
Omzumuza aldığımız ince bir hırkayla Balkon’da sabahladığımız bu bölümde, taşınmaktan Kundera’ya, insandaki boşluklardan gözlerimizi neden kırptığımıza, bina cephelerinden Marco Polo Meydanı’na, can sıkıntısından kapalı balkonlara, istifçilikten bırakıvermenin zorluğuna, ölmeyen eşyalardan çorba kepçesine kadar birbirine nasıl bağlandığına şaştığımız pek çok konudan bahsediyoruz.
Yan komşunun sesini duyuyoruz. Esiyor bugün, diyor mutlulukla.
*** Instagram Adresi: Çiğdem Demirhan Studio
Transkript
Kendi tarihim açısından stresli ve karmaşık günler yaşıyorum.
Çünkü ofisimi taşıdım.
Bazı insanlar için ofis daha kurumsal bir mekana denk geliyor.
Benim için ofis kendime ait bir oda.
İçine saklanabildiğim bir kabuk ve hatta bazı zamanlar kimsenin geçmesini istemediğim bir çizgi.
Beynim Çalışma vaktinin geldiğini o çalışma koltuğuna oturduğumda anlıyor.
Kafelerde, parklarda, sahillerde, oturduğu her yerde çalışabilen insanlara çok imreniyorum.
Arada bir, kısa bir süreliğine ben de deniyorum ama pek başarılı olabildiğim söylenemez.
Etraftaki insanları izlemekten ya da yan masaları dinlemekten pek verimli olamıyorum.
Bu arada yan masaları dinlemek diye bir hastalık olsaydı her gün ilaç almam gerekebilirdi.
Kulak misafiri olmak gibi de değil.
Birden kendimi başka insan hayatlarına dalıp gitmişken buluyorum.
Neyse. İşte bu hafta o kendime ait odam bir şehirden başka bir şehre taşındı.
Bir kamyon eşya. İnsan ancak kollemeye başladığında çekmecelerde neler olduğunu idrak ediyor.
Senelerdir biriken her şey birden etrafa saçılıyor.
Bir çeşit raporlama gibi.
Neleri biriktirdin, neleri attın.
Nelerden hiç iz kalmazken nelerle duygusal bağlar kurup çekmecelerde, dolaplarda onları yaşattın.
Bende durum biraz kaotik.
Koli yapmaya ara verdiğim bir an bir arkadaşım aradı.
Telefonla konuşurken biliyor musun masamın çekmecesinden iPhone 4 çıktı dedim.
Şimdikilerle kıyaslayınca...
Kibrit kutusu kadar bir ekran.
O da bana artık bir yıl boyunca kullanılmayınca telefonlar kullanılamaz hale geliyor atabilirsin dedi.
Ve bir sessizlik oldu.
Çünkü atamam. Atamayacağımı biliyorum.
Ama telefonu saklamaya devam etmek o kadar mantıksız ki bunu da arkadaşıma söylemeye çekiniyorum.
Biliyorum ki o telefonu birkaç gün içinde yeni odama kurulan masamın çekmecesine koyar orada unutulmaya terk ederim.
Bir daha hatırlamasam da aklımın gerisinde onun o çekmecede durduğunu bilirim.
İşime yaramasa da çalışmasa da o hala benim.
İşte bunun adı istifçilik ya da diğer bir deyişle biriktirme bağımlılığı.
Ya da hiçbir şeyi bırakamamak.
Hangisi derseniz. Böyle söyleyince konunun ucu birden eşyalardan daha farklı bir yerlere mi dokundu?
Bazı şeyleri bırakmanın...
taşımaktan çok daha zor olduğunu biliyorum.
Bunu uzun zaman önce öğrendim.
Şimdi anladığım yeni gerçek şu.
En zor an nelerin gidip nelerin kalacağına karar verme anı.
Çünkü o kararın gerisinde o an elinde tuttuğu şey her neyse insanın ona bağlı binlerce misina ipi bir gerilip bir gevşiyor.
Hızlı çekerse ipler elini kesiyor.
Çok salarsa da asla bir yere varmıyor.
Ama yenilere yer açabilmek için bu zor kararı da vermek gerekiyor.
