
Nazım Hikmet’ in o meşhur sözünü bilirsiniz: ‘Gitmek sadece bir eylemdir unutmak ise kocaman bir devrim’. Bu bölümde, tüm dünyanın durmadan hareket ettiği, kimsenin ne doğduğu yerde ne de gidip de olduğu yerde huzur bulamadığı bu modern çağda, anlatması zor bir duygudan, gurbetten bahsediyoruz.
Gitmekten, kalmaktan, aklını kalanlarda bırakmaktan, kalbini gidenlerle birlikte havalandırıp uçurmaktan, can acıtan ve kronikleşen o özlem duygusundan, yabancılaşmaktan, yabancıların arasında kendine yeni bir cumhuriyet kurmaktan Almancılara, Gaudi’nin Barselona’sından alternatif dünyalarda yaşayabileceğimiz ihtimallerin heyecanına, dünyanın herhangi bir yerinde her seferinde yeniden başlayabilen insan iradesinden, kültürler arası geçirgenlik ne kadar artsa da insanların arasındaki kapanmayan mesafeye kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Sonunda anlıyoruz, gurbet bir mesafe birimi değil; bir his.
---
Instagram: cigdemirhan
Transkript
Bu bölümde bir coğrafya olabileceği gibi ruhsal da olabilecek bir durumdan bahsediyoruz.
Belki de bir histen, gurbette olmaktan.
Kendi yurdunda yaşamayan herkes de olmayacağı gibi bazen tam doğduğu yerde yaşarken bile insanın aniden kapılıverdiği bir his bu.
Yalnızca insanın bulunduğu yerin değişmesiyle değil, kendisi aynı yerde yürürken, zamanın geçmesiyle geçmişte kalan şeylere sürekli özlem duymak ve kendini içinde olduğu zamana ait hissedememe
şeklinde de olabilir. Ya da içinde yaşadığı topluluk ya da topluma.
Gurbet için kısaca kendini yabancı hissetmek ya da etraftaki herkesi yabancı olarak görmek de denebilir.
Yalnızlıkla son derece içli dışlı bir ruh hali.
Böyle anlarda kalabalık bir bayram sofrasını, annenizin kucağında beraber kitap okuduğunuz bir günü, dedenizin elini tutup yürüdüğünüz bir sahilde içtiğiniz portakallı gazozu, bahçenizdeki tavukların
sesini ya da dalından koparıp yediğiniz incirleri özlersiniz.
Hemen o ana ya da oraya ışınlanmak istersiniz ama dönemezsiniz.
İşte bence gurbet tam olarak budur.
Hüzünlü başladım, konuyu biraz dağıtalım.
Gurbet ve göç kavramları aynı bedende yaşayan iki ruh gibi.
Göç, yaşadığın bir yerden çoğu zaman zorla ayrılmayı ifade ediyor.
Gurbet ise daha soyut bir kavram.
Aynı ülkenin içinde yaşarken başka bir şehre taşınarak da gurbete düşebiliyoruz.
Mesela eski Türk filmlerini düşünün.
Metin Akpınar ve Zeki Alasya'nın köylerinden ellerinde bir çuval ya da çıkınla İstanbul'a geldikleri o ilk anları gözünüzde canlandırın.
Haydarpaşa garından önlerinde uzanan şehre bakışlarındaki hayranlığı ve korkuyu, ne yapacağını bilememek ve kaybolmuşluk hissi tamamlar.
Yaşadıkları küçücük köyde hepsi birbirine benzer şekilde giyinen, neredeyse aynı yemekleri yiyen, aynı işleri yapan insanların arasından çıkıp Kendileriyle aynı dili konuşmalarına rağmen bambaşka
bir diyarın insanlarına benzeyen bir topluluğa karışıyorlar.
Çıkınlarından çıkardıkları bir baş soğanı kırıp yemelerini aşağılayan, kıyafetlerine burun kıvıran bu kişilerden önce çekiniyor sonra da bir şekilde onlara ayak uydurmanın, belki de seni yeneceğim
İstanbul cümlesinde haykırdıkları gibi onları al aşağı etmenin yolunu buluyorlar.
Artık geldikleri yere ait değiller.
Çünkü insan bir kez olduğu yerden hareket edip, Başka bir dünyanın varlığının farkına varınca eski hayatına olduğu gibi devam etmesi mümkün değil.
