
Dar Mekanlarda Geniş Hayatlar (Never Too Small)
13 Kasım 2025 · 20 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Türkçede şahane bir söz var: bakla sofa, nohut oda. İngilizcede olmadığı için, izlemekten keyif aldığım kanalda 30 m2 civarı inceledikleri evler için never too small diyorlar.
Büyük şehirlerde yaşamın geldiği yeri, bu hayatta nelerin elzem nelerin ise eski dönemlerden kalma alışkanlıklar olduğunu her evde izlemek çok keyifli. Kendimize dönersek, yaşadığımız alanları küçültünce bizim tekil hayatlarımız için nelerin vazgeçilmez nelerin ise artık geride bıraktığımız günlere ait olduğunu görme şansı veriyor. En derinde, biz ne olmadan yaşamayız, sorusunu soruyoruz.
Bunlar olurken evlerin ortalama m2lerine, hapis cezasından kişisel alan tanımına, zenginlerin yaşadığı evlerden evian sularla beslenen kuşların yaşadığı otel odalarına, şehirlerdeki kamusal alanlardan less is more akımına kadar epey dolaşıyoruz.
Sonunda başladığımız yere dönüyoruz.
Koza; içinde büyümek için, içine saklanmak için değil.
Transkript
Bu aralar takıntılı şekilde izlediğim bir video kanalı var.
İsmi Never Too Small.
Kabaca bir çeviriyle o kadar da küçük değil gibi bir anlamı var ama ismine aldanmayın.
Bu kanalda dünyanın dört bir yanından seçilen büyük çoğunluğu 50 metrekare altında hatta 25-30 metrekare evlerin projelendirildiğini ve yeniden kullanıma kavuştuğunu görüyoruz.
Bu evler çoğunlukla büyük şehirlerin merkezlerinde, eski yapıların içlerinde, Yıllarca boş kalmış ya da tadilat görmemiş oluyorlar.
İşte dar bir bütçeyle, maksimum yaratıcılıkla ve yeni sahiplerinin hayat tarzlarına uygun olacak biçimde yenilenerek tam sakinlerine göre evlere dönüşüyorlar.
Bu bölümde küçük alanlarda yaşamaktan bahsediyoruz.
Bahsettiğim Never Too Small evleri Berlin, Londra, Paris gibi büyük şehirlerde barınma sorunu yaşayan genç nüfusa bir çözüm alternatifi sunuyor.
Bu sorunu aslında hepimiz çok iyi tanıyoruz.
Ben İstanbul'a üniversite için taşındığımda uzun uzun ev aradım.
İstanbul hepimizin en az bir kez çemberinden geçtiği dev bir emlak kapanı ve bitmeyen bir şantiye tabii.
Ev arayanın da, kiralayanın da, inşaatçının da, emlakçının da ne heyecanı ne de şikayeti asla bitmiyor.
Benim hikayemde bildiğim semtlerdeki sokaklarda dolaşıp gördüğüm emlakçıya giriyorum ve durumumu anlatıyorum.
Bir kere öğrenciyim dedim diye Emlakçılar beni alıp bodrum katlarda ışık girmeyen evlerden apartmanların arkalarındaki boş alanlara yapılıvermiş kulübelere kadar her türlü rezil yerde
gezdiriyor. Öğrenciyim dedim diye asgari insan şartlarında yaşamama gerek olmadığı sonucuna varıyorlar nedense.
Bu evlerden birini asla unutmuyorum.
Birkaç kez görüştüğüm emlakçı arayıp bana Şişli'deki bir apartmanın giriş katında havuzlu bir daire olduğundan bahsediyor.
Şişli'de havuzlu daire ütopik bir tanım.
İnanmıyorum ama merakıma yeniliyorum.
Üstelik adam havuzda yazın yüzersin diyor ciddi ciddi.
Gidiyorum. Daireye apartmandaki kod farkından dolayı giriş kattan 3 kat aşağı inince ulaşılıyor.
Eve hava ve ışık girebilsin diye salonun önünden bir bahçe bırakılmış.
Bahçe duvarına kadar 3-5 metrelik bir yer bu bahsettiğim.
Bahçe dediğime de bakmayın.
Beton dökülmüş bir boşluk.
Ve bu beton deryasının üzerinde de gerçekten şişme bir havuz var.