Var olmanın dayanılma safifliği gibi bırakıvermenin dayanılma safifliği diye de bir şey var.
Adı geçmişken bahsetmeden gitmeyelim.
Milan Kundera'nın Var Olmanın Dayanılma Safifliği kitabını okuduğumda sanırım lisedeydim.
Lise yılları insanın kadın erkek ilişkileriyle ilgili ne olduğunu anlamaya çalıştığı yıllar.
Sanki bir cins öbürünü deşifre etmeye başlıyor ve bu hayat boyu sürüyor.
İşte tam o dönemde Kundera azıcık anladım sandığım ne varsa Hepsini tepetaklak etmişti.
Çapkın ve herkese aldatan bir adamın görüşleri belki de yol gösterici sayılmaz ama insan kitabın adını bir kez duyduğunu ömür boyu unutamıyor.
Birkaç cümle var hala arada aklıma geliyor.
Aşkla ilgili ne düşünürsünüz bilmiyorum ama der ki aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini.
Uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.
Bu cümleyi okuduğumda oturduğum yerde doğrulup bir süre boşluğa baktığımı hatırlıyorum.
Şu cümleyi de kafamda uzunca zaman evirip çevirdiğimi, aynı taktikleri okuyup öğrenen birileri var mı diye etrafı kolaçan ettiğimi anımsıyorum.
Şöyle diyor, önemli olan Üçler kuralını izlemek.
Bir kadını ya arka arkaya üç kere görür sonra hiç görmezsin.
Ya da ilişkini yıllar boyu sürdürürsün ama her randevunun arasına en az üç hafta bırakmaya dikkat edersin.
İnsan gençken okuduğu şeyleri unutmuyor.
Kafamızda bir her şeyi unut düğmesi olsa da bassak diyorum bazen.
Unut yerine vazgeç olsa ona da razıyım ama vazgeçemiyoruz.
Neden? Çünkü bir şeyden vazgeçersek vazgeçtiğimiz şeyin olduğu yerde başka hiçbir şeyle doldurulamayacak dev bir boşluk ortaya çıkıyor.
Oraya ne koyacağız? Boşluk hissiyle mücadele etmek yerine acıyla oyalanmak daha kolay.
Boşluklar sıkıntı hissinin doğduğu izbe ve loş yerler.
Boşluk arzusunun yarattığı sıkıntıyla ilgili yapılmış şöyle bir deney var.
Boş bir odada bir grup denek sandalyelerde oturup boş duvarlara bakıyorlar.
Hiçbir uyaran yok.
Ellerine de... Hafif voltajda ama yine de biraz acıtan birer elektroşok düğmesi veriliyor.
Profesör Wilson'ın ekibi bu deneyle aslında insanların düşüncelerine yoğunlaşmaktan ne derece kaçındığını ölçmeye çalışıyor.
İnsanların kendi düşünceleriyle baş başa kalmak yerine neler yapabileceklerini görmek istiyorlar.
42 kişiden 18'i yalnız kaldıkları 15 dakikada en az bir defa kendisine elektroşok veriyor.
Bu kişilerden çoğunun Erkek olduğu belirtiliyor.
BBC'ye konuşan Profesör Wilson kullanılan elektroşokun voltajının fazla olmadığını ama ani ve acı veren bir dalga yaydığını söylüyor.
Sıkıntılı bir boşluk yerine acı veren bir oyalanma demiştim.
Boşluk duygusunun en görünür olduğu an boş vakitler.
Boş vakti olmadığından yakınan insanlara bakın.
Boş vakitleri olduğunda bir an için boş durmamak için neler yapıyorlar?
Boşluk bir çeşit havada asılı kalma hissi gibi.
Rüzgar nereye eserse o tarafa doğru sürükleniyoruz.
O boşluğu doldurmak için de akla hayale gelmeyecek şeyler yapmakta mahsur görmüyoruz.
Gerçekten hoşlanmadığımız kişilere laf olsun diye mesajlar atıyoruz.
Kalpler kırılıyor. Deneme kabinlerinde hiçbir yerde giymeyeceğimiz kıyafetler deniyoruz.
Sonra da satın alıp dolaplara tıkıyoruz.
Acıkmadığımız anlarda bile sırf vakit geçsin diye bir masaya oturup bir şeyler yemeye çalışıyoruz.
