
Banyo - Hamam, Şarap ve Aşk Bedenlerimizi Mahvettiler
14 Ağustos 2024 · 26 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Roma hamamlarında mola verip kendimizi şımarttığımız bu bölümde; yıkanmanın tarihçesinden hijyen kavramına, su mistizminden kozmetik kavramının ortaya çıkışına, kadınların güzel hissetmek için yüzyıllar boyu yaptıklarından deniz hamamlarına kadar pek çok konuya değiniyoruz.
Sonunda Romalılara hak veriyoruz; hamam, şarap ve aşk bedenlerimizi mahvettiler. Ama hayatın kendisi de hamam, şarap ve aşktır.
Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Isaac Dinesen Danimarkalı bir yazar.
Çok sevdiğim bir sözü var.
Hayattaki her şeyin tedavisi tuzlu sudur.
Ter, gözyaşı ve denizler.
Çok doğru ama bir eksik.
Listeye bir de tuzlu olmayan güzel ve ılık bir banyo ekleyelim.
Banyo dediğimizde biz bugün evimizin kapalı ve genelde güneş almayan bir odasında bir duş teknesinin veya küvetin içine girdiğimizi, duş camının arkasına geçtiğimizi ve suyun akması için bataryayı çevirdiğimizi
hayal ediyoruz. Bu kadar basit.
Oysa bu çok yakın bir zamanın alışkanlığı.
Bundan yalnızca 40 yıl önce çoğu evde sıcak su sistemi olmadığı için banyo yapmak çok daha zahmetliydi.
Önce ocakta ya da sobanın üzerinde bir miktar suyu ısıtmamız, sonra da banyoya girip o suyu başka bir kovadaki soğuk suyla alıştırmamız ve büyük ihtimalle bir maşrapa yardımıyla üzerimize dökmemiz gerekecekti.
Biraz daha geriye gittiğimizde ise karşımıza yatak odalarındaki dolapların içinde göreceğimiz hamamlıklar çıkıyor.
Hamamlıklar? Dışarıdan baktığınızda diğer dolaplardan farksız.
Bunlar genelde alt kısmı çekmece, orta kısmı banyo yapılacak olan boşluk ve üst kısımları raflardan oluşan yerler.
Su değecek yerleri çinkoyla kaplanıyor ki dolabın içi çürümesin.
Yani odanızdaki bir dolabın kapaklarını açıp içine girip yıkanıyorsunuz.
Kafamızda oluşan bu resim hiç de şimdiki şampuan reklamlarındaki görüntüye benzemiyor.
Nerede o suların yağmur gibi aktığı farklı köşelerden çıkan sularla masaj yapan duş kabinleri.
Evet fark ettiyseniz bu bölümde banyodayız.
İşim gereği şu ana dek 50'nin üzerinde banyo tasarımı yapmışımdır.
Birbirinden farklı özelliklerde yüzlerce duş bataryası, duş başlığı, küvet, klozet modeli incelemişimdir.
Ve size söyleyebilirim ki herkes için ideal banyo tanımı ve banyo yapma alışkanlıkları parmak izi gibi kendine has.
Mesela bir projede sabahları aynı saatlerde aynı banyoda hazırlanıp evden çıkması gereken genç bir çift için çift lavabolu bir tezgah tasarlamıştım ve çok mutlu olmuşlardı.
Başka bir projede bir toplantıda fazlaca büyük bir banyosu olan orta yaşlarının sonundaki bir çifte aynı öneriyle gittiğimde adam bana ne münasebet eşim hazırlanırken ben onu beklerim diye cevap vermişti.
Hakaret gibi görmüştü bu önerimi neredeyse.
Boğazgören bir evde yaptığımız tadilatta hem banyonun hem de banyonun yanındaki koridorun duvarlarını kırıp yerlerine cam takmıştık ki banyo yapan kişi deniz manzarasını görebilsin.
Evin sahibi bu evi ilk gördüğümden beri bunu hayal ediyorum demişti hatta.
Bazı kişiler klozetin muhakkak kapalı bir mekanda hatta neredeyse bir kutunun içinde olmasını isterken yatak odasıyla birleşik bir banyo yaptığım bir projede bölmeye hiç gerek yok açıkta kalsın diyen de olmuştu.