İnsanın içinde yepyeni bir coğrafya uyanıyor.
Ama yine de gurbetçiler bir araya geldiklerinde köylerinin havasının temizliğinden, yemişlerinin lezzetinden dem vurup evlerinden özlemle bahsediyorlar.
Sıla hasreti çekiyorlar.
Bizde gurbetçi denilince akla ilk gelenler Almanya'daki Türkler.
Ülkemizin Taşra kasabalarından acı vatan Almanya'ya göçün tarihi şöyle.
30 Ekim 1961'de Türkiye ve Almanya arasında iş gücü anlaşması imzalanıyor.
Çünkü hızla endüstrileşen Almanya'nın fabrikalarında çalışacak işçiye ihtiyacı var.
Anadolu'nun toz toprak ve fukaralık içindeki taşrısına haber geliyor.
İşçi olabilmek için sağlık raporu almak ve başvurmak yeterli.
Bir sürü kişi tarlasını, bacasını, ailesini hatta yeni doğmuş bebeklerini bırakıp gidiyor.
Gittikleri ülkenin dilini konuşmayan.
Hayatlarında tek bir trafik lambası görmemiş, araba nedir bilmeyen koca bir topluluk otomobil fabrikalarında çalışmaya gönüllü oluyor.
Kasım 1961'de ilk işçi kafilesi Almanya'ya varıyor.
Yalnızca 55 kişiler.
Sonrası ardı kesilmeyen bir harekete dönüşüyor.
Bugün Almanya'da 1,5 milyon Türk'ün yaşadığı tahmin ediliyor.
Üçüncü kuşak Almancılar artık ne Türk ne Alman.
Oysa ilk kuşakların yaşadığı adaptasyon zorluğu pek çok filme konu olmuştu.
İlyas Salman'ın müthiş oyunculuğuyla göğe çıkardığı Sarı Mercedes filmini hatırlarsınız.
Filmde İlyas Salman temizlik işçisi olarak çalıştığı Almanya'da yemeyip içmeyip biriktirdiği parayla aldığı Sarı Mercedes ile köyüne dönmeye çalışıyor.
Döndüğünde bıraktığı köy artık yerinde yok.
Eh gidebilmek biraz bunu da göze almayı gerektiriyor.
Biraz da kaybedecek bir şeyin olmamasını.
Gitmekten daha zor olan şey sanırım dönmek.
Mağlup ya da galip o filmlerdeki dönüş sahnelerini hatırlayın.
Sanki bıraktıkları yerler onlar gittiğinden beri daha da köneleşmiş, arkalarında kalan insanlar onları bir daha asla anlayamayacak kadar değişmiş gibi geliyor dönemlere.
Oysa giden değişiyor, kalanları aynı.
Almanya'da çekilen, Türkiye ve Almanya'daki market fiyatlarını kıyaslayan o videoları siz de görüyorsunuzdur.
Bu videolarda bir Almancı marketten 100 liraya aldıklarıyla alışveriş sepetini doldururken ülkemizde 100 liraya artık neredeyse alınabilecek gıda ürünü bulunmuyor.
Bu videoların altında yapılan yorumlarda birileri muhakkak evet belki biz daha iyi yaşıyoruz ama siz yine de ülkenizin kıymetini bilin.
Gurbetlik zor. Biz düzenimizi kurduk.
Kurmasak bir dakika burada durmazdık cümlesini görüyoruz.
Düzenimizi kurduk.
İşte bu cümle tüm bu bölümün anahtarı.
Bu düzen nasıl kuruluyor?
Benim kafamda bu düzenin şöyle bir karşılığı var.
Ben yurt dışına bir yere seyahat için gittiğimde hepimiz gibi kıskançlıkla karışık bir hayranlık yaşıyorum.
Sokaklarda gezerken binaların güzelliğine, şehirlerin ne kadar planlı olduğuna, yolların temizliğine imreniyorum.
Ve hemen kendime soruyorum.
Ben burada doğup büyümüş olsaydım nasıl bir hayatım olurdu?
Bu benim çok sevdiğim oyunlardan biri.
Size bir hikaye anlatayım.
Ana Villadomu diye birinin adını muhtemelen duymamışsınızdır.
Ama hepiniz Barcelona'daki La Pedrera'yı duymuşsunuzdur.
