
Sessizce girdiğimiz Çocuk Odasında kafamızın içinde gürültüyle konuşan kendi çocukluğumuza rastlıyoruz.
Tarihteki ilk oyuncaklardan Freud’a, çocuk haklarından çocukluk travmalarına, sessiz nesilden doğum sonrası depresyona kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Çocuk huysuzlanınca uzatmayıp, oyuna başlıyoruz. Çünkü oyunun zıttı depresyondur.
*** Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
2020 yılında Oscar kazanan bir belgesel vardı.
İsmi My Octopus Teacher.
Türkçesi ahtapottan öğrendik derim.
İnsanın adını görünce birkaç saniye duraksıyor.
Bir ahtapottan ne öğrenebilirsiniz?
Filmin sonunda hüngür hüngür ağladığıma göre en azından ben kendi adıma bir şeyler öğrendim diyebilirim.
Filmi kısaca özetlersem.
Kısaca deyince de kendime de gülesim geliyor.
Çünkü ben neyi kısaca özetleyebildim acaba?
Neyse. Kısaca bir fotoğrafçı hayatının zor bir döneminde.
Çocukluğunu geçirdiği deniz kıyısına dönüyor ve her gün hava durumu ve kendi ruh durumu ne olursa olsun okyanusa dalıp fotoğraf çekiyor.
Bir süre sonra daldığı yosun ormanında aynı ahtapotla her gün karşılaştığını fark ediyor.
Ahtapot kendi hayatının akışında bazı günler köpek balığı saldırılarını savuşturmaya çalışıyor, bazı günler av peşinde oluyor ve bir süre sonra adamla arkadaşlık kuruyor.
Gerçekten unutamadığım sahnelerden birinde adamın göğsüne gelip sarılıyor.
Müthiş bir an ama benim için en vurucu sahne şu.
Ahtapotlar yavrulamak istediklerinde çiftleşiyorlar ve yavruları doğana kadar güvenli bir yerde çok da hareket etmeden duruyorlar.
İşte bizim ahtapotun da sonunda yavruları doğuyor.
O sırada tabii vücudu güçsüz ve doğa acımasız aylardır peşinde olan köpek balığı bu fırsatı kaçırmıyor.
O en güçsüz halindeyken saldırıyor.
Ahtapot kaçmaya çalışmıyor.
Neslini devam ettirme görevi başarıyla tamamlandığı için doğanın döngüsüne katılmakta, yaşamının sonlanmasında bir sorun yok.
Genlerini taşıyan yavrular onu başka bir formda var etmeye devam edecekler, teslim oluyor.
Bakın biz insanlar kendimizi çok akıllı zannediyoruz.
Bizden başka hiçbir şeyin hislerinin bu kadar derin, algısının bu kadar açık olduğunu nedense kabul edemiyoruz.
Oysa gerçek bilgeliği görmek için belli ki bambaşka yerlere bakmamız gerekiyor.
Mesela... Bir ahtapotun hayatına ama baştan uyarıyorum bu belgeseli izledikten sonra balıkçıya gidip ahtapot kol yemenize imkan yok.
Bunu göze alıyorsanız izleyin.
Ben bu belgeseli izlediğimde birkaç aylık çok küçük bir bebeğim vardı ve süt alerjisi oldu ama biz daha bunu anlayamadığımız için sürekli huzursuzdu.
Geceleri asla uyuyamıyordum.
Bazı geceler uykumdan 5-6 kez kalkıp evin içinde kucağımda oğlumla gerçek bir hayalet gibi dolaşıyordum.
Zaman geçtikçe geceleri uyumayanlar için başka bir dünya olduğunu öğreniyordum.
Sevimsiz, insanı yalnızlık ve mutsuzluğun kollarına yuvarlayan bir başka alem.
Bu dünyayı geceleri mışıl mışıl yataklarında uyuyan kimsenin anlayabileceğini sanmıyorum.
Anlamasına da gerek kalmamasını diliyorum.
İşte gene o gecelerden birinde...
Bebek odasının yeşile boyalı ve üzerinde safari hayvanı resimlerini mutlu mutlu gülümsediği duvarlarına bakarak odanın içinde turlar atıyorum.
