
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayat zor ama kendimizi ve zihnimizi anladığımız müddetçe baş edilemez değil. Bu bölüm hayatının en zor zamanlarından geçip çevrelerine ışık olan insanlardan ilhamla hazırlandı. Başımıza gelen kötü olayları kontrol edemeyiz ama onlarla baş etme mekanizmamızı geliştirebiliriz. Zorlukların içinden fırsatlar yaratabilir ve yeni bir şeyler inşa edebiliriz. İngilizce Resilence denen, Türkçe anlamı ruhsal, duygusal dayanıklıklık olan bu kelimeden yola çıkarak zorlukları aşmanın pek çok yolunu konuştuğumuz bu bölüme hoşgeldiniz. Şimdiden keyifli dinlemeler.
Bahsettiğim TED konuşması: https://youtu.be/N2QZM7azGoA
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Elindi Kahvesi'yle sizinle buluşmaya gelmiş sunucunuz Bilge.
Bugünkü konumuz ise Resilience yani Türkçesiyle duygusal dayanıklılık veya ruhsal dayanıklılık.
Kabul edelim, sıkıntı her yerde.
Hele bizim ülkemizde iki katı her yerde.
Belki üç katı. Berbat bir ekonomi, karnını dahi duyurmakta zorlanan insanlar ve test kitabı dahi alamayan umutsuz bir gençlik.
Tüm bunlar bizi stresli.
Umutsuz, endişeli ve bence biraz da histerik yapıyor.
Kapana kısıldık zannediyoruz.
Aksiyetimiz artıyor. Ben böyle hissediyorum.
Ve aranızda böyle hissetmeyen varsa onun nasıl bir dünyada yaşadığını gerçekten merak ediyorum.
Her şeyi bırakmak istiyoruz belki de.
Her şeyden vazgeçmek.
Umudumuzu yitiriyoruz. Geleceği düşünmek istemiyoruz.
Sonra oturup diyoruz kendi kendimize.
Doğduğumuz yer kaderimiz.
Belki de öyledir.
Belki de gerçekten doğduğumuz yer kaderimizdir.
Ama benim kaderim değil. Nereden mi biliyorum?
Çünkü buna izin vermeyeceğim.
Çünkü buna izin vermemek ve imkanım dahilindeki şeyleri yapmak benim elimde.
Biz belki böyle umutsuzuz.
Belki hiçbir şey yapmak istemiyoruz.
Bir de rezilyansa yani duygusal dayanıklılığa sahip insanlar var.
Bu insanlar esnekler.
Zorluklara ve duygusal güçlüklerle karşılaştıklarında Kırılıp parçalanmıyorlar.
Onun yerine esniyorlar ve şekil değiştiriyorlar.
Başa çıkma biçimlerini duruma göre değiştirebilme yeteneğine sahipler.
Değiştiremeyecekleri şeyleri kabulleniyorlar.
Başarısızlıklarını bir öğrenme aracı olarak kullanıyorlar.
Zorluklardan fırsatlar yaratıyorlar.
Ekonomik kriz, bir ilişkinin bitmesi, işten kovulmak ve bunun gibi pek çok zorluktan.
Bu insanlar hayatın en büyük zorluklarından minimum duygusal yara ve maksimum fayda ile çıkabiliyorlar.
Kendilerinin ve kapasitelerinin farkındalar.
Zihinlerinin onlara hazırladığı düşünce tuzaklarına kolay kolay düşmüyorlar.
Sormak istiyorum. Siz böyle biri olmak ister misiniz?
Bence istersiniz.
Çünkü ben de olmak istiyorum.
Bu zor zamanların içerisinden sağlam bir şekilde başım dik olarak geçmek.
Ve elimden gelinin en iyisini yapmak, gerçekliğimi kabullenebilme cesaretini göstermek istiyorum.
Eğer siz de bu taraftaysanız yeniden bu bölüme hoş geldiniz.
Ufak bir introdan sonra güzel bir hikayeyle sizlerle buluşacağım.
Yeniden hoş geldiniz.
Ben bugün duygusal ve ruhsal dayanılığı tanımlayan resilience kelimesini çok sık kullanacağım.
Öncelikle bunu söylemek istiyorum.
Artık resilience'ın ne demek olduğunu biliyorsunuz ve her resilience değişiminde neyi kastettiğimi de biliyorsunuz diye tahmin ediyorum.
Bu konu üzerine araştırma yapmaya başladığımda internette oldukça güzel bir makaleyle karşılaştım ve orada birinin hayat hikayesini anlatıyordu.
Jerry White isimli genç bir adam.
İsrail'de okuyor üniversite öğrencisi ve bir gün arkadaşlarıyla birlikte bir geziye çıkıyor.
Geziye çıktıklarında biliyorsunuz orada savaş olduğu için İsrail ve Filistin arasında yerde mayınlardan birisine yanlışlıkla basıyor.
Mayın patlıyor ve Jerry ayaklarının birini kaybediyor.
Bu mayın patladığı esnada ve ayı koptuğunda müthiş bir şok yaşıyor.
Çünkü insanın bedeninden bir uzvun bu şekilde.
Muharca ayrılması, onu terk etmesi, ortalığı kan, toz ve dumanın alması oldukça büyük bir travma.
Ve Jerry bundan sonra hastaneye gidiyor, uzun bir süre tedavi görüyor.
Genç bir adam olan Jerry'nin ayağını bu şekilde kaybetmesi, onun tüm hayatını mahvedebilir, depresyona sürükleyebilir, onu ilaçlara mahkum edebilirdi.
