boeing 747 yağmur yüklü bulutların arasından Hamburg Havalimanı'na doğru alçalırken koltukta kemerim bağlı halde oturuyordum.
Uçak pistte indiğinde tavandaki hoparlörden hafif bir müzik yayılmaya başladı.
Beatles topluluğundan Norwegian Wood şarkısının hoş bir orkestra yorumuydu.
Bu şarkıyı ne zaman duysam...
Beni duygulandırırdı ama bu kez beni daha da derinden alt üst etti.
Norwegian Wood şarkısı Bir Kuş Uçtu ismiyle de biliniyor.
Kitabın baş karakterinin o an uçakta olması ve şarkıdaki kuş metaforu daha baştan bize göz kırpıyor.
Tamam ama bu kadarla bitmiyor.
Şarkının sözlerini John Lennon mu yoksa Paul McCartney'nin mi yazdığı konusu tartışmalı.
Daha çok kabul gören tez, John Lennon bu şarkıda yakın bir arkadaşının karısıyla yaptığı bir kaçamağı anlattığı yönünde.
Şarkıda bahsi geçen Norveç ormanlarının ise o dönem Londra'daki evlerde moda olan bir çeşit çam ağacından yapılmış duvar paneli olduğu düşünülüyor.
Şarkının sonunda şarkıdaki adam sabah uyandığında gece beraber olduğu kadının evde olmadığını görüp işte kuş uçmuştu ve ben de Norveç ormanını yaktım gibi bir şey söylüyor.
Bu şarkıyı Murakami için kitaba adını verecek kadar önemli yapan şey nedir derseniz İmkansız'ın şarkısı hikayesine giriş yapalım.
Kitapta kalabalık bir karakter listesi yok.
Hikaye baş karakterimiz Watanabe, onun lisedeki en iyi ve tek arkadaşı Kizuki ile onun kız arkadaşı Naoko arasında şekilleniyor.
Kizuki'ye lisedeyken intihar ediyor.
Kız arkadaşı da Watanabe de bu travmayı atlatamıyorlar ama aradan zaman geçiyor.
Watanabe ve Naoko Tokyo'da üniversite okurken karşılaşıyorlar.
Watanabe bu karşılaşmadan sonra kıza aslında hep aşık olduğunu anlıyor ve görüşmeye başlıyorlar.
Ama Naoko'nun içinde kırılan o zemberek bir türlü tamir olmuyor.
kızcağız tedavi olmak için bir rehabilitasyon merkezinde yaşamaya başlıyor.
Vatan Ebe ise bu sırada okulda başka bir kızla Midori ile tanışıyor.
Hayat dolu şen şakrak Midori hikayeye çöken Sisi parlak ışığıyla yok ediyor.
Aslında hikayenin bundan sonrası Watanabe'nin bu iki kadın arasında yaşadığı gitgeller, kendi hayatıyla ilgili kafa karışıklıkları ve sonunda Naoko'nun rehabilitasyon merkezinde intihar etmesi olarak özetlenebilir.
Benim kişisel fikrim Murakami Norwegian Wood şarkısını hikayenin göbeğine oturtarak Hem en iyi arkadaşının sevgilisine olan aşkının John Lennon'ın kaçamağına olan benzerliğini vurguluyor hem de hikayenin devamında
iki kadın arasında kalışını atıfta bulunuyor.
Hikayenin sonu ise bence kitabın en güzel yeri ve Murakami kendi külliyatında en iyi betimlediği aşk tariflerinden birini yapıyor.
Watanabe biraz haksızlık ettiği ve kafa karışıklığını yenip arayamadığı Midori'yi sonunda bir telefon kulübesinden arıyor.
Sanki kafasındaki sırrı çözmüş ya da beklediği haber aniden ona gelmiş gibi.
Seninle konuşmalıyım dedim.
Sana anlatacak milyonlarca şeyim var.
Konuşmamız gereken milyonlarca şey.
Bu dünyada tek istediğim sensin.
Seni görmek ve seninle konuşmak istiyorum.
Her şeye en başından beraberce başlamak istiyorum.
Midori telefonun diğer ucunda şu an neredesin diye sorduğunda da şöyle cevap veriyor.
