
Bazı zamanlar vardır bir şeyler bitmiştir ama yenisi henüz başlamamıştır, ya da ne yapacağımızı hangi yoldan ilerleyeceğimizi bir türlü bulamayız. Yaşam durmuş gibidir. Şu an ne yapıyorsun sorusuna yanıt veremeyiz. Bu bölümde durmayı övüyorum ve böyle zamanların aslında gerekli olduğundan bahsediyorum. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Kitap kulübüne katıl:
https://www.shopier.com/32954138
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba, ben Bilge.
Bugün sizlerle yaşamın durakları hakkında konuşacağız.
Hayatımızda bir şeyler biter ve henüz yenisinin başlamadığı anlar vardır.
Mesela mezuniyet sonrası yaşadığımız o boşluk, bir ayrılığın ardından gelen sessizlik, bir işi bıraktıktan sonra sabah uyandığımızda herhangi bir ofise veya iş yerine gitmemen gerektiğini fark ettiğin
o tuhaf an. Bu duraklara genellikle kötü gözlerle bakarız.
Sanki böyle bir an yaşadığımızda geride kalmışız gibi hissederiz.
Hata yapmış gibiyizdir, işe yaramıyormuş gibiyizdir.
Gidecek hiçbir yerimiz, yapacak hiçbir şeyimiz yoktur ve yalnızızdır.
Aslında hiç de öyle değil.
Çünkü genelde yaşadığımız şeyleri adlandırmakta zorlanıyoruz.
Eğer kendinizi bir durakta hissediyorsanız önce evrensel olarak adı konmuş birkaç histen ve kavramdan bahsetmek istiyorum size.
1909 yılında Fransız antropolog Arnold Van Gennep farklı kültürlerdeki geçiş ritüellerini inceler.
Doğum, ergenlik, evlilik, ölüm.
Tüm bu geçişlerin ortak bir yapısı olduğunu fark eder.
Her geçişin ortasında ne eski kimliğin ne de yeni kimliğin tam anlamıyla var olmadığı bir evre vardır.
Ve Van Genep buna liminality der.
Yani eşikte olmak.
Bu kelimenin kökeni latince olan limen kelimesinden gelir ve limen kapı eşiği demektir.
Eşikte ne olur? Kendinizi bir hayal edin şimdi.
Bir kapı kapanmıştır.
Ve yeni bir kapı henüz açılmamıştır.
Siz tam olarak bir eşiğin ortasındasınız ve orada iki kapının arasında duruyorsunuz.
Bu his tanıdık geldi mi?
Yani o hiçbir şey yapmadığınız ve arada kaldığınız.
Onlarca yıl sonra bu kavramı ele alan sosyolog Victor Turner liminal evrenin salt bir bekleme odası olmadığını söyler aslında.
Tam tersine bu evre dönüşümün gerçekleştiği yerdir.
İnsanlar bir eşikte olduklarında yeniden şekillenirler.
Yani durduğunuzda aslında hiçbir şey yapmadığınız o anlarda körleşmiyorsunuz.
Yanlış bir şey yapmıyorsunuz.
Tam tersine bu evre dönüşümün gerçekleştiği yerdir.
İnsanlar bir eşekte olduklarında, yani o liminal hissinin içerisinde olduklarında...
aslında yeniden şekillenirler.
Yani durduğumuzda körleşmiyoruz veya yanlış bir şey yapmıyoruz.
Aslında yeniden şekilleniyoruz.
Tabii o duraklarda ne kadar kaldığımız burada oldukça önemli.
Sonsuza kadar bir liminalite içerisinde kalmak bizi yok edebilir ve tamamen de körleştirebilir.
En sevdiğim yazarlardan biri olan ve sık sık referans verdiğim Haruku Murakami, Renksiz Tusukuri Tazaki'nin Hac Yıllarında tam olarak bir liminaliteden çıkışı konu alır.
Bu kitaptan çok fazla Çünkü tam olarak bu hissi ele aldığını ve bu şekilde hisseden insanlara da büyük yardım olacağını düşünüyorum.
İlk okuduğum zamanlarda bunu bir arkadaşıma önermiştim ve o da kitabı okuduktan sonra zihninde yeni bir kapı açıldığını ve bu noktadan nasıl çıkabileceğine dair bir fikir geliştiğini söylemişti.
Özellikle edebiyatta bu duygu o kadar sık işleniyor ki yine aynı duyguların işlendiğini düşündüğüm birkaç kitabın da önerisini açıklamalar kısmına bırakacağım.
Bunun dışında... Ayrıca yazar ve psikolog William Biritz 1980'lerde yazdığı Transition adlı kitabında çok önemli bir ayrım yapıyor.