Fakat Jerry bu olaydan sonra uluslararası bir kuruluş kuruyor ve kara mayınlarının yasaklanmasına yönelik uluslararası bir kampanya başlatıyor.
Başlattığı bu kampanya sonucunda Nobel Barış Ödülünü alıyor.
Jerry 2008'de bir kitap yazıyor.
Kitabın adı ise I Will Not Be Broken.
Kitapla Jerry gerçekten hayatımızı mahveden çok zor bir şeyle karşılaştığımızda uygulayabileceğimiz, hayatımızı daha güçlü, daha dayanıklı yaşamamıza yardım edecek beş
adımdan bahsediyor.
Birincisi diyor ki gerçeklerle yüzleş yani onları kabul et.
İkincisi diyor ki hemen şimdi hayatı seç.
Geçmiş için değil gelecek için yaşamaya başla.
Üçüncüsü bağlantı kur.
Senin gibi olan, seninle belki aynı duyguları yaşayan, aynı acıları çeken insanlarla bağlantı kur.
Bağlantı kur kısmı bende şöyle bir şeye sebebiyet verdi.
Biliyorsunuz bu podcast sayesinde pek çoğunuzla konuşma, görüşme ve bağlantı kurma fırsatı elde ettim.
Geçen hafta bana bir mail geldi bir dinleyicimden ve Benim burada anlattıklarımdan, içinde yaşadığım bazı duygusal durumları, bazı beni zorlayan şeyleri o kadar iyi anlamış.
Belirsizlikle mücadele etmeye çalışırken zorlandığımı o kadar iyi hissetmiş ve bana çok güzel bir mail yazmış bununla ilgili.
Onun yazdığı o uzun maili okurken kendimi iyi hissettim, anlaşıldığımı ve anlatabildiğimi hissettim.
Ve bu bende müthiş bir rahatlık, müthiş bir sevince sebebiyet verdi.
Bağlantı kurmak. bizim gibi olan ya da bizi anlayacak insanlara ulaşmaya çalışmak gerçekten çok önemli.
Zaten podcast'ın ilerleyen kısımlarında bu konuya biraz daha değineceğim.
Ama şimdilik Ceri'nin kitabında söylediği dördüncü adıma geçmek istiyorum.
Diyor ki harekete geç.
Yani hedeflerini belirle ve hemen şimdi harekete geç.
Beşincisi ise mağdur bir kurbanı oynama, yapman gerekeni yap.
olduğun yeri kabul et.
Aslında bu konu üzerine araştırma yaparken aynı Jerry'nin hikayesine benzeyen çok fazla hikaye okudum.
Hatta Amy Purdy isimli bir kızın Living Beyond Limits yani limitlerin ötesinde yaşa isimli bir TED konuşmasını dinledim.
Amy 19 yaşında bacaklarını kaybeden bir genç kız bu kadar genç bir yaşta bacaklarını kaybettikten sonra hayatı nasıl yeniden yaşamaya başladığını.
Aslında Hayatın başımıza gelenler değil de o başımıza gelenlere rağmen yaptığımız seçimler olduğunu, hayal etmenin gücünü ve gerçekten belirlenen limitlerin ötesinde
yaşamanın, yaratmanın güzelliğini anlatıyor.
Amy'nin hikayesini ve onun konuşmalarını ben burada anlatmak istemiyorum.
Fakat bence kesinlikle bu TED konuşmasını dinleyin.
Hem duygulanacaksınız hem de içiniz böyle kalbiniz dolacak.
Podcast'ın açıklamalar kısmına koyacağım.
Umarım unutmam. Çünkü sürekli koyacağım koyacağım deyip unutuyorum.
Kendime çok kızıyorum. Bana yazıyorsunuz bilgiye yine koymamışsın.
Bilgiye şunu bulamıyoruz.
Koyacağım demişsin koymamışsın.
Çok özür diliyorum bunun için.
Bir dakika bir dakika.
Benim böyle konuşurken koyacağım dediğim şeyleri not almam lazım.
Hemen not alıyorum.
Pekala not alındı.
Açıklamalar kısmında bu TED konuşmasının linki sizi bekliyor olacak.
Kesinlikle bakmayı unutmayın.
Rezilyans üzerine ve zorlukların içerisinden başarıyla geçen ve nasıl da yapmışlar bunu dediğimiz insanların hikayelerine birazcık değindikten sonra aklınıza şöyle bir soru gelmiş olabilir.
Bizler nasıl böyle biri olacağız?
Bunun bir yolu var mı? Bir haritası var mı?
Bu podcast'ı dinleyenler biliyor ki elbette ki her şeyin bir yolu yordamı var.
Eğer duygusal dayanıklılığı yüksek rezilyans bir insan olmak istiyorsak kabul etmeyi yani içerisinde bulunduğumuz durumun gerçekliğini kabul etmeyi ve kontrol edebileceğimiz
şeylere odaklanmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Bunu derken aklıma şey geldi.
Hatırlar mısınız bilmiyorum kendine bakmak ne demek diye bir podcast bölümü çekmiştim.
Orada bayağı böyle bir bunalımdaydım.
Kasım ayıydı yanılmıyorsam.
O zamanlar bir yaş sendromuna girmiştim işte.
Çok güzel bir film seyretmiştim ve filmin baş karakteri benimle aynı yaştaydı.
Onun başarısı, aynı yaşta olduğumuz halde onun olduğu kanım ve benim olduğum konumu kıyaslama gibi bir hataya düşmüş ve gerçekten...