Çocuk havuzu gibi ama bayağı büyüğü.
Evin içini zaten hiç sormayın.
Hemen çıktım ve kurtuldum şükür.
Ben de emlakçı anısı çok.
Bir tane daha anlatayım. Bir ev beğendim.
İçi, kirası, yeri nispeten insani.
Ama kafamda hep çamaşır makinesinin nereye koyulacağı sorusu var.
Çünkü banyoda yer yok. Ev zaten 1 artı 1.
Başka bir yerde de su tesisatı yok.
Zaten fiziki olarak da öyle bir alan yok.
Neyse bu kafamda açık bir sekme olarak.
Mal sahibiyle emlakçının ofisinde tanışmaya gidiyorum.
Dairenin sahibine diyorum ki benden önceki kiracılar çamaşır makinesini nereye koyuyordu ben bir yer göremedim evde.
Adam bana sanki ben ona neden banyo duvarlarını İtalya'dan getirdiğim mermerlerle kaplamadın falan demişim gibi bakıp tuhaf tuhaf gülümsüyor.
Emlakçıya dönüp mimarlık okuyor ya bu hanım kız böyle şeylere dikkat ediyor diyor ama cevap vermiyor soruma.
Ben biraz sonra aynı konuya tekrar dönüp soruyorum.
Bu defa yüzüme bakmadan Vallahi lüks beye varıyorsan burası sana uygun değil herhalde diyor.
Yüzünde yine o sevimsiz gülümseme.
Sizin evde çamaşır makinesi nerede duruyor diyorum.
Banyoda diyor. Bu evde nerede duracak diyorum.
Önceki kiracı salona koymuştu.
Mutfak tezgahının yanına diyor.
Düşünüyorum. Salon dediği yerle mutfak zaten aslında aynı yer.
Bir mutfak tezgahı var.
Yanında da başka dolap, separatör bir şey yok.
Yani adamın dediği yere çamaşır makinesini koyarsam.
Kanepemin yanında duracak makine.
Televizyon izlerken mesela koy deterjanı bas düğmeye.
Yerinden kalkmana bile gerek yok.
Nihayetinde o iş olmuyor.
Adam söylene söylene çıkıp gidiyor.
Emlakçı benim salonun ortasında neden çamaşır makinesiyle oturmak istemediğimi anlam veremiyor.
Hatta beni biraz da ayıplıyor.
Coğrafya kaderden de ötesi.
Emlakçılar ya da genel olarak toplum diyelim.
Öğrencinin ya da yeni mezun olmuş genç insanın Yaşayacağı yerin yalnızca fiziksel olarak var olmasını yeterli buluyor.
Yani bu yurt da olabilir, birkaç kişinin beraber yaşadığı bir ev de.
Bir yatağın var mı? Var.
Aç açıkta mısın? Hayır.
Tamam. Oranın medeni bir yer olmasına gerek duyulmuyor.
Öğrenci insansın, idare et diyen kaç emlakçı duyduğumu biliyorum.
Yaşanabilir bir yer ararken şımarık snop ve hatta ukala olarak nitelendirildiğim bile oldu.
Bu değer vermezlik yalnızca bizim fakir bir toplum oluşumuzdan kaynaklanmıyor.
Bakış açısı sorunlu.
İnsanın aslen bir evde bir düzen içinde yaşamaya evlenince hak kazandığı fikri oldukça geçerli.
Üniversiteye kadar aile evine zaten çok da müdahale etmek mümkün değil.
Üniversitede öğrenciyken para kazanmadığın için idare ediyorsun.
Yeni mezunsan da boşuna masraf etme yakında evlenince evini alırsın.
Derken insanların en büyük hayali evlenmek.
ve yuva kurmak haline geliyor.
İki kişinin de muradına ermesi diyebileceğimiz o yeni ev için artık ne alınsa yetmiyor.
Çeyiz dediğimiz mutfak eşyalarına bir bakın.
Senelerce 12'li çay bardaklarından, portakal sıkma makinalarına, ekmek sepetinden peçete halkalarına, bir daha asla eve bir şey alınmayacakmış gibi insanların varı yoğu bu alışverişe
aktarılıyor. Yeter ki gençler yuvalarında mutlu olsun.
Oysa ev kendilerine ait değil.