Cam yüzü yatağa bakan duşlar, odaların ortasına konulan devasa jakuziler, banyoda profesyonel saç yıkama lavabosu isteyenler.
Hepsini gördükçe anladım ki banyolarda olan bitenler insanın bilinçaltının, hayallerinin, izlediği filmlerin, kaldığı otel odalarının, yaşadığı çocukluğun bir araya getirdiklerinin
bir toplamı. Ve fiziksel ihtiyaçlar kadar psikolojik sebeplerle ve anılarla şekilleniyorlar.
Aynı psikoloji kendimize ait banyo olanlarını bir konfor alanı olarak görüyor.
Herkese göre kendi evindeki tuvalet temiz ve rahatken diğerleri değil.
Yapılan bir araştırmaya göre dünyada 17 milyon kişi utangaç mesane isimli bir rahatsızlık yaşıyor.
Bu rahatsızlığı kısaca tarif edersem evin dışındayken tuvalete gitmekten kaçınma davranışı diyebilirim.
Yabancı bir tuvalete gitmek zorunda kalmamak için tüm gün boyunca su içmemek, seyahat etmemek, idrar yolları enfeksiyonuna yakalanmak gibi pek çok zorluk yaşıyorlar.
Rahatsızlığı yaşayanların %90'ının erkekler olması ilginç.
Bu durumu erkek tuvaletlerine pisivarların birbirine çok yakın olması nedeniyle görünme ve duyulma endişelerinin çok daha yüksek olması şeklinde açıklıyorlar.
Özellikle ofis tuvaletleri, misafirliğe gittikleri evler ya da çıktıkları seyahatler bu kişiler için kabusa dönüşüyor.
Japon kültürü gibi birbirine rahatsızlık verme kaygısı yüksek kültürlerde bu gerginlik giderek daha da artıyor.
Bazı şirketler bu sorunu çözebilmek için ofis tuvaletlerinde biri kabine girdiği an başlayan dalga ya da yağmur sesi, nehir şırıltısı gibi sesler çıkaran bir müzik yayını yapmayı akıl ediyor.
Bu şekilde en azından duyulma stresiyle yaşanan gerginlik azalıyor ve bu durumun çalışanların gün içindeki performansını bile etkilediği görülüyor.
Modern dünya insanlarda tuvalet, temizlik ve yeme içme konularında sürekli baskı yaratıyor.
Yemek odalarını konuştuğumuz bölümden hatırlarsınız.
Romalılar yemeklerini sedirde uzanarak elleriyle yiyorlardı.
Aynı şekilde. Tuvaletlerde ve banyolarda da son derece rahatlar.
Geçen günlerde TikTok'ta bir furya başlamıştı.
Kadınlar erkek arkadaşlarına ne sıklıkla Roma İmparatorluğu hakkında düşündüklerini soruyorlar ve ilginç bir şekilde ayda 3-4 kez, her gün, günde 2-3 kez düşündüğünü söyleyenler çıkıyor.
Gördüğünüz gibi ben de artık onlardan biriyim.
Aklıma gelen hangi soruyla ilgili bir cevap arasam karşıma Roma İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu döneminde o konunun ne kadar gelişmiş olduğu sonucu çıkıyor.
Konu yıkanmak ve hatta tuvalet alışkanlıkları olsa bile.
O zaman konuşalım. Roma İmparatorluğu döneminde tuvalet aralarda bir duvarın, kabinin, kişilerin birbirlerini görmelerini engelleyecek herhangi bir şeyin olmadığı bir nevi sosyalleşme
alanı. İnsanlar yan yana sıralanıp Açılmış deliklere ya da delikli oturaklara oturarak hem sohbet ediyorlar hem de hacet gideriyorlar.
Ses mi çıktı, koku mu oluştu diye bir grama endişeleri yok.
Başka bir çareleri de yok açıkçası.
Nüfusun bir milyonu aştığı Roma'da barınmak bir soruna dönüşmeye başlayınca insulaları inşa edilmeye başlanıyor.
İnsula yani apartmanlar.
Bu apartmanlar 6-7 kat yüksekliğe kadar inşa edilebiliyor ama bir sorunları var.