Perişan olmuştum. Böyle anlatınca komik geldiğinin farkındayım.
Ama o esnada hiç komik değildi.
Hatta bu durumun içerisindeyken bu ruhsal yıkımın bir arkadaşımın yanına ziyarete gittim ve ona bu durumu anlattım.
O da bana şey demişti. Yani senin gerçekliğin bu.
Eğer o kişi de senin hayatına doğmuş olsaydı o da bu kadarını yapabilecekti.
Yaşadığımız ülke farklı, doğduğumuz aileler farklı, bize sunulan fırsatlar farklı.
Aynı yaşta umumuz neyi temsil eder ki?
Önce kabullenmem gerekiyor.
O durumu yaşarken belki şu anki bilgilerime sahip olsaydım bu kadar çabuk yıkılmazdım.
Belki benimkisi birazcık uçuk bir kendini kıyaslama örneği olmuş olabilir.
Ama hepimiz kendimizi birileriyle kıyaslıyoruz içten içe.
Özellikle şu sosyal medya çağında öyle değil mi?
Telefonu elimize aldığımız anda her insanın en harika ve en mutlu ve en özenle seçilmiş anlarına tanıklık ediyoruz.
Ve sanki o anlar gerçekmiş yanılgısına düşüyoruz.
Çok garip çünkü o anların hiçbirinin gerçek olmadığını söyleyebilirim.
Sosyal medyaya ben de ara ara böyle işte kayıda girmeden önce falan resimler atıyorum mikrofonla, kahvemle.
Bir de şunu söyleyeyim. O resimi çekmek için orayı düzenliyorum.
Kayıt alırken o kadar estetik durmuyor ortalık.
En azından buradan bile oradaki her şeyin uğraşılmış bir şey olduğu sonucuna varabilirsiniz.
Ama zihnimiz bize öyle söylemiyor.
Zihnimiz diyor ki ah bak işte ben çok şanssızım.
Bak. Onlar ne kadar harika hayatlar yaşıyor.
Benim halim bu.
Ve hiçbir şey yapamam.
Bununla ilgili hep bilecek hiçbir şeyim yok.
Şanslı değildim. Şanslı doğmadım.
Yanlış yerde doğdum falan filan.
Böyle falan filan deyince birazcık durumu küçümsüyormuş gibi oldum.
Asla öyle bir durum söz konusu değil.
Ama ilk adımımız gereği eğer olduğumuz noktayı kabul edip kontrol edebileceğimiz şeyleri...
odaklanmayı tercih edersek bir anda gücümüz olduğunu yani bir şeyleri etkileyebilme gücümüz olduğunu keşfediyoruz.
Bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum.
Will Smith'in Umudunu Kaybetme isimli bir filmi var.
İzlediğinizde bilmiyorum ama eğer izlemediyseniz bence Resilience üzerine izlenebilecek en en en iyi filmlerden biri.
Gerçek bir hayat hikayesi bu arada.
Bölümü dinledikten sonra koşun hemen izleyin.
Will Smith hikayede evsiz, beş parasız, küçük, oğlu olan bir adam.
Amerika'nın o büyük buhran zamanları yaşanıyor ve gerçekten iş bulması neredeyse imkansız.
Bir gün Will Smith bir iş görüşmesi ayarlıyor kendisine.
Fakat mülakata gideceği günden bir önceki gece bir şeyler ters gidiyor ve hapse giriyor karakterimiz.
Hapse girdiği esnada da üzerinde boyalı usta kıyafeti gibi çalışırken giyilen Kıyafetler var.
Kıyafetin her tarafında boyalar var.
Çünkü onda öncesinde bir yerde boya yapmış.
Hapisten çıktığında ise iş görüşmesine çok az bir zaman kalmış.
Böyle yarım saat 40 dakika falan ve hemen o dakika koşa koşa gitse anca yetişecek.
Üstü başı o haldeyken koşa koşa karakterimiz iş görüşmesine gidiyor.
Ve görüşmeye gittiği yer ise seçkin bir plazanın en üst katı.
Diğerdeki herkes krapatını takmış, jilet gibi giyinmiş ve çok iyi gözüküyorlar.
Will Smith'i o insanların arasından geçip mülakat yerine giderken izlediğimizde şu şekilde görüyoruz.
Kendisi etrafındakilere odaklanmaktansa kıyafetini, atletini işine koyuyor, ceketini düzeltmeye çalışıyor.
Bir şekilde üzerine çeki düzen verme çabası içerisinde.
Oraya o kıyafetlerle gelmek onun elinde değildi.
Buna mecburdu. Ama karakterimizin elinde olan tek bir şey vardı.
O da üzerindeki bu boyalı eski ve yıpranmış kıyafetleri olabilecek en düzgün hale getirmek.
İşte kontrol edebileceğin şeylere odaklanmak ve içinde bulunduğun duruma optimistçe yaklaşmak bu olsa gerek diye düşünüyorum.
Bu örnek bence en en zor ve en umutsuz ve en saçma durumdayken bile elimizde bize bir şeylerin olduğunu hatırlatabilecek bir örnek.
Optimist olmak yani içinde bulunduğumuz durumun kontrol edebileceğimiz yönlerini görmeye çalışmak için birkaç tane pratik okudum.
Bu pozitif psikolojiyle ilgilenen bir psikoloğun verdiği pratikler bu arada.
Diyor ki içinde bulunduğunuz ve zorlandığınız o durumu önce bir tanımlayın.
Bakın bu ne? Mesela ekonomik bir zorluk mu yaşıyorum?
Ya da partnerimle ilgili bir zorluk mu yaşıyorum?