Ve içim sıkılıyor.
Her şey çok rahatsız edici geliyor.
Emzirirken oturmak için yaptırdığım koltuğun hiç de ergonomik olmadığını fark ediyorum.
Sırtımı arkasına yaslayamıyorum.
Bebek yatağı gereksiz büyük.
Ne gerek vardı diyorum o kadar büyük bir şey olmasına bu odada.
Şifon yerin çekmeceleri fazla ağır.
Açıp kapatırken zorlanıyorum.
Oda çok loş.
Ayadığım şeyleri göremiyorum.
Odadaki hiçbir şeyden memnun değilim.
Sanki her şey yanlış ölçülerde tasarlanmış ve ustalar da bunu hiç fark etmeden o şekilde imal etmişler.
Biz de hiç anlamadan bunlarla alıp evi doldurmuşuz.
Sonra birden bir aydınlanma anı yaşadım.
Sorun eşyaların boyutlarına değildi.
Ben birden tavşan deliğine düşen Alice gibi kendi anlam dünyamdan başka bir dünyaya gitmiştim.
O yüzden her şey gözüme tuhaf gözüküyordu.
Kendi bedenim de dahil.
32 sene içinde yaşadığım bedenim artık tanımadığım bir vücuda dönüşmüştü.
Aynı Alice'in birden büyüyüp hiçbir yere sığamadığı bölüm gibi ben de kendi kıyafetlerime, uykularıma ve hatta hayatıma bile sığamıyordum.
Dolaştığım her yerde Hayatımı eski haline çevirecek sihirli bir iksir arıyordum ama bulamıyordum.
Bu yüzden de kendimi çaresiz ve aynı günün tekrarlarının içinde oradan oraya savruluyor gibi hissediyordum.
Ben ahtapot gibi hayattaki misyonumu tamamladığım bir zamanda değil, Cahit Sıtkı Tarancı'nın dediği gibi tam ortasında ömrümün çocuk sahibi olmuştum.
Her şeyi yaşadım, şimdi köşeme çekilebilirim değil, hayatın ne olduğunu az buçuk anladım, şimdi artık yaşayabilirim dediğim zamanında.
Ve tam o zamanda hakkında nasıl çözebileceğimle ilgili pek de ipucu olmayan yeni bir durum odanın ortasında kucağımda yatarken ne yapacağımı pek de bilmiyordum.
Ve o an fark etmiyordum ama depodan yakıyordum.
Ve çok kısa zaman sonra bu çaresizliğim daha yakıcı başka duygulara dönüşecekti.
Günler böyle geçerken bir gün bir arkadaşımla telefonla konuşuyorduk.
Nasıl gidiyor annelik alıştın mı biraz diye sordu.
Ben ona annelikte bir hapishane nereye gidersen git içinden çıkamıyorsun dediğimi duydum.
Bu sözlerimi duyunca sesim kendime yabancılaştı.
Bir başkasının öyle dediğini duymuş gibi kendi halime üzüldüm.
Sonra da böyle şeyler söylediğim için kendimden çok utandım.
Bunlar anneliğin bu kadar kutsal ve tek başına kotarılması gereken bir yük gibi kadınların omuzlarına yüklendiği bir dünyada söylenmemesi gereken şeyler.
Bunun yanında bir de bebeğime karşı duyduğum vicdan azabı beni cayır cayır yakıyordu.
Sanki bebeğim onun hakkında bir şey söylediğimi duyacak, buna çok alınacak ve benim yüzümden işte hepsi diye hemen bir travma yaşayıp büyüyünce de annem bir gün telefonla konuşurken arkadaşına bunu söylediği için böyle
biri oldum diye terapistine anlatacaktı.
O telefon konuşmasından sonraki iki gün zaten uyuyamadığım uykularım iyice kaçıp gitti ve o gün anladım ki doğum sonrası depresyon yaşıyordum.
Loğusa depresyonu da denilen bu ruh hali doğum yapan her 10 kadından 8'inde görülüyor.
Şiddeti ve uzunluğu kişiye göre değişiyor.
