
Yaz tatilinin ardından kendimizi Çalışma Odası’nda bulduğumuz bu bölümde; Uffizi müzesinden Medicilere, çalışma bağımlılığından Picasso’ya, veba salgınından Hamlet’e, tarihin ilk ofis binalarından Mad Men’e, Apple Park’ tan sıkıcı mesleklere kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Sonunda mezarlıktaki en zengin adam olmakla değil faydalı bir şeyler yaptık, demekle ilgilenen Steve Jobs’ a hak veriyoruz.
*** Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Floransa, kuşkusuz dünyanın en güzel şehirlerinden biri.
Standart bir turistin şehre gittiğinde mutlaka göreceği ilk yer de Uffizi Müzesi.
Bu müzeyi dolaşırken Botticelli, Leonardo da Vinci, Piero della Francesca, Tiziano, Michelangelo gibi dev isimleri göreceksiniz.
Aklınız bu dehaların hayal dünyalarında dolaşırken etrafınızdaki tabelaları okudukça birden azıcık İtalyancanızla aklınıza bir şey takılacak.
Uffuzi. Uffuzio İtalyanca ofis demek.
Uffuzi de kelimenin çoğulu.
Ofisler. Ne alaka diyeceksiniz?
O minicik anda bu bilgiyi aklınızın çekmecelerinden birine koyduysanız ve benim gibi asla unutmayan biriyseniz o küçük merak bir gün kendi çekmecesinden çıkıp sizi dürtecek ve
siz de yeni bir hikaye öğrenmek zorunda kalacaksınız.
Başlıyorum. Bugün çalışma odasındayız.
Uffuzi Müzesi tarihin ilk ofis binası.
Medici ailesi dünya tarihinde yaşamış en güçlü ailelerden biri.
Aile 14. yüzyılda ortaya çıkıyor.
O dönemde Avrupa'da çok çalıştım zengin oldum diyen pek kimse yok.
Ya zengin doğuyorsun ya zengin biriyle evleniyorsun ya da bir savaştan ganimet kazanıyorsun.
Oysa Medici ailesi kurduğu bankayı büyüterek sonradan çok zengin olmayı ve zenginliğinin boyutlarını İtalya'da Rönesans'ı başlatacak noktaya getirmeyi başarıyor.
Ailenin yıldızını parlatan isim Casimo Medici.
Aile bankacılık işlerini büyütüp kısa sürede Avrupa'da şubeler açıyor.
Papa kilisenin para işlerini yönetme yetkisini de Casimo Medici'ye veriyor.
Yetmiyor Casimo Floransa'yı da yönetiyor.
Bu kadar başarı düşmanlar da yaratıyor ve Casimo bir gün sürgün ediliyor.
Ne var ki dönmeyi başarıyor ve 30 yıl boyunca Floransa tamamen onun şehri oluyor.
Ama bizim Medici ailesini bugün hala bu kadar büyük bir hayranlıkla hatırlamamızın sebebi sadece bu zenginlik değil, zenginlikleriyle yaptıkları.
Muhteşem Lorenzo Medici sanatın nasıl bir güç olduğunu hızlıca kavruyor.
Botticelli, Da Vinci, Michelangelo gibi isimleri himayesi altına alıyor.
Himaye derken maaş vermekten de bahsetmiyorum.
Michelangelo ve Botticelli yıllardır ailenin en büyük evi olan Pitti sarayında ev halkından biri gibi yaşıyorlar.
Galilei sarayda çocuklara astronomi dersi veriyor.
Sanatçılar tüm dünyevi kaygılarından arınınca yaratıcılıklarını sonuna kadar kullanıyorlar.
Botticelli Venüs'ün doğuşunu çiziyor.
Michelangelo Davut heykelini yapıyor.
Leonardo da Vinci her gün yeni bir icat fikriyle çıkıp geliyor.
Düşünsenize da Vinci bir gün helikopterden, bisikletten, bir gün paraşüt, makinalı tüfekten bahsediyor.