Hatta Barcelona'ya gittiyseniz en turistik faaliyetlerden biri olarak gidip bu binayı görmüş, İçine girmek için o gece gündüz uzanan kuyrukla beklemiş ve binanın önünde hiçbir şey yapamadıysanız
bir selfie çekmişsinizdir.
Mimarı Gaudi, Barcelona'nın baş mimarı denilebilir.
Sokaklardaki aydınlatma lambalarından Park Güyele ve bugünlerde 100 yılı aşkın inşaatın ardından bitirilmesi gündemde olan Serga de Famil Eki Lisesi'ne kadar uzanan muhteşem projeler listesine
imza atmış bir şehir plancısı ve mimar.
Gaudi işine aşık biri.
1926'da Sagrada Familia inşaatının yakınlarında dalgın dalgın yürürken bir trenin çarpmasıyla aniden hayata veda ediyor.
Tüm eserlerinin kendine has bir dili var.
Asimetrik, dalgalanan, akıp gidiyormuş gibi hissettiren bina cepheleri gördüğünüz an kafanıza kazınıyorlar.
İşte La Pedrera, Gaudi'nin imza binalarından biri.
1906 yılında zengin bir çift dönemin en popüler mimarı Gaudi'ye gidip bir apartman inşa ettirmek istediklerini söylüyorlar.
İşte Pedrera bu yeni evli çift için tasarlanan 4 katlı bir apartman.
20 adet daireden oluşuyor.
Bina bittiğinde çok büyük sükse yapıyor.
Aradan seneler geçiyor.
Bina olduğu gibi dururken Gaudi tarih sahnesinden siliniyor.
Bizim genç ve mutlu çiftin erkek tarafı biraz hızlı yaşlanıp hayatını kaybediyor.
Karısı da 1964 yılında binayı bir gayrimenkul ofisine satıp gidiyor.
Çok merak ediyorum acaba nereye?
Neyse, binada yaşam sürüyor ama bina gün geçtikçe daha turistik hale geliyor.
1984 yılında Dünya Kültür Mirası listesine girerek UNESCO tarafından koruma altına alınıyor.
Bu arada binadaki tüm o kiralık dairelerde yaşayanlar hayatlarına devam ediyorlar.
İşte bizim ana viledömu bu kiracılardan biri.
Diğer kiracılar zamanla her yerinden turist fışkıran, kapısında sürekli insanların beklediği, Hatta arada bir kapıyı çalıp dairenin içini görmek isteyen turistlerle cebelleşmekten bakıp binadan
taşınıyorlar. Ana ise 1980'de 19 yaşında çok genç bir kadınken kocasıyla birlikte taşındığı dairesinde 44 yıldır yaşamayı sürdürüyor.
Ve tüm bu hayatı, evini ve başına gelenleri anlattığı bir de kitap yazıyor.
İsmi Son Kiracı.
İşte ben Barcelona sokaklarında dolaşırken oynadığım oyunda ana oluyorum.
Hayalimde 38 yaşımda Neredeyse 20 yıldır oturduğum bu muhteşem binanın penceresinden Barcelona'nın en güzel alışveriş caddesine bakıyorum.
Belki öğle uykumdan yeni uyandım ve birazdan çıkıp akşam yemeği alışverişi için markete gideceğim.
Kıyafetlerimi terziden alacağım.
Belediyeye şikayet dilekçesi vermeye uğrayacağım.
Arkadaşlarımla bir tapas bardağı buluşup sangriye içeceğim.
Ne bileyim bilmiyorum ki.
Hani bir yere ilk defa gittiğinizde herkes turist gibi değil oranın yerlisi gibi yaşa der ya.
Ben istemiyorum. Bakın hayalimde bile oranın yerlisi olduğum için markete alışverişe ya da dilekçe vermeye belediyeye gidiyorum.
Oysa turist sadece gideceği müzeyi, puanı en yüksek kafeyi, restoranı düşünür.
Turist olmak güzel ama işte turistin düzeni olmaz.
Ben ananın yerinde olsam nasıl biri olurdum?
Kendime neleri dert edinirdim?
Bugün olduğum insana benzer miydim bilmiyorum.
Muhtemelen onun da kendi hayatının pek çok zorluğu vardır.