Neresiydi burası? Sadece yürüyen sayısız gölge görüyordum.
Hiçbir zaman var olmamış bir yerin ortasında Midori'yi çağırıyordum.
Murakami romantizmi alışkın olduğumuzdan farklı bir forma sokuyor.
Birini telefon kulübesinden arayıp ona aşkını haykırmak ve bir yerin ortasında durup sadece o kişiyi çağırmak çok büyülü değil mi?
Bence Murakami... Japon kültürü gibi pek çok şeyin aleni bir şekilde konuşulmadığı, gösterilmediği, çiftlerin sokakta el ele tutuşmaktan bile imtina ettiği ya da karı kocaların büyük bölümünün ayrı
odalarda uyuduğu bir kültürde mesafeli ama aynı zamanda insanın içine işleyen bir romantizm yaratmanın formülünü bulmuş.
Hikayelerinde kadın ve erkek karakterler aralarındaki aşkla doğru orantılı artan derinlikte sohbetler ediyorlar.
birbirlerine hayatlarındaki gerçek yaşam gayelerini, mutsuzluklarını hiç dolanbaçlı yollara sapmadan doğrudan anlatıveriyorlar.
Romantizmini besleyen kaynaklardan biri de aşkın zaman ve mekan engellerine takılmaması.
Eğer iki karakter birbirlerine herhangi bir dünyada ve zamanın herhangi bir yerinde bir kez gerçekten aşık olduysa bu aşk asla yok olmuyor.
Çocukluktan yetişkinliğe, paralel dünyaların birinden öbürüne ve zorlukların içinden bir şekilde düzlüğe çıkıp aşıkları kavuşturuyor.
İşte mesela İmkansız'ın şarkısının sonundaki o kavuşma hepimizde aşka dair bir umut yeşertiyor.
Kendisi de bu final sahnesinden oldukça memnun kalmış olmalı ki Sputnik Sevgilim kitabının sonunda çok benzer bir sahneye rastlıyoruz.
Sputnik Sevgilim'de öğretmen olan başroldeki oğlanın adı yalnızca K bir ismi yok.
Aşık olduğu Sumire'ye çeşitli olaylar dolayısıyla bunu birazdan konuşuruz.
Aylar boyunca ulaşamadıktan sonra bir gün evde otururken telefonu çalıyor.
Telefondaki ses Sumire.
Sumire bir telefon kulübesinden arıyor yine.
Baş karakterimiz Ka kaybolduğunu düşündüğü Sumire'ye nerede olduğunu sorduğunda Sumire burası neresi emin değilim diyor.
Ka aylar süren gerginliğin ardından sonunda sesini duyduğu Sumire'ye seni çok özledim dediğinde Sumire de ben de seni çok özledim diye cevap veriyor.
Seni göremeyince daha iyi anladım.
Sanki bütün gezegenler önümde tek bir sıra halinde dizilmişler gibi açık bir şekilde anladım.
Sen benim bir parçamsın, ben senin bir parçanım.
Telefonu kapatınca Ka bir an durup nefes alıyor.
Ve Sumire'nin telefon kulübesinin nerede olduğunu anlayıp onu tekrar aramasını beklemeye başlıyor.
Ama tekrar aramamasından da öyle korkuyor ki kalbi heyecanla çarpıyor.
O sırada şöyle diyor.
Mutlak bir sessizlik kaplamıştı etrafa ama acele etmiyordum.
Acele etmeme gerek yoktu.
Hazırdım. Neresi olursa olsun gidebilirdim onu almaya.
Ya işte aşk. Ben nedense Murakami kitaplarındaki aşkı hep biraz steril.
Yani aşkın insanı acıtan bıçağını hep deriye yakın tutan ama saplayıp kanatmayan türden bulduğumu düşünüyordum.
Bir şekilde bu kadar aşk bana yetmiyordu.
İkna olmuyordum sanki. Bunu bir arkadaşımla konuşurken bana 1Q84'ün kapağında kocaman yürekten sevdiğin bir kişi varsa Bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir yazıyor.
Daha ne yapsın bu adam dedi.
Bu açıdan haklı ama yine de beni aşka inandır Murakami.