Ülkemizde bugün genelde ev kira semt bizim.
Orta sınıfa mensup genç bireylerin mal sahibi olabilmesi giderek zorlaşıyor.
Şimdi bu açıdan bakınca az önce baktığım o 30 metrekarelik never too small evi kendine ait 25-30 bin dolarlık bütçeyle satın alıp kotarmış birinin hayatı bambaşka
bir yerde kalıyor. Bir kere genç bir insanın evinin sahibi olması onda hayata karşı büyük bir güven inşa ediyor.
Boşanabilir, tüm dünyayı gezip dönebilir ama hep kapısını açıp girebileceği kendine ait bir yer var.
Korunaklı bir liman, kendini açığa çıkarabildiği bir koza.
Bunun küçük olması bir şey değiştirmiyor.
Bugün ülkemizde olduğu gibi dünyanın pek çok şehrinde de barınma bir sorun.
Son dönemlerde barınmanın kör düğüme dönüştüğü şehirlerden biri Berlin.
Yaşamın diğer Avrupa şehirlerine göre nispeten ucuz olması.
Eğlence, sanat ve sosyal olanakların çokluğu Berlin'i Avrupa'daki yaşanılası şehirlerden biri haline getiriyor.
Berlin'de yaşamaya talep çok ama ev sayısı o hızla artmıyor.
Berlin nüfusunun %85'i kirada oturuyor.
The Berliner gazetesinde Ekim 2024 tarihinde yapılmış bir habere göre 2040 yılına kadar Berlin'e 222 bin yeni daire yapılması planlanıyor.
O güne dek de 187 bin kişinin Berlin'e taşınması öngörülüyor.
Berlin'de binaların durumu ve semtlerin isimleri fark etmeksizin tüm kiraların ortalama metrekare fiyatı 7,5 euro civarında.
En pahalı semtteki en yeni binalarda ise metrekare kira fiyatı 26 euro.
Türkçe'ye çeviriyorum. Nişantaşı'nda yeni yapılmış bir apartmandaki 85 metrekare 2 artı 1 evin kirası 2210 euro civarına denk geliyor.
Almanya'da asgari ücret tüm kesintilerden sonra 1524 euro.
Matematik profesörünüz alım gücü hesabına göre dönüştürdüğünde karşısına Nişantaşı'ndaki bir dairede 1,5 asgari ücrete oturabildiği sonucunu çıkarıyor.
Gülün gülün çekinmeyin. Ve Berlinli arkadaşlarımız bunun barınma hakkına aykırı olduğunu, halkın %82'si de devletin barınma sorununu çözmek için halka ödeme yapması gerektiğini
söylüyor. Kıskanç Almanlar her işin kolayına alışmış.
Bu aklımdaki taş devrine ait düşüncelerle 7 saniye boyunca cebelleşip hepsini bir kenara koyduğumda yaşamak böyle bir şey biz belki de yalnızca hayatta kalıyoruzdur diyorum.
Konuma geri dönersem bu 20-30 metrekarelik never too small evlerde yaşamak için yeni bir hayat anlayışı geliştirmek de gerekiyor.
Öncelikle insanın kendisine bu kadar dar bir alanda yaşamak için nelerden vazgeçebileceğini ve neleri sırf keyif olsun diye hayatından çıkarmayacağını sorgulatıyor.
Bir yandan da neleri içinde yaşadığımız kültürün bize sorgulamadan dayattığı nesneler, alışkanlıklar ya da fikirler olarak kabullendiğimizi görüyoruz.
1 artı 1 eve taşınan birinin 12 kişilik yemek takımı almasına gerek var mı mesela?
4 kişinin ancak oturabileceği bir masam varken.
Özgün hayatlarda neler olabileceğini görmek açısından da Never Too Small evleri öğretecek.
Bir projede tek başına yaşayan bir adam mutfağına kocaman bir kahve makinesi koyarken bulaşık makinesine yer olmadığı için koyamadığından bahsediyor.
Bir diğer projede kısıtlı bütçenin içinde ev sahibinin iki adana aldığı dolabın üzerine sevdiği bir sanatçının resmini paraya kıyıp aldığını ve astığını görüyoruz.
Bir projede son derece güzel poz veren dört adet sandalyenin bit pazarından 10 dolara satın alındığını öğreniyoruz.