Şişmanlıyoruz. İlişkilerimizin derinleşememesinin sebebi de bu.
İnsan en başta kendisiyle baş başa kalamıyorsa yanında boş duran sandalye dayanılmaz hale geliyor.
Herhangi birinin varlığına ihtiyaç duyuyor ve gelen geçeni oraya buyur ediyor.
Boş sandalyenin ağırlı boşluğu.
Mimarlıkta mekan tasarımlarında şöyle bir terim kullanırız.
Doluluk-boşluk dengesi.
Örnek verelim. Büyük bir binanın önünde durup cephesine bakıyorsunuz.
Pencereler, kapılar boşlukları, duvarlar doluluğu anlatır.
Bu denge yoksa o cephede bir şeyler gözünüzü tırmalar.
Ve bakın ışık da, hava da içeriye boşluklardan girer.
Ya da bir şehir haritası düşünün.
Haritadaki tüm binaları siyah bir kalemle boyadığınızı hayal edin.
İşte boyadıklarınız o şehrin dolu hacimleridir.
Geriye kalan her yer boşluktur.
Tüm kamusal alanlar, yollar, meydanlar, parklar, avlular hepsi boşluk tarifinin içindedir.
O bayıldığımız Avrupa şehirleri...
Doğuluktan çok boşlukları tasarlama işinde iyi olduğu için güzeldir.
Tasarlanmış ya da tanımlı boşluklar deriz bunlara.
Mesela şöyle düşünelim.
Taksim Meydanı'nın son hali tanımsız bir boşluk.
Oysa Benedict'teki San Marco Meydanı tanımlı bir boşluk.
O kadar tanımlı ki Napolyon bu meydan için dünyanın en güzel misafir salonu burasıdır diyor.
Boşluklar, yaşamın hareketlendiği ve hislerin harekete geçebildiği yerler aynı zamanda.
Elimizde bir şehir haritası gibi kendi haritamızı tutsak ve dollukları boyayıp kalan boşluklara baksak ne görürüz?
Belki zannettiğimizden daha fazla boşluğa, boş boş dolaşmaya ve boş hayallere ihtiyacımız vardır.
Michel Levencuye'nin yazdığı Sessizlik ve Beyin kitabını burada anmak isterim.
Kitaptaki iki noktayı unutmuyorum.
Birincisi resimdeki ötönü akımından bahsettiği kısım.
Bu akımı şöyle özetleyebiliriz.
Yalnızca siyah ve gri'nin tonlarının görüldüğü bir tablo düşünün.
Bu monokrom görüntü beynin gevşemesine ve kısa bir süreliğine zihinsel avarelik yapabilmesine olanak sağlıyor.
İkinci nokta ise doğru bildiğimi sandığım yanlışlar listeme dahil oldu.
Sıradan bir insan dakikada ortalama 10 kez gözünü kırpıyor.
Oysa gözün nemlenmesi için bu kadar sık kırpmaya ihtiyacımız yok.
Bu göz kırpma hareketi gözden beyne giden sürekli bilgi ve uyaran akışını anlık olarak kesme ihtiyacıyla gerçekleşiyor.
O saliselik boşlukta Beyin rahatlıyor.
Ayrıca kitap herkese gün içinde kendine boşluklar yaratmasını, kısa molalar vermesini ve düşüncelerinden birkaç dakikalığına da olsa arınmasını tavsiye ediyor.
Boşluğu bu kadar övdükten sonra ama hayat boşluk kabul etmez desem kendimle çelişmiş olur muyum?
Denizin tabanında açılmış bir delik düşünün.
Dalgalar sürükledikleri kumlarla o deliği eninde sonunda dolduruyor, boş bırakmıyor.
Her şey her şeyle hem yüz olana kadar bu dalgalanma sürüyor.
Şöyle diyelim. O zaman boşluk da yalnızlık gibi.
Farkında olarak, seçilerek oradaysa sorun yok.
Yoksa hayatın insafına kalan yalnızlıkların ve boşlukların var olma imkanı yok.
Yalnızlığın ömür boyu olduğunu idrak etmek zaman ve olgunluk gerektiriyor.