İş hayatımla ilgili bir zorluk mu yaşıyorum?
Okul hayatımla ilgili mi?
Her neyse. Sonra oturun.
Ve baş etmekte zorlandığınız bu durumla ilgili kontrol edebileceğiniz şeylerin bir listesini çıkarın.
Sadece hani %100 üzerinde kontrol edebileceğiniz şeylerle kalmayın bu arada.
Belki herhangi bir şeyi öyle kontrol edemeyebilirsiniz ama etkileyebilirsiniz.
Değil mi? Yaptığınız bir şeyle o durumu etkileme gücünüz varsa onu da yazın diyor.
Sonrasında ise kontrol edemeyeceğiniz şeylerin farkına varın bu olaydaki ve onu da listesini çıkarın.
Ve bu iki listeye karşılıklı olarak bakın.
Enerjinizi hangisine harcayacağınıza karar verin.
Büyük ihtimal kontrol edebileceğiniz şeylere harcayacaksınız enerjinizi.
O halde diyor hemen oradaki maddelerden biriyle ilgili...
Bir aksiyon alın.
Belki üniversite okuyorsunuz ve bir türlü o almanız gereken notu alamıyorsunuz.
Hocayla aranız kötü ve vardır ya klasik öğrencilerde hoca bana taktı, beni geçirmiyor.
Belki siz de böyle bir durum içerisindesiniz.
Hocanın size takmasını büyük ihtimal değiştiremezsiniz.
Ama derslerinize çok sıkı ve iyi çalışarak ve gerçekten o hocanın dahi göz ağrı edemeyeceği kadar iyi notlar alarak iyileştirebilirsiniz.
Bu sizin kontrol edebileceğiniz bir şeydir.
Böyle oturun listeler çıkarın işte olaya şöyle bakın böyle bakın dediğinde belki birazcık komik gibi geliyor olabilir.
Ya da işe yaramayacak gibi geliyor da olabilir.
Ama inanın aslında böyle şeyler işe yarıyor.
Bunu gerçekten ben demiyorum.
Araştırmalarını okuduğum insanlar, bu alandaki uzman profesörler ve hepsi bunları insanlar üzerinde denemiş, araştırmalarını yapmış, faydasını kanıtlamış kişiler.
Bunun üzerine bilimsel makaleler yazmış insanlar.
Bu arada bilimsel makaleler demişken biliyorsunuz ben podcastta konuşurken işte şu araştırma böyle diyor, bu araştırma böyle diyor diye hep bahsediyorum.
Ama eğer okuduğum araştırmaları yani makaleleri, bilimsel makaleleri merak ediyorsanız sıkılmadan ben de okurum diyorsanız bundan sonra...
onları da paylaşabilirim sizlerle.
Bununla ilgili beni haberdar ederseniz iyi olur.
Ona göre ben de bundan sonrasında onları da paylaşmaya başlarım.
Optimist bir şekilde kontrol edebileceğimiz şeylere odaklandık.
Pekala, iş bununla bitiyor mu?
Hayır. Rezilyans bir insan olabilmek için diğer insanlarla da bağlantıda olmamız gerekiyor.
Bu konuyla ilgili yapılan bir araştırmada gösteriyor ki diğer insanlarla sosyal bağlantıları olan Çevresiyle iyi ilişkileri olan insanlar zorluklarla ve bunalımla karşılaştıklarında çok daha kolay atlatabiliyorlar.
Çünkü sosyal bir destekleri var.
Belki şöyle diyebilirsiniz. Ben içe dönük bir insanım ya da çok fazla arkadaşım yok.
Sosyal yeteneklerim düşük.
Sizi çok iyi anlıyorum. İnanın ben de içe dönük bir insanım.
Böyle mikrofon başına geçip konuşmayı çok seviyorum.
İnsanları seviyorum ama uzun süre insanlarla iletişimde kalamıyorum.
Çünkü bu durum beni zorluyor ruhsal olarak.
Asla karşımdaki insanla alakalı bir durum değil.
Tamamen benimle alakalı bir durum.
Çünkü içe dönüyorum. Bunu kabul ediyorum.
Bu sosyal destek ve diğer insanlarla bağlantıda olmak demek de bir sürü insanla arkadaş olmak ve sürekli onlarla konuşmak, onlarla vakit geçirmek demek asla değil.
Yapmanız gereken şey gerçekten eğer içe dönükseniz sizi seven birkaç insana, eğer dışa dönükseniz belki daha geniş bir arkadaş çevresine, O insanlarla ilgilenmek, onların sizle ilgilenmesine izin
vermek, onların yardımlarını kabul etmek, ihtiyaçları olduğunda sizin de onlara yardım eli uzatmanızla gayet olabilecek bir şey.
Özellikle Covid'den sonra belki diğer insanlar iletişime geçmekle zorlanıyor ya da sosyal anksiyete de yaşıyor olabilirsiniz.
Belki bu konuyla ilgili destek alabilirsiniz ya da ufak ufak en yakınınızdan yani ailenizden başlayarak yeniden bir sosyal bağ kurma çabası içerisine girmeniz duygusal zorlukların
içerisinden geçerken çok faydalı olacaktır.
Mesela ben bunu en çok kendi kız kardeşim ve yakın 2-3 arkadaşımla deneyimliyorum.
İnanın çok fazla arkadaşım yok.
Çünkü birkaç tane kaliteli arkadaşımın ve kız kardeşimin varlığı bana yetiyor da artıyor.
Onların varlıkları o zorlandığım anlarda...