Aynı zamanda Bir evde bir dolaba daha yeri olmaması demek insanın bir mağazaya girdiğinde bir şey daha satın alamayacağını bilmesi demek.
İndirimden yedek 3 paket sabunu almayacak, büyük boy her şeye veda edecek, sahip olabileceği az sayıdaki eşyayı da dikkatle seçecek anlamına geliyor bütün bunlar.
Bu mimarların ve sanatçıların uzunca zamandır aşina olduğu bir akıma da denk geliyor.
Less is more, az çoktur diye de çevirebileceğimiz bu tasarım anlayışında Gereksiz olan her şey ortadan kalkıyor.
Bu felsefenin kökü Antik Yunan'a kadar uzanıyor.
Antik Yunanlar bunu filozoflar kısa tutar gibi bir şekilde söylüyorlar.
Mesela bir konuda kelime sayısı sınırlı bir yazı yazmayı deneyin.
Önce anlatırsınız, sonra kısaltırsınız, sonra daha da çok kısaltırsınız.
Ve kalan cümlelerin içinde bir pazarlık başlar.
Her biri kendi önemini kanıtlamaya çalıştıkça bir bakarsınız ki paragraflar küçülüp birkaç satıra sığmış.
İşte asıl anlatmak istediğiniz şey oradadır.
Gerçi yakın zamanda okuduğum bir kitapta da yazıdan çıkardığım şeyler anlattığım hikayeyi niye anlattığımın özetidir diyordu.
Konuyu dağıtmayayım ve bir kez olsun kendimle çelişmeyeyim.
Bu minimal akımın sancağını taşıyan mimar Miles van der Rohe.
Van der Rohe 20. yüzyılın en etkili mimarlarından biri ve Less is More deyişinin de mucidi.
1929'da kendi tarzını ilk ortaya koyduğu Barcelona pavilyonu, ve de mimarlığa ilgi duyanların mutlaka en az bir yerde bir fotoğrafına denk geldiği Fernward evi en önemli binalarından.
Bu evi şöyle tarif edebilirim.
Tek katlı bir dikdörtgen kutu düşünün.
Kutu çelik ve camdan inşa edilmiş.
Tek renk, süsleme yok.
Mesela Barcelona pavilyonunun havuz kısmını anlatayım.
Hiçbir memlakçının havuzlu dairesine benzemiyor.
Dikdörtgen, büyükçe bir havuz.
Ucunda tek bir heykel duruyor.
Havuzu çevirleyen duvarlar şahane bir mermerle kaplanmış ve bu kadar.
Burada şu da olmasa olurmuş diyebileceğiniz tek bir şey yok.
Ama havuz da olmasın ne bileyim banyoda küvete gerek yok da demiyor.
Hayatın keyfini çıkarırken gereksiz şeylerden kurtuluyor.
Akımın püf noktası basitlikle yalınlık arasındaki fark.
Van der Rohe'un küçük metrekarelerde yaşatmak gibi bir amacı yok.
Ama o sadelik hissi insanda en başta bahsettiğim küçük evlerdeki gibi bir rahatlık yaratıyor.
Youtube'da Türk mimarların kendi yaşadıkları evleri anlattıkları bir programa denk geldim geçenlerde.
Linki bırakırım bölüm sonuna.
Mesela orada Emir Uras'ın Bodrum'un Çıtlık bölgesinde yaptığı muhteşem bir ev var.
Kendi yatak odası 15 metrekare ve yataktan başka bir şey koymak istemediğini anlatıyor odaya.
Odada sanat eseri, teknolojik alet hiçbiri yok.
Ve diyor ki hiçbir müşterimi bu kadar küçük bir metrekarede uyumaya ikna edemedim.
Oysa ki kendi evimde yaptım.
Daha önceki evlerimde de böyleydi.
Bunu dinlediğimden beri her yerde gördüğüm yatak odalarını gözlerimle örtüyorum.
Gerçekten de bir yuvaya girip yatmak gibi rahatlatıcı bir hissi olduğuna kanaat getirdim.
Bunlara ilave olarak küçük metrekarelerde yaşamak insanı hayat tarzında gözden geçirmeye zorluyor.
Never Too Small evlerin bir bölümünde Melbourne'da 28 metrekarelik bir evde yaşayan bir kadın şöyle diyor.