Su tesisatının olmaması ve yangın endişesiyle içlerinde ateş yakılamaması.
Bu yüzden de evlerde banyo ve mutfak yok.
Hatta şöyle diyebiliriz.
Nüfusun yalnızca %5'inin evinde kendine ait bir gidere bağlanmış bir tuvalet var.
Bu durumda halk için geriye iki seçenek kalıyor.
Umumi tuvaletleri kullanmak ya da evde işlerini halledip dolu kovayı sokağa boşaltmak.
Tabii öylece 4. kattan sokağa dökülüverilen kovalar sorunlara yol açmaya başlayınca Bu konuyu bir kanuna bağlıyorlar.
Kovayı düşüncesizce rastgele dökmenizden kaynaklı olarak aşağıdan geçen biri yaralanır, hastalanır ya da kıyafetleri mahvolursa tüm masraflarını karşılamak zorundasınız.
Siz eğer Roma İmparatorluğu döneminde yaşayan bir Roma vatandaşı olsaydınız Sabahın erken saatlerinden öğlene kadar ağır ve yorucu işlerde çalışır.
Günün öğleden sonrası ve akşamını da eğlenmeye ve dinlenmeye ayırdınız.
Tabi kirlenen ve yorulan vücudunuzu da temizlemek ve şımartmak isterdiniz.
O zaman da gideceğiniz yer belli.
Hamam. Roma'daki hamam kültürünün başlangıcının Yunanlılardaki terle tedavi odacıkları olduğu sanılıyor.
Yunanlılar bu odacıklarda ortada bir mangal yakarak içeriği ısıtıyorlar ama Sıcak su sağlayamadıkları için dışarıdan su taşınıyor.
Roma İmparatorluğunda bu yapılar büyütülerek içlerine sıcak suyla ya da sıcak havayla ısıtma sistemi yani bugünkü yerden ısıtma dediğimiz sistem ekleniyor ve ortaya bugünkü hamam yapıları
çıkıyor. M.S. 400 yıllarında yalnızca Roma'da 11 adet genel halkın kullanımına açık hamam ve 856 adet özel banyo yapısı bulunuyor.
Hamamlar Roma'da sadece temizlik için kullanılıyor.
Bir eğlence ve rahatlama merkezi gibi konumlanıyorlar.
Bunun yanında bugün bir güzellik merkezinde hangi hizmetler veriliyorsa tamamı orada da var.
Epilasyon, manikür, masaj, sabunun henüz icat edilmediği bu dönemde vücudunuzdaki kirden arınmak için bir köleden sizi yağlarla kaplamasını sonra da bu yağları bir spatula ile kazımasını
isteyebilirsiniz. Bununla birlikte hamamların içinde yüzme havuzları, kütüphaneler ve spor alanları da mevcut.
Güreş, top oyunları gibi aktiviteler de yapılıyor.
Bu yüzden de yeni birileriyle tanışmak, buluşmak, beraber yiyip içmek için de uygun mekanlar.
Buluşup bir şeyler yapalım dendiğinde akla ilk gelen seçenek sosyal hayatın merkezi.
Roma'daki hamamlardan birinin girişinde şöyle bir yazı var.
Hamam, şarap ve aşk bedenlerimizi mahvettiler.
Ama hayatın kendisi de hamam, şarap ve aşktır.
Yani TikTok ahalisi sabah akşam Roma İmparatorluğu'nu düşünmesinde ne yapsın böyle eğlenceli bir devir bir daha dünya tarihinde yaşanmadı.
Hamamlar bir bakıma halkı rehabilite ettiği ve salgın hastalık gibi riskleri de hafiflettiği için devlet tarafından destekleniyorlar.
Genelde büyük hamamların planları İmparatorluk mimarları tarafından çiziliyor ve masrafları imparatorluk tarafından karşılanıyor.
Hamamlar inşa edilirken genel olarak belirli bir şablona sadık kalınıyor.
Genel adlarıyla bakarsak hamamlarda soyunma, soğuk yıkanma, sıcaklık ve ılıklık olarak dört bölüm var.
Bu dönemde mimaride betonun en güzel kullanıldığı yapılar hamamlardır diyebiliriz.