Da Vinci gibi biriyle arkadaş olmak da zor olsa gerek.
Kendisi günde sadece 2 saat uyuyor.
Hırsını ve çalışma azmini şöyle daha kolay anlatabilirim.
Tüm bu çalışkanlığına rağmen ölürken şöyle diyor.
Çalışmalarım olması gereken kaliteye erişemediği için Tanrı'yı ve insanlığı gücendirdim.
Tüm bunlar sayesinde Floransa bugünün Floransası ve Rönesans'ın da merkezi haline geliyor.
1560 yılında Casimo Medici Medicilerin çalışma alanlarını bir araya getirmek için bir bina inşa edilmesini istiyor.
Çalışmalara başlanıyor.
21 yıl sonunda da bugünkü bina ortaya çıkıyor.
1700'lerin sonunda da Floransa şehrine bağışlanarak müze olarak kullanılmaya başlanıyor.
Bu podcastta hazırladığım muhteşem manzaralı Midilli adasında bolca Türk var.
Hava sıcak, yazdan kalma, denizin kıyısındaki kendi halinde bir restoranda Tahta bir iskemlede oturmuş bir yandan frappesini yudumlayan bir Türk'ün konuşması geliyor kulağıma.
Bilgisayarının ekranına şöyle diyor.
Giremedim daha sabahtan beri denize.
Şu toplantıdan sonra atlayacağım.
Kafamı çevirip atlamadım dediği denizin güzelliğine bakıyorum.
Aklıma insanın evi neresidir bölümünde konuştuklarımız geliyor.
Bir kabuk gibi ruhu içinde muhafaza eden beden denizin kıyısında bir tatil beldesinde.
Oysa akıl ve ruh bambaşka işlerle meşgul.
Hiç orada değiller. Uygun bir an gelecek ve hepsi buluşacaklar.
Bugün artık insan bedenen de değil.
Aklen neredeyse ofisi orası.
Bunu da adını dahi anmak istemediğim Covid-19 pandemi dönemine borçluyuz.
Sizi alıp makarna poşetlerini bulaşık deterjanıyla köpürttüğümüz, evden 17 gün boyunca çıkma yasağı yaşadığımız ve dünyada 14 ila 23,5 milyon arası kişinin hayatını kaybettiği
bu döneme götürmeye çok da hevesli değilim.
Karşınızda doğuma bile maskeyle girmiş bir insan var.
Travmam sebebiyle konuya başlayamayıp sözü dolandırıp duruyorum.
2020 yılının Mart ayında başlayan pandemiyle birlikte dünya ekonomisi daha önce hiç karşılaşmadığı bir sorunla karşılaşıyor.
Çalışanların işe gidememesi.
Böylece evden çalışma kavramıyla tanışıyoruz.
Ve itiraf edelim en başta hepimiz buna bayılıyoruz.
Trafikte vakit kaybetmek yok.
Saçla, makyajla eskisi gibi uğraşmak yok.
Pijamanın üzerine giyilen gömlekle ekranın karşısında oturup toplantı bitince buzdolabından bir karpuz çıkarıp kesmek mümkün.
Giderek alınan kiloların bir sebebi hareketsizlik, bir sebebi de bütün gün mutfak masasında oturuyor oluşumuz.
Evde karı koca çalışıyorsa biri salondaki yemek masasında, diğeri mutfaktaki masada.
Evde birbirine karışan toplantı seslerine bir de online eğitimden duyulan matematik dersi ekleniyor.
Zaman geçiyor ve haberlerde kapanan işyerlerinden, devlet desteklerinden, maskesiz sokağa çıkma yasağından, aşı çalışmalarından bahsediliyor ama sanki her şey sonsuza dek sürüyor.
Biz ne yaşıyoruz diye düşünmediğimiz zamanlardaysa boş vaktin içinde boğuluyoruz.
Zaman öyle çok ki karanlıkta hiçbir şey göremeyen insanlar gibiyiz.