2-3 ayda doğum sonrası hormonların da düzenlenmesiyle depresyonun da ortadan kalkması bekleniyor.
Belki kendiliğinden bitiyor, belki de bir takım yardımlarla hafifliyor.
Ama bir gerçek var ki birinin annesi olma duygusu sadece neşe, heyecan, mutluluk gibi pozitif duygular değil, bitmeyen bir yapılacaklar listesi, dev bir sorumluluk ve sonsuza kadar sürecek bir
kaygı halini insanın kucağına bırakıveriyor.
Hem de bu annelik sadece doğrulan çocukla sınırlı kalmıyor.
Çocuk büyütmek biraz da insanın kendi çocukluğunu tekrar büyütmesidir derler.
İnsan yaşadığı her olayda kendi çocukluğuna istemsizce dönüveriyor.
Geçmişin defterleri her gün yeni baştan açılıp kapanıyor.
Evet günahıyla sevabıyla hepimiz birilerinin çocuklarıyız.
Bir söz vardır ya çocuklar hep anne babalarından alacaklıdır diye.
Hepimiz öyleyiz ve muhtemelen bizim çocuklarımız da aynı hislerle dolu olacaklar.
Bir yandan hepimiz terapistimize kendi çocukluğumuzu anlatmalara doyamıyoruz.
Ama bir yandan da 35 yaşını geçmiş bir yetişkinin hala hayatında ters giden şeylerin sorumluluğunu ebeveynlerine yıkması biraz kolaya kaçmak değil mi?
Bu işin başlangıç kurdelesini kesen kişi modern psikoanalizinde babası Sigmund Freud.
Freud kendi çalışmalarını sürdürdüğü 1887 yılına kadar psikoanalizin temelini atmış diyebiliriz.
Freud yetişkinlerin yaşadıkları nevrozların sebeplerinin çocukluk dönemlerinde yaşadıkları ya da yaşamadıkları ilişkiler olduğunu ileri sürüyor.
Özellikle çocuklarla anne arasındaki ilişkinin Yokluğunun da varlığının da yetmediği sonucu insanı biraz yoruyor.
Freud'a göre şöyle. Çocuğa göre ortada bir ben vardır ve kendisi dışında anne ile baba vardır.
Baba her şeyi tek elinde bulunduran, hayır diyebilen bir güçken anne ise çocuğa göre kendinden ayrı görmediği bir parçadır.
Anneden süt emmeyi bırakana kadar memenin aslında kendi uzvu olduğunu sanan çocuk 3 yaşına geldiğinde kendinin ayrı görmediği annenin baba ile arasındaki ilişkiyi fark eder.
Ve bu durum aslında çocuk için bir travmadır.
Çünkü anne bu fark edişe kadar çocuğun annesinin tanrısıdır.
Ve tanrılar çok yorgun Freud.
Freud'un yaklaşımları ya da vardığı sonuçlar bugün uzmanlar tarafından tamamen doğru bulunmuyorlar.
Ama görüşlerine katılmayanlar bile Freud'un bulduğu cevaplar artık geçerli olmasa bile sorduğu soruların doğru olduğu konusunda hemfikirler.
Benim de tüm bu anne baba travmalarıyla ilgili hemfikir olduğum sonuç şu.
Anne babalar mükemmel değiller, hiçbirimiz değiliz.
Çünkü mükemmel insan diye bir şey mümkün değil.
Ama istisnalar hariç.
Hiçbir anne baba hiçbir şeyi çocuklarına zarar vermek için ya da çocuklarını sevmediği için de yapmadı.
Kendi öz değerimizi anne babalarımızla dahil bizden başka hiç kimse belirleyemez.
Hepimiz doğuştan değerliyiz.
Bitti. Yola devam.
Freud'dan bahsetmişken yeni bitirdiğim bir kitaptan bahsetmeden geçmek istemem.
Çok popüler bir Irvin Yalom kitabı.
Bendeki 102. baskısı.
İsmi Niçe Ağladığında.
Kitapta dev bir kadro bir araya geliyor.
Nietzsche, Breuer, Freud ve La Salome başrollerdeler.