Çünkü düzen kurmak budur.
düzen kurmak, akşam ne pişireceğini, kiraya gelen zam oranını, bir sonraki seçimlerde belediye başkanı adayının kim olacağını, aday olamasın diye hapse atılıp atılmayacağını, çöplerin neden iki gündür
toplanmadığını, semt pazarının hangi günler kurulacağını düşünmek demek.
Bu küçük düşünceler insan hayatının temelini oluşturuyor.
İnsan günün içinde bu sıradan, çoğunu artık farkında olmadan gerçekleştirdiği aktivitelerle bir yerin yerlisi oluyor.
İşte beni yeni bir şehre taşınmakla ilgili korkutan birinci şey bu.
Bir yerin gündelik yaşamına hakim olamamak.
Benim için gurbet bu düzeni bozmak, her şeyi yeniden öğrenmek ve hepsine yeniden alışmak demek.
İnsan beynini yeniden programlamak gibi bir şey.
Baya meşakkatli.
İkincisi de ben o çok beğendiğim şehirlerde yaşayabilirim ama asla oralı biri gibi yaşayamam.
Eski bir binanın önünden geçerken o binanın mazisini bilemem.
Bir yeri tarif ederken bahsettikleri o eski gelinlikçinin neresi olduğunu hatırlayamam.
Ortak bir geçmişimizin olmaması sebebiyle yerlilerle birbirimize ne kadar yaklaşsak da aramızda bir türlü aşamadığımız bir boşluk kalır.
Bir İspanyolun da İtalyanın da Türkün de Akdeniz şeridinde yaşayan anneannesi muhakkak yazın salça yapar.
Ama bizim evde salça yaparken oluşan hareketlilikle bir Sicilyanın mutfağında yaşananlar Kullanılan tüm malzemeler ve teknikler aynı olsa da aynı olamaz.
Benim anneannem salça kurmaya yardıma gelen komşulara çay demler, pişi yapar.
Annenin anneannesini bilemiyorum.
Ben bir düğüne gidince çeyrek altın takmayı otomatik olarak bilirim.
Ama ana gittiği düğünlerde zarfa ne koyar bilmiyorum.
Sanırım bilmek dediğimiz şey öğrendiğimiz şeylerle aynı şeyler değil.
Bugün bir Türk neresinden baksanız en az 5000 yıllık bir tarihin üzerinde oturuyor.
Dili... dini, imparatorun ismi değişebilir ama yaşama kültürü aktarılıp farkında olmadan içimize işliyor.
İşte Ana'nın atası İspanyollar denizleri aşıp dünyanın bilinmeyen yerlerini aramaya giderken, yolda buldukları adalardan gemiler dolusu altını Avrupa'ya taşırken, benim atalarım dünyanın
daha bilinen kısmında hakimiyet kuruyorlardı.
Bambaşkayız. O yüzden o kültüre aşinalık, küçük detayları bilmek, bir topluluğun hiçbir yere yazılı olmayan, ve bu yüzden de öğrenmesi çok vakit alan yaşam alışkanlıklarını anlamadan bir yerde
yaşamak benim için uzayan bir turistik geziye benziyor ve bir noktada yorulup eve dönmek istiyorum.
Ez cümle, ana sen ekmeğe domates sürüp yemeye devam, ben kendi salçama ekmek banıyorum.
Tüm bunları söylüyorum ama işin o kadar basit olmadığını da biliyorum.
Dışişleri Bakanlığı'nın son verilerine göre yurt dışında 5,5 milyon Türk vatandaşı yaşıyor.
İnsanları bir yerden başka bir yere götüren sebepler var.
Savaş, kıtlık, terör gibi apaçık sebepleri saymıyorum bile.
İnsan bir gün uykusundan uyanıp neden başka bir yere gitmeyi ister?
Tanıdığı herkesi, arkadaşlarını, yaşadığı şehri, sevdiği yemekleri bırakıp hiç bilmediği bir yere neden gider?
Gitmenin başlıca sebebi ekonomik.
Diğer sebepleri özetlemem gerekirse daha yüksek standartlarda daha medeni bir hayat isteği diyebilirim.
Bundan daha insanca bir talep olamaz.
Tanıdıklarımdan biri yıllar önce tek başına bir Avrupa ülkesine taşınırken şöyle demişti.