Peki Murakami kendisi o kadar sıradan bir hayat yaşarken bu kadar aşkı, yaşam tecrübesini ve insan ilişkilerine olan bu derin gözlemlerini nereden bulup biriktirmiş derseniz az önce bahsettiğim
Cazbar'a ve erken yazarlık dönemine geri dönelim.
Beyzbol maçının oynandığı o akşam Murakami eve dönüp masasına oturuyor ve ilk kitabı olan Rüzgarın Sesini Dinleyi yazmaya başlıyor.
Ama ne yazık ki kitaplar öyle bir gecede yazılıp biten şeyler değiller.
Ertesi gün caz barı birinin gidip açması gerekiyor.
Ben yarın sabah trene binip bir seyahate çıkayım, sen de bu sırada barla ilgilen diyor.
Eşi de bu çılgın teklifi kabul ediyor.
Murakami birkaç hafta sonra elinde ilk kitabına ait bir taslakla geri dönüyor.
Bundan sonraki yaklaşık bir yıl boyunca da Murakami hem yazıyor hem de barı işletiyor.
Yazmaya başladığı günden 7 ay sonra ilk yayın evi başvurusunu yapıyor.
Kitap hemen basılıyor.
Hatta Murakami'yi devam etmeye teşvik eden bir ödül bile alıyor.
Kendisine sorulduğundaysa yazdığı ilk iki kitabını piramitüre eserler olarak niteliyor.
Kendisi için ilk kayda değer kitabı 3.
kitabı olan Yazmaya başladığı 1979 yılından 1987 yılına kadar yavaş yavaş Japonya'da bilinen bir yazar olsa da en büyük ünü ona kazandıran 1987 yılında
yazdığı az önce de bahsettiğimiz Norwegian Wood kitabı oluyor.
Kitap sadece Japonya'da 1 milyon satıyor.
Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor.
Şu an 76 yaşında olan Murakami'nin Türkçe'ye çevrilmiş 24 adet kitabı bulunuyor.
Bu zor ve istikrar gerektiren bir yazma disiplini.
Kendisi de bir ya da iki roman yazmak o kadar zor değildir.
Güç olan roman yazmayı uzun süre devam ettirmek, roman yazarak yaşamını idame ettirmek, roman yazarı olarak kalabilmektir diyor.
2023 yılında bir meslek olarak yazarlık isminde kendi ilhamını ve gerçeküstü dünyasının parçalarını nereden bulduğunu anlattığı bir kitapta yazıyor.
Bana sorarsanız kendisindeki bitmeyen ilhamın kaynaklarından biri 7 sene boyunca işlettiği o caz bar.
Kendisi Japonya'nın en ünlü yazarı olduktan sonra eskiden barda müşterisi olan kişilere o zamanlar nasıl biriydi gibi sorular geliyor gazetecilerden.
Müşterileri Murakami'nin sessiz ve sakin biri olduğundan pek de onlarla konuşmadığından bahsediyorlar.
Oysa Murakami bu caz kulübü işletme deneyimiyle ilgili sorulara cevap verirken biraz bıkkın.
Barı kapattığımda bir daha insanlarla hiç konuşmayabileceğimi çünkü bir hayat boyu yetecek kadar konuştuğumu düşündüm diyor.
Murakami sadece kitaplar değil seyahat yazıları da yazıyor.
1983 yılında bir seyahat ajentesi için Yunanistan'a gittiğinde tüm hayatı boyunca kendisi için çok önemli olan bir meşgaleye daha yeni adım atmış.
30 yaşından sonra birden yazar olmaya karar veren biri için 33 yaşındayken birden koşmaya başlamak da sanırım çok olağanüstü bir durum sayılmaz.
Nitekim işte ayakkabılarını ayağa geçirip dağ bayır koşmanın verdiği hazlı tatmış biri olarak Yunanistan'da maraton yani 42.2 kilometre mesafeyi de koşabileceğini düşünüyor ve başarıyor.
Kendisi o ilk koşusunu sokaktaki köpeklerin tek bir kaslarını bile kıpırdatmadan yattığı yaz sıcağında 3 saat 51 dakikada tamamlamaktan gurur duyuyor.
O koşudan sonraysa ne Yunanistan'dan ne de maraton koşmaktan vazgeçebiliyor.
Tam 30 kez maraton koşuyor.