Kitabın büyük bölümü kurmaca.
Yine de bu büyük isimlerin bir araya geldiği bir hayal çok keyifli.
Kitap Nietzsche ve Breuer arasındaki seanslardan oluşuyor.
Breuer, Viyana'nın...
En iyi teşhisçi doktoru ama kendi hayatına sıkışıp kaldığından adeta evliliğinin ve sorumluluklarının onu esir aldığından yakınıyor.
Bir hastasına da saplantı derecesinde aşık.
Bu kadını kafasından çıkarmak için her şeyi yapıyor ama başaramıyor.
Nietzsche de fiziksel hastalıklarla boğuşuyor.
Sürekli tekrarlayan migreni, tanı konulmuş konulmamış pek çok fiziksel rahatsızlığı var ve çok yalnız.
Yapayalnız ve sefalet içinde bir hayat yaşıyor.
Bu ikili Losalome sayesinde tanışıyor ve birbirlerini iyileştirmeye karar veriyorlar.
Bu arada Nietzsche de Losalome'ye deliler gibi aşık ve aşkına karşılık alamıyor.
Salome o sıralar 21 yaşında ve yaşadığı devre kafa tutan bir kadın.
Erkeklerden de evlilik fikrinden de kadını tutsak etmeye çalışan birer engel olarak bahsediyor.
Freud nerede derseniz o sırada Breuer'in en yakın arkadaşı olan genç bir doktor olarak sahneye giriyor.
Hastanede çalışırken vücuttaki rahatsızlıkların konuşma terapisiyle çözülebileceği, rüyalarla bilinçaltının bağlantılı olabileceği gibi fikirler ortaya atıyor.
Bu konuşma terapi seanslarına baca temizliği diyor.
Yani bacanız tıkandıysa, soba yanmıyorsa hop anlatıp tıkanıklıkları açıyorsunuz.
Bence güzel. Neyse yine kısaca anlattım fark ettiyseniz kitabı.
Belki benim baca temizliğim de budur.
Freudian bakış açısını geride bırakıp giderken aşkla ilgili söylediği bir sözden bahsetmeden gitmek istemiyorum.
Freud aşkı anneden ayrışmanın yarattığı boşluktan önceki bir olma evresinin yeniden inşası olarak tanımlıyor.
Dolayısıyla aşık olduğumuzda aslında bebekliğimizde annemizle yaşadığımız ilişkiyi yeniden sahneliyoruz.
Ötekine bebeğin annesine bağlandığı gibi bağlanıyoruz.
O olmasa ölecekmişiz gibi.
İşte ölecekmişiz gibi hissettiğimiz aşkların bile sorumlusu çocukluk.
Çocukluk işte böyle bir şey.
Ne kadar büyüsek bir yere gitmiyor.
Bununla ilgili en güzel sözü de Edip Cansever yıllar önce söylüyor.
Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk.
Hiçbir yere gitmiyor diyor.
Ama gökyüzü de dünyanın her yerinde birbirinden farklı gözüküyor.
Hani İngilizce'de unlearn diye bir kelime var ya.
Türkçeleştirmek zor. Öğrendiğin bir şeyi geri öğrenmek ya da öğrendiğini unutup baştan öğrenmek gibi.
İşte bu. çocukluk ve annelik konusu bende tam böyle bir ihtiyaç yaratıyor.
Mesela Danimarka'da bebek arabalarını kafelere sokmuyorlar.
Anneler babalar kafede otururken bebekler eksi 10 derecede bebek arabalarında kapının önünde uyuyor.
Ben bunu yapabilir miyim?
Mümkün değil. Şunu hatırlıyorum.
Güneşli bir Ekim günü Amsterdam'da bir parkta arkadaşlarımla çimlerde oturuyoruz ve hemen önümüzde de çocuklar suyla oynuyorlar.
Havuz gibi bir alan var. Yerdeki deliklerden de belli aralıkla sular fışkırıyor.
Çocuklar da koşuyorlar birbirlerine su atıp eğleniyorlar.
4-5 yaşlarında bir çocuk birden yerden fışkıran sudan kaçamıyor ve sırılsıklam oluyor.