Kendi cumhuriyetimi kurmaya gidiyorum.
Az bile demiş ben olsam çıtayı yükseltir kendi krallığımı kurmaya gidiyorum derdim.
Yurt dışına tek başına gitmekle bir aile olarak gitmek arasında da büyük fark var.
Aile olunca gitme fikrine sahip kişi büyük bir sorumluluk almak zorunda kalıyor.
Bu ayrılığın bir bedeli olacaksa önce o ödüyor ama aynı zamanda tüm özlemle paylaşılıyor.
Oysa tek başına göç etmek arkanda bildiğin her şeyi bıraktığın gerçek bir gidiş.
Avustralya'ya taşınan bir aile var mesela tanıdığım.
Düşünüyorum sadece uçakla gitmek 24 saate aşıyor.
Yani dünyanın gerçek anlamda öbür ucu.
Neden orası? Orada olup da dünyanın daha yakın ülkelerindeki şehirlerde olmayan ne?
Çoğu zaman rastlantılar insanı bir yerlere savuruyor diye düşünüyorum.
Bir iş teklifi, bir tanıdık.
Güzel bir manzara fotoğrafı insanı çağırıyor ve ben böyle hikayelerde insanın daha iyi bir hayat için dünyanın her yerinde yaşayabilme iradesine hayranlık duyuyorum.
Arada bir de kader diye bir şeyin de olduğuna inanıyorum.
Bir yandan bu taşınmalar insanın istediği yere gidivermesi çok yeni şeyler.
Ülkemiz özelinde konuşalım.
Dünya savaşları, kıtlık, salgın hastalıklar biraz geride kalınca insanlar hareket edebilme serbestliğine kavuşuyor.
1950'lerden bu yana diyelim.
Daha önce Taşra bölümünde anlatmıştım.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında ki en parlak olduğu zamanları da düşünün, kuzeyde ucu Viyana'ya dayanmış, güneyde Yemen'e kadar gidiyor.
Ama bir Osmanlı vatandaşı resmi kağıtla bir başka yerde gitmesi gereken bir işi olduğunu kanıtlayamıyorsak kendi yaşadığı yerin dışına anım atamıyor.
Bunu şimdi tahayyül etmek zor.
Beni halatlarla bir sandalyeye bağlamışlar gibi içime sıkıntı geliyor.
Oysa o zamanın insanı için normal olan olduğun yerde durmak.
Nereye gideceksin, neyle gideceksin ve de gidip ne yapacaksın?
Konumuza dönersem 1950'lere geldiğimizde bizim dedelerimizin kuşağı sonunda durdukları yerden memnun değillerse bir başka yere gidebileceklerinin farkına varıyorlar.
Bir kısmı cumhuriyetin kazanımlarıyla devlet memuru olunca bir görev yerine atanıyor ve nüfus hareket etmeye başlıyor.
Bu kadar kolay gitmenin bir diğer sebebi de Dünyanın modernleşmiş bölümüne bakarsanız tamamı büyük bir şehir gibi.
Yabancı bir ülkede yaşamak az önce bahsettiğim o his hariç artık bir yabancılık içermiyor.
Hiçbir tat, film, kitap, kıyafet bize yabancı değil yemekler bile tanıdık.
Düşünün bugün beyaz yakalı dinleyenlerimden çoğu için öğlen yemeğinde Meksika yemeği sipariş etmek sıradan bir olay.
Oysa 100 yıl önce insanların Meksikalıların ne yediğinden haberi bile yoktu.
Düşünsenize yani Meksika nerede, Türkiye nerede?
100 yıl öncesine gidelim.
1924 yılında yeni kurulmuş bir cumhuriyet mesela.
Fakirlikten belini doğrultmaya çalışan, kıtlıktan, hastalıktan yakası yıkmış İstanbul ahalisi Meksika'da ne yeniyor diye sormayı aklına bile getirmiyor.
Peki o yıllarda İstanbul'da ne yeniyor diye merak ederseniz bu konuda çok faydalı bir kaynak var.
1924-1931 yılları arasında İstanbul'daki hayatı anlatan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yayımladığı Fotoğraflar ve Haberleriyle İstanbul Hafızası isimli kitap.
1924 yılına ışınlanırsak sofralar bolluk dönemlerinden oldukça uzak.