Bu boşlukta ne yapacağımızı bulamıyoruz.
Boş boş duvarlara bakıyoruz.
Bazıları... Ekmek pişirmeye, meditasyona, resim yapmaya başlıyor.
Sahil kasabasındaki yazlığa taşınanlar var.
Hayat bir şekilde devam ediyor.
Zoom toplantılarının arka fonlarına palmiye ağaçları koyanlar oluyor.
Toplantılarda herkes birbirinin evinin içini dikizliyor.
Şu müdürün mutfağında 30 senelik dolaplar vardı.
İnsan biraz evine para harcar diyoruz dedikodu kaçamaklarında.
O zamana kadar bir otel gibi gördüğümüz evler tüm hayatımızı dolduruyor.
Ve evlere kargolar yağıyor.
Duvarlara baktıkça içimizden boya yapmak, bahçeye baktıkça çiçek dikmek geliyor.
Sırtımızdaki ağrılar çoğalınca ofisteki çalışma koltuğunun aynısını eve de almak istiyoruz.
Ama bir de bakıyoruz ki koltuğun fiyatı 2 aylık maaşımız kadarmış.
Neyse deyip devam ediyoruz.
Zaman geçtikçe yemek kokusundan rahatsız olmaya, sandalyeler sırtımıza iyice batmaya, dikkatimizi toplayamamaya başlıyoruz.
Ve yalnızlığı özlüyoruz.
Ama gidecek bir yer, kapısını kilitleyecek bir mekan yok.
Çünkü bizim evlerimizde çalışma odası diye bir konsept yok.
Downton Abbey dizisini izleyenler hemen Count Robert Crowley'in şahane çalışma odasını akıllarına getirsinler.
Diziyi izlemeyenler için dizi 1912 yılında başlıyor.
İngiliz aristokratı bir ailenin ve çalışanlarının yaşadığı malikhanedeki hayatı anlatıyor.
Tam Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem.
İzlemeyenler şöyle bir hayal etsinler.
Yüksek tavanlı, devasa bir oda, yüksek pencerelerde yerlere kadar uzanan kadife perdeler, puslu ve serin Londra havası, çıtır çıtır yanan bir şömine, önünde ve muhtelif
yerlerde puf puf yastıkların sıralı olduğu kadife koltuklar ve tavana kadar uzanan ahşap kitaplıklarda kitaplar, kitaplar, kitaplar.
Şehri servisi biraz sonra başlıyor.
Bir yazı masası var. Kont sabah kalkıp hazırlandığında yazı masasına geçip çayını içerken gazetesini okuyor ve mektuplarını cevaplıyor.
Biri onunla görüşmeye geldiğinde koskoca malikaneyi sığamayıp kütüphaneye geçelim diyerek kapılarını kapatıyor.
Akşam yemeklerinden önce konuklarla birlikte orada bir içki içiyorlar.
Gecenin ilerleyen vakitlerinde sohbetler orada derinleşiyor.
Orası kontun alanı bu kesin.
Yalnızlık alanı ve elektriğin yeni bağlandığı malikanede bir gün zoom toplantısı yapması gerekseydi eminim o çalışma masasında oturarak yapacaktı.
Ama yine kont yapacaktı.
Karısı ve kızları orayı ziyaret ettikleri bir yer olarak görmeye devam edeceklerdi.
Oraya ait olmadıklarını bileceklerdi.
Düşünmek, yalnız kalmak, kafa toplamak için böyle bir yerin ne büyük bir ihtiyaç olduğunu biz pandemiye kadar belli ki anlayamadık.
Oysa... Virginia Woolf bu ihtiyacı 1929'da görüyor ve de kitabını yazıyor.
Kendine ait bir oda.
Virginia Woolf'un bu kitabı 1928 yılında kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta olan Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşması üzerine şekilleniyor.
Bu konuşmadan bir sene sonra İngiltere'de kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınıyor.
Woolf kitabında şöyle diyor.
Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın.
