
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayat çoğu zaman zor, beklenmedik ve tatsız olabiliyor. İşin aslı hayat bize hiçbir iyilik borçlu değil. Kendi iyilik halimizi kendimizin inşa etmesi ve elimizdeki bu hayati sevmek için sebeplerimizi bulmamız gerekiyor. Bu bölüm kendi yaşamımı sevme sebeplerimi sizlerle paylaştım. Umarım keyifle dinlersiniz :)Kitap Kulübüne Katıl : https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar*******Bana yazın: genelsesler@gmail.comINSTAGRAM: @genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler podcastinden herkese merhaba.
Ben Bilge. Şu an neredesin, ne yapıyorsun, nasılsın?
Gerçekten bilmiyorum. Yalnızca bazı tahminlerde bulunabiliyorum.
Belki mutlusun, belki üzgünsün, belki depresyondasın, belki parasızsın, belki kaygıların var.
Bu kaygılar seni her gün içten içe yiyip bitiriyor.
Belki sevdiğin birini kaybettin.
Belki de hiç tahmin dahi edemeyeceğim acı bir deneyimin içindesin.
Belki çok ciddi bir karar anındasın.
Ne yapacağını bilmez bir haldesin.
Ve yaşamın ne kadar zor olduğunu, ne kadar kötü olduğunu düşünüyorsun.
Kendi kendine hayattan zevk almadığının farkındasın.
Belki de çok iyisin.
Gerçekten bilmiyorum.
Sadece tahminlerde bulunuyorum.
Ama izin verin birazcık size kendimden bahsedeyim.
Ve aynı zamanda da bu bölümü kaydetme motivasyonumdan.
Ben çok uzun bir süre kötüydüm.
Şöyle kötüydüm.
Hayatımda sürekli yeni bir şeyler oluyor ve bu yeni karşılaştığım şeylerle baş etmekte zorlanıyordum.
Ne yapacağımı bilmez bir haldeydim.
Zor kararlar aldım.
Bu kararlar yüzünden hem kendim acı çektim hem de sevdiğim insanlara acı çektirdim.
Bazı insanlar tanıdım.
Bu insanların bir kısmı beni kendimden şüpheye düşürdü.
Bir kısmını çok sevdim.
Ama bu sevginin karşılığında sadece hayal kırıklığına uğradım.
Bazı insanlar tanıdım.
Bu insanlarsa yaşamı sevmem için bana yardımcı oldu.
Bazı olaylar yaşadım.
Bu olaylar beni en sonunda garip bir depresyonun kucağına itti.
Özellikle bahara doğru geçerken...
Yani kış mevsiminden bahar mevsimine doğru yol alırken mevsimsel bir depresyona yakalandım.
Ve bu depresyon yaklaşık 1-1,5 ay sürdü.
İlaç kullanmak zorunda kaldım ve hala o ilacı kullanmaya devam ediyorum.
Havanın bozukluğu ve hayatımdaki gelgitler yaşamımdan beni nefret ettirdi.
Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim.
Özellikle mevsimsel depresyonun etkileri üzerine Uzun uzun başka bir bölümde konuşmak isterim.
Çünkü bu bir gerçek.
İnsan hayatının bir gerçeği ve toplumun büyük bir kısmının muzdarip olduğu bir şey.
Havadaki değişimler bizim ruh halimizi de etkiliyor.
Ve bu bizi tahmin ettiğimizden daha da kötü bir hale sürükleyebiliyor.
Hayatımda ben bazı delilikler de yaptım.
İnsanların delirdin mi, saçmalama, yapamazsın dediği şeyleri yaptım.
Ve tabi bunların karşılığında bir süre yalnız kaldım.
Ve en sonunda ise başıma gelebilecek en kötü şeylerden biri geldi.
Canım kadar sevdiğim kuşumu kaybettim.
Kaybettim mi bilmiyorum. Evden kaçtı.
Önlem almadığımız ya da dikkat etmediğimiz için kaçmadı.
Tamamen ani olarak bizim isteğimizin dışında gerçekleşen olaylar sonucunda kaçtı.
Kuşum benim için çok değerliydi.
Kaç defa çığlıklarıyla bir podcastta konuk oldu.
Podcastın profil fotoğrafında bile omzumda o var.
Hayattaki en büyük ilham kaynaklarımdan biriydi ve onu bir süre göremeyecek gibiyim.
Bulabilecek miyiz bilmiyorum ama sanırım onu da kaybettikten sonra...