Ve aynı zamanda da insanın kendisine yalnız değilim ki kimse yokken de ben varım diyebilme cesaretini.
Ama yine de denizin içindeki dalgaların taşıdığı kum bazen öyle fazla ki insanın ceplerinden taşıyor, birikenler insanı boğuyor.
Taşınırken annem kollere bakıp dedi ki senin ofisinden bu kadar eşya çıktıysa bizim evi taşımaya kalksak taşınmamız günler sürer herhalde.
Ona baktım, evi düşündüm.
ve bazı evlerin taşınamayacağına karar verdim.
Eşyalar oldukları yerlere köklerini salmışlar.
Değil bir şeyi atmak, yerini değiştirmek bile güç istiyor.
Hiç durmadan yeni bardaklar, masa örtüleri, ayakkabılar, saksılar, kitaplar, oyuncaklar alınıyor ama bir yandan da mevcut hiçbir şey eskimiyor.
Hepsi birbirlerinin üzerine yığılıyor.
Çöp ev haberlerini hatırlar mısınız?
Bir ara ana haber bültenlerinde Şişli'deki Perihan sokakta yıllardır hiç temizlenemeyen bir çöp ev bulundu diye haberler çıkardı.
Komşular yanık kokusu alınca itfaiyeyi çağırıyorlar.
Bir bakıyorlar ki evin içinde adım atacak yer kalmadığı için ev sahibi bir küçük ateş yakıp kendine alan açmaya çalışıyor.
Aslında istifçilik bir psikolojik rahatsızlık.
İnsanların hayatlarında sağlayamadıkları istikrarı nesneler üzerinden...
temin etmeye çalışmaları diyebiliriz.
Ya da çocukluklarında veya varlıklı dönemlerinde edindikleri şeyleri bir daha edinemeyecekleri korkusuyla her şeyi muhafaza etme isteği.
Hiçbir şeyi kontrol edemedikleri bu hayatta eşyaları bari kontrol edebiliyor olma rahatlığını hissetme arzusu.
Peki eşyaya sahip olma isteği kötü mü?
Son yıllarda daha fazla eşya sahibi olmayı frenlemek ve tüketim çılgınlığına dikkat çekmek için yapılan meydan okumalar revaçta.
Bir ara 100 eşyayla yaşamak diye bir akım vardı.
İnsanlar seçtikleri yalnızca 100 adet günlük eşyayla hayatlarını sürdürüyorlardı.
Bir sene boyunca hiçbir şey satın almama akımı popülerdi bir ara.
Ve çok az kişi birkaç haftadan sonra bu şekilde yaşamaya devam edebilmişti.
Bir amaç için yapabilirim ama ben hayatın küçük zevklerinin de eşyalardan geçtiğine inanıyorum.
Yeni bir elbise, bir küçük broş, masanın üzerindeki bir vazo, duvardaki bir saat, insanda kolay neşeler yeşertebiliyorsa vazgeçmeye ne gerek var?
En son taşınmanın bende yarattığı şöyle çok taze bir his var.
İçinde yaşarken beğendiğim bir mekandan eşyalarımı çıkardığımda geriye kalan dört duvar bir anda bana yabancılaşıyor.
Yani aslında benim evde hissetmeme sebep olan şeyler orada her gün gördüğüm ve değer atfettiğim nesneler.
Ne zamanki kendime ait lambayı masanın üzerinde yakıp duvarlara resimlerimi asıyorum bir de sevdiğim bir şarkıyı açıyorum işte o zaman oraya yerleşmiş oluyorum.
O yüzden ben az eşyayla yaşamak için özellikle çabalamanın çok anlamlı olduğuna inanmıyorum.
Ama tam tersi içinde kaybolacak kadar çok eşyayı da gereksiz buluyorum.
Bir de bende eşyalarla ilgili bazı zamanlar tuhaf bir düşmanlık oluşuyor.
İstifciliğin tam zıttı gibi.
Mesela bir kazak alıyorum ama bir zaman sonra artık o kazağı sevmemeye başlıyorum.
Durup dururken atamadığım için o benimle yaşamaya devam ediyor ama fark ediyorum ki artık ben o kazığa yalnızca tahammül ediyorum.
Böyle eşyalarda başıma hep ilginç şeyler geliyor.