Ve yazın. Erkekler ne der diye düşünmeden yazın.
Yüz yıl sonra değişen bir şey yok.
Yazın kısmını. Yazın ve yaşayın diye revize ediyorum ben.
Biz insanlar ne yazık ki içinde yaşadığımız dönemlerde hayatlarımıza çok geniş açıdan, anlamlı bir bütün oluşturabileceğimiz mesafeden bakma becerisine sahip değiliz.
O yüzden yaşadığımız pandemi döneminin toplumun dokusunu, İnsan ilişkilerini, düşünme biçimlerimizi, insan olarak her birimizin hayata bakışını nasıl değiştirdiğini henüz anlayamıyoruz.
Belki benzer bir pandemiye dönersek biraz daha anlayabiliriz.
Büyük bir salgına gidelim.
Kara ölüme. Vebadan bahsediyorum.
1347-1352 yılları arasındaki veba salgını ortaçağ Avrupa dünyasını tamamen değiştiriyor.
Dünyada o dönemde 75 ila 200 milyon kişinin vebadan öldüğü düşünülüyor.
Vebadan bahsederken Maggie O'Farrell'ın Hamlet kitabından bahsetmeden geçmek istemiyorum.
O'Farrell kitabında aslında Shakespeare'in hayatını anlatıyor ama bir kez bile ondan adıyla bahsetmiyor.
Shakespeare yaşadığı dönem ve ailesi üzerinden anlatılıyor.
Shakespeare 11 yaşındaki oğlunu veba salgınında kaybediyor Hamlet'i.
Bu ölümden birkaç sene sonra da içindeki tarifsiz acıyı dünyanın en iyi bilinen tiyatro oyunlarından birine dönüştürüyor Hamlet'i.
Hamlet oyununda Hamlet Danimarka prensi ve babasını amcası öldürüp yerine geçiyor.
Hamlet oyun boyunca babasının hayaletiyle konuşuyor.
Derler ki Shakespeare bu şekilde oğlunu hayatta tutup kendini öldürmek istiyor.
Kitaba dönersek kitap kurguyu gerçekle birleştirip ağızda çok güzel bir tat bırakıyor.
Orası yatsınamaz. Ama veba ile ilgili bir bölümü var.
Orada O'Farrell vebanın ortaya çıkışını ve yayılışını anlatıyor.
Uzunca bir bölüm. O yüzden ben burada anlatmayayım ama siz muhakkak okuyun.
Bence kitabın kendisinden daha da parlak bir kapı.
Yazar belki sonra o kapıyı başka bir yere açar.
Vebanın yol açtığı ölümler kadar çarpıcı olan bir yanı da hastalığın ortaçağ yaşamında yarattığı şaşkınlık.
O dönemde toplum belli sınıflara ayrılmış ve kimse de bunu sorgulamıyor.
Köylüler, esirler ve köleler karşılıksız karın tokluğuna çalışıyorlar.
Hiçbir hakları da değerleri de yok.
Zengin tüccar ticaret yapıyor, soylular hayatlarını yaşıyor ve kral da zaten tanrının gölgesi olarak her şeye hükmediyor, her şey de ona ait.
Kast sistemi çok kesin.
Kadınlar ikinci sınıf vatandaş.
Ancak salgın başlayınca görülüyor ki günahsız ve her şeye gücü yeten diye düşünülen din adamları da bir köle kadar hızlı ve acılı bir şekilde ölebiliyor.
Kralın sonsuz sanılan gücü salgını durduramıyor.
Ölümle yaşan bir arada ve kimin ne zaman öleceği belirsiz.
Ölüm korkusu öyle büyük ki diğer tüm korkular yanında ufacık gölgelere dönüşüyor ve otorite yok oluyor.
Salgın nihayet sona erdiğinde köylüler maaş istemeye, kölelik yok olmaya, ve kocaları ölünce kendisine kalan malları işleten kadınlar toplumda görünür olmaya başlıyor.