Hayatta bazı şeyleri daha fazla sorgulamaya başladım.
Kimse bize gül bahçesi vaat etmiyor.
Yani yaşamın bize bir borcu yok.
Eğer bu hayatı sevmek istiyorsak, bir şeylerin iyi olmasını, hayatımızın daha iyi olmasını istiyorsak, yaşamımızı sevmek için kendi sebeplerimizi bulmamız gerekiyor.
En sonunda şuna karar verdim.
Herkesin başına kötü şeyler gelir.
Herkes sevdiği birilerini kaybeder.
Herkes kötü olaylar yaşar.
Bu dünya üzerinde var olup da başına kötü bir şey gelmesinden muaf olan hiçbir insan yok.
Fakat tüm bunlara rağmen hayatımızı sevmek ve ondan keyif almaya çalışmak bizim elimizde.
Herkes kendi yaşamını sevmek için kendi sebeplerini bulmalı.
Hayatta hep olumsuz bir şeyler olacak.
Bunun önüne geçmek mümkün değil.
Ama ben kendimce hayatı sevecek bazı sebepler buldum.
Onları da sizlerle bu bölümde paylaşmak istiyorum.
Hepsini maddeledim. Bu maddeleri hazırlarken de en çok sevgili dostum psikiyatrist Berna Ermiş'ten yardım aldım.
Dün akşam oturmuş böyle düşünüyordum neler yazsam tam olarak zihnimi bir türlü toparlayamıyordum.
Hemen onu aradım.
Dedim ki böyle böyle bir bölüm hazırlayacağım ama kafamın içerisindeki bir şeyleri tam olarak oturtamıyorum, maddeleyemiyorum.
Düşüncelerimi toparlamam da bana yardım eder misin?
Ve o da çok sağ olsun yardım etti.
Onun hayatımdaki yeri çok ayrı.
Dostların öneminden de birazdan bahsedeceğim zaten.
Hayattaki iyi dostlar ve iyi arkadaşlar kesinlikle yaşamı sevmek için bir sebeptir.
Ayrıca şunu da altına çizmek istiyorum.
Bu bölümde size asla toksik bir pozitiflik aşılamak istemem.
Bazen üzülmemiz gereken şeyler olur ve bunlara üzülürüz, ağlarız.
Bu da hayatın bir parçasıdır.
Ben bu bölümde aslında genel olarak bir hayat felsefesinden bahsediyor olacağım.
Her şey zora da girse...
En kötü anlarımızda bile olsak yaşamda her zaman onu sevmemizi sağlayabilecek bir şeyler bulacağımızı hatırlamamız için aslında bu bölümü kaydediyorum.
Yoksa üzülmekte, ağlamakta, sevmekte, sevilmekte, bazen terk edip terk edilmekte hayatın bir parçası.
Hepsi ona dair. Hadi eğer hazırsanız maddelerimizi saymaya başlayalım.
Yaşamımı sevmeme sebep olan ilk şey bir şeyi severek yapmak.
Ve bir şeyleri üretebilmek.
Bence hayatta herkesin ama herkesin severek yaptığı bir şey olmalı.
Bu sizin illa işiniz olmak zorunda değil.
Profesyonel olarak yapmak zorunda bile değilsiniz.
Bundan para kazanmak zorunda değilsiniz.
Ama o şey yaparken keyif almalı ve mutlu olmalısınız.
Ve yaptığınız bu şey size kendinizi iyi hissettirmeli.
Belki de buna tutku bile diyebiliriz.
Bir şeyi tutkuyla sevmek ve onu tutkuyla yapmak.
Bizler insan olarak yaratıcı bir türüz.
David Eagleman'ın aynı isimde çok güzel bir kitabı var.
Okumanızı tavsiye ederim.
Yaratıcı tür diye yazarsanız zaten karşınıza çıkacaktır.
İnsan olarak doğmamız zaten bizi yaratıcı birer birey yapıyor.
Ve bizler bir şeyler üretmekten, bir şeyleri ortaya koymaktan büyük keyif alıyoruz.
Eğer hayatınızda severek yaptığınız, severek ortaya koyduğunuz, ürettiğiniz bir şey yoksa yaşamı sevmek sizin için oldukça zor olacaktır.
Bu severek yaptığınız şey müzik yapmak da olabilir, bisiklet sürmek de olabilir, yazı yazmak da olabilir ya da yaptığınız iş olabilir, doğada yürümek olabilir.
Her neyse sadece ve sadece onu yapın.
