
Issız olmanın ve bir tek kendini sevmenin revaçta olduğu bu çağda, insanın hala bağ kurmaya ihtiyacı var mı, diye düşünüyoruz. Cevabı ararken Bozcaada tarihinden Sicilya’ya, Robinson Crusoe’dan Napoli Romanlarına, domates salatasından Godfather filmine, Japon kültüründen dünyada kurulan ilk yalnızlık bakanlığına kadar pek çok farklı konuya değiniyoruz.
Sonunda anlıyoruz; ıssız bir ada olmak yerine köprüler kurmak insan tabiatına daha uygun.
---
Instagram: cigdemirhan
Transkript
Ada diye bir coğrafyada da yaşanabileceği düşüncesini ilk kez aklıma getiren yer pek çok Çanakkale'li gibi Bozcaada.
Adaya ilk kez ne zaman gittiğimi bile hatırlamıyorum ama bende bıraktığı his cebimde duran bir mektup gibi.
Oysa çocukken şimdi adaya gittiğimde keyif aldığım şeylerin çoğunu bilmiyordum bile.
O yüzden bende bıraktığı etkinin sebebi romantik gün batımları, şahane kalamarlar ya da şaraplarının bulusu olamaz.
Belki vapurun adaya vardığında gerçek bir kalenin yanına yanaşması.
Upuzun sahilde geçirdiğim özgür bir gün gibi şeyler beni mutlu etmiş olabilir.
Bu yaşımdan bakıncaysa, Bozcaada'da tüm gün ayazma koyunun buz gibi suyunda ruhunu serinletmiş, vahitin yerinde bir bira içmiş, tüm gün pamuk gibi olmuş aklını, akşam polentede
sokaktan gelen sesler, denizden esen rüzgar ve biraz da kokteyle sakinleştirmiş biri, Bozcaada'ya her yaz en az bir kez gitmek ister.
Bu işin turistik tarafı.
Ama bu tarif etmeye çalıştıklarımın ötesinde insanın bir adaya gittiğinde hissettiği bambaşka bir şey var.
Ada ruhu. Ben bu zamana dek pek çok adada bulunma şansı yakaladım ve hepsinde öğrendiğim şey şu.
Adada yaşamanın yazılı olmayan kuralları var.
Adada yaşamak, anakarada yaşamakla aynı şey değil.
Adaya ilk kez gelen turisti daha gözümden tanırsınız.
Planlarını kafasında sıraladığını, gezilecek görülecek yerler listesine her adımda tik attığını, Bir şey kaçırırım endişesiyle elindeki telefonu cebine sokamadığını görürsünüz.
Sonra gün batımı olur.
Yaz sıcağında hafif bir meltem eser.
Yer değirmenlerinin arkasından denize batan güneşi izlerken insan büyülenir.
Söyleyin size de olmadı mı?
Akşam yemeği rezervasyonuna geç kalırsınız.
Ertesi gün üzerinize öyle bir miskinlik çöker ki yattığınız şezlongta öğlen vakti uyuyakalırsınız.
Oturduğunuz sofralardan kalkamaz.
Yer de yer, içer de içersiniz.
Sonunda dönüş yoluna da bir gün sonra çıkmaya karar verirsiniz.
Kalbiniz adada kalır.
Benim adada evlenmeye karar veren ve düğününü de orada yapan bir sürü tanıdığım var.
Bir kere adalarda her şeyin insan ölçeğinde olması özellikle büyük şehirlerde yaşayan günümüz insanında küçük çaplı bir şok yaratıyor.
AVM yok. Çoğu yere yürünüyor ve herkes birbirini tanıyor.
Üretici ve müşteri arasında aracı yok.
Fırıncıyla gün aydınlaşmak.
Balıkçıya tarif sormak.
İki gün gittiğim bir kafede üçüncü gün kendini oranın yerlisi saymak ada yaşamının normları.
Hele küçük ölçekli adalarda evden çıkıp dar sokaklardan çarşıya ya da meydana ulaşmak, elinde alışveriş filanla eve dönmek, akşam denizin dibinde balık yemek yaşamın olağanı.
Bir kere hayatımızdaki deniz manzaralı yerlere duyduğumuz özlem diniyor çünkü kafamızı nereye çevirsek deniz, nereye baksak manzara.
Özlediğimiz hayatlar sanki bize doğru yaklaşıyor ya da biz onlara doğru.