Hava 10 derece gibi.
Hepimiz motlarla oturuyoruz çocuğun annesi de dahil.
Çocuk saçlarından sular akarak annesine doğru koşuyor.
Annesi gülümseyerek üzerindeki kabanı çıkarıyor.
Çocuğun ıslak kıyafetlerini çıkarıp ona giydiriyor.
Hiçbir bağırış, çağrış, ne yaptın sorusu yaşanmıyor.
Sonra ikisi bisikletlerine binip gidiyorlar.
Şimdi düşünüyorum, kadının yanında yedek kıyafet bile yok herhalde ki çocuğa kendi montunu giydiriyor.
Otomatik olarak kendi çocukluğuma gidiyorum.
Ben o fıskiyenin daha yanına yaklaştığım an annem beni kucakladığı gibi oradan alırdı.
Islanmazdım, üşümezdim, muhtemelen hasta olmazdım.
Orada oynamaya devam ederdim.
Ama orada ıslanmanın nasıl bir his olduğunu asla bilemezdim.
Çocukların suyla olan oyunlara düşkünlüğünü kendi çocukluğumdan hatırlıyorum aslında.
Kötü bir anıyla. Bir gün hafifçe yağmur yağıyor.
Ben de kaldırımda duruyorum ve kaldırımın yanına park etmiş olan arabanın camındaki yağmur damlalarıyla oynuyorum.
Nasıl oluyorsa ben de kayıyorum ve arabayla kaldırımın arasında birikmiş olan o iki avuç suyun içine düşüyorum ve üzerim sırılsıklam.
Herhalde dört yaşlarındayım ve hiç de gülümsemiyorum.
Annem de gülümsemiyor.
Geçen yaz oğlumla çok büyük bir parka gittik.
En çok istediği şey parka sürekli sulayan fıskiyelerin üzerinden atlamak.
Bu sırada da ıslanmak tabii.
Çok sorun değil çünkü hava çok sıcak ve yanımda iki kat yedek kıyafetle geziyorum.
Parkın tam çıkışında da upuzun bir alan var ve akşam üzeri tüm fıskiyeler çalışıyor ve oğlumun doğum günü.
Şimdi diyorum senle ben bu alanın sonuna kadar koşacağız.
Ben fıskiyelerin yanından koşacağım, sen çimlerin üzerinden yani suların içinden.
Hazır mısın? Yüzündeki o gülümsemeyi asla unutamıyorum.
Umarım o da o günü asla unutmaz.
Aslında düşününce birazcık alnön düğmesine basmış olabilirim ama biraz.
En azından çocukluğun bir oyunlar toplamı olduğunu anlayacak kadar.
Çocuklarda oyun oynamak öğrenmenin tek yolu.
Yetişkinlikte de hayatın bir öğesi olarak var olmak zorunda.
Oyunun sıradan yaşamın sınırlarının dışında merakla çevremizi keşfetme davetine her ayır dediğimizde kendimizden de uzaklaşıyoruz.
Geçen sene Bozcaada'da jazz festivalinin temasını oyun olarak belirlemişlerdi.
Psikolog Brian Sutton Smith'in şu sözü aklıma kazındı.
Oyunun zıttı çalışmak değildir.
Oyunun zıttı depresyondur.
Fark etmişsinizdir biriyle oyun oynama, oyun arkadaşı olma isteğimizi ve hissimizi kaybettiğimizde onunla olan ilişkimiz devam edemiyor.
O yüzden oyun oynama isteğimizi her daim canlı tutmak hayatı anlamlı bir şekilde yaşamakla da bağlantılı.
Oyundan bu kadar bahsetmişken oyuncaklara da değinelim.
Tarihte bilinen ilk oyuncaklar M.Ö.
3000 yıllarında Mısırlılara ait.
Arkeolojik bilgilere göre Mısırlı çocuklar tahta atlar, topaç ve misketlerle oynuyorlar.
Yine aynı dönemlere ait Firavun mezarlarında kirden yapılmış oyuncak bebekler bulunuyor.