Benim hayatımda bu podcast kaydetmek ve yazı yazmak.
Bu ikisini o kadar çok severek yapıyorum ki ve ortaya koyduğumda bir podcast bölümünü...
işte metnini hazırlayıp, kaydedip, editini bitirip yayınladığımda bir şeyleri ürettiğimi görüyorum ve kendimi çok iyi, çok tatmin olmuş hissediyorum.
Oysa henüz bu podcastler üzerinden herhangi bir para kazanmıyorum.
Sadece duygusal olarak, manevi olarak iyi hissediyorum ve bir doyum yaşıyorum.
Ve inanın bu hissettiğim doyum para kazandığım işlerden çok daha yüksek bir doyum.
Oysa başka işler de yapıyorum ve onları yapmanın karşılığında banka hesabıma belli miktarda bir para giriyor.
Hep parayla hayatımı idame ettiriyorum, dışarı çıkıyorum, kedime bakıyorum.
Aslında bakıldığında onlardan daha çok duyum almam gerekmez mi?
Sonuçta maddi bir karşılık görüyorum.
Ama hayır, bu podcastler bana çok daha fazlasını veriyor.
Henüz para vermiyor olmasına rağmen.
O yüzden hayatta size böyle hissettirecek, yaparken akışa girebileceğiniz ya da akışa giremeseniz bile bitirdiğinizde bir duyum hissettiğiniz bir şey bulun.
Bu bir bisiklet tamiri dahi olabilir, bir çömlek yapmak olabilir.
Dediğim gibi resim çizmek olabilir.
Aklınıza her ne geliyorsa onu bulun ve yapmaya başlayın.
Eğer bulamıyorsanız, aklınıza herhangi bir şey gelmiyorsa da benim tavsiyem şu olur.
Deneyin. Farklı farklı şeyleri deneyin.
Gidin bir atölyeye katılın.
Bir yürüyüş grubuna katılın.
Bir yazı atölyesi olabilir. Bir okuma atölyesine katılabilirsiniz.
Hatta bizim kitap kulübümüze katılabilirsiniz.
Kitap kulübümüzün linki her zamanki gibi açıklamalarda mevcut.
Ve bu şekilde deneyerek yeni bir şeyleri sevdiğiniz şeyi bulma ihtimalinizi arttırabilirsiniz.
Onu bulduğunuzda da ona tutunun.
Ve inanın hayatınızı daha fazla sevmeye başladığınızı, daha doyumlu, daha mutlu ve keyifli bir insan olduğunu göreceksiniz.
İkinci maddemiz mutlaka yakın bir dosta sahip olmak.
Yakın bir bağ kurmak yani.
Bakın burada iyi bir sevgiliniz, iyi bir partneriniz, eşiniz olsun demiyorum.
İyi bir dostunuz olsun diyorum.
Eğer yoksa da o dostu bulmaya çalışın.
Henüz şu an hayatınızda...
Olmuyor olması böyle bir kişinin sonsuza kadar da olmayacağı anlamına gelmez.
Biz insanlar yakın bağlar kurmaya muhtacız.
Buna ihtiyacımız var.
Biyolojik olarak benliğimiz, varlığımız bunu istiyor.
Bu bir istekten de öte aslında bir ihtiyaç.
Önemli olan ama bu yakın dostluğunuzun kötü olmaması yani toksik olmaması.
Bu dostun şefkatli bir insan olması.
Lütfen buna dikkat edin.
Eğer şu an hayatınızda yakın dostunuz olduğunu düşündüğünüz biri varsa ama bu insan size iyi gelmiyorsa, bu insan şefkatli biri değilse, size iyi hissettirmiyorsa, sizi sarıp sarmalamıyorsa, sizi
dinlerken yargılıyorsa o insanla olan ilişkinizi yeniden gözden geçirin.
Yani yakın bir dosta sahip olmak sadece sözde bir dosta sahip olmak değil.
Gerçekten bağ kurabildiğiniz şefkatli.
anlayışlı ve iyi kalpli bir dosta sahip olmaktan bahsediyorum.
Böyle insanlar hayatta varlar.
Böyle birisini bulamayacağınızı düşünüyorsanız kendiniz böyle biri olmaya çalışarak işe başlayın derim.
Şefkatli, anlayışlı, iyi biri olmaya çalışın ve yargısızca insanlara bakın.
Onları dinleyin. Ve gerçekten dinleyin.
Böyle birini bulacaksınız.