Sanki ondan kurtulmak için...
Kendimden gizli planlar yapıp uyguluyorum.
Bir bakıyorum ki o kazağı bir yerde unutmuşum.
Çamaşır makinesini yanlış ayarında yıkayıp küçültmüşüm.
Ya da dolabın o kadar arkasına itmişim ki varlığını bile unutmuşum.
Benim kendimi sabote edebilmemin binbir yolu var.
Oysa sevmiyor musun? Birine hediye et bitsin.
Bir de... Kendisi giden kişilere ait eşyaların sonsuza kadar yaşaması problemi var.
Terk eden sevgilinin banyoda durup her içeriye girişimizde bize bakan diş fırçası, ölen bir kişinin ev kapısının önünde duran ayakkabıları, büyüyen bebeklerin küçük kalan o dünyalar tatlısı zıbınları,
üniversiteye giden çocukların lisedeki basketbol turnuvasında kazandıkları madalyalar, atılamayacak ama bir yerlerde de tutulamayacak binlerce küçük eşya.
Bunlarla ne yapacağız? İstifcilik bazen iyi duygularla bir yerlerde saklanıp arada bir açılıp bakılan hurçların birden vahşileşip tüm evi ele geçirmesi gibi bir duygu olsa gerek.
Kendi yarattığımız irili ufaklı Frankenstein'ler.
Bu vesileyle 2021 yılında çok bayılarak izlediğim bir mini diziden bahsetmek istiyorum.
Kısaca, gerçekten kısaca.
İsmi Mate. Çok genç yaşta evlenmiş bir kadının küçük kızıyla şiddet gördüğü kocasından kaçıp kendine bir hayat kurma mücadelesini anlatıyor.
Kadının bir mesleği olmadığı için evlere günlük temizliğe gidiyor.
Her gün gittiği değişik evlerde gördüklerini ve yaşadıklarını da defterine yazıyor.
Ve aslında hep yazar olmak istediğini keşfediyor.
Hayatın acımasızlığını, parasızlığın ve çaresizliğin en karanlık yanlarını yaşarken yine de hayatta kalabilmenin neşesini kaybetmemeye çalışıyor.
Temizliğe gittiği evlerden biri de böyle bir istifcinin eviydi.
Dizi izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum ama biraz üzücü.
O yüzden zamanını iyi ayarlayın, depresyonlara sürüklenmeyin.
Bir de hiç ölmeyen eşyalar sorunu var.
Herkesin evinde en az 10 yıldır o mutfak dolabında duran bir plastik süzgeç, çelik bir kepçe, kendini bildi biledi duvarda asılı duran porselen bir tabak, sehpanın üzerinde bir kase yok
mudur? Bunlar bana bazen...
Afakanlar bastırıyor. Hepsini o an alıp atma hissi doluyor içime.
Sonra sakinleşiyorum.
Onları orada görecek, çekmeceyi açtığımda bulacak olmak içimi güven duygusuyla dolduruyor.
İnsanın evi neresidir sorusuna bulduğum cevap bunca bölümden sonra binlerce kez sıcak çorba tenceresinden kaselere uzatılmış sıradan bir kepçe olabilir mi?
Benden beklenecek bir son olur.
İstifçilik bazı kişilerde çok ileri boyutta.
Evet ama itiraf edelim.
Aslında hepimizde biraz mevcut.
Kullanmadığı eski eşyasını hemen atan, ikincisi hediye geldi diye evdeki vazoyu gözden çıkaran, giymediği için montunu birilerine veren kaç kişi var?
Ve bana sorarsanız bu akımın sorumlusu da arka balkonları kapatma akımı.
O balkonu kapatınca birden çeri çöpü kimsenin görmeyeceği bir alan ortaya çıkıveriyor.
Ve fark ettiyseniz bu bölümde...
Balkonlardan bahsedeceğiz.
Balkon fikri ilk kez Hristiyanlık'ta.
İmparator ve İmparatoriçe'nin katedrellerdeki dini hainleri halktan uzak, onlarla bağlantısı olmayan bir yerden izleme ihtiyacından ortaya çıkıyor.
Bizim dilimize balkon sözcüğü Fransızcadan geçiyor.