Sonradan Türkçe'ye koşmasaydım yazamazdım olarak çevrilen ama bence yine bağlamından koparılan kitabında tüm bu koşu macerasını, koşmanın onun hayatındaki önemini, onu nasıl motive ettiğini anlatıyor ve
uzun uzun New York maratonuna hazırlık döneminden bahsediyor.
Kitabın adının bence daha doğru çevirisi koşmaktan bahsederken aslında bahsettiklerim olabilirdi.
Çünkü çoğu yerde koşmak ve yazmak, koşmak ve yaşamak, koşmak ve başarma azmi aynı şeye dönüşüyor.
En vurucu yeri de bence kendisinden şöyle bahsetmesi.
Murakami, yazar ve koşucu en azından sonuna kadar yürümedi.
Maraton koşarken daha yakından tanıdığı Yunanistan'daki ve İtalya'daki huzur onu öyle büyülüyor ki 1986 yılında Japonya'dan ayrılıyor.
Akdeniz ülkelerinde dolaşıyor.
Türkiye'ye de geliyor. 1990 yılında yazdığı Yağmur ve Cehennem Sıcağı kitabında Ekmek ve Çay.
Van kedisi gibi Türkiye'den bahsettiği bölümlerde bulunuyor.
Ama anlaşılan Yunanistan'ın ondaki yeri ayrı.
Kaldığı adadaki havayla ilgili şöyle diyor.
Derin bir nefes aldığımda akciğerlerimin de içeride maviye boyanacağını düşünürdüm.
Üç yıl boyunca Yunanistan'da yaşaması şaşırtıcı değil.
Kendisine dünya çapında ün getiren İmkansız'ın Şarkısı kitabını bir Yunan adasında kaldığı evin penceresinden her gün aynı keçi sürülerini ve eşekleri izleyerek yazdığını anlatıyor.
Kitaptaysa eşeklerden ya da keçilerden hiç iz yok.
Murakami 1986 yılındaki ayrılığın ardından 1995 yılına kadar Japonya'dan uzakta.
Avrupa ve Amerika'nın çeşitli şehirlerinde yaşıyor.
Bol bol seyahat ediyor.
1995 yılında Nashin'de gerçekleşen büyük deprem Japonya'ya dönmesine sebep oluyor.
Döndükten sonra deprem zedelerle bir araya geliyor ve Benzer zamanlarda Tokyo metrosunda gerçekleşen sarin gazı saldırısının kurbanlarıyla yaptığı görüşmelerden Underground adını verdiği bir kitap derliyor.
Bana sanki neredeyse 10 yıl dünyada savrulduktan sonra 46 yaşında tekrar dönüp köklerine bakmak istemiş gibi geliyor.
Bu dönem kendisi için olgunluk dönemi de sayılabilir.
Akdeniz'le ilgili tüm pastoral anılarını 1999 yılında yazdığı Sputnik sevgilim kitabı için saklıyor anlaşılan.
Onu büyüleyen Akdeniz iklimi, sakin ve sessiz ada hayatı Sputnik sevgilimde neredeyse bir karaktere dönüşüyor.
Yine de Sputnik sevgilim benim Murakami kitapları için de favorim değil.
Şu sebepten Murakami kitaplarında büyülü gerçekliği çok ustaca kullanan bir yazar.
Yani birden konuşan bir kediyle, boyut değiştiren insanlarla, kendi elindeki dürbünle baktığı odada yine kendisinin olduğunu gören kişilerle.
paralel dünyalarla karşılaşmak Murakami'nin kitaplarında sıradan bu açıdan hikayelerin içine fantastik öğelerin bu kadar iyi yedirilmesi imkansız şeylerin aslında hiç de imkansız değilmiş gibi görünmesi bence büyük bir
başarı. Bu işin piri sayılan Marquez'in 100 yıllık yalnızlığından sonra benim okuduğum en iyi büyülü gerçeklik metinleri diyebilirim.
Murakami'nin Norwegian Wood'la meşhur olmadan hemen önce yazdığı Haçlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabı katman katman açılan ve aslında alamet Bu kitapta
ilk kitabı Rüzgar'ın sesini dinlediği bir bölümü hatırlayıp genişletiyor.