Eski Yunan, Roma ve Çin'de kirden yapılıp pişirilmiş kol ve bacakları hareketli bebekler yapıldığı da arkeolojik bulgulara göre biliniyor.
Yine tarihe baktığımızda aslında çocuklarla ilgili bugün yaşadığımız tüm bu bitmeyen suçluluk duygusu ve kaygının insanlık tarihine kıyasla çok yeni olduğunu görüyoruz.
Göçebe yaşam süren topluluklar için çocuk sahibi olmak genelde annenin tek elinde yürüyen bir süreç.
Babanın kim olduğunu bilmek zaten mümkün değil.
Değer yargıları bizim bugün sahip olduklarımızdan tamamen farklı.
Birlikte yaşayan topluluk doğan çocuğu sahipleniyor.
Ancak hamilelikte ya da doğumda yaşanabilecek en küçük terslik bile ölümle sonuçlandığından çocuk doğurmak riskli ve yeni doğan çocuğun güvenliğini ve bakımını sağlayabilmek de çok güç.
Dolayısıyla o dönemlerde çocuklara hele bebeklere belli bir olgunluğa gelene kadar da her an kaybedilebilir gözüyle bakıyorlar.
Yerleşik hayata geçildiğinde tarım gücüne katkı yapacak olanlar erkek çocuklar olduğundan bugün de hala bazı gelişmemiş toplumlarda görüldüğü gibi erkek çocuğa önem atfediliyor.
Çocuklar üzerinde baba tek söz sahibi kişi.
Çocuğu dövme, satma hatta kurban etme hakkına bile sahip oluyor.
Durum Mezopotamya'daki uygarlıklarda biraz iyileşiyor.
Babil devleti Hammurabi kanunlarıyla tarihte ilk kez çocuklar ve ailelerle ilgili maddeler düzenliyor.
Daha çok. sorun çözmeye yönelik pratik kurallar.
Bir maddeyi okuyalım.
Bir kişi oğlunu evden kovmak ister ve bunu hakimin önünde ben oğlumu kovmak istiyorum diye ilan ederse hakim onun gerekçelerine bakar.
Oğlanın, babanın onu haklı bir şekilde evden uzaklaştıracağı kadar büyük bir suçu yoksa babası onu evden uzaklaştıramaz.
Anlıyoruz ki evin reisi baba artık sonsuz güce ve yaptırma sahip değil.
Kendini hakim önünde ispat etmek zorunda.
Çocuğun da baba kadar olmasa da hakları var.
Antik Yunan'a geldiğimizde babanın çocuk üzerindeki sonsuz hükmü devam ediyor.
Bir erkek bebek doğduğunda evin kapısına zeytin dalları asılırken kız bebek doğduğunda herhalde bu ancak dikiş nakış yapar diye düşünüp yün topakları asılıyor.
Bu duyurular da bebeğin aileye kabul edilmesinden sonra yapılıyor.
Aileler doğan bebeği ilk 5 gün aileye kabul etmeme haklarına sahipler.
Kabul edilmezlerse bebekler toplum hizmeti için kurulan yerlere veriliyorlar.
Antik Yunan'da tüm o gelişmiş eğitim sisteminden erkeklerin daha akıllı olduğu gerekçesiyle yalnızca oğlan çocukları yararlanabiliyor.
Platon erkek ve kız çocukların 6 yaşından sonra ayrılması gerektiğini savunuyor.
Sokrates yalnızca erkek çocuklara ders veriyor.
Yunan toplumunun çocuklara ve çocukluğa nasıl baktığını anlamak için Aristo'nun şu sözlerine bakmak yeterli.
Aristo'ya göre çocukluk İnsan yaşamındaki en felaket zaman dilimidir.
Ona göre çocuk hareketlerini denetleyemeyen, düşünme becerisi olmayan ve aklını kullanamadığı için erdem kavramından uzak bir organizmadır.
Çocuk kendi haline bırakılamayan, mutsuz, şuursuz ve huzursuz bir yaşamın vücut bulmuş halidir.
Yine bir Yunan filozof Agustin'e göre çocukluk günahkarlıktan başka bir şey değildir.