Bu hayat bana evin bazı zamanlar vakit geçirmek için çok gerekli bir sığınak olsa da insanın aslında dışarıdaki hayatın bir parçası olduğunu öğretti.
İnsanın evi neresidir diye sorguladığım onca bölümden sonra durup kendimi bir an eve neden ihtiyaç vardı diye sorarken buluyorum.
İnsan var olabilmek için bağ kurmaya, üretmeye...
ve yaşadığı hayatı bir şekilde anlamlı hissetmeye ihtiyaç duyuyor.
Kendimizi kapattığımız dört duvarların arkasında belki de saklanıyor olabilir miyiz?
İnsanın elin kapısından çıkıp sokakta yürümeye başladığı an için bence bazı dillerde özel bir kelime bile üretilmiş olabilir.
Evden çıkarken kapının yanındaki aynada kendi yüzümüzü gördüğümüz ve bazen güzel bazen çirkin bulduğumuz ama hala var olduğumuzu kendimize teyit ettiğimiz bir an var.
Yürüdükçe ayaklarımız yere basıyor ve dünya üzerinde olduğumuz bilgisi bacaklarımızdaki kaslardan beynimize aktarılıyor.
Evet, yürüyoruz, sağlıklıyız, oradayız.
Yürüyüş bazen bir manavda, bazen bir kafede, bazen de okulda ya da ofiste son buluyor.
Hiçbir zaman yok ki insan eve döndüğünde evden çıkarken evde olduğundan daha kötü hissetsin.
Evin dışında hayata karışmak insana her zaman iyi geliyor.
İşte içinde olduğumuz toplumun çarşısı, pazarı, şehir merkezi adına ne derseniz deyin orası aslında evlerimizin bir uzantısı ya da evlerimiz o şehirlerin uzantısı diyelim.
Avrupa'nın güzel şehirlerinde insan sokaklarda gezerken de bir çeşit huzur ya da mutluluk hissediyor.
Ve tabii ki dışarıda olmak, bir kafede dinlenip kahve içmek, öğlen yemeğinde sandviç yerken sokaktan gelen geçeni izlemek, bir parkta çocuk kahkahalarını dinlerken güneşin tadını çıkarmak.
sabahları nehir kıyısında koşmak, hafta sonu deniz kenarında güneşlenmek daha doğrusu bunları yapabilmek sizin kamusal mekanları düzenlenmiş medeni bir şehirde yaşadığınızı anlatıyor.
Eğer sokağa çıktığınızda yürüyecek düzgün bir kaldırım ya da gölgesine sığınacak bir ağaç bulamıyorsanız evinizin içindeki güzellik ne yaparsanız yapın yeterli olmuyor.
Bahsettiğimiz bu küçük metrekarelerdeki evlerin insana bir ceza gibi gelmemesinin bir sebebi de Oradaki mimarlık anlayışı.
İnsanın kendi alışkanlıklarına, yaşam tarzına ve estetik anlayışına uygun bir evde yaşaması bu küçük metrekareleri azap verici, daracık yerler olmaktan ayırıyor.
Yoksa küçük metrekarelerde yaşamak kolaylıkla hayatı cehenneme çevirebilir.
Aslında tarihteki en bilinen ve yaygın ceza bir insandan ona ait olan metrekareyi almak.
Diğer adıyla hapis cezası.
Onun bir adım ilerisi de hücre cezası.
Yani adım atacak yerin bile olmadığı daracıklıkta bir yer.
Demek ki bizim kendi etrafımızda bir boşluğa ihtiyacımız var.
Kendimize ait dediğimiz bu alanın adı kişisel alan.
Antropoloji uzmanı Edward Hall'a göre insana ait kişisel alan 4 seviyede değerlendirilebilir.
Vücudumuzun merkezinde durduğu 45 cm yarı çapındaki bir alan bizim vücudumuza ait olan alan.
O alana izin vermediği birinin girmesi kişide ihlal duygusu yaratıyor yani tacize uğruyor gibi hissediyoruz.
120 cm mesafede yakın arkadaşlarımızla sohbet ediyoruz.
Daha sonra tanıdıklar ve yabancılar geliyor.
Eğer bu çemberlerdeki sınırlar izinsizce aşılırsa strese giriyoruz.