Bizi paralel evrenlere, beyin programcılarının kucağına, bilinçaltıyla gerçek dünyanın birleşip ayrılması gibi takip etmesi zor.
Ama okuması zevkli bir dünyanın içine sokuyor.
Okurken takip etmesi zor olduğu kadar yazarken de zor olmalı ki Murakami bu kitabı yazarken mekanları ve karakterleri takip etmek için duvarına büyükçe bir kağıt yapıştırıp üzerinde bir örüntü kuruyor.
Ama bunu da bir planlama olarak düşünmeyin.
Murakami hikayeleri yazarken tamamen bilinç akışı tekniğini kullanıyor.
Hatta her şeyi planlarsan bilinçaltını aldatmış olursun.
Ben plan yapmam diyor.
Sputnik sevgilime dönersek hikaye bir tanışma sahnesiyle açılıyor.
Tanışan iki kişi Sumire ve Miyu ama daha çok Sumire tarafı aşık oluyor.
Ama hikayedeki tek aşk bu değil.
Hem baş karakter hem de anlatıcı olan Kada Sumire'ye aşık olduğunu açıklıyor.
Ve gerilim tırmanıyor.
Onların hayatları ilerlerken biz okuyucu olarak bu aşkların nereye evrileceğini merak ediyoruz.
Bir kere Zoka'yı yutmuşuz.
Romantizmin peşinde sayfaları çeviriyoruz.
Derken birden kadın karakterleri ücra bir Yunan adasında buluyoruz.
Hatta Japonya'da kalan Ka da Sumire'nin peşinden kendini birden Atina'ya giden bir uçakta ve ardından da o adaya giden vapurda buluyor.
Ka'nın ilk kez nefes aldırmayan öğlen sıcağıyla, Akdeniz'in masmavi sularıyla ve adadaki sessizlikle karşılaştığı sahneler Murakami'nin kendi deneyimleri gibi.
Murakami senelerce izlediği Yunan manzaralarını bu sayfalarda bize açıyor.
Ama Ka'nın asıl Yunanistan'a gidiş sebebi...
Sumire'nin ortadan yok olması.
İşte o noktada daha önce Murakami okuyanlar için bir beklenti başlıyor.
Hiç iz bırakmadan ortadan kaybolan biri Murakami'nin hikayelerinde yerden, gökten, her yerden ortaya çıkabilir ve başına her türlü şey gelmiş olabilir.
Oysa Murakami gizemi çözmüyor.
Diğer kadın karakter bir bölümde gençliğinde kendi başına gelen bir doğaüstü olaydan bahsediyor.
Bir gün bir Luna Park'ta dönme dolapta mahsur kaldığını ve çantasındaki dürbünü çıkarıp etrafa bakarken kendi evinin penceresine denk geldiğini, pencereden içeriye baktığında da kendisini çıplak ve aslında hiç
de hoşlanmadığı bir adamla beraber gördüğünü anlatıyor.
Bu olayın gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu da netleştirmiyor.
Sumire ise geri dönmüyor.
Aradan aylar geçiyor.
Bir gün aniden artık Tokyo'ya geri dönmüş olan Kaya telefon ediyor ve daha önce bahsettiğim o kavuşma sahnesi yaşanıyor.
Ve son. Hikaye bitiyor.
Bu son bende biraz...
Lost dizisindeki final bölümünün yarattığı hayal kırıklığını yarattı desem yeri.
Yani istediğimiz gibi bir hikaye yazıp birini ortadan kaybedip her şeyi bir gizem perdesinin arkasında bırakıp sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri getirebilir miyiz?
Bence bize bir açıklama borçlu ama sonuçta bu da Murakami.
Murakami'nin Akdeniz'deki ülkelerden bu kadar hoşlanmasının tek sebebi bence iklimi değil.
Aynı zamanda kültürü.
Kendi anlatımlarında da kendisine kafede otururken birinin sigara ikram etmesinden, sigara içmediğini söylediğinde çıkarıp ciklet uzatmasından duyduğu hem şaşkınlık hem de memnuniyetten bahsediyor.
İşte o zaman bir yazarı içine doğduğu, değerlerine sahip ya da aşina olduğu toplumdan ayrı değerlendiremeyeceğimizi bir kez daha düşünüyorum.