İngilizcede hold your horses derler ya birini sakinleştirmek için.
Türkçesi olmayan deyişlerden biri.
Bizim de içimizde deli gibi koşan o yabani atlar sanki bir süreliğine yavaşlayıp sakince kırlarda dolaşıyorlar.
Dolaşmak zorunda kalıyorlar çünkü adanın kendine ait bir zaman işleyişi var.
Her şey vapur saatlerine ayarlı bir defa.
Son vapurdan sonra zaten hayatını bir yere sakince park etmek zorundasın.
Gidemeyeceğini kabulleniyorsun.
Dolayısıyla da yumuşuyorsun, ehlileşiyorsun, kimyan değişiyor.
Yan yana güneşlendiğin kişilerle ahbaplık kurup uzattıkları şeftali yiyerken korkularını hafifliyor.
Her gün yüzüyorsun, her gün ayakların kuma değiyor.
Her gün saçların tuzlanıyor.
Mayondan eve deniz kokusu yükseliyor.
Yanaklarına renk geliyor. Kendini şu sorunun kucağında buluyorsun.
Bu hayat benden ne istiyor?
Ya da tam tersi belki.
Ben bu hayattan ne istiyorum?
Cevabı zor sorular podcast serilerimizin çıkış noktaları.
Bir önceki seride insanın evi neresidir diye sorduğumda herkes bir saniyeliğine de olsa duraksadı.
Bu cevabı kolayca verilecek bir soru değil.
Bulmak zor olduğu kadar bir kez bulununca sonsuza kadar orada kalan bir yanıt da değil.
Hayatın kendisi gibi akışında değişen, büyüyen, kaybolan, ölen sonra tekrar dirilen bir şey.
Ama bazı sorular bir kapıyı açmasa da En azından o kopiyi çalar.
Bu bazen cevabın kendisinden daha kıymetli.
İşte bu seride de bu sorunun peşine düşüyoruz.
Ben bu hayattan ne istiyorum?
Ve fark ettiyseniz bu bölüm adadayız.
Konuyu Bozcaada'dan açmışken devam edelim.
Adanın Antik Yunan'daki ismi Tenedos ve tarihinin M.Ö.
3000 yıllarına dayandığı biliniyor.
Nereden biliniyor derseniz bir dönem adada yapılan kazılarda bulunan sikkelerden tahmin edebiliyoruz.
Adaya ait olan bu gümüş paralar bir zamanlar Tenedos'un kendi adına para basacak kadar büyük bir ekonomiye sahip olduğunun da işareti.
Paraların bir yüzünde Hera ve Zeus'un yarımşar yüzleri, diğer yüzünde ise şarap kadehi, üzüm salkımı, anfora ve çift balta simgeleri bulunuyor.
Üzümle ilgili olanları anladık.
O zamanlarda şimdiki gibi bolca bağ yetişen bir yermiş.
Amforayı da içine şarap ve zeytinyağı koyulan topraktan yapılmış dev bir testi gibi düşünebiliriz.
Bu testileri gemilere yükleyip başka liman şehirlerinde satıyorlar ve belli ki bu işten zengin de oluyorlar.
O da tamam ama balta da nedir derseniz bir hikayem daha var.
Tenes, denizlerin tanrısı Poseidon'un kim bilir kaç torunundan biri.
Babası şu anki adıyla Lapseki limanının olduğu bölgeye hükmediyor.
Bir sebeple karısı yani Tenes'in annesi ölüyor.
Adam tekrar evleniyor ve bu evlendiği kadın Tene'si bir yolunu bulup bir sandığın içinde denize attırıyor.
Dedesi Poseidon torununu suda boğdurur mu?
Sandık boğazı geçip bir adaya varıyor ve Tene's işte bu çıktığı adanın kralı oluyor.
Adanın adı da o günden sonra Tenedos oluyor.
Babası aradan geçen zamanda yapılan hatayı anlıyor.
Gemileriyle birlikte özür dilemek için adaya geliyor.
Ama Tene's babasını affetmiyor.
Daha gemiler limana yanaşırken gidip elindeki baltayla gemilerin halatlarını kesiyor.
Tenez'in baltasıyla kesmek deyimi bugün hala biriyle arandaki bağları bir daha geri dönmemek üzere kesmek anlamında Yunanca'da da kullanılıyor.
Ve paraların üzerinde de işte o balta işareti yer alıyor.