Bu yüzden kendine ait alana sahip olunamayan kalabalık taşıma araçları, kışla, yurt gibi mekanlarda geçirilen vakitten hemen sonra insanda Yalnız kalma ihtiyacı ortaya çıkıyor.
Hatta sürekli seyahat eden ve farklı otellerde uyuyan kişilerde bir süre sonra psikolojik sorunların baş gösterdiği söyleniyor.
Bakla Sofa Nohuto'da evleri bu kadar övdük.
O zaman biz ne büyüklükte evlerde yaşıyoruz bir bakalım.
Ülkemizde ortalama konut büyüklüğünün son 20 yılda 30 metrekare azaldığı görülüyor.
100 metrekarelik net alanlar 70-75 metrekare civarına geriliyor.
Bu 30 metrekarelik kayıp Büyükçe bir yatak odasına denk geliyor.
Toplum olarak hayatımızdan bir odayı çıkarıp atıyoruz.
Bu da demek oluyor ki ya çocuk sayısı azalıyor ya da misafir odaları tarihe karışıyor.
Ya da belki paramız artık ancak buna yetiyor.
Peki birden elinize birkaç milyar dolar para geçse nasıl bir evde yaşarsınız?
Hiç hayal ettiniz mi? Arada bir gazetelere haber olan o Hollywood zenginlerinin evlerini bir düşünün.
Ev değil malikane diyoruz onlara.
Mesela Jay-Z ve Beyoncé çiftinin Bel Air'deki evlerinin değeri 2017 yılında 88 milyon dolar.
Evde 15 araçlık bir otopark, 4 adet yüzme havuzu, 15 adet yatak odası, 4 adet banyo ve çalışanların yaşadığı ayrı bir bölüm bulunuyor.
Evde tavan yükseklikleri 10 metre, ayrıca tenis kortu, basketbol sahası, spa, kütüphane, helikopter pisti gibi alanlar da mevcut.
Dünyanın gerçek zenginlerine baktığımızda hepsi göz alabildiğine uzanan arazilerin üzerindeki devasa evlerde yaşıyor.
İnsana ait metrekare tarihten bugüne bir zenginlik ve güç sembolü olmaya devam ediyor.
Ben hiç hatırı sayılır miktarda parası olan birinin küçük bir evde yaşadığını görmedim şimdiye kadar.
Ne zaman çok zenginlikten bahsetsem aklıma Jonathan Conley'nin yazdığı Bay %5 kitabı geliyor.
Kitabın kapağında Dünyanın en zengin adamı Kalust Gülbenkian'ın farklı hayatları yazıyor.
Gülbenkian kendi döneminin en zengin adamı.
Servetini dünyanın pek çok yerinde çıkarılan petrolden direkt %5 pay alarak ediniyor.
Edinilmiş bir zenginlik de değil bu sürekli akmaya devam ediyor.
7 ceddine yetecek bir gelir kaynağı.
Gülbenkian 1869'da İstanbul'da varlıklı bir Osmanlı Ermenisi olarak doğuyor.
Sonrasında maceralı bir hayat yaşıyor.
Kitabı muhakkak okuyor. Ben asıl bu zenginlikten değil de çok zenginliğin ne kadar zenginlik olduğunu kendime izah etmek için, aklımda tuttuğum bir bölümü anlatmak için bu kitaptan bahsediyorum.
Gülberkian hayatını Paris'teki muhteşem villasında geçiriyor ama kaçamakları için bir yere daha ihtiyaç duyuyor.
Bunun için de Paris'teki Ritz-Carlton Otel'de ona ayrılmış sürekli odalar var.
Odalardan bazılarını kendisi kullanırken, Bazılarında da beslediği evcil kuşlar ve onların bakıcıları kalıyor.
Kuşlara ev yan sular içiriliyor bu odalarda.
Milyarder Gülbenkian kitapta şöyle diyor.
Benim üç dostum vardır.
Güneş, uyku ve çalışmak.
E bunlar zaten bedava.
İnsanı sayamayacağı kadar çok parası olunca para herhalde birdenbire değerini yitiriyor.
Milyar dolarlarınız olmasa da kendi kişisel alanlarınızın keyfini çıkardığınız Ve 15 metrekarelik yatak odalarınızda mışıl mışıl uyuduğunuz bir yaşam dilerim.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