Murakami'den bahsederken onun Japon kültürünün bir anlatıcısı olduğunu söyleyebiliriz.
Kitaplarındaki yalnızlığın, toplumun içindeki bireylerin kendi başınalıklarının, birbirlerinden kopukluklarının, intihar temasının fazlalığının farkına varmışsınızdır.
Kimse ağlayarak annesini aramaz.
Bir masa etrafında nadiren oturup dertleşirler.
Kutlamalar ve hatta ölümler az kişinin katıldığı küçük ve sessiz topluluklarla yaşanır.
İmkansız'ın şarkısı daha başında bizi intihar eden bir lise öğrencisiyle tanıştırıyor.
Onun kız arkadaşının üniversitedeyken intihar etmesi ve o kızın da aslında ablasının daha önce intihar etmiş olduğunu öğrenmemiz tesadüf değil.
Murakami günlük hayatın gerçeklerini anlatıyor.
Dünyada ilki İngiltere'de kurulan Yalnızlık Bakanlıklarının ikincisi Japonya'da 2021 yılında kuruluyor.
Çünkü pandeminin tüm dünyayı esir aldığı 2020 yılında Japonya'daki kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu intiharların sayısı Covid yüzünden yaşanan ölümlerin 3 katı olarak belirleniyor.
Japonya aslında pek çok açıdan doğu toplumu olma özelliklerini taşırken batıya atfedilen bu bireyselliğe nasıl bu kadar paye veren bir topluma dönüşmüş şöyle.
2008 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünyada listelenen 223 ülkede kadın başına düşen doğum sayısı sıralandığında Japonya 215.
sırada yer alıyor. Japon bir kadının ortalama doğum sayısı 1.22.
Çin'de uzun süre uygulanan tek çocuk politikasının Japonya'ya da sirayet ettiği söylenebilir.
Murakami 1Q84 kitabındaki kızın çocukken kendisinin hiçbir akrabalık bağı olmadığı için engin bir denizin ortasında kala kalmış bir kazazede gibi hissettiğini söylüyor.
Sputnik sevgilim kitabında da K çocukken kendisini çekirdek ailesiyle yaşarken çok yalnız hissettiğini ve bu yüzden hep uzaklarda aslında gerçek bir ailesi olduğunu ve bir gün
gelip onu bulacaklarını umduğunu anlatıyor.
Japon kültürü en yakın oldukları kişilerle bile öyle sürekli dokunma, anlatma, paylaşma temelli bir ilişki kurmaya müsait değil.
Çocuklar erken yaşlarda her işlerini kendileri halleder hale gelmeye ve bireyselleşmeye teşvik ediliyor.
Geçenlerde izlediğim bir videoda 2 yaşında bir çocuğun sabah 5'inde uyurken annesi tarafından uyandırıldığını, çocuğun yatağından kalkıp bezini, çöp kutusuna atıp yenisini taktığını izledim.
Bunlar bizim gibi Akdeniz sıcaklığı taşıyan kültürler için değerlendirmesi biraz zor olaylar.
Biz evet günümüzde sevmeyi, o kişiyi esir almakla, hayatına müdahale hakkını kendimizde görmekle karıştırıyor olabiliriz ama aile bağlarımızın daha kuvvetli olduğu da yatsınamaz.
İtalyanların o bağırış çağırış yenen aile yemeklerini, Yunanların bütün köyü bir araya toplayıp sabaha kadar dans edip eğlendikleri panayırlarını ya da bizdeki düğünleri düşünün.
Murakami için bunlar hem ilginç hem de anlaşılması zor ilişkiler olmalı.
Yazarların doğdukları yer ve toplum kadar doğum tarihleri de hem metinlerinde hem de hayatlarında önemli.
Murakami 1949 yılında doğduğunda dünya ne yazık ki büyük bir karışıklık içinde.
Japonya'da her ne kadar uzak bir ada ülkesi de olsa bu kaotik ilişkiler ağından ve savaştan uzak kalamıyor.
1937 yılında Çin ve Japonya arasındaki ikinci büyük savaş patlak veriyor.
Japonya'nın Çin'i işgal etmesine karşı çıkan Amerika Birleşik Devletleri de işin içine giriyor ve Japonya'ya ambargo uyguluyor.