23 Ekim 1924'teki en önemli gazete haberi ekmek fiyatlarındaki değişiklik.
Bu haberi o zaman ekmeğin çok temel bir besin olduğunu düşünerek değerlendirin tabii.
Yani yemek zaten büyük ölçüde ekmek.
Eğer yanına katık edebileceğiniz bir şeyler de bulabilirseniz ne âlâ.
Dolayısıyla ekmek fiyatı tüm toplum için haber değeri taşıyor.
Osmanlı zamanında sıradan halkın fırından alıp yediği birkaç tip ekmek var.
Biri has ekmek.
Bu ekmek beyaz kaliteli undan küçük somunlar olarak satılıyor.
Diğeri harcı ekmek.
Bu daha düşük kaliteli undan ve daha büyük somunlar halinde satılıyor.
Ve has ekmeğe göre daha ucuz.
En pahalı ekmek ve de yabancı devlet elçiliklerinde çalışanlar yesin diye Galata civarında açılmış fırınlarda üretiliyor.
Fodla ise daha çok düşkünlüğüne dağıtılan siyah bir ekmek.
Ekmek işi Osmanlı zamanında çok ciddiye alınıyor.
Fırınlardaki üretim kurallara bağlı, gramajlar belli.
Bir börekçi canı istediğinde ekmek üretemiyor.
Kimlerin ekmek üretebileceği belgeleriyle sabit.
Müslüman haklardaki bu ekmeğe düşkünlüğün dini temelli bir hikayesi de var.
İnanışa göre Adem cennetten çıkarıldığında dünyada yediği ilk şey buğdaydan yapılmış bir çorba.
Sonra da Cebrail kendisine buğday ve suyu karıştırıp nasıl ekmek pişireceğini öğretiyor.
O zamandan beri de ekmek yere düşünce bile yerden alınıp öpülen bir gıda olarak hayatımızda.
Modern hayat ekmeği çoğu evde kaçınılan ama bir türlü de büyüsünden kurtulunamayan bir nesne haline getirdi.
Yine de Geceleri gelen tost perilerinden kaçamıyoruz.
Bahsettiğim kitapta derlenmiş gazete haberlerine biraz daha bakarsak 1928 yılında Turkuaz Lokantası'nda verilen bir davetten bahsediyor.
Turkuaz Lokantası'nın kuruluşu ilginç.
Devrimden kaçan beyaz Rusların bir bölümü İstanbul'a sığınıyor ve 1920 yılında bu restoranı açıyorlar.
Çok şık, şatafatlı ve hem servisin hem de yemeklerin çok kaliteli olduğu bir mekan.
İşgal zamanı İngiliz askerleri burayı mesken tutuyor.
Cumhuriyetten sonra ise yurt dışından gelen misafirlerin ağırlandığı bir yer olarak hayatına devam ediyor.
El değiştirdiği bir dönem adı Rejans olarak değişiyor.
Hala Pera'da ziyaret edebilirsiniz.
Ne yenirdi burada derseniz tavuk kievski, somon bilini, stragonov, Rus salatası en favori yemekler.
Ve ne yerseniz yiyin tabi yanında bol buzlu sarı vodka.
Beyaz Ruslar Rusya'da geride bıraktıkları o şatafatlı ve eğlenceli hayatı İstanbul'da canlandırmaya çalışıyorlar.
O dönem şehirde açtıkları mekanların, getirdikleri kültürün bir kısmı İstanbul'da hala takip edilebiliyor.
İşte bahsettiğim Rejans ve Ayazpaşa Rus lokantası bunlardan bazıları.
İnsanlar gittikleri yere alıştıkları gibi ceplerinde götürdükleriyle gittikleri yeri de değiştiriyorlar.
Kimisi kendi kültürünü orada sanki bavulundan çıkarıp masanın üzerine koyuverdiği bir şeymiş gibi canlı tutuyor.
Rusların o dönem yaptıkları da bugün Berlin'deki Türk mahalleleri de bunların örnekleri.
Toparlarsam bugünün dünyasında bir yere gidivermek tarihte hiç olmadığı kadar kolay.
Ama yine de anlaşılan gurbet hissi bir gram bile hafiflemiyor.
Herkese kendi cumhuriyetinde huzur içinde bir yaşam diliyorum.
Dünyanın neresinde olursa olsun.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