Fransızlar balkonu gün ışığını daha fazla alabilmek için kullanıyorlar.
Osmanlı dönemine baktığımızdaysa balkon kavramını göremiyoruz.
Mahremiye sağlamak için dışarıya bakan balkonlar yerine cumbalar var.
Sanki balkonu evin içine almışsın gibi.
Balkondasın. Ama sen dışarıyı görüyorsun, dışarıdakiler seni göremiyor.
1970'li yıllarda ise İsviçre'de yaşayan insanlar evlerinde daha fazla yaşam alanına ihtiyaç duyuyorlar ve balkonlarına kapalı bir alan eklemek istiyorlar.
Bu sebeple de... cam balkon diye bir kavram ortaya çıkıyor.
Bizim ülkemizde de çok seviliyor.
En başta hem yaz-kış dışarıda gibi olayım, hem de üşümeyeyim.
Balkonda çok kirlenmez gibi temiz duygularla yapılmaya başlanıyor.
Ama çok kısa sürede elektrik süpürgelerinden, yedek tuvalet kağıtlarına, turşu kavanozlarından, derin donduruculara kadar her şeyin üst üste yığıldığı depolara dönüşüyorlar.
Dışarıdan bakınca da estetik açıdan son derece rahatsız edici manzaraları.
Geçen yaz tesadüfen...
Üç tane adaya gitme şansım oldu.
Midilli, Bozcaada ve Gökçeada.
Buralarda kaldığım evlerde en sevdiğim şey sabah uyanır uyanmaz balkon kapısını açıp odaya dolan deniz kokusunu içime çekmek ve elimde kahvemle sabahın sessizliğinde manzarayı
izlemekti. Kendi halimde bu bahsettiğim sahnede otururken birden bir ustanın elinde mezurasıyla cam balkon için ölçü almaya geldik abla dediğini çat diye sağa sola camla kapadığını hayal ediyorum.
Kabus gibi. Biz bu balkonda oturmaya gönül verdik.
Balkon başlı başına bir kültür.
Bazı şehirlerde hayatın ciddi bir bölümü balkonlarda yaşanıyor.
Sabah kahvaltıyı balkonda etmek, komşunun balkonunda kahveye gitmek, gece yarısı balkonda karanlıkta oturup müzik dinlemek, yıldızları izlemek, serin bir havada omzuna bir hırka alıp sohbet etmek.
Bu dediğim şeyleri görmek için Kuzey Ege'den yola çıkıp biraz aşağıya inmeniz yeterli.
Çoğu Akdeniz ülkesinde de benzer hayatları görmek mümkün.
İspanya, İtalya, Yunanistan gibi ülkelere hele bir de bunların kıyı şeridindeki şehirlerine giderseniz upuzun balkonlarda keyifle yaşanan hayatları görebilirsiniz.
Benim anladığım balkon orada durarak izlenebilecek güzel bir şey varsa daha kıymetli.
İnsanların aklına orayı depoya dönüştürmek gelmiyor.
Kendi evinin boşluğu gibi.
Evden çıkıp deniz kenarına gitmeden de oturduğu yerden şarabını yudumlayarak gün batımını izliyor.
Bu boşluk... İnsanın içinde de bir ferahlık yaratıyor.
Bu güzel hayallerden bizim coğrafyamıza doğru dönersek, son 10 senedir İstanbul gibi kalabalık şehirlerde ev satın alan, kiralayan herkes şu yeni gerçeği fark etmiştir.
Artık büyük şehirlerdeki evlerde balkon yok.
Yalnızca yere kadar pencerelerinin önünde iki adımlık boşluklar var.
Balkonda püfür püfür oturup bir kahve içmek artık mümkün değil.
Ne bir şey istifleyecek ne de çıkıp hava alacak tek bir metrekare bile kalmadı.
Şehirlerin haritaları giderek siyah boyadığımız alanlarla insanların içleri de ağzına kadar dolulukla doluyor.
Bir şeyleri ite kaka da olsa kendinize yer açıp içine sığabildiğiniz, derin nefesler alıp manzaralara boş boş bakabildiğiniz ferah boşluklar dilerim hepinize.
Doluluk boşluk oranlarınıza dikkat edin.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