Hatta hamamlardaki büyük açıklıkları geçmek için kubbe, tonoz gibi teknikleri kullanmayı, geliştirmeyi öğreniyorlar.
Hamamlar bedava değil ama herkesin kolayca girebileceği kadar ucuzlar.
Çocuklar, köleler, askerler ve yargı mensupları bedava yıkanıyorlar.
Zaten alınan cüzi ücretin 3'te 2'si ısınma giderlerine harcanıyor.
Çünkü hamamların alt kısımlarında dev bir fırın benzeri yapı çalışıyor.
Çalışıyor derken kendi kendine çalışmıyor tabii.
Günün büyük bir bölümü buradaki suyun soğumasını önleyecek şekilde sürekli ateşi harlayan, odun taşıyan köleler çalışıyor.
Zaten hamamların inşaatında çalışanlar, bu hamamlardaki işleri yürütenler, ormandan odun kesip getirenler, suyu ısıtanlar ve hamamları temizleyenler hep köleler.
Roma'da hayat böyle şen şakrak devam ederken bir gün işler değişiyor ve koca imparatorluk çöküyor.
Romanın peşinden İstanbul'a gittiğimizde Bizans döneminde inşa edilip günümüze kadar gelebilmiş bir hamama rastlayamıyoruz.
Aynı dönemde Anadolu'daki Türk beylikleri ise yıkanma kültürünü seviyorlar.
Göçebe Türklerin Çerge adını verdikleri çadır hamamlarının olduğu biliniyor.
Anadolu Selçuklu Sultanı 1.
Alaaddin Keykubat sefere çıktığı dönemler yanında Hamam Seferi adlı bir çadır hamamı taşıtıyor.
Anadolu'ya yerleşen Türkler 11.
yüzyılın sonlarına doğru antik devrin eserleri olan hamamları İslamiyet'in temizlik anlayışına göre tamir ettiriyorlar.
Bu anlayış genelde şöyle.
İslamiyet'te akan suda yıkanmak temiz kabul edildiği için hamamlardaki havuz bölümlerini kaldırıyorlar.
Böylece Türk hamamı olarak adlandırılan yeni bir mimari tarzı ortaya çıkıyor.
Fatih Sultan Mehmet 1453'te İstanbul'u fethettiğinde 19 adet hamam yaptırıyor.
İstanbul'da yaptırdığı ilk hamam ırgat hamamı.
Adından da anlaşılacağı gibi hamam yapılırken sosyal bir yapı olarak değil çok daha pratik amaçlarla yapılıyor.
Çalışanlar yıkansın.
Fatih Sultan Mehmet fethettiği geniş coğrafyalarda da çok sayıda hamam yaptırıyor.
Osmanlı Devleti döneminde çok sayıda hamam inşa edilmesi iki nedene bağlanıyor.
Vakıf sahibine çok iyi gelir sağlaması.
ve şehirdeki cami cemaatine hizmet vermesi.
Bu süre gelen hamam inşaatlarına 1757 yılında Sultan 3.
Mustafa müdahale ediyor. Hamamlardaki su ve odun israfından dolayı yeni hamam yapılmasını yasaklıyor.
Osmanlı döneminde hamamları asıl popüler hale getiren kadınlar.
Evden tek başına çıkamayan, çıksa da arkadaşlarıyla ya da akrabalarıyla buluşabilecekleri bir mekan olmayan kadınlar için hamamlar bir sosyalleşme alanı.
yeni doğum yapana da, kırkı çıkana da, gelin olana da hemen bir hamam tertip ediliyor.
Bütün günü sabunlanarak, keselenerek, yiyip içerek, çalgılar eşliğinde göbek atıp şarkı söyleyerek geçirmek hamamın adetlerinden.
Bir nevi Roma dönemindeki eğlenceye dönüş gibi ama sadece kadınlar arasında.
19. yüzyıldaysa İstanbul'da ilk kez deniz hamamları ortaya çıkıyor.
İstanbul boğazından Bakırköy'e kadar uzanan, kadınların kullanabildiği 28, sadece erkeklerin kullanabildiği 34 tane deniz hamamı bulunuyor.
1997 yılında Ferzan Özbete'nin çektiği Hamam diye bir film vardı hatırlar mısınız?