Şu koskoca Yunan filozoflarını bugünden sonra sevmem mümkün değil.
Dönülmez bir noktaya geldim.
Aslında o dönemde insanlar çocuğa bir yetişkinin minyatür hali olarak baktıkları için bu yaklaşımlar çok da anlaşılmaz değil.
Bu bakış açısı çok uzun süreler devam ediyor.
Orta çağda 7 yaşından sonra yetişkin olarak görülüp yetişkinlerin olduğu her ortama dahil ediliyorlar.
Küçük insanlar. Böyle görüldükleri için de her türlü işte aileleriyle çalışmaya zorlanıyorlar.
Allah'tan Rönesans çağıyla birlikte hümanizm doğuyor ve İçimi sıkan bu durum hafiflemeye başlıyor.
Çocuklar değer kazanıyor.
18. yüzyılda Burjuva aileler çocuklarına çocuk kıyafeti adı altında artık büyük kıyafetlerine benzemeyen kıyafetler diktiriyor.
Ve onları eğlendirecek oyuncaklar icat etmeye önem veriyorlar.
Düşününce inanılmaz geliyor ama 20.
yüzyılda hatta 1.
Dünya Savaşı sonrasına kadar devletlerin çocuklarla ilgili yasalaşmış hükümleri yok.
Ancak Uluslararası Çalışma Örgütü kurulduktan sonra çocukların çalışma şartları düzenlenebiliyor.
Londra'da 1730-1779 yılları arasında vefat eden insanların yarısından fazlasının 5 yaş altı çocuklar olduğu biliniyor.
1842 yılında İngiltere'de bir kraliyet inceleme kurulunun hazırladığı rapora göre 5 ila 10 yaşlarındaki çocuklar maden ocaklarında, sağlığa zararlı ortamlarda kömür işçisi
olarak çalıştırılıyor. Bugün dünyanın medeni olarak görünen ülkelerinden İngiltere'nin bile sanayi devriminin çarkları arasında kendi çocuklarının yok olmasına uzunca bir süre sessiz kaldığını görüyoruz.
Yani işin özü toplumun çocuğa verdiği değer ancak son 100 yılın konusu.
Öncesinde çocukluk diye bir kavram ne yazık ki yok.
Biz tarihte 100 yıl geriye gittiğimizde 1900 ve 1945 yılları arasında doğan bireyleri kapsayan Sessiz nesil kuşağına ulaşıyoruz.
Bizim hayatımızı şekillendiren bir bakıma bu kuşak.
Bizim dedelerimiz ve onların ebeveynleri.
Bugün büyük ölçüde onların bize aktardıkları kültürün, yaptıkları seçimlerin sonuçlarını yaşıyoruz.
Bazı araştırmacılar bu kuşağı savaş kuşağı olarak da adlandırıyor.
Bu kuşağın ebeveynleri 1.
Dünya Savaşı'nın, kendileri de 2.
Dünya Savaşı'nın dehşetini yaşıyorlar.
Çocukluğun ne olduğunun pek anlaşılamaması ve devam eden ekonomik kriz sonucu sürekli çalışıp ailelerine destek vermeleri gerekiyor.
Bu nesil Çernobil faciası, Kore Savaşı, İspanyol gribi, Büyük Buhran gibi dünya tarihinin tüm korkunç olaylarına şahit oluyor.
Bu kadar zor şartlarda büyüyen ve yaşayan bir neslin hayata çok da iyimser ve sevgi dolu bakabilmesini beklemek herhalde hayal olurdu.
Neyse ki zaman ilerledi.
Artık çocuklarında yaratacağı her travmadan ödüp atlayan ebeveynlerin çocuklarına ne yedirip içireceğini sürekli planladıkları, çocuklarının Legosunu, Iron Manini, Slime'ını eksik etmedikleri
bir dönemde yaşıyoruz. Yani bence dünya iyiye gidiyor.
En azından ben iyimserim.
Hepimize... Çocuklarımıza da kendi çocukluğumuza da yetecek kadar şefkat ve içimizdeki çocukla oynamayı unutmadığımız bir hayat dilerim.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