Sanki Tenez tüm dünyaya bakın bu zenginlik bana babadan miras değil alın teri diye haykırıyor.
Mitoloji buradan bakınca tamamen anne baba sorunlarından meydana gelmiş gibi.
Bizde de aynı anlamda kullanılan gemileri veya köprüleri yakmak deyimleri var.
Düşünsenize bir yeri donanmayla birlikte ele geçirmek için sefere çıkıyorsunuz.
Karaya çıktığınızda bir bakıyorsunuz geminin kaptanı, amiral her neyse kendi gemilerini ateşe vermiş.
Dönüş yok. Orada hakimiyet sağlamaktan başka çare kalmıyor.
Şu psikolojik baskıya bakar mısınız?
Neyse ben hikayeme geri dönüyorum.
Tenedos, Troya Savaşı'nda da önemli bir role sahip.
Şimdi biz gözümüzde ne kadar canlandırabiliriz bilmiyorum ama Troya şehri Bozcaada'nın hemen karşı kıyısında.
Troya Savaşı'nda akalar şu efsanevi tahta atı Troya şehrinin kapısına bırakıp gemileriyle Bozcaada'nın arkasına çekiliyorlar.
Orada donanmayı saklarken karaya çıkıp yani adaya beklemeye başlıyorlar.
Ne zamanki zavallı Troyalı hemşerilerim tahta atı şehre alıp İçindeki Aka askerleri şehri darmaduman etmeye başlıyor.
Aka donanması saklandığı yerden çıkıp Troya kentine dönüyor ve şehri ele geçiriyorlar.
İşte bu Tenedos hala yazın popüler duraklarından biri.
Ama bu yaz ve önceki yaz diğerlerinden biraz farklıydı.
Yunanistan Türkiye'ye yakın bazı adalara kapıda vize kolaylığı getirince herkesin yazanları ada hikayeleriyle doldu taştı ama Yunan adalarıyla.
2024 yazında Aynı yılın 31 Ağustos'una kadar resmi makamların sayılarına göre 254 bin Türk Yunan adalarına tatile gitti.
Bu Türklerin 92 bini Ayvalık'ın hemen karşısındaki Midilli Adası'nı tercih etti.
90 bin kişi ise hemen çeşmenin karşısındaki Sakız Adası'nı.
İşin bence en ilginç tarafı bu adalara gitmek için önce çeşmeye ya da Ayvalık'a gitmek gerekmesi.
Yani çeşme gibi doğası muhteşem bir yere zaten gitmişsin.
Tadını çıkarsana. Neden sabahın köründe koca bir kalabalıkla pasaport, bilet için kuyruklarda bekleyip, üzerine uzun bir deniz yolculuğu yapıp, kendini benzer iklimde, benzer coğrafyada,
benzer yiyecekleri yiyebileceğin bir adaya gitmek için yoruyorsun?
Neden? Hepimiz aynı ülkede yaşadığımızdan ve ben de bu seyahati yapan turist popülasyonunu oluşturanlardan biri olduğumdan cevabı biliyoruz.
Nila Yörnek ve Sinan Hamamsarılar yemekte bile yemek konuşuyoruz diye çok keyifli bir podcast yapıyorlar.
Onların Yunan adaları üzerine bir bölümleri var.
Ben de bölümü dinledikçe şunu düşündüm.
Sebep gerçekten sadece para değil.
50 liraya yaklaşan eurodan çevrildiğinde dahi hala daha ucuza ve çok daha iyi yemek yemek değil.
Sadece kalamar daha taze diye olmuyor bunlar.
Yunan ve Türk adalarını kıyaslarken şunu düşünüyorum.
Yunanlılar güzel olan şeylere kafa yormaya çok uzun zaman önce başlıyorlar.
Aristo M.Ö.
350'lerde güzelliğin kurallarını düşünüyor.
Bir şeyin güzel olması için simetrik olması ve belli sınırlara sahip olması gerekir diyor.
Yunan estetiğinde güzellik çeşitli varlıkların birbirleriyle olan uyumudur deniyor ve güzelliği psikolojik olarak ele alıyorlar.
Yani güzelliğin sadece aa ne güzel denilecek bir şey değil bir bakış açısı.
bir yaşama biçimi, duyguları şekillendirecek güçte bir kavram olduğunu fark ediyorlar.