İtalyan bir aile kendilerine miras kalan bir hamamı satmak için İstanbul'a geliyor ve hamamı işleten aileyle tanışıyorlar.
Sonra hamamdan o kadar etkileniyorlar ki...
Hamamı satmaktan vazgeçiyorlar.
Filmde İtalyan adamın hamama ilk kez girdiği bir sahne var.
İçeride biri yanık yadık bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un diye şarkı söylüyor.
Herkesin kendi halinde eğlendiğini gören adamın yüzündeki o şaşkınlık.
Şimdi düşünüyorum da acaba İtalyanlar tüm bu hamam geleneğinin mucidi iken İstanbul'daki bir hamamda eğlenen insanları görünce neden bu kadar şaşırıyorlar?
Romalılar hiç hamama gitmiyor mu artık?
Oradaki hamamların tamamı kapandı mı?
Bu durum bana çok tuhaf geliyor.
Aslında Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden 14.
yüzyıla kadar Avrupa'da yıkanma kültürü devam ediyor.
Ne oluyorsa sonra bize hep anlatılan şu Fransızlar zaten hiç yıkanmazdı, kokmamak için parfümü icat ettiler hikayesi ortaya çıkıyor.
Yüzyıllarca her gün hamamda yıkanan insanlara ne oluyor da birden sudan kaçar hale geliyorlar?
Aslında birkaç tane geçerli sebepleri var.
Sebeplerden biri...
Hamamlardaki aşırı rahatlık sonucunda fuhuş olaylarının çok artması ve papanın bu duruma el atmasıyla hamamlardaki etkinliklerin azaltılması.
Bölümleri de kadın erkek olarak ayırmaya ya da hamam saatlerini bugün de genelde hamamlarda olduğu gibi kadın erkek saatleri olarak bölmeye başlıyorlar.
E bu durumda müşteri de hoşnutsuzluk yaratıyor.
Papa daha da ileri giderek iyi Hristiyan pis olandır deyince hamama olan ilgi de azalmaya başlıyor.
Bir diğer neden... Veba salgını önlenemez hali gelince virüsten bir haber olan doktorlar suyun vücuttaki delikleri açtığını, böylece de hastalığın ve kötü ruhların
bu açılan deliklerden içeriye girdiğini ileri sürüyorlar.
Halk da korkuyla hamamlardan uzaklaşıyor.
Bir başka sebep ise ekonomik.
Roma'nın çöküşünden sonra Avrupa'da köle sayısı da azalıyor.
Bu nedenle el emeği daha pahalı hale geliyor.
Bu da yaşam maliyetini arttırıyor.
Köle emeğinin kıtlaşmasıyla birlikte her şey gibi yıkanmak ve temizlenmek de ucuz olmaktan çıkıyor.
13. yüzyıldan itibaren Avrupa'da iklimin soğumaya başlaması da tüm sosyo-kültürel yapıyla birlikte hamam kültürünü de etkiliyor.
1850 yıllarına kadar yaşanan ve küçük buz çağı olarak adlandırılan bu dönemde almak zorunda kaldıkları önlemler varlıklı kişilerin hayatlarını değiştiriyor.
Soğuk sebebiyle evde geçirilen süreler artıyor.
Evlerdeki odalar daha kolay ısınsın diye küçük bölümlere ayrılıyor ve şöminelerle ısıtılıyor.
Şömineler sayesinde sıcak su sistemleri yaygınlaşıyor ve evde banyo yapma alışkanlığı artıyor.
Bu yüzyılda insanların hijyen anlayışı da değişmeye başlıyor.
Sabun önemli bir endüstriyel ürün haline geliyor.
Avrupalılar yemeklerden önce ve sonra ellerini yıkıyorlar ve hatta bir misafir ağırlama geleneği olarak Misafirlere birlikte yıkanmayı teklif ediyorlar.
Sabunla başlayan kozmetik furyası kısa sürede büyüyor.
Aslında kozmetik yeni bir kavram değil.
Zaten kozmetik Yunanca'daki kosmedikos sözcüğünden türetilmiş.
Yani süslenmekte usta anlamını taşıyor.