Değişim dışsal bir olaydır.
Geçiş ise içsel bir süreç.
Burada değişim ve geçişin ne olduğunu birazcık böyle ayırt etmek gerekiyor.
Mesela... İşinizi kaybetmek bir değişimdir.
Ama o kaybın içinde kim olduğunu yeniden anlamlandırmak işte bu bir geçiştir.
Ve bir hiç her geçişin mutlaka bir bitişle başladığını söyler.
Yani bırakmakla.
Fark ettiyseniz bir bitişten sonra yaşadığımız o şey tam olarak da bu liminal hissinin aynısıdır.
Yani burası yaşamın durağıdır.
Hayatın içerisinde sık sık böyle duraklarla karşılaşırız ve böyle zamanlarda içten içe, İstemsizce bir yaz tutarız.
Yani bir şeyi bıraktıktan sonra gelen o yaz tutma hissi oldukça normal ve olması gereken bir şeydir.
Biz genelde bu kısmı atlayarak yeni bir şeye hızlıca geçmek isteriz.
Devam et deriz kendimize.
Güçlü ol. Ama biten bir şeyi onurlandırmadan gerçek anlamda ilerleyemeyiz.
Bırakmadan, durmadan başka bir aşamaya...
Genelde yaptığımız en büyük hatalardan bir tanesi yaşamın bu duraklarını onurlandırmaktan kaçmak da oluyor.
Gerçekten de her ne kadar toplum nezdinde kötü bir şey olarak görülse de içinde bulunduğumuz modern dünya durmamızı istemese de bazen durmak yeni bir şeyleri geçebilmek için yapabileceğimiz tek
şeydir. Peki bu duraklarda bize neler oluyor?
Şu an hep devam et kültüründe yaşıyoruz.
Bugün yaşadığımız dünyada durmak neredeyse...
ahlaki bir sorun gibi algılanıyor.
Mesela bayramda büyüklerinizi ziyarete gidiyorsunuz ve size hemen şu soru geliyor.
Eee sen neler yapıyorsun?
Uzun zamandır görmediğiniz bir lise arkadaşınızla karşılaştığınızda birbirinize yine aynı soruyu soruyorsunuz.
Neler yapıyorsun? Hayat nasıl gidiyor?
Ne iş yapıyorsun? Ama aslında bu soru İçerisinde bir baskı taşıyor.
Bu sorunun yanıtının bir proje, bir pozisyon, bir hedef olması bekleniyor.
Mesela birisi size ne yapıyorsun diye sorduğunda düşünüyorum ya da henüz bilmiyorum demek çoğu zaman yetersiz bulunuyor.
Çünkü beklenen yanıt elbette ki bu değil.
Düşünsenize LinkedIn'de kimse boşluktaki zamanını paylaşmıyor.
Herkes ya bir ödül kazanıyor ya bir şirkete katılıyor ya da yeni bir şey başlatıyor.
Sanki hayatın her anı başarıya giden bir adım olmalıymış gibi.
Ve biz bu baskıyı içselleştiriyoruz.
Çoğu zaman bunu fark etmiyoruz bile.
Durduğumuzda suçluluk duyuyoruz.
Ama aslında içten içe hepimiz kendi hayatımızın duraklarını biliyoruz.
Bir işi bırakıp... Dinlenmemiz gereken o zamanı veyahut da biraz durmamız ve bir şeyleri yapmadan sadece kendimizle kalmamız gereken zamanları.
Fakat bunu hem başkalarından hem de kendimizden saklıyoruz.
Çünkü bu yaşamın duraklarında durduğumuzda bazı şeyler yüzeye çıkıyor.
Gürültü kesildiğinde içimizdeki uzun zamandır bastırılmış sesler...
duyulmaya başlıyor. Bazıları rahatsız edici oluyor.
Çünkü onlar genelde cevabını bilmediğimiz sorular oluyor.
Hani böyle gerçekten bu hayatı istiyor muyum gibi sorular.
Ya da daha da farklı olarak kim olduğumu gerçekten biliyor muyum?
Ama duymayı reddettiğimiz ve gürültüyle bastırdığımız o bazı sesler aslında tahmin ettiğimizden daha da kıymetli.
Uzun zamandır görmezden gelinen arzularımız, gerçekten merak ettiğimiz soruların yanıtları, eskiden sevdiğimiz Ama zamanım yok diyerek bıraktığımız uğraşlar.
Hepsi aslında bu duraklarda kendilerine yer buluyor.
Bu bölümü hazırlarken ve yaşamın durakları üzerine düşünürken hep Murakami'nin romanları geldi aklıma.
Onun karakterleri de böyle sıklıkla bir boşluğa düşer.