1941'de Japonya bu ambargoyu delmeye karar vererek o meşhur Pearl Harbor limanına bir saldırı gerçekleştiriyor.
Amerikalıları gafil alıyor ve üst üste zaferler kazanıyor.
Savaş sürüyor. 1945'de Amerika Japon anakarısına yakın bir adayı ele geçiriyor.
ve hava saldırıları başlıyor.
1945 yılında gerçekleşen Okinawa Deniz Savaşı'nda 115 bin asker ve 150 bin Okinavalı sivil hayatını kaybediyor.
Okinava'yı hatırladınız mı?
Bölümün başında bahsettiğim mavi bölgelerden biri.
Olaylar giderek kötüleşiyor ve 1945'te Amerika Birleşik Devletleri Hiroshima'ya atom bombası atarak 70 binden fazla kişinin ölümüne yol açıyor.
9 Ağustos'ta Sovyetler Birliği Japonya'ya savaş ilan ederek Japonya'nın bazı bölgelerini işgal ediyor.
Ve aynı zamanlarda Nagasaki şehrine de ikinci bir atom bombası atılarak 40 bin kişi daha öldürülüyor.
Japonya bunların ardından teslim oluyor ve bu teslimiyet bildirgesi dönemin imparatoru Hirahito tarafından ulusal radyoda okunuyor.
1952 yılına kadar Japonya resmen işgal altında.
İmparator hala tahsında ama Tanrı'nın gölgesi olma iddiasından vazgeçmeye zorlanıyor.
Yani zaten madem öyle bir kudretim var bu Amerika askerleri neden burada diye halk da soruyor.
Ve Japonya'ya giderek eskisine göre çok daha demokratik bir hale geliyor.
Okinawa'ya gelince bugün hala adada Amerikan askeri üsleri yer alıyor.
Bu Okinawa'daki uzun yaşam ve mutluluk bana artık pek inandırıcı gelmiyor size söyleyeyim.
İşte Murakami işgal altındaki bir ülkeye doğuyor.
Kyoto şehrinde. Kyoto şehri...
Amerika'nın nükleer bomba atılacak şehirler listesinde ama üst düzey Amerikalı komutanlardan biri yıllar önce balayını geçirip çok sevdiği Kyoto'ya nükleer bomba atılmaması için diretiyor.
Bu yüzden Kyoto savaşlarla dolu bu dönemi yıkıma uğramadan geçirebilmiş Japonya'nın nadir şehirlerinden biri.
Kyoto Budist tapınaklarıyla da dolu bir yer.
16 bin tane tapınağın olduğu biliniyor.
Murakami'nin babası da bir Budist rahip.
Bu iki rastlantı sanırım Murakami'nin çocukluk yıllarını nispeten daha güvenli bir ortamda geçirmesine olanak sağlıyor.
İlk kitabını yazdığı 1979 yılında ise Japonya batıya entegre olmuş, modern görünüşüyle bambaşka bir yer.
Zaten pazarları beyzbol maçı izlemeye gitmesi, bir caz bar işletmesi de Murakami'nin hayatındaki batılı motifler olarak karşımıza çıkıyor.
Bugüne gelirsek Japonya dünyanın...
Beşinci büyük ekonomisi.
Bunca duyduğunuz şeyden sonra para her şey mi derseniz haklısınız değil.
Gidip ultra teknolojik klozetleri deneyimleyip dünyanın en temiz ve güvenli sokaklarında gezmek ve bu otantik kültürü yerinde görmek bana çok heyecan verici gelse de 2 yaşındaki çocukların sabahları öpülerek
okşanarak uyandırılması ve herkesin herkese sevdiğini türlü şekillerde mütemadiyen söylemesi gerektiğine inanıyorum.
Ben Akdenizliliğimden razıyım.
Bölümü bitirirken hepinize kendi iki gayenizi bulduğunuz ama bulamasanız da hayatın aslında öyle bir arayışla çarçur edilemeyecek kadar kısa ve değerli olduğunu kendinize hatırlattığınız bir hayat dilerim.
Her ay yepyeni bir yazarı incelediğim Harika Kitap Kulübü bölümlerinde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