İşte bu yüzden insanlar çeşmedeki plastik sandalyeli, kiş dekorasyonunu, yanar döner meyve tabaklarının servis edildiği son ses müzikle kafa yoran atmosferden çıkıp başka bir adaya değil,
başka bir mindset'e iniyorlar vapurdan.
Konu bizdekinden o kadar farklı bir yerde ki, bir Yunanlıya plaja yalnızca girmenin bile ücretli olduğunu, kapıdaki koruma benzeri kişilerin, Mayonu, terliğini yeterince havalı bulmazlarsa
seni plaja almayacaklarını söylesek bizi anlayamazlar bile.
Evet harika iç çekişler podcast'ime hoş geldiniz.
Bu delikten hemen çıkalım.
İşte Yunanlıların bu estetik düşkünlüğünü bir dünyaya bakış meselesi olarak düşünelim.
Bu yüzden İtalya Rönesans dönemini antik Yunan'a dönüş olarak yaşıyor.
En sıradan Yunan adasına gittiğimizde dahi gözümüze hoş gelen bir çevreyle karşılaşıyoruz.
Meydanda heykeller, Küçük ama sevimli kafeler, gözümüzü yormayan renkler, bu bir Yunanlı'nın kendi kendine gözünü eğitmesi ya da dışarıdan birinin onu teşvik etmesiyle olacak şey değil.
Estetik bilinç bir sonraki kuşağa aktarılıyor.
Bir insanın bir sanat eseri karşısında duygulanmasını değerli buluyorlar.
Zaten yaşadığımız hayattan sanata dair şeyleri tamamen çıkarsak orası neye benzer?
Bence ıssız bir adaya.
Müzik yok, sinema yok, mimari yok, edebiyat yok.
Öylece duruyoruz. O zaman bölümün sorusunu soruyorum.
Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız 3 şey ne olurdu?
Benim çakmak, gaz ve voleybol topu.
Karanlıkta vahşi hayvanlarla olmayı hayal dahi edemiyorum.
Yakarım bir ateş, denizden de tutarım balığımı, pişirir yerim.
Voleybol topunu niye seçtiğim ise Robinson Crusoe filmini hatırlayanlar hemen anlar.
Filmini pek çoğumuzun izlediği bu hikayenin asıl yazarı Daniel Defoe.
İlk baskısı 1719 yılında yapılan kitap aynı zamanda İngiliz romancılığının başlangıcı olarak da görülüyor.
Kitapta adaya düşen Robinson şöyle diyor.
Issız ada yaşamını o sıralar sürdürdüğüm ve muhtemelen ziyadesiyle bolluk ve zenginliğe kavuşacağım yalnız bir yaşamla insafsızca kıyaslayan ben böyle bir yere düşmeyi ne kadar
da hak ediyordum. Herkes içinde bulunduğu durumu daha kötüsüyle kıyaslayıp durduğunda Tanrı ikisinin yerini değiştirip yaşattığı deneyimlerle önceki mutlulukları aratabiliyor.
Robinson dini şekillendirdiği bir şükürcülükle bunları söylerken yaşadığı çağın bakış açısını anlatıyor.
Isız adada bile Tanrı'nın aslında onu unutmadığına ve yaşadıklarının bir sınav olduğuna inanıyor.
Zor bir sınav bence.
Yalnızca o ve Tanrı.
Öyle ki bir süre sonra artık dünyaya beni ilgilendirmeyen ondan hiçbir şey beklemedim.
Ve sonuçta hiçbir arzumun kalmadığı uzak bir şey gözüyle bakıyordum diyor.
Film ise modern topluma daha yakın.
Başrolde oynayan Tom Hanks voleybol topunu bir surata dönüştürüp Cuma isimli hayali bir arkadaşa çeviriyor.
İnsan dünyayla ilgilenmese de başka insanlarla bağ kurmak zorunda.
İnsanlar kurdukları bağlar kadar mevcutlar.
Bu yüzden yeni doğan bebekler iki saatte bir uyanıp kendilerini annelerini hatırlatıyorlar.
Dokundukça, sevdikçe ve emzirdikçe hormonlar bebekle anneyi yakınlaştırıyor.
Bunun tam tersi yalnızlık, Dünya Sağlık Örgütü'nün 2023 yılında yaptığı açıklamaya göre insan sağlığına günde 15 adet sigara içmek kadar zarar veriyor.
2018 yılında İngiltere dünyanın ilk yalnızlık bakanlığını kuruyor.