Köylüler ilk defa düzgün kıyafetler giymeye başladığı için soylular abartılı kıyafetler diktirmeye bu dönemde başlıyorlar.
Aradaki farkın yok olmaya başlaması onları korkutuyor ve sonrasında da köylü isyanları Yüzyıllarca devam ediyor.
Rönesansın ve reformun da hemen bu dönemin ardından başlaması tabii ki tesadüf değil.
Beyin kendini sürekli yeniden inşa eden bir organ.
Bu sebeple önceden yaşadığı hayat sanki hiç olmamış gibi hayatı yeniden dizayn ediyor ve ona ayak uyduramayan her şey, mekan, makam yok olmakla kendini yenilemek arasında
bir tercih yapmak zorunda kalıyor.
Demek ki veba olmasa maaş diye bir kavram gelişmeyecekti.
Peki... Pandemi bize ne hediye etti?
Hiçbir şey yapamadan geçirdiğimiz tüm o çaresiz günlerde ofisimize, iş yerimize gidip masamıza oturmayı, bir şeyler yapmayı, hayatımızı gerçekten yaşamayı özledik.
Sadece para kazanmaktan bahsetmiyorum.
Anlamlı bir hayat yaşamanın yolu olarak çalışmayı gördüğümüz için pek çoğumuz hayatın...
anlamsızlaştığını hissettik.
109 yaşındaki Sümerolog Muazze Zılmiye Çığ yakın zamanda çıkan kitabında anlamlı bir hayat yaşadım demek için ne yapmalıyız sorusuna çok sevmeliyiz ve çok çalışmalıyız diyor.
Çalışmak ve üretmek kuşkusuz çok değerli.
Belki de bu sebepten daha önceleri çalışma eylemi yalnızca para kazanması gereken grupları yani köleleri, esirleri ilgilendirirken bugün dünyanın en zengin aileleri de çalışma
hayatının içinde. Kuşaklar boyu yetecek bir servete sahip olsanız sıradan bir gününüz nasıl geçerdi?
Sabah beşte kalkıp işe gider miydiniz?
Bu sorunun cevabı her kişi için farklı.
Çünkü cevap insanın özüyle ilgili.
Her birimiz başka hiç kimsede olmayan biricik bir çekirdekle doğuyoruz.
Çekirdeğin etrafı kalınlaşıp bizi bir meyveye dönüştürdüğünde genelde hayatla ilgili bir fikrimiz oluşmuş oluyor.
İnsanın yaparken zamanı unuttuğu.
tutku duyduğu, kendini hafif ve yaşama sevinci dolu hissettiği işler genelde o kişinin hayata ben bu işi yapmak için gelmişim dediği işler.
Yaparken dedim fark ettiyseniz.
İşin sonunda elde edilen çıktığından bahsetmedim.
Paradan ya da başarıdan da.
Beyoncé tüm şöhretine ve servetine rağmen hala dünya turnesine çıkıp günde 15 saat prova yapmaya devam ediyor.
Picasso dünyanın en üretken ressamı olarak Guinness Rekorlar kitabına girdi.
Hayatı boyunca 13.500 adet resim yaptığı söyleniyor.
Her gün bir resim yaptığını varsayarsak aralıksız 37 yıl boyunca her gün resim yaptığı gibi bir sonuca ulaşıyoruz.
Picasso'yu çalışmaya ya da bu kadar çok çalışmaya iten sebep neydi?
Alain de Botton, Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı kitabında çok ilginç bir yol izliyor.
Muhasebecilikten aktarım mühendisliğine, ressamlıktan bisküvi imalatına kadar birçok farklı iş kolunu Ziyaret ediyor.
Günlük hayatımızda aslında çok evzem olan ama hiç de farkında olmadığımız meslek gruplarının çalışma alanlarında dolaşıyor.
Kargo gemisi gözlemek mesela.
Dünyanın en sıkıcı işi olabilecekken bundan heyecan duyan insanlar da var.