Her zaman yanımda oluyor.
Siz de elinizden geldiğince böyle ilişkilere yatırım yaparak aslında kendinize yatırım yapmış oluyorsunuz.
Bir diğer bizi daha resilience kılan şey ise zihnimizin bize kurduğu düşünce tuzaklarını fark etmek Onlara uzaktan bakmayı, onları
gözlemlemeyi öğrenmek.
Zihnimizin bize kurduğu 5 tane düşünce tuzağı var.
Aslında bunlar daha fazladır ama dayanıklılığımızı yok eden, bizi içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamızı zorlaştıran düşünce tuzakları bu bahsettiklerim.
Bu 5 düşünce tuzağını dinlerken lütfen böyle dikkat kesilin.
Biliyorum ev toplarken falan beni çok dinliyorsunuz.
Ütü yaparken, bulaşık yıkarken.
Her neyse onu yapmaya da devam edin.
Ama birazcık daha dikkatli dinlemeye çalışın burayı.
Neden bunu diyorum? Çünkü fark edin istiyorum.
Siz bu tuzaklardan en çok hangisine düşüyorsunuz?
Mesela ben bir tanesine düşüyorum.
Onu anlatırken size itiraf edeceğim.
Hiç merak etmeyin biliyorsunuz.
Sizden gizlim saklım yok.
Birinci düşünce tuzağımız zihin okuma.
Yani başka bir insanın zihninden geçeni bildiğini sanmak.
Hemen buna örnek vereceğim.
Şöyle düşünün. Bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz.
Size bir davranışta belki bulundu ama tam onu çözemediniz ve şey dediniz.
İşte bak gördün mü? Bana bunu yapmaya çalıştı.
Zaten o hep böyle biriydi.
Benim hakkımda hiç iyi düşünmez.
O zaten bizi sevmez.
Ya da akrabalar arasında bu çok oluyor ya.
O bizden hiç hoşlanmaz.
Kesin böyle düşünüyor. Kesin böyle diyor.
Kesin bunu yapıyor. Başkasının senin aklından geçeni bildiğini sanma ise şu şekilde oluyor.
Belki şey diye düşünüyorsunuz.
Herkes benim ezik biri olduğumu biliyor.
Herkes benim ne kadar tembel biri olduğumu biliyor.
O cümleyi söylediğim zaman kesin herkesin içinden benimle ilgili kötü şeyler geçti.
Bunlar böyle çok daha basit örnekler tabii ama bunu çok şekillendirebilirsiniz.
Mesela özellikle sosyal hayatta yaşarken bazen istemediğimiz şeyleri yapabiliyoruz.
Ufak tefek rezillikler yaşayabiliyoruz biliyorum insan olduğumuz için.
Ve sonra günlerce zihnimizden şey geçiyor.
Allah'ım hakkında ne düşünüyorlar?
Ne diyorlar? Neler yaşıyorlar?
Bu aslında o kadar insanın içine hemen ve dayanıklılığını azaltan bir şey ki.
Nereden biliyorsunuz sizin hakkında ne düşündüklerinizi?
Sizin zihninizden ne geçtiğini, ne bildiklerini?
Bilmiyorsunuz. Sadece zihin okuyorsunuz.
İşte zihin okuma insanlar bu iletişimimizi kesiyor.
Direkt kısa yoldan kararlar vermeye başlıyoruz.
Zaten onun aklındakileri bildiğimiz ya da onların bizim aklımızdan geçenleri bildiğini zannediyoruz ve artık onlara ulaşma ihtiyacımızdan vazgeçiyoruz.
Soru sormuyoruz.
Bu gerçekten böyle miydi?
Böyle mi düşünüyorsun? Demiyoruz.
Bu durum... hem sosyal ilişkilerimizi ve o çevremizdeki insan ağını zedelerken hem de gerçekten bizi içten içe tüketiyor.
İkinci zihin tuzağımız ise ben tuzağı.
Şöyle ben tuzağı yaşadığımız kötü bir olayda ya da bir zorluktaki bütün suçun bizde olduğunu düşünmek.
Yani şey var mesela ben görüyorum şimdi Türkiye'de korkunç bir ekonomik kriz var biliyorsunuz.
Biliyorsunuz ne ya? Artık damarlarınız ne işledi bunun bilgisi.
Bazen böyle yakındığımız zaman ya da çok üzüldüğümüz zaman bazı insanlar özellikle böyle ileri yaştakiler.
Siz ne yaptınız bunun için?
Siz çalıştınız mı?
Sizin işte suçunuz.
Siz bunu hak ettiniz. Aslında onlar burada siz derken sizleri ben tuzanı düşürmeye çalışıyorlar.
Şöyle de diyebilirsiniz oturup.
Bak görüyor musun? Hiç çabalamadım.
Benim suçum. Ben bu ülke için hiçbir şey yapmadım.
Ben ne yaptım ki? Ben bunu hak ettim.
Bakın bu çok geniş bir örnek oldu.
Daha da küçültürsem örneği bir arkadaşımızla kavga ettiğimizde bunu yapabiliriz.
Ama buradaki tek suçlunun biz olduğunu sanmak.
Düşünce tuzağı. Yani sadece ben suçluyum.
Ben kötü ve korkunç birisiyim.
No. No böyle bir şey yok.
Üçüncü düşünce tuzağımız ise onlar tuzağı.
Bu sefer bütün suçlu diğerleri.
Bütün suçlu onlar.
Hepsi onların yüzünden.
Görüyor musun? Ekonomiyi onlar berbat etti.
Onlar şöyle kötü. Onlar böyle kötü.