Kayıp yaşarlar, bir ayrılık, bir belirsizlik.
Ve tam o boşlukta, o sessizliğin, sükunetin içerisinde bir şeyleri keşfederler.
Kendileriyle ilgili, dünyayla ilgili bir şeyi.
Ya da Kafka'nın dönüşümündeki Gregor Samsa'yı hatırlayın.
Bir sabah böcek olarak uyanır.
Aslında bu çok radikal bir duraktır.
Eski hayatı, işi, sorumlulukları, kimliği aniden ortadan kalkar.
Ve aynı şekilde ailesi, toplum, kendi bedeni de.
Hepsiyle yeni bir ilişki kurmak zorunda kalır.
Bu dönüşüm acı verir ama aynı zamanda en çıplak soruların sorulduğu...
O ana götürür onu. Belki de duraklar hayatın bize söylemek istediği şeyleri duyabildiğimiz tek zamandır.
Şimdi bu bölümü dinliyorken...
Sana bir şey sormak istiyorum. Hayatında şu an bir durakta olduğunu düşünüyor musun?
Ya da o son yaşadığın duraklamayı biraz düşün.
O anın ortasındayken kendine nasıl konuştun?
Ne söyledin? Neler hissettin?
Ve o anlar senin hayatında nedir değiştirdi?
Bu soruyu biraz zihnine bırakabilirsin.
Cevap için acele etmene gerek yok.
Bölüm daha devam ediyor çünkü.
Belki de bölümün sonunda bununla ilgili zihinde bir şeyler şekillenmiş olacak.
Ve son olarak da biraz böyle o durakları yaşamak üzerine konuşmak istiyorum.
Ve bununla ilgili de 3 tane fikir sunacağım size.
Kendinizi böyle bir duraksama da hissettiğinizde bitmişliği onurlandırmayı denemek bence oldukça etkili oluyor.
Çünkü her yeni başlangıç bir şeyin bitmesini gerektiriyor.
Genelde etrafında gördüğüm bir şey var.
Bir ilişki bittiğinde hemen yenisine geçmeye çalışıyoruz.
Bir işi bıraktığımızda hemen CV'mizi güncelliyoruz.
Veyahut da hayatımızla ilgili bir dönem kapandığında kendimizi ilerle diyoruz.
Durma! Durmamalısın, hareket etmelisin.
Çünkü yas tutmak bir zayıflık gibi hissettiriyor.
Ama William Bridges'in bize hatırlattığı şey şu.
Bitişleri atlarsak geçiş tamamlanmaz.
Yeni bir şey başlatabiliriz ama içimizde hala bitmemiş bir şeyler taşırız.
Ve bu tamamlanmamışlık beklenmedik anlarda yüzeye çıkar.
Bitmişliği onurlandırmak aslında şu anlama gelir.
Neyin tamamen bittiğini tam olarak görmek ve onun yasını tutmak.
Ardından da... Gerçekten bırakmak.
O duyguların hepsi yaşandığında ve gerçekten bırakıldığında bir daha hayatımızın başka bir köşesinden fırlamadığını ve bizi rahatsız etmediğini göreceğiz.
İkinci olarak belirsizliği kabullenmek diyebilirim.
Veyahut da belirsizliği hayatımızın içerisinde barındırmak.
Rilke genç bir şaire mektuplarda çok güzel bir şey söylüyor.
Soruları yaşa. Belki bir gün farkında olmadan cevapların içinde yaşıyor olacaksın.
Biz cevabı olmayan soruları tahammül etmekte güçlük çekiyoruz.
Hemen hızlı bir açıklama üretiyoruz, bir çerçeveye koyuyoruz, bir anlam biçiyoruz.
Çünkü belirsizlik rahatsız edicidir.
Kontrolü elimizden kaçırmış gibi hissettirir.
Ama psikoloji araştırmaları belirsizliğe toleransın, yani o cevabı olmayan soruları taşıyabilmenin öğrenilebilir bir şey olduğunu söylüyor.
Hatta bunu bir beceri olarak tanımlıyor.
Bu tolerans ne kadar yüksekse o hayatımızdaki duraklama dönemleri...
O kadar az bizi eziyor aslında.
Bir şeylerin cevabını bulmak için zorlamak, duraksamayı öldürüyor.
Durağın içinde kalmayı öğrenmek ise kendimizi daha tamamlanmış hissettiriyor.
Belirsizliği hayatımızda barındırabilmenin aslında en büyük artılarından biri de bu.
Üçüncü fikir ise... Bu durakları aktif olarak yaşamak.
Çünkü bazen durmak hareketsiz kalmak değildir.
Belki dışsal olarak hareketimiz durabilir ama içsel hareket, yani o içimizdeki değişim tam o anlarda başlayabilir.