Ülkede o tarihte 9 milyon kişinin yalnızlıkta başa çıkmaya çalıştığı açıklanıyor.
Yalnız nüfusun büyük çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyor.
Verilere göre 200 bini aşkın yaşlı aylarca kimseyle konuşmadan hayatını devam ettiriyor.
Bunun üzerine 11 milyon sterlinden oluşan bağları yeniden inşa etme fonu kullanılarak çeşitli projeler geliştiriliyor.
Dünyada yalnızlık bakanlığı kuran ikinci ülke aslında şaşırmadığım bir sonuç Japonya.
Yatak odası bölümünde Japonya'daki romantik ilişkilerden bahsetmiştim.
En yakın olduğu kişilerle bile bu derece mesafeli ilişkiler kurmak bence insan doğasına aykırı.
2021 yılında özellikle kadınlar ve gençler arasındaki intiharlar arttığı için onlar da yalnızlık bakanlığı kuruyorlar.
Şöyle söyleyebilirim. Aynı yıl Japonya'da intihar ederek hayatını kaybedenlerin sayısı COVID'den ölenlerin 3 katı.
Japonya bir ada ülke.
Bizim hep baktığımız haliyle bir dünya atlası açtığımızda en sağda okyanusun hemen kıyısında.
İkinci Dünya Savaşı'nda korkunç olaylar yaşayan ülke sonrasında hızlıca toparlanıyor.
Şu an dünyanın en lezzetli etini, en güzel yumurtasını, en temiz ve güvenli sokaklarını deneyimlemek isteyenler akın akın Japonya turlarına çıkıyor.
Bu senenin en parlak filmlerinden Perfect Days yani Mükemmel Günler de Tokyo'da geçiyor.
Bu filmi niye bu kadar sevdiğimi anlayamıyorum ama seviyorum.
Film bize yapayalnız bir adamın hayatını izletiyor.
Adam tuvalet temizleyen, orta yaşı geçmiş biri.
Sanırım Japonya'da kamusal alanda tuvalet tasarımı diye bir bölüm açılmış ve dünyanın en güzel tuvaletlerini inşa etmişler.
Bir gün tuvalet kıskanacağım aklıma gelmezdi.
İşte başrol bu yalnızlığın içinde kendi küçük dünyasını kurmuş ve hayattaki küçük şeylerden keyif almayı bilen biri olduğu için sanırım kalbime dokunuyor.
Ama bu derneği yalnızlık sağlıklı değil.
Tokyo Weekender isimli gazetede okuduğum bir makale Japonlar neden bu kadar yalnız sorusuna yanıt arıyor?
1990'larda yaşanan ekonomik krizden sonra iflas eden ya da işlerinde başarısız olan çalışanların kendilerini aşağılanmış hissederek toplumsal hayattan çekildiklerinden bahsediyor.
60'lı yaşlardaki kişiler ise hem şehirlerde hayatın pahalılaşmasından hem de çocuklarıyla bağlarının kopmasından dolayı toplumdan izoleler.
Anladığım kadarıyla bizim hep mükemmelliğine özendiğimiz bu toplum Her şeyi kusursuz yapmak için o kadar uzun saatler çalışıyor.
Öyle rekabetçi bir üniversite ve iş hayatı var ki stres ve mutsuzluk.
Her şeyi ele geçiriyor.
Bir diğer konu da avantaj gibi görünen bir yanılsama.
Teknoloji. Sokaktaki tuvaletlerdeki klozetler bile ısıtmalı.
Kendi kendini dezenfekte ediyorlar.
Evde kullandıkları her şey ya robot ama insan hala sevmek, sevilmek, dokunmak ve hayatını anlamlı birlikteliklerle inşa etmek istiyor.
İzlediğim bir belgesel Tokyo'da yalnızca kadınların gittiği restoranların olduğundan kadınların Masalarda onları bekleyen erkeklerle flört edip yemek yedikten sonra evlerine döndüklerinden bahsediyor.
İlginç haberlerden biri de Tokyo'ya yeni taşınan kişilerin kendilerine yaşları ilerlemiş ve şehri iyi bilen Japon arkadaşlar bulabilecekleri bir uygulamanın yapılmış olmasıydı.
Anlaşılan teknolojinin fazlası da yalnızlığa yol açıyor.
Buradan Her filminden bahsetmeden gitmeyeceğiz.