Bizim hiçbir suçumuz yok. Biz hiçbir şey yapmadık.
Biz elimizden gelen her şeyi yapmıştık.
Biz tamamen suçsuzuz.
Bak görüyor musun arkadaşlarımı?
Hepsi onların yüzünden.
Onlar yüzünden ilişkimiz bu kadar kötü.
Onlar, onlar, onlar.
Tek suçlusu onlar demek.
No, bunu da yapmıyoruz.
Dördüncü düşünce tuzağımız ise felaketleştirme.
Felaketleştirme işte arkadaşlar bu benim düşünce tuzağım.
Felaketleştirme olacak en kötü şeyleri zihnimizde sıralamak ve sürekli onlarla ilgili düşünmek.
Yani şöyle düşünelim bir kötü olayla karşılaştık.
Yine ben ülke üzerinden örnek vereceğim çünkü bunu çok yapıyorum.
Mesela ekonomi çok kötü, her şey daha da kötü olacak, mahvolacak.
Ben eğer okulu kazansam bile...
Yurt dışına gidip biraz da orada okumak istiyorum ama asla olmayacak.
Çünkü o zamana kadar biz zaten ülkecek batacağız ve ben büyük ihtimal karnımı bile doyuramayacağım.
Hatta gün sonunda evsiz kalacağım ya da sonsuza kadar ailemle yaşayacağım.
Allahım içim çürüdü buna derken.
Buna benzeyen bir sürü felaketleştirme.
Bu ilişkilerimizle de yapabiliriz.
Bununla başka herhangi bir şeyle de yapabiliriz.
Olabilecek en kötü şeyleri düşünmek aslında...
Bence bilinçli olarak yaptığımız bir şey değil.
Zihnimiz kendi kendine bunu yapıyor.
Özellikle buna yatkınsanız.
Ben arkadaşlarıma bazen aklımdan geçen felaket sınırlarını anlattığımda şok geçiriyorlar.
Bu düşünce tuzağına fazla düşmeyen insanlar şaşırıyorlar.
Yani nasıl bu kadar bir olayı felaketleştirebilirsin, abartıyorsun diyorlar.
Ama biliyorum ki bu durumu yaşayan çok insan var benim gibi.
Felaketleştirmek de bir diğer düşünce tuzağımız.
Beşincisini şimdi söyleyeceğim ve ondan sonra bu düşünce tuzaklarıyla nasıl baş edeceğimiz üzerine konuşacağım.
Beşinci ve son madde ise umutsuzluk.
Umut ya da umutsuzluk aslında bir duygu değil.
Bunlar öğrenilebilen bilişsel süreçler.
Bunu Dr. Brené Brown'un kitabında okumuştum.
Hatta kendisi bu durumu öğrendiğinde çok şaşırdığını, umut etmenin bir duygu olduğunu zannettiğini söylüyordu.
Ben de bilmiyordum. Aslında umudu ya da umutsuzluğu küçük yaşta yetiştiğimiz ailede ya da toplumdan öğreniyoruz.
Ondan sonra da buna göre devam ediyoruz.
Umut etmeyi öğrenebildiğimiz gibi umutsuzluğu da öğrenebiliyoruz.
Ve bu bir zihin tuzağına dönüşebiliyor.
Umutsuz olduğumuzda kötü şeylerin ve negatif olayların hayatımızın her yerini kapladığını düşünmeye başlıyoruz.
Onların üzerinde kontrolümüzü yitirdiğimizi düşünüyoruz.
Mesela bir kere başarısız olduğumuzda ya da 3-5 kere başarısız olduğumuzda sonsuza kadar başarısız olacağımızı varsayıyoruz.
Artık diyoruz ki ben böyleyim.
Bu olmayacak ben başarısız bileyim.
Bitti. Bak gördün mü?
Üniversiteyi 3 yıldır kazanamadım.
Daha asla kazanamayacağım.
Bu beş tane zihnin bize kurduğu tuzak.
Hayatımızı bu derece kötü etkiliyor.
Ve bu derece bizim ruhsal dayanıklılığımızı, rezilyansımızı azaltıyor.
Bununla baş etmeyi öğrenebilir miyiz?
Evet de görünebiliriz.
Bununla ilgili en iyi yöntemlerinden birini ACT terapisi diye bir şey var.
Orada gördüm.
ACT diye mi okunuyor acaba?
Büyük ahlerle A, C, D.
Kabul ve kararlılık terapisi.
Hatta bununla ilgili Raz Seyresi'nin Mutlu Tuzağı isimli kitabını hemen tavsiye edeyim.
Bu ekolle ilgili bir şeyler öğrenmek isterseniz diye araya sıkıştırıverdim kitabı da.
Diyor ki bu durumlarda baş etmek istiyorsanız eğer bu düşünce tuzaklarının içine girdiğinizi önce fark etmeniz gerekiyor.
O yüzden dedim size dikkatli dinleyin diye.
Mesela siz de zihin okuma tuzağına çok fazla düştüğünüzü.
Fark ettiniz ve birisinin zihni okuduğunuzu fark ettiğiniz an mesela bir olay yaşıyorsunuz ve o dakikada zihin okuma yapıyorsunuz ve dediniz ki hayır dur.
Şimdi bunu fark et.
Şu an sen zihin okuyorsun ve bu olaya dışarıdan bak diyor.
Yani dışarıdan bak dediğin aslında bu biraz mindful bir hareket.
O aklımızdan geçen düşüncelere içinde bulunduğumuz durumu bir gözlemci gibi yaklaşıyoruz.