Ben de sevdiğim insanları hemen bulmadım.
Zaman içerisinde hatta hayatımın son zamanlarında çok çok kıymetli insanlar hayatıma girdi.
Siz kendiniz böyle biri oldukça...
Bu tip insanlar da yaşamınıza dahil olmaya başlayacak.
Gerçek dostlar, gerçek ilişkiler bu hayattaki bence en anlamlı şeyler.
Hiçbir şeyle kıyaslanamazlar.
Bir başarı elde ettiğinizde, başınıza iyi bir şey geldiğinde eğer dostunuzu arayıp bunu paylaşamıyorsanız, eğer üzüldüğünüzde birisini arayıp bu üzüntüyü paylaşamıyorsanız, inanın hayatı sevmek her zamankinden çok
daha zor olacaktır.
Ve yine dediğim gibi eğer öyle biri hayatınızda yoksa olması için çabalayın.
Ve olacaktır da.
Bir diğer maddemiz aslında bu ikinci maddeyle çok bağlantılı.
Eleştirel ve toksik ilişkilerden uzak durmak.
Eğer hayatınızda arkadaşlarınız, dostlarınız olduğunu düşünüyorsunuz ama bu insanlar sizi sürekli eleştiriyorlarsa, manipüle ediyorlarsa, toksik bir şekilde bir ilişki, bir bağ geliştiyse aranızda onlardan
uzak kalın. Belki bir süre yalnız kalacaksınız ama o insanlardan açılan boşluğa çok daha iyi ve çok daha yeni güzel insanlar girecek.
Bana güvenin. Bazen şöyle bir yanılgının içerisine düşebiliyoruz.
Hatta bunu bu sabah bir arkadaşıma dedim.
Bir insanı kaybettiğimizde bir daha onun gibisini bulamayacağımızı bir daha asla yakın bir bağ, yakın bir ilişki kuramayacağımızı düşünüyoruz.
Çünkü genelde insanlar hayatımızdan çıktığında onların kötü yönlerini değil iyi yönlerini görmeye eğilimliyiz.
Hani bir söz var ya Kör olur, badem gözlü olur, kel olur, sırma saçlı olur diye.
Böyle oluyor. Bir ilişki bittiğinde, bir arkadaşlık bittiğinde o insanlarla yaşadığımız iyi şeylere ya da o insanların iyi yönlerini hatırlamaya çok eğilimli oluyoruz.
Bu tuzağa düşmeyin. Bir daha onlar gibi, birini bulamayacağınız gibi bir yanılgıya düşmeyin.
Bu zihnimizin bize oynadığı bir oyun ve bazen ben de bunun içerisine çok fazla çekiliyorum.
Hayatta milyonlarca seçenek var.
Hatta milyarlarca seçenek var.
Düşünün dünyada 8 milyar insan var.
var. Seveceğimiz gerçekten yanlarında iyi hissedeceğimiz şefkatli insanlar da oralarda bir yerlerde.
O yüzden toksik ilişkilerinizden vazgeçin.
Dördüncüsü ritmik bir şeyler yapmak.
Bunu bana yine sevgili dostum psikiyatrist Berna Ermiş öğretti.
Dedi ki bana biz ritmi anne karnında öğreniyoruz.
Annenin kalp atışlarıyla nefes alıp vermesiyle Aslında ritmik bir şeylere maruz kalıyoruz.
Ritimsel şeyler vazgeçilmez ve sağlıklı yetişkin yönümüzü besleyen bir şey.
Yani burada neyi kastediyorum daha açıklayıcı olmak gerekirse?
Mesela bir müzik yapmak, yürüyüş yapmak.
Dans etmek, zor zamanlarınızda ya da kendinizi rahatlatmak için nefes egzersizleri yapmak.
Bakın bunlar hep ritimsel şeyler.
Yürüyüş yaparken sürekli bir adım atıyoruz.
Ritim içerisindeyiz.
Bir müzik yaparken bir ritim tutturuyoruz.
Dans ederken bir ritim tutturuyoruz.
Nefes alıp verirken, bir nefes egzersizi yaparken aynı şekilde ritim tutturuyoruz.
Ritim bizim biyolojimizin...
Bir parçası. Daha anne karnındayken öğrendiğimiz bir şey.
O yüzden zorlandığınız zamanlarda, bunaldığınızda, yaşamanız size ağır geldiğinde ya da düşüncelerinizin ağırlığı altında ezildiğinizde ritmik bir şeyler yapmaya başlayın.