Arkeolojik çalışmalara baktığımızda kozmetik ürünlere ait ilk bulgular Mısır dönemine ait.
M.Ö. 4000 yıllarından itibaren yüz boyalarıyla merhemlerin konulduğu kaplara ait kalıntılar bulunuyor.
Mısır'da kadınların göz boyaları kullandığı yeşil, mavi, siyah ve gri renkler seçilerek gözün alt ve üst kapaklarının farklı şekilde renklere boyandığı biliniyor.
Tarihte kozmetik deyince benim aklıma ilk gelen isim Kleopatra.
Kleopatra'nın müthiş güzelliğini...
Eşek sütü, badem ve bal karıştırdığı banyolara borçlu olduğu söyleniyor.
Çok ilginç reçeteleri var.
Kuşların haşlanmış ve ezilmiş kemikleriyle karıştırılan salatalık, sakız, yağ ve çınar suyunu tüy dökücü krem olarak kullandığı, dudaklarını renklendirmek için kırmızı aşı boyası ve
yağ karışımı sürdüğü, antimon sülfürle kaşlarını ve kirpiklerini boyadığı da anlatılanlar arasında.
İlk başta bunlar biraz abartı gibi gelse de konu Kleopatra'dan da bağımsız, güzellik ve kozmetik olunca her çağda her şey mümkün.
Yunanlı kadınların saç ve tırnaklarını yaldızlı boyalarla boyadıkları, kokularını güzelleştirmek için merhemler sürdükleri, Galenos tarafından yağ bazlı ilk kremin eski Yunan döneminde yapıldığı biliniyor.
Yunan kültüründen etkilenen Romalıların parfüm ve kozmetiklere düşkün olduğu ve Romalı kadınların taze cevizle beyazlayan saçlarını boyadıkları görülüyor.
18. yüzyıl ise İngiltere ve Fransa'da kozmetik kullanımının patladığı dönem.
Bu ilgi hızından hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmeyi başarıyor.
Dünya kozmetik pazarının büyüklüğünün 2025 yılında 760 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
Kadınlar asırlardır güzellik trendlerini takip ediyorlar.
Bazen koyu renk saçlı olmak, bazen ten rengini açmaya çalışmak birer takıntı haline geliyor.
Orta çağda kadınların bebek yüzü gibi yüzlere sahip olmak için tüm kaşlarını yoğdukları, 19.
yüzyılda beyaz ten çok popüler olduğu için yüzlerini beyazlatma amacıyla ciltlerine arsenik sürdükleri ve bu sebeple de kırmızı kan hücrelerini öldürüp hastalandıkları, Roma döneminde yüz kremi olarak kullanmak
üzere gladiyatör teri topladıkları biliniyor.
Dönem modernleştikçe vaziyet çok da değişmiyor.
1920'li yıllarda evinin mutfağında saç boyası üreten bir kimyagerden bahsedelim.
Paris'te yaşayan Eugène Schüller saç boyasına olan talebi fark edince ürettiği saç boyalarını kuaförlere satmaya başlıyor.
Bir gün elinde tuttuğu boya şişesini sallarken şöyle diyor.
Bu minicik şişeden bir servet kazanacağız.
Çünkü gün gelecek milyonlarca kadın saçlarını sarıya boyatmak isteyecek.
Ve tam da söylediği gibi oluyor.
Bahsettiğimiz bu kişi...
L'Oreal'in kurucusu.
Sayesinde kızı Liliane Bettencourt 94 yaşında hayatını kaybettiğinde 40 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin kadını unvanını taşıyordu.
Kozmetiğe olan bu müthiş ilgiyi konuşurken modern insandaki temizlik takıntısından da bahsetmeden geçmeyelim.
Bugün vücut kokuları kabul edilemez bulunuyor.
Ter vücudun doğal bir salgısıyken Kimse ter kokmaya tahammül edemiyor.
Her gün yıkanmak, hatta her sabah işe, okula gitmeden önce yıkanmak, sonra eve dönünce tekrar yıkanmak hepimizin yaptığı sıradan bir şey haline geldi.
Banyo dolaplarımız onlarca çeşit kişisel temizlik ve bakım malzemesiyle dolu.