Fark ediyoruz. O zihnimizden geçen düşünceler, işte kesin hakkımda böyle düşünüyor, ben şöyleyim, ben böyleyim diyen her şeye diyoruz ki teşekkür ederim, seni duyuyorum, varsın, pek
hoş değilsin ama varsın ve gelip geçeceksin.
Çünkü sen bir düşüncesin.
Düşünce yalnızca düşüncedir, gerçek değildir.
Aslında hayatımızdaki çoğu sorun buradan çıkmıyor mu?
Zihnimizden geçen o varsayımsal düşünceleri gerçek zannediyoruz.
Aslında unutuyoruz o yanlış düşünceler bizi etkilemez, bizi etkileyemez eğer izin vermezsek.
Gelip geçer. Onları fark etmek, tanık olmak, varlıklarını kabul etmek ve gelip geçmesine izin vermek gerekiyor.
Rezilyansımızı artırmak ve daha dayanıklı biri olmak için bir diğer malzememiz ise mizah ve umut.
Viktor Frankl İnsanın Anlam Arayışı isimli kitabında mizah için Ruhun kendini korumak için kullandığı silahlardan biridir diyor.
Gerçekten de öyle. Bir olayı mizaha dönüştürdüğümüzde onunla baş etmek çok daha kolay oluyor.
Bence mizahı kullanmak, gülmek, eğlenmek o içinde olduğumuz kötü durumu o kadar hafifletiyor ki.
Hatta böyle kötü zamanlarda bizi iyi hissettirecek şeyler listesi çıkaracağım ben.
Şu an aklıma geldi bu diziler, filmler, kitaplar, aktiviteler.
Böyle parasız açıp internetten izleyebileceğiniz ya da hemen dışarı çıkıp yapabileceğiniz şeylerin bir listesi.
Sizi güldürecek, eğlendirecek şeyler.
Belki bir oyun oynamak arkadaşlarınızla.
Bunu biraz düşüneceğim ve sizinle de paylaşacağım.
Mizahla ilgili bir de şöyle söylüyor Viktor Frankl.
Diyor ki diğer olumlu duygular gibi mizah da kişinin odağını genişletir.
Yaratıcılığını artırır.
Keşif gücünü arttırır, esnekliğini arttırır.
Hani dedik ya, resilience insanlar esnekler, durumlara göre şekil değiştirebiliyorlar.
O mizahı kullanmaya başladığımız zaman aslında bir yandan da olaylar arasındaki mesafemizi ve perspektifimizi de korumaya başlıyoruz.
Acıyı ve korkuyu inkar etmeden.
Olayın komedisini yapabilmek bence müthiş bir yetenek.
Bunu çok iyi yapan komedyenler var.
Yani trajik ve aslında gerçekten düşünülmesi gereken bir şey.
Güldürerek sunan ve o kahkahanın sonunda uzun uzun bizi düşüncelere gark eden komedyenler.
Burada bahsettiğim mizah ve ilimserlik olayını artık anladınız mı?
Bir polyanlacılık değil asla.
Tamamen hani o...
trajiklikle komediyi harmanlayarak esnekliği artırmaya yarayacak bir şey.
Bence mizahı yalnızca kendimizi güçlendirmek için değil de etrafımızda derdimizi anlatamadığımız, konuşmanın zor olduğu insanlara kendimizi ifade etmek için de kullanabiliriz.
Komikliğin böyle bir yanı var.
En söylenmeyecek sözleri dahi söyleyebiliyorsunuz ve peşinden de herkesi güldürebiliyorsunuz.
Son maddemiz ise resilience bir insan olmamıza fayda sağlayacak.
Duygularımızı uyuşturmadan negatif ve kötü şeyleri hissetmeye izin vermek.
Diyeceksiniz ki hani optimist olmayı öğrendik, gülelim dedik, mizah yapalım, düşünce tuzaklarını tanıyalım.
Bunlar sanki belki size birazcık negatiflikten kaçmanın yolları gibi gelmiş olabilir.
Ama hayır. Bizi rahatsız eden, mutsuz eden bir duyguyla karşılaştığımız zaman onu bastırmak aslında daha da negatif duygulara yönlenmemize sebebiyet veriyor.
Bununla ilgili binlerce gönüllünün katıldığı bir çalışma yapılmış ve bu insanların kötü duygularını engelleme ya da baskılamaya çalıştıklarında çok daha negatif hissetmeye başladıklarını görmüş
araştırmacılar. Bu hayatınızı depresif bir şekilde geçirin demek değil.
Ama bir konudan rahatsızlık duyduğunuzda ya da mutsuz olduğunuzda Ona saygı duymak ve o negatif duyguyu hissetmeye izin vermek.
Mesela şu an arkadaşımın bana yaptığı bu olayla ya da ülkemin içinde olduğu bu durumun farkındayım.
Bunu hissediyorum. Bunu biliyorum.
Elimi bir fincan kahve alıp müzik açıp o an o duyguyu bastırmaya çalışmak bana fayda sağlamayacak.
Ama onu izin vermek, içimde ona bir alan açmak onu hafifletmemize yardımcı oluyor.
Pek çoğumuz duygularımızı düzenlemek konusunda maalesef eksiğiz çünkü bize okullarda ya da büyürken kimse bunları öğretmiyor.
İşte böyle zamanla kendi kendimize öğrenmeye çalışıyoruz ya da işte podcast dinliyoruz, bir yerlerden okuyoruz.
Bir şekilde yaşamayı öğrenme çabası içerisindeyiz hepimiz öyle değil mi?