Size iyi geldiğini göreceksiniz.
Diğer maddemiz şu. Doğayla bağ kurmak.
Sanırım doğa insana yaşamı sevdirecek en önemli şeylerden biri.
Bunun biyolojik bir sebebi de vardır büyük ihtimalle diye düşünüyorum.
Çünkü kendimce... Bir düşünce bu aslında sorarsanız.
Yani bizler herhalde maksimum 300-400 yıldan beri şehir hayatında yaşıyoruz.
Bundan öncesinde atalarımız doğayla bütün bir hayat yaşıyorlardı.
Ama şu an doğaya olan...
İlişimimiz o kadar kısıtlı ki şehirlerimizde park, bahçe, ağaç bulmak bile çok zor.
Bırakın doğanın içerisine geçip orada vakit geçirelim.
Ben doğayı, yeşilliği, ağacı, denizi çok seviyorum.
Hatta Genel Sesler Podcast'ın Instagram hesabındaki reelslere bakarsanız hep böyle bir parkta, bahçe...
Ormanda çekilmiş bir şeyler göreceksiniz.
Çünkü benim hayatımda o toprakla ve ağaçla kurduğum ilişki çok önemli bir yer kaplıyor.
Bursa'da, Uludağ'da ailemin bir evi var.
Bir dönem orada çok sıklıkla vakit geçiriyordum.
O zamanlar böyle bahçemizde ağaçlar vardı.
Bir ceviz ağacı vardı hatta bahçemizde.
Böyle yaprakları balkonumuzun üzerini kapatıyordu.
Çok güzel bir ağaçtı. Şimdi konuşurken onu ne kadar özledim.
...dediğimi fark ettim.
Gidip ona sarılırdım biliyor musunuz?
Kocaman bir gövdesi vardı.
Şu an onu hatırlamak bile beni biraz duygusallaştırdı.
Ona sarılırdım, dibinde otururdum, dinlenirdim.
Arada bir onunla konuşurdum.
Belki bana deli diyebilirsiniz.
Ama bence hayvanla, ağaçla, doğayla iletişime geçmek mükemmel bir şey.
Onlarla bağ kurdukça hayatla olan bağınız da güçleniyor.
Zaten benim yaşam felsefemle de bunun bir bağı var.
Ben insanın doğanın bir parçası olduğunu düşünüyorum.
Sonuçta hepimiz bir gün o toprağa karışacağız, o doğaya geri döneceğiz.
Belki hayvanlara yem olacağız, ağaçlara gübre olacağız.
Yine bedenimiz, varlığımız onun içerisinde eriyip kaybolacak.
Belki de özlemini çektiğimiz yere...
Döneceğiz bilmiyorum. Kendimce şu an burada böyle düşünüyorum sadece.
Doğayla bağ kurmak her insana iyi gelecek bir şeydir diye inanıyorum.
Hatta Japonların orman banyosu dedikleri bir şey var.
Çıkıp böyle ormanda saatlerce yürüyorlar ve buna orman banyosu diyorlar.
O halde belki şunu diyebiliriz.
Yaşamınızı daha fazla sevmek için arada bir orman banyosu yapmayı unutmayın.
Ormana gidemiyorsanız da park, bahçe, bulduğunuz doğal herhangi bir yere arada bir sığının.
Bir diğeri spor yapmak.
Spor yapmayı özellikle ayrı bir madde olarak söylemek istedim.
Ritmik bir şeyler yapın dediğimde yürüyüş vardı.
Belki işte ormanda bir yürüyüşe çıktınız doğayla bağ kurmak için.
Ama tüm bunların ötesinde bir egzersiz, bir spor dalında bir şeyler yapmak çok önemli.
Günde sadece yarım saat yapılan sporun insanın zihnine...
beynine iyi geldiği, vücuduna iyi geldiği, alzheimer'ı önlediği, yaşamını uzattığı ve daha mutlu bir insan yaptığına dair tonlarca araştırma var.
Hani burada yeniden bunları tekrar etmeyeceğim.
Çok kısa bir Google araştırmasıyla bile bunların hepsine ulaşabilirsiniz.
O yüzden ne olursa olsun her gün yarım saat veya iki günde bir, bir saat yaptığınız bir spor olsun.
Eğer yalnız başınıza kalmayı seviyorsanız yalnız sporları tercih edebilirsiniz.
Yani işte yüzmeye gidebilirsiniz ya da koşuya çıkabilirsiniz.