Diğer tüm mesleklerdeki gibi herkesin kendi çekirdeğine uygun bir beslek bulması mümkün.
Anladığım kadarıyla bir iş insana uygun olunca o kişi o işi yaparken ne saate bakıyor, ne aklına başka düşünceler üşüşüyor, ne de sabahları yatağa yapışıyor.
Yaptığı işle hemhal olup, zamana kapılıp gidiyor ve de bundan tatmin oluyor.
İzlediğim bir animasyon vardı.
İsmi Sol. Joe çok yetenekli bir caz piyanisti ve bir devlet okulunda yarım gün ders veriyor.
Ama hayal ettiği iş aslında bu değil.
Hayal ettiği kariyer ünlü bir caz grubunda çalmak.
Çok spoiler vermeden en etkileyici yerine gelmek istiyorum.
Sonunda bir gün hayaline kavuşuyor ve istediği grupla birlikte çalıyor.
Program bitince mutluluktan sarhoş bir şekilde kulüpten çıkıyor ve taksi beklerken grup arkadaşlarından biriyle sohbet etmeye başlıyor.
Peki yarın ne yapıyoruz? Arkadaşı da ona bugünün aynısını diyor.
Şaşırıyor Joe. Grup arkadaşı suratındaki şaşkınlığı görünce ona şu hikayeyi anlatıyor.
Bir balık diğerine okyanus nerede diye sorar.
Diğeri de ona içinde yüzüyorsun der.
Diğeri şaşırır ve...
Ama bu yalnızca su der.
Daha iyi işler, kazançlar, kariyerler için koşarken arada bir durup keyif almayı, yaptığımız iş her neyse tadını çıkarmayı unutmayalım.
Çalışma bağımlılığı tuzağına düşmeyelim.
Hani yazın plajda sürekli telefonunu kontrol eden, iş arkadaşlarını arayıp Bensiz yapabiliyor musunuz diye soran kişiler görürsünüz.
Bir dakika boyunca boş boş oturup uzaklara bakamaz, rahatlayamaz, ne yapacağını bilemez bir hali vardır.
Tatilde kaybolmuştur.
İşte bu kişiler alışveriş, sigara ya da alkol bağımlıları gibi bağımlıdırlar.
Kendi içlerindeki anlam boşluğunu sürekli hareket ederek, işe yarar hissederek doldurmaya çalışırlar.
Boş vakitlerinde yapacak bir aktivite bulamazlar.
Yavaşlamayı, küçük şeylerden keyif almayı bilmezler.
İncelikleri ayıracak vakitleri yoktur.
İşte bu kişiler Emekli olana kadar bir yarış atı gibi koşar ve emekli oldukları günün ertesinde de kendilerini dev bir iç sıkıntısının kucağında bulurlar.
Oysa Muhsin Ünlü'nün ne dediğini hatırlayalım.
Benim gibi sonsuz bir at hiç koşmuyor kendi attır.
Bizim de her gün aynı hızda koşmamıza gerek yok.
Bazı günler tırıs gidelim.
İşte bazı sabahlar tırıs, bazı sabahlar dört nala kapısından girdiğimiz bu ofisleri de birileri icat etti.
Ofis fikrinin ilk ortaya çıkışı...
Şaşırmayın Roma İmparatorluğu zamanında Roma'da her imparatorluk şehrinin merkezinde bir forum bulunuyor.
Forumu mağazalarla ve ofislerle çevrili bir meydan gibi düşünebiliriz.
Ofis kelimesi de zaten Latince officium kelimesinden türemiş.
Officium, sorumluluk, hizmet, görgü gibi anlamlara geliyor.
Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra çok uzun süre bu türden bir anlamlı bir araya gelme oluşmuyor.
Osmanlı döneminde hizmet ya da kişiye dayalı mesleklerin değil ama esnafın bir araya geldiği bedestenler, çarşılar, zanaat öğreten loncalar görüyoruz.
Ama bugün ofis dediğimiz anlamda bir mimari örgütlenme görmüyoruz.