Yaşadığımız hayatı yönlendirmemizde ve ondan zevk almanızda duygularımızın o kadar büyük bir rolü var ki.
Kötü duyguları... adı üzerinde kötü oldukları için onlardan kaçmamız gereken şehri olarak etiketlemeye hepimiz çok meyilliyiz.
Ama ben bunu en çok meditasyonda fark ettim.
Kötü duyguları hissetmeye yaraştığınızda, o kabule vardığınızda bir noktada o zaman olayların içerisindeki olabilecek pozitif şeyleri ya da hareket alanlarınızda görmeye başlıyorsunuz.
Kontrol edebileceğiniz şeyleri de görmeye başlıyorsunuz.
Çünkü artık kaçmıyorsunuz ya da uyuşturmuyorsunuz.
Rahatsız olduğunuz şeyin farkındasınız.
Ve bundan rahatsızlık duyuyorsunuz.
Tüm bu zorluğun içerisindeki durumun içinden geçebilecek, bunun içindeki fırsatları görebilecek ve kontrol edebileceğiniz şeylere odaklanacak güce sahipsiniz.
Ve bu yolda artık sizi engelleyen, ayağınıza çelme takan düşünce tuzaklarını da öğrendiniz.
Zihnimiz bize her zaman bir oyun oynuyor.
Hep bir şeyler üretiyor.
Mesela ben bazen böyle yapmam gereken bazı şeyleri çok büyütürüm.
Bunalıma falan girerim.
Babam bana der ki aslında hepsi senin zihninde şu an farkındasın bunun değil mi?
Tamamen zihninde. Kafanda büyütüyorsun.
Gerçekte aslında bu kadar büyük bir şey değil.
Bir yapsan anlayacaksın zaten.
Ama saatlerce bunun üzerine düşünerek kendini mahvediyorsun.
Aynı bunun gibi aslında. Olaylara vereceğimiz tepkiler.
Negatif duygularımızla baş etme biçimimiz ya da zorlukların içerisinden geçme stilimiz hepsi zihnimizde bitiyor.
Hepsi farkındalığımızda bitiyor.
Ben düşünüyorum podcast dinleyen ve Türkçe konuşan çoğu insan şu an ortak dertlerden muzdarip.
İnanın mesela Instagram üzerinden bazılarınızla yazışıyorum.
Azıcık muhabbet böyle gelişmeye başladığı zaman anında konu hep aynı yere varıyor.
Hayat pahalılığı, yapamadığımız şeyler, alamadıklarımız, hani ihtiyaç babında alamadıklarımız.
Özellikle öğrenci olanların o kadar büyük sıkıntıları var ki.
Yani 2-3 mesajdan sonra konu buraya gelmeye o kadar sık başladı ki sizlerle konuşurken.
beni artık korkutuyor.
İnanın korkutuyor. Neden?
Çünkü hepimizin yatıp kalkıp aynı şeyleri düşündüğünü ve aynı dertlerden muzdarip olduğunu görüyorum.
O yüzden bu bölümü özellikle yapmak istedim.
Belki içinde bulunduğumuz bu durumu hemen düzeltebilecek bir gücümüz yok.
Şu an belki kendimizi çok küçük, çok etkisiz hissediyoruz.
Belki çok mutsuzuz.
Evet ben de öyleyim. İnanın.
Ama her zaman yapılabilecek bir şey var ve Her zaman bence kendi kaderimizin üzerinde kontrol edebileceğimiz bir şeyler bulabiliriz.
Bana inanmıyorsanız lütfen Viktor Frankl'ın İnsanın Anlam Arayışı isimli kitabını okuyun ve bir insanın başına gelebilecek en zor durumda bile nasıl yaşamayı tercih edebileceğini
ve her koşulda nasıl hayatı seçebildiğini görün.
Kendinizi eğer iyi hissetmiyorsanız, mutsuz olduğunuz zamanlar oluyorsa bilin ki yalnız değilsiniz.
Bu bölümde elimden geldiğince size yardımcı olabilecek, zor zamanlarda yanınızda durabilecek bazı şeylerden bahsettim.
Umuyorum ki faydalı olmuştur.
Eğer burada bahsettiğim şeylerden birini hayatınıza uygularsanız ya da ya benim de böyle bir düşünce tuzağım varmış ben de şunu çok yapıyormuşum dediğiniz şeyler varsa benimle biliyorsunuz her zaman paylaşabilirsiniz.
Aslında bu podcast birazcık interaktif ilerliyor.
Mesela bu bölüm o şekilde oluştu.
Sizinle konuşurken fark ettiğim ortak bir problemin bir zorluğu gördüm ve bu konuda hem kendime hem de size yardımcı olmak istedim.
O halde bu bölümü şimdilik kapatıyorum.
Eğer Apple Podcast üzerinden dinliyorsanız bu podcasta yıldız verebilir ya da yorum yazabilirsiniz.
Okuyunca bayağı mutlu oluyorum.
Abone olmak isterseniz abone de olabilirsiniz.
Zorlamak yok tabii ki de asla.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok çok iyi bakın.
Burada bahsettiğim pratikleri hayatımıza uygulamaya çalışın.
Unutmayın her şeye gelip geçici düşünceler, yaşananlar.
Siz tüm bu olaylar geçip giderken ve tüm bu zaman akarken kendiniz için ve sevdikleriniz, çevreniz, ülkeniz için neler yapabileceğinize bakın.
Ve kendi etki alanınıza odaklanın.
Ben öyle yapmaya çalışıyorum.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Ya
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