Daha sosyal biriyseniz Pilates gibi ya da işte yoga gibi grupça yapılan bir derse üye olabilirsiniz.
Ama düzenli olarak spor yapmanın da insana hayatı sevdirdiğini düşünüyorum.
Kız kardeşim ve ben spor yapmayı çok severiz.
Bir dönem bunda 2 sene önce falan kız kardeşim baya kötü bir zamandan geçiyordu.
Sağlığıyla ilgili bir problemi vardı.
Bir gün baktım böyle ağlaya ağlaya spor yapıyor.
Dedim hani yapma istersen hani ağlıyorsun üzgünsün geç yatağa yat uyu falan.
Bana dedi ki hayır şu an hayata beni bağlayan tek şey bu.
Beni hayatta mutlu eden. Ve bir şeyleri başarıyormuşum gibi hissettiğim, iyi hissettiğim tek şey bu.
Bunu yapmayı bırakamam.
O zaman daha iyi anlamıştım.
Spor yapmanın ve sürekli yapmaya devam etmenin zor zamanlarda da bizi iyileştiren, bize iyi gelen bir tarafı var.
Bir diğeri hayvan sevgisi.
Herkesin evine bir hayvan almak ya da bir canlıyı sahiplenmek gibi lüksü olmayabilir ve bunu anlarım.
Canlıları sevmek, hayvanları sevmek gerçekten çok...
Çok ayrı bir şey. Ben çok seviyorum.
Yani bence normal insanların da üstünde seviyorum hayvanları.
Zaten şu an hali hazırda evimde bir kedim var.
Hani kendime daha çok güvendiğimde, hayatım daha stabil bir noktaya geldiğinde, maddi manevi her konuda daha stabil olduğumda farklı canlarla sahipleneceğim.
Özellikle yardıma ihtiyacı olan hayvanları barınaktan ya da sokaktan sahiplenmenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Ama eğer sahiplenemiyorsanız bile o hayvanları sevmek, başlarını okşamak, yola mama bırakmak, elinizde...
Bunu yapın. İnanın hayvanlarla bağ kurduğunuzda aslında ne kadar duygusal ve ne kadar harika varlıkları olduğunu görüyorsunuz.
Onlarla kurulan o dilsiz bağın çok farklı bir gücü var.
O yüzden sokağınızdaki kuşlar için kapıya su bırakın, yem bırakın, köpekler ve kediler için mama bırakın.
Çok daha iyi hissettiğinizi ve çok daha mutlu olduğunuzu göreceksiniz.
Benim şimdi burada bile gözlerim yaşardı.
Nedenini bilmiyorum. Şu an hayvanlarla ilgili çok hastasın.
Belki de ondan olabilir. Kusura bakmayın.
Hatta böyle eğer sokağınızda kuşlar için su yem bırakırsanız ya da mama bırakırsanız kedi ve köpeklere bana da fotoğrafını atın.
Böyle şeyleri görmek beni çok mutlu ediyor.
İyiliğin yayıldığına şahit olmayı çok isterim.
Bir diğer maddemiz henüz keşfetmediğimiz şeyleri düşünmek.
Bazen hayatta bizi tutacak hiçbir şey kalmayabiliyor.
Dibi gördüğümüzü düşünüyoruz.
Belki de mutsuzluğumuzun en derin yerinde olduğumuzu düşünüyoruz.
Ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Böyle zamanlarda benim yardıma bu düşünce yetişir.
Henüz keşfetmediğim onca şey var.
Okumadığım yüz binlerce kitap var.
Tanımadığım bir sürü insan var.
İzlemediğim filmler ve diziler, henüz görme şansına sahip olmadığım sanat eserleri, ziyaret etmediğim bir sürü doğa harikası, mimari harikaları var.
Gitmediğim onca yer.
Tanımadığım onca insan, sahip olmadığım onca bilgi.
Bunların bir kısmını kısıtlı yaşamım içerisinde keşfedebilirim.
Onları tanıyabilirim.
Ve onlarla karşılaştığımda nasıl hisler yaşayacağımı dahi henüz bilmiyorum.
Belki şu an çok kötü olsam bile keşfetmediğim onca şeyi düşünmek içimi yeniden bir heyecan kaplatıyor.
Yeniden kıpır kıpır oluyorum.
Hayata dönmek istiyorum.
Bazen kalbimiz çok kırılıyor.
Ama o zamanlarda bile yeniden sevme ihtimalini düşünüyorum.
Bilmiyorum belki de ben optimistik bir insanım.