Saçlarımızı yıkamak, kremlemek, yağlamak, vücudumuzu köpürtmek, nemlendirmek, parlatmak için birbirinden farklı şişelerimiz var.
gün bir yenisi çıkan ve hep daha fazlasını vaat eden ürünler bize karşı çıkılamaz güzellik ve sonsuz gençlik sözü veriyor ve temiz ama en temiz olup tertemiz kokmayı.
Kişilerin nasıl farklı temizlik alışkanlıkları varsa toplumların da kendilerine özgü temizlik gelenekleri var.
İnsanlar hangi kültürden olurlarsa olsunlar aynı bedensel ihtiyaçlara sahip olmalarına rağmen neyin temiz olup olmadığına olan inançları çok farklı.
Bir sosyal deney için Peru'nun Los Molinos köyüne bir hijyen uzmanı gönderiliyor.
Köyde tifo ve benzeri bulaşıcı hastalıklar çok yaygın.
Hijyen uzmanı uzunca süre köylülere suyu kaynatarak içerlerse bu hastalıkları bertaraf edeceklerini anlatmaya çalışıyor ama nafile.
Halkın geleneğine göre sadece hasta insanlar suyu kaynatarak içiyor.
Bu yüzden 200 hanelik köyde 2 ya da yalnızca 11 aile suyu kaynatarak içmeye ikna edilebiliyor.
Ve hastalıklar yayılmaya devam ediyor.
Bazen yapılacak bir şey yok.
Bazı kültürlerde toprağın temiz kabul edilmesi hatta suyun olmadığı yerlerde toprakla temizlenmekte yaygın.
Yaralara toprak sürerek iyileştirmek günümüzde de devam edilen bir yöntem.
Suyla ilgili ritüeller hemener kültürde mevcut.
Dinlerde tanrının huzuruna çıkmadan önce suyla temizlenmek sıkça görülen bir gelenek.
Nil ve ganj nehirlerinin kutsal sayılmasının da benzer nedenleri var.
Bu atfedilen kutsaliyet yalnızca suyun temizlikle ilişkisinden kaynaklanmıyor.
Bu arınmanın ruhani bir tarafı da var.
Osmanlı'da tövbe eden fahişeler hamamda 40 tas su dökülerek yıkanıp temizlendiklerine inanıyorlar.
Su günahları da alıp götürüyor.
Stresli bir günün sonunda eve gelip yapılan ılık bir duş içinde günün günahlarından arınma seremonisi diyebiliriz.
Uykudan önce vücuttaki tüm yükleri alıp götürecek güce sahip.
İnsan varoluşundan bu yana sudan etkileniyor orası kesin.
Suya bakarken hissedilen duyguya verilen bir de isim var.
Yumuşak etkilenme.
Bu insanın dikkatini üzerinde tutmaya yetecek kadar ilginç.
Bir yandan da beyni yoran bilgi yüklemesinden uzak bir seyir.
Bugün iç sıkıntısına çare olarak su geçmek hala yaygın bir inanç.
Çanakkale-Ecabat feribotlarına binip hiç inmeden geri dönenleri sıklıkla görebilirsiniz.
Derdini bir tas suya anlatıp suyu dökmekte bilinen inanışlardan.
Sevdiğimiz biri su ikram ettiğinde su gibi aziz ol demenin altında derin bir anlam yatıyor.
Su gibi olmanın ruhsal olgunluğunu şöyle açıklayabiliriz.
Su ısrar etmez.
Önüne çıkan engelin etrafından dolaşır.
Ama delemediği bir kayada yoktur.
Küçücük bir damla azmiyle koca bir taşı alt edebilir.
Benim en sevdiğim su ritüellerinden biri de yeni doğum yapan kadınlara bebekleri 40 günlük olduğunda yapılan 40 banyosu seremonisi.
Bu ritüel çok eski zamanlardan beri yaygın.
Aslında bir şaman geleneği.
Kökeni şöyle bir hikayeye dayanıyor.
Tanrı Adem ve Lilith'i bir çift olarak yaratıyor.
Ama Lilith kendini Adem ile eşit görüyor ve ona itaat etmiyor.
Anlaşmazlık büyüyor. Bunun üzerine Lilith yeryüzünden kaçıp kötülerin tarafına geçiyor.