Doktorluk, terzilik gibi meslekler hem ev hem de ofis olarak kullanılan mekanlarda icra ediliyor.
Sonrasında 16.
yüzyılda Uffizi binası yapılıyor.
18. yüzyılın başında Londra'da bugünkü ofislerin ataları diyebileceğimiz The Ripley Building ve East India House binaları inşa ediliyor.
Bunlar binlerce kişinin çalışması için tasarlanıyorlar.
Çalışma alanları, toplantı ve makam odaları bulunan bir bina bu.
Burada yapılan işten de bahsetmeliyiz.
Uzun zaman çalışma hayatında organizasyon diye bir kavram yok.
İşi yapan kişi aynı zamanda işin sahibi.
Onun yazılarını temize çeken, yazışmalarını takip eden, gelen gidene kapıyı açan bir asistan var belki.
İş bölümü diye bir şey yok.
Çok sonraları yapılan işlerin mahiyeti genişledikçe başka kişilere sorumluluk ve maaş verme kültürü ortaya çıkıyor.
Bebek adımlarıyla tabii. Londra'da yapılan bu ilk binalardaki bürokratlar ofiste şirket evraklarını belgeleme tekrarlarından ibaret uzun saatler geçiriyor.
Sabah işe gidip akşam dönülen bu düzen bugünkü modern çalışma hayatı saatlerinin de temelini atıyor.
19. yüzyıla geldiğimizde ise ofisler açısından ciddi bir sıçrama yaşanıyor.
Telefon, telgraf, daktilo ve hesap makineleri gibi müthiş buluşlar sayesinde yapılan iş hafifliyor ve bu aletler taşınamayacak kadar büyük ve az sayıda olduğu için bunlara bağlı
işleri yapabilmek için ofise gitmek zorunlu hale geliyor.
Böylece ofis ve ev, ev hayatı ile iş hayatı net bir şekilde birbirinden ayrılıyor.
20. yüzyılda ise işler biraz tuhaflaşmaya başlıyor.
Ofisler çalışanların daima izlendiği insan tarlalarına dönüşüyor.
Sıkışık alanlar, uzun çalışma sahipleri insanları boğmaya başlıyor.
Bir de asansör, suni aydınlatma, ısıtma ve soğutma gibi yenilikler binalara eklenince insanlar doğayla temaslarını iyice kesiyor.
Ofis bir çalışma makinesi haline geliyor.
İnsanlar sabah girdikleri kapıdan akşam geriye sadece posaları kalmış olarak yorgun ve mutsuz çıkıyorlar.
20. yüzyılın ofislerinden bahsederken Don Draper'a bir selam vermeden geçmeyelim.
En favori dizilerimden Mad Men 1960'lar New York'unda bir reklam ajansında geçiyor.
Bir gökdelen katında yaşanan şirket içi kariyer çekişmelerini, yeni ortaya çıkan televizyonun yarattığı etkiyi, Vietnam Savaşı'nı, Ay'a ilk kez ayak basılmasını, kadınların Yalnızca
sekreter olarak kapısından girebildikleri bu parlak dünyadaki yaşama kültürünün 10 yıllık değişim periyodunu izliyoruz.
Don Draper bir ilah gibi kendi büyük ve havalı odasında oturuyor.
Şirket ortaklarından biri Japon tarzında döşediği odasına girenlerden ayakkabılarını çıkarmalarını istiyor.
Don Draper'ın sekreteri Peggy öyle başarılı ki sekreter olarak başladığı kariyerine gerçek bir reklam yazarı olarak devam etmeyi başarıyor.
Dizi izlerken ofis binasının içinde dolaşmaya, cam bölmeleri, şehir manzarasını, ofisin içindeki o küçük dünyayı izlemeye bayılıyorum.
Bu bölümü bir Don Draper alıntısıyla kapayalım.
Don, reklam ekibinin ve yaratıcı ekibin başı.
Onunla çalışmak muhteşem bir his.