Karısından ayrıldıktan sonra Tokyo'daki yalnızlığı aratmayacak cinsten bir yalnızlığın kollarında buluyor kendini.
Hiç kimseyle temas etmeden işe gidiyor, işten eve geliyor.
Bir gün yeni çıkan bir işletim sistemini denemeye karar veriyor.
İşletim sistemi olan Samantha'ya ses veren kişi de Scarlett Johansson.
Hiç görmeden sesiyle bile baştan çıkarıcı.
Nihayetinde bizim başrol bu sese yani Samantha'ya aşık oluyor.
Yapay zekada gün geçtikçe adamın hayatına hakim oluyor.
Yalnızca dokunamadığı bir sevgili.
Sana neden aşığım diye düşündüm diyor bir sahnede yapay zeka.
Bunu uzunca düşündüm ama mantıklı hiçbir açıklama bulamadım.
Üzülme Samantha bu soruya doğru cevabı henüz bulan olmadı.
Film 2013 yılında herkes için daha şaşırtıcıydı.
Bugün chat GPT'nin ve yapay zekanın geldiği noktadan baktığımızda teknoloji olarak ilginç değil.
Ama insan hayatında teknolojinin ve aşkın nasıl konumlanacağını hayal etmek hala ilginç.
Bilim kurgudan kurguya geçince filmlerden dizilere gidelim.
İzlediğim bir dizi beni geçen yaz İtalya'ya götürdü.
Hani İtalya'yı hep insanların küçük sokak kafelerinde oturup hayatın keyfini çıkardıkları mutlu bir ülke olarak hayal ederiz ya.
Benim bu fikrim Elena Ferrante'nin Napoli romanlarından sonra değişti.
Napoli romanlarının ilki olan Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım isimli kitap, geçen aylarda New York Times'ın 21.
yüzyılın en iyi 100 kitabı listesinde bir numarada yer alıyor.
Kitaplar bir mini diziye de dönüştürüldü.
Ben diziyi izleyince dedim ki, aa başka başka İtalyalar var, gidip bir bakayım ve Sicilya'ya gittim.
Daha önce İtalya'nın çeşitli şehirlerini ziyaret etmiş biri olarak diyebilirim ki Sicilya bambaşka.
İtalya'nın havasına...
Ege karıştırmışsınız gibi.
Göte de Sicilya'yı görmeden İtalya'yı görmüş olmak İtalya'yı hiç görmemiş olmaktır.
Çünkü Sicilya her şeyin ipucudur derken sanırım bana katılıyor.
Sicilya çok zengin ve güzelken kötü yaşlanmış, unutulmuş ve balını mülkünü kumarda kaybetmiş bir kadın gibi.
Sicilya'da dolaşırken her yerde göreceğiniz İtalya'nınkinden farklı bir bayrağı var.
Bayrakta da ilginizi çekmemesi imkansız bir sembol.
Ortada yılanlı saçlarıyla Medusa yer alıyor.
Başın etrafında da 3 adet koşan bacak.
3 bacak adanın 3 ucunu simgeliyor.
Sembolün tarihi M.Ö.
3000'lere dayanıyor. Avrupa'nın en büyük ve zaman zaman aktif hale geçen yanardağ olan Etna'da Sicilya'da.
Bu yüzden de volkanik topraklar son derece verimli.
Zeytinden üzüme, domatesten incire kadar bolluk içinde.
Bana Çanakkale'yi de anımsatmadı değil.
Sicilya'dan dönüşte bir yemek kitabı satın aldım.
Yemek kültürü ve yemeklerin hikayelerini anlatan koca bir kitap.
Adamlar sayfalarca salça yapmayı, domates kurutmayı, sardalya pişirmeyi anlatmış.
E biz kardeşiz, gelin sarılacağız.
Adada M.Ö. 15.000 yılına ait yerleşim izleri bulunduğu söyleniyor.
Tarihin başından itibaren Fenikeliler, Romalılar, Yunanlılar, Araplar herkes bu adanın peşinde.
Çünkü gerçekten güzel.
Dolayısıyla zaman içinde orada yaşayan toplumlar adaya yakışır bir çevre inşa etmek için çırpınıp duruyor.
Nihayetinde bugün özellikle de başkent Palermo inanılmaz güzellikte bir mimariye sahip.
Ama güzellik yetmiyor.
Talihin güzel olacak. İtalya'daki kent devletleri 1861'de birleşerek bugünkü İtalya devleti haline geliyor.