Dediğim gibi toksik pozitiflikten olabildiğince uzak kalmaya çalışarak bu maddeleri kaydediyorum.
Ama ne olursa olsun hayatta her zaman iyi bir şeylerin bizi beklediğini, keşfedilmeyi bekleyen bir sürü güzel şey olduğunu düşünmek bize yaşamı sevdirecek bir şey.
Sondan bir önceki maddeye geldik.
Bu maddemiz değişime açık olmak.
Değişim dediğimizde genelde aklımıza kaotik bir şey geliyor.
Ama şöyle bir söz var ya hayatta değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye.
Bizler böyle stabil kalmayı, kendi güvenli alanımızda kalmayı istiyoruz.
Hiçbir şey değişmesin istiyoruz.
Ama hayat doğası gereği değişken bir yer.
Bununla savaşmak, bunu sevmemek yerine kendimizi bu değişimi açmak da bize yaşamı sevdirebilir.
Bazı insanlar hayatımızdan gelip geçecek.
Bazı olaylar gelip geçecek.
Bazı mekanlar gelip geçecek.
Tüm bu yaşam süremiz boyunca bir sürü şey yaşayacağız ve hepsinin içerisinde değişim olacak.
Neden bununla savaşalım ki?
Belki de akışta olmak, hayatı gerçek anlamda yaşamak budur.
Bırakın hayatınız değişsin.
Bırakın çevrenizdeki insanlar değişsin.
Bırakın hepsini.
Uğraşmayın. Bunun için çabalamayın.
Direnmeyin. Onun yerine sakince Tüm bunların sizin hayatınıza yeni neler katacağını gözlemleyin.
Değişime açık olun. Bir önceki maddeye sondan bir önceki dedim ama yanlış demişim kusura bakmayın.
Sondan bir önceki maddemiz bu.
Bulunduğumuz yerden farklı bir yer görmek ve ara ara konfor alanımızı terk etmek.
Rutinleri çok seviyorum.
Rutinlerimi, hayatımın akışını.
Benim de böyle aslında ritmik bir yaşantım var işte.
Belli bir saatinde kalkıyorum günün.
İşte aynı kahve içiyorum, kedimi seviyorum, kitap okuyorum.
Sonra bir iksirimin başına geçip çalışıyorum.
Ama arada bir bu rutini terk etmek, konfor alanımızın dışına çıkmak, yeni yerler görmek, yeni yerleri keşfetmek bize çok iyi geliyor.
İnanın bunu geçen şeyde deneyimledim.
Böyle bir süreden beri hiç şehir dışına bile çıkmamıştım.
Sadece kendi hayatım, kendi evimin içerisinde yaşayıp gidiyordum.
Dedim ki bir İstanbul turu yapayım.
Gittim iki gün İstanbul'da kaldım ve biraz hatta kendimi zorladım yani.
İstanbul'a gitmek için. Orada bayağıdır görmediğim arkadaşlarım vardı.
Onları gördüm. Birazcık tek başıma gezdim, tozdum falan.
Ve yeniden evime döndüğümde bir şey fark ettim.
Daha iyi hissediyordum. Çok garip geldi.
Yani... Daha iyi hissediyordum, daha mutluydum, daha enerjiktim.
Bir şeyleri yapma hevesim daha fazlaydı.
Arada bir bulunduğumuz yeri terk etmenin ve farklı yerleri görmeye çalışmanın bize ilham verdiğini, üretkenliğimizi arttırdığını, hatta umudumuzu, sevincimizi arttırdığını düşünüyorum.
Ara ara bunu yapmayı da ihmal etmemek gerekiyor.
Son madde ise benim için belki de en önemlisi kendimi kabullenmek.
Yani kendinizi kabullenin.
Şöyle, bazı şeyler bize iyi gelir, bazı şeyler kötü gelir.
Biz sadece biziz, kendimize has bir varlığız.
Bazı özelliklerimiz vardır, diğerlerine tuhaf gelir ama bu özellikler bizim bir parçamızdır.
Tüm bunları kabullenmek ve kendi doğamıza uygun yaşamak aslında yaşamımızı bize sevdirecek en önemli maddelerden biri diye düşünüyorum.
Mesela ben kendimle ilgili kabullendiğim birkaç şeyden örnek vermek istiyorum.
Bunlardan ilki...
Modern zamanın akışı, hayatın hızı ve insanların eğlence anlayışıyla bir türlü mutlu olamıyorum ve eğlenemiyorum.