Çok etkileyici ve bir deha şüphe yok.
Ama bir yandan da Her şeyi söyleyebilecek biri.
Bir gün toplantıda ekipteki birine şöyle diyor.
Kaba bir çeviriyle. Sana burada böyle bir çalışma ortamı yarattığımız için çok memnunum.
Sanırım kendini başarısız olabilecek kadar rahat hissediyorsun.
Bu bildiğin mobbing dondurapır.
Senden sonra işler çok değişti.
Çalışanların kendilerini iyi ve rahat hissettikleri ofislerde verimliliklerinin arttığı ortaya çıkıyor.
Böyle olunca ofis planlamalarında da değişikliklere gidiliyor.
Google, Apple gibi teknoloji devi şirketler ofis binaları komplekslerini isimlendirirken bile kampüs, park gibi adlar koymaya başlıyorlar.
Apple'ın Kaliforniya'da yaptırdığı Apple Park'a bakalım.
Steve Jobs tüm tasarım aşamalarını bizzat takip ettiği kompleks için ofis yerine işbirliği ve yaratıcılık merkezi sözcüklerini kullanıyor.
Bina şöyle. Dev bir halka düşünün.
Halkanın içinde de devasa bir park yer alıyor.
Bu kompleks 12 bin çalışanı barındırıyor.
Halka şeklindeki binanın içinde çalışma ofisleri, toplantı odaları, 9 bin metrekarelik bir spor merkezi, yoga ve pilates alanları, masaj odaları, 4 bin kişilik bir
restoran, Steve Jobs tiyatrosu, kafeler ve araştırma bölümü yer alıyor.
Parkta koşu yapabilir, meyve bahçelerinde dolaşabilir ya da gölet kıyısında rüyalara dalabilirsiniz.
İşte çalışanlar tam hayallerimiz gerçek oldu deyip rahat bir nefes almıştı ki pandemi patlıyor.
Pandemide Apple tamamen uzaktan çalışmaya geçiyor.
Pandemi sonrası da 2 gün ofiste 3 gün uzaktan çalışmaya devam ediyor.
Geçen aylardaysa 2 günlük ofis programlarına uymayan çalışanların uyarıldığına dair bir haber çıktı.
Galiba ofis bu dünya harikası kampüs de olsa İşe gitmek hala zor.
Çünkü büyü bir kere bozuldu.
O zaman pandemi bize ne hediye etti sorumuza geri dönelim.
Sanırım özgürlük duygusunu.
Sadece teknolojik şirketler değil.
Pek çok firma pandemi sonrası hibrit yani bazı günler ofiste bazı günler uzaktan çalışma modelini sürdürüyor.
Hatta bugün global iş arama sitelerinde dünyanın herhangi bir yerinde çalışabileceğiniz binlerce iş ilanı görebilirsiniz.
O işi yaparken belli bir yerde, şehirde hatta ülkede olmanıza bile gerek yok.
Karavanınızla Avrupa'yı dolaşarak hiç tanımadığınız birinin evini kiralayıp terasından gün batımını izleyerek, okyanusta sörf yaptıktan sonra üzerinizi değişip toplantıya girerek de hayatınızı sürdürebilirsiniz.
Pandemi bize hayatın kısalığını ve özgürlüğün değerini öğretti.
Nietzsche'nin dediği gibi ölümün en güzel yanı bir daha ölmeyecek olmaktır.
Medyacılar 1737'de soyun son temsilcisi de ölünce dünya sahnesinden siliniyorlar.
Steve Jobs 2011'de pankreas kanserinden ölüyor.
Jobs bir konuşmasında mezarlıktaki en zengin adam olmak umrumda değil.
Umrumda olan şey gece yatağıma uzandığımda bugün biz harika bir şeyler yaptık diyebilmek diyor.
Bizim de kaderimiz onlardan farklı olmayacak.
O güne kadar yaşadığınız suyun aslında okyanus olduğunu unutmadığınız bir çalışma hayatı dilerim.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