Dikkatini dışarıdan içeriye çevirmek, kendi düşüncelerini gözlemlemek, bedenini fark etmek, küçük meraklara izin vermek, bir şeyler yazmak, çizmek, okumak tam da...
Bütün bunlar aslında o duraklarda oldukça işimize yarar.
Geçenlerde sosyal medyayı çok severek takip ettiğim birisinin öyle işi gücü bırakıp yurt dışında bir yere gittiğini ve tamamen parklarda oturup kitap okuduğunu, kendisiyle vakit geçirdiğini, canlı müzik dinlemeye gittiğini falan gördüm.
Tabii ki de bunlar birazcık ayrıcalıklı şeyler.
Herkes ne yapamayacağını biliyorum ama o kişinin aslında hayatında bir duraklama anında olduğunu ve bu duraklama anını da yapabileceği en iyi şekilde değerlendirdiğini gördüm.
Çünkü sürekli okuyor, yazıyor, bir şey...
Bir şeyler yapıyor, kendisiyle ilgili sorgulamalarını kendisini takip eden insanlara ve çevresine yöneltiyor.
Bir yandan da yazmak zihnin içindeki gürültüyü dışarı çıkartıyor.
Ve çıktığında yani o gürültü, o sorular dışarıya çıktığında bazı şeyleri çok daha net görebiliyoruz.
Zaten benim sadece yazmaya adammış bir podcast bölümüm dahi var.
Benim hayatımdaki en önemli pratiklerden bir tanesi.
O yüzden de her şey çözüm olarak yazmayı sunuyorum.
Her bölümde tekrarlıyorum bunu.
Veyahut da şunu yapmak da işe yarayabilir.
Uzun zamandır yapmak isteyip de zamanım yok dediğimiz bir şeyi başlatmak.
Ya bu çok küçük bir şey olabilir.
Ne bileyim bir yemek tarifi denemek, bir müzik aleti tutmak, eski bir arkadaşa yazmak gibi.
Çünkü eğer çok böyle yoğun hayatlar yaşıyorsak ve deli gibi çalışıyorsak bütün bunları yapmayı sonraya bırakıyoruz.
Bir yere gitmeyi, güzel bir doğal bir yeri görmeyi, belki de uzun zamandır konuşmadığımız bir arkadaşımızı aramayı hep erteliyoruz.
yaşamımızdaki o duraksama anları bu küçük şeylerin barındığı bir yerde olabilir.
O durakta hareketsiz kalmak zorunda değilsiniz.
Sadece belki birazcık yönünüzü değiştirmek, içsel olarak dünyanızı değiştirmek için bir fırsat olarak görebilirsiniz.
Peki bu bölümden neler götüreceğiz yanımızda?
Yaşamın durakları yürüdüğümüz bu hayat yolunun dışında bir yer değil.
Aslında onun bir parçası.
Bahsettiğim liminal evre yani eşikte olmaksa dönüşümün gerçekleştiği yer.
Bütün bunların içerisinde bence yanınıza En temelde alacağınız şey bitişlerinizi onurlandırmadan ve onların yasını tutmadan devam etmemek olmalı.
Bütün o belirsizlikleri taşıyabilmek, bunların hepsi zaman içerisinde öğrenilebilir ama eğer ki bitişlerinizi onurlandırmıyorsanız, orada o üzüntüleri yaşamıyorsanız aslında hayat boyu...
O acıyı, yükü ve yası sırtınıza taşıyorsunuz.
Ki bu oldukça büyük bir bedel.
O halde sana şimdi bir eylem adımı önereceğim.
Hayatındaki en son durağı düşün şimdi.
Büyük veya küçük olabilir. Sonra bunu bir kağıda yaz.
Ve sonrasında kendine şu soruyu sor.
O anda ne yapmam gerekiyor olabilirdi?
Neden o noktadaydım?
Veya şu anda o noktadaysan bunu şu an için kendine sorabilirsin.
Cevap bulmak zorunda değilsin.
Soruyu kendine sorman yeterli.
Çünkü Rilke'nin dediği gibi...
gibi bazen soruları yaşamamız gerekiyor.
Belki de cevapları onu yaşarken buluyoruz.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bu bölümü aslında biraz daha kendi hayatımda yaşadığım şeylerden ve gözlemlediklerimden yola çıkarak hazırladım.
Çünkü yaşamdaki bu duraklar üzerine yeterince konuşulmadığını düşünüyorum.
Hep ilerlemek, başarmak ve devam etmekle ilgili konuşuyoruz.
Ama durduğumuz anları onurlandırmakla ilgili hiç konuşmuyoruz.
Bu bölüm tam olarak da bunun içinde.
Dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