Bu birleşmeden sonra Sicilya giderek yoksullaşıyor.
Adanın serveti Kuzey İtalya'ya aktarılıyor.
Adadan İtalya'nın kuzeyine ve yurt dışına mal satılması yasaklanıyor.
İmalathaneler kapanıyor.
Yanlış tarım politikalarıyla üretim yok denilecek hale geliyor.
Bunun üzerine de 1900'lerin başında Sicilya'dan dünyanın her yerine göç başlıyor.
Şu an Sicilya nüfusunun %15'i yurt dışında yaşıyor.
2017'de 750 bin Sicilyanının dünyanın bir yerlerinde yaşadığı biliniyor.
Tabii zengin ve güç sahibi olan ailelerden paralarını kuzeye kaptırmak istemeyen bazıları soluğu Amerika'da alıyor.
Özellikle 5 ünlü aile İtalyan mafyasının ne olduğunu tüm dünyaya gösteriyor.
Bu Sicilyalılardan en meşhur olanı Don Carlone.
Mario Puzo tarafından yazılan ve Francis Capolo tarafından çekilen Godfather filmini artık bilmeyen yoktur.
Bir bölgede en güçlü aile olup diğerlerini yöneten ailenin başına Pedrino yani baba deniyor.
Godfather adı da buradan geliyor.
Herkesin bu filmle ilgili favori sahneleri muhakkak vardır.
Ben arada bir açıp ilk filmin ilk sahnesini izliyorum.
Don Carlone evin karanlık bir odasında smokiniyle oturuyor.
Ceketinin yakasında bir kırmızı gül goncası.
Kucağındaki kediyi okşarken karşısında oturan adamı dinliyor.
Adam da İtalyan. Bir gün kızının erkek arkadaşı ona tecavüz etmeye kalkıyor ve kızı öldüresiye dövüyor.
Ki mafyanın en değişmez kurallarından biri kendi kızına veya şerefli bir adamın kızına yaklaşanı öldürmek.
Don Carlone yüzünde hiçbir ifade olmadan adamın anlattıklarını dinliyor.
Sonunda da ona peki sen ne istiyorsun diyor.
Adam kızına tecavüz eden adamın ölmesini istiyor.
Ama senin kızın ölmemiş.
Bu adalet değil diyor.
Sonra da aynı adama karım senin çocuğunun vaftiz annesi olmasına rağmen sen Amerika'da bir gün bizi aramadın.
Bizim arkadaşlığımızı istemedin.
Adaleti o güvendiğin Amerikan polisinde aradın.
Şimdi de paranla benden bir şey isteyebileceğini sanıyorsun.
Ben senin bana bu kadar saygısız davranmanı hak edecek ne yaptım diyor.
Adam Carl Orne'ye Godfather diyerek elini öpüyor.
Ve Carlone adama senden para istemiyorum bir gün ne zaman olacağı belli olmaz arayıp senden bir şey isteyeceğim diyor.
Ve işin hallolacak.
Adam kapıdan çıkınca da kapıyı arkasından kapatıp yakasındaki gülü kokluyor ve o adamın ne dediğinin bir önemi yok.
Bizler katil değiliz diyor.
Mafya tabi İtalyanlar için filmde biraz da bu romantize edilmiş halini gördüğümüz şey değil.
Palermo'da dolaşırken mafyanın yaptığı korkunç şeyleri anlatan bir sergi bile gördüm.
Ve hala Sicilya'nın dünyanın en güvenli yeri olduğu söylenemez.
İnsanın hep uyanık olması gerekiyor.
Ama domates salatası sipariş verdiğimde tabağı yalnızca dilimlenmiş ve üzerine zeytinyağı dökülmüş domates koyup getirdiklerinde ve benim de bunu çok normal bulup yağına ekmeğimi banıp yediğim
günden sonra Sicilya benim için artık haritadaki bir nokta olmaktan çıktı.
Aramızda bir bağ var. Alman felsefe profesörü Rothacker, insan ancak hayatıyla ilgili olan şeylerin farkına varır diyor.
Öyle. Bence de insan gittiği yerleri anlıyor.
Yemeğini yediği kültürleri öğreniyor ve yanında durup elini tuttuğu insanlarla bağ kurabiliyor.
Dünya üzerinde yeterince ıssız ada var.
Siz köprüler kurmaya bakın.
Yeni bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