Orada cinler ve şeytanlarla beraber yaşıyor.
Tanrı Lilith'e geri gelmezse her gelmediği gün için yüz yavrusunu öldüreceğini söylüyor.
Lilith yine itaat etmeyince gerçekten de öldürüyor.
Ve Adem'e yeni bir eş Havva'yı yaratıyor.
Lilith öldürülen evlatlarının intikamını almak için yemin ediyor ve insan yavrularını doğduktan birkaç gün sonra öldürmeye çalışıyor.
Şamanlar Lilith'e al karası diyorlar.
Al ise şans getiren, koruyucu bir ruh.
Bu yüzden açılışlarda kırmızı kurdere kesmek, yeni doğum yapan kadınlara kırmızı kurdere bağlamak, evlenen kadınlara kırmızı kuşak bağlamak gibi gelenekler gelişiyor.
Al karısı musallat olmasın diye yeni doğum yapan kadın ve bebeği yalnız bırakılmıyor.
Yastığın altına makas, iğne gibi metaller koyuluyor ve 40 gün geçtiğinde artık hem annenin hem bebeğin kurtulduğuna inanılıyor.
40 gün sonunda anne ile bebek aynı suda yıkanıyor.
Bu suya güneşi temsilen altın, ayı temsilen gümüş, bebek güzel koksun diye çiçek yaprakları ve nazardan korunsun diye de nazar boncuğu koyuluyor.
Su mistizmine ilgi duyanların tanıdığı Masaru Emato'dan da bahsetmeden geçmeyelim.
Kendisinin İnsan bilincinin suyun moleküler yapısı üzerinde etkisi olduğunu savunan kitapları var.
İddiası şöyle. Su molekülünü incelediğinizde karşınıza hep aynı şey çıkıyor.
Haşik yo. Ama su sürekli rezonans halinde.
İnsan bilincide bir enerji türü olduğuna göre bu rezonansı etki edebiliyor.
Onu iyi ya da kötü yönde değiştirebiliyor.
Ve su her yerde olduğuna göre bu değiştirilmiş rezonanslı su her yerde kullanılabiliyor.
Suyun bilgi topladığı ve bu bilgiyi ilettiğine dair bir deneyi var.
Bir ara her yerde konuşuluyordu.
Üç farklı kavanoza biraz pirinç ve su koyuluyor.
Bir ay boyunca kavanozlardan biri olduğu gibi bırakılıyor.
İkincisine ağır hakaretler ediliyor.
Üçüncüsüne de şefkatli sözler söyleniyor.
Olduğu gibi bırakılan kavanozda fazla bir değişiklik olmuyor.
Sadece çok hafif bulanma ve küflenme işaretleri görülüyor.
Kötü sözler söylenendeki su simsiyah oluyor ve pirinçler...
Küçülerek büzüşüyor. Güzel sözler söylenen kavanozdaki su ise pırıl pırıl pirinçler sağlıklı kalıyor.
Bu deneyi çok sevdiğim filmlerden Little White Lies'da da T'yi alıyorlar.
Filmde çok yakın bir arkadaşları ölümcül bir kaza geçirmiş olan bir grup arkadaş onu hastanede bırakıp tatile gidiyorlar.
Arkadaşlarını bırakıp tatile gitmenin suçluluğu da var içlerinde.
Gittikleri evde bu deliği yapmaya karar veriyorlar.
Kendini o an kötü hisseden gidip kötü sözler kavanozuna konuşup içini rahatlatıyor.
Özellikle Marion Cotillard sevenlerin izlemesi gereken bir film.
Deney sonuçlarına dönersek hiçbir zaman bilimsel gerçekliği kanıtlanamıyor.
Hatta sonrasında tamamen uydurma olduğuna dair tartışmalar da yaşanıyor.
Ama denemek bedava. Isaac Dinesen ile başladık, onunla bitirelim.
Verdiği reçete çok kıymetli.
Deniz kenarında ya da dağ başında nerede olursak olalım her derde bir deva olduğunu biraz terleyip biraz ağlayıp üzerine de ılık bir duş alıp uyuduğumuzda çoğu şeyin geçip gideceğini unutmayalım.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