Kendimi bazı şeyler için çok zorladım ama yapamadığımı fark ettim.
O halde toplumun ya da şu an içerisinde bulunduğum çevrenin güzel olduğunu ve onları mutlu ettiğini, eğlendirdiğini, iddia ettiği şeylerle eğlenmek zorunda değilim dedim kendi kendime.
Onlar bununla mutlu oluyor diye ben de bununla mutlu olmak zorunda değilim.
Benim eğlence anlayışım, mutluluk anlayışım farklı olabilir.
Ve buna saygı duymak zorundayım.
Bir diğer kendimle ilgili kabullendiğim şey biraz inatçı ve dik başlı olmam.
Şöyle kimse bana bir şey yap dedi diye yapamıyorum.
Belki bu ufak bir çocuğun inadına dahi benziyor olabilir.
Sevdiğim insanlar bu annem babam da olsa, arkadaşım da olsa veya partnerim de olsa bir şeyi bana yapma dediğinde onu illa yapasım geliyor.
Diyorum ki ne demek bana sen böyle bir şey diyemezsin.
Sen bir şey bana yapma dedin diye ben yapmayacak değilim.
Tam aksine buna daha da sinirleniyorum.
Eskiden bu parçam bana çok çocuksu geliyordu.
Ama artık onu da kabullendim.
Kendi kendime hatta bunu yaptığımda gülüyorum.
Beni tanıyan insanlar da benim bu tutumumu zaten biliyorlar ve ona göre bana davranıyorlar.
Bir diğeri dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğumu kabullenmek oldu.
ADHD'nin... Getirdiği bazı iyi ve kötü şeyler var.
Bunlardan beni en zorlayanı işleri sürekli son ana bırakmak.
Bir türlü planlarıma uyamıyorum.
Bir türlü yaptığım takvimlere uyamıyorum.
Ve her seferinde işleri son dakikada hallediyorum.
Ama şunu fark ettim. İşleri son dakikada...
Gayet iyi bir şekilde hallediyorum.
İşte bu da benim dedim en sonunda.
Yapacak bir şey yok. En azından işlerini halledebiliyorsun.
Belki çok fazla ertelesen bir türlü başına oturamasan bile oturduğunda çok hızlı bir şekilde onu bitiriyorsun ve ortaya genelde iyi bir şeyler koyuyorsun.
O halde artık bu yüzden kendinden nefret etme ve kendini kabullen dedim.
İşlerimi de artık bu şekilde hallediyorum.
Çok da mutluyum. Sakın siz benim gibi son dakikaya bırakmayın.
Ama... Dediğim gibi bu bana has bir özellik, bana ait bir özellik ve genelde bende işe yarıyor ve bu yüzden bu parçamla savaşmaktan artık vazgeçtim.
Bir diğeri ise yine bu ADHD ile alakalı 26 yaşında olmama rağmen bir çocuk gibi ortalarda zıplamam, bir türlü elime koluma hakim olamamam, sürekli yola atlamam.
Bir türlü sakin kalamamam.
Hatta bazen böyle arkadaşlarımı dövdüğüm oluyor istemeyerek.
Elim kolum falan bir yerlerine çarpıyor.
Bunu da kabullendim. Yani ben belki seke seke yürüyorumdur.
Belki ben çok hareketli bir insanımdır.
Ve bununla ilgili yapacak hiçbir şey yoktur.
Dedim ki sen de böylesin.
Bundan artık utanmıyorum.
Neşeli bir insan olmaktan, kıpır kıpır olmaktan utanmıyorum.
Ben buyum diyorum sadece. En son burada paylaşmak istediğim ve kabullenirken baya bir zorluk çektiğim özelliğimse...
Çok düşünmek. Gerçekten çok düşünüyorum.
Sürekli yürüyüş yapıyorum.
Bir şeyler yazıyorum. Evde yatarken düşünüyorum.
Kalkarken düşünüyorum.
Genelde insanlar bunu iyi bir şey olarak görmeye eğilimli olabiliyorlar.
Ama inanın çok zorlayıcı bir şey.
Ve bu durumla barış ilan etmek benim böyle sürekli...
düşünen bir varlık olduğumu kabullenmem kolay olmadı.
Fakat sonrasında şunu fark ettim.
Ben üretimlerimin çoğunu bu düşünce süreçlerine borçluyum.
Kendi kendime kalıp bir şeyleri düşünmesem, bir şeyleri gözlemleyip sürekli bununla ilgili çıkarımlarda bulunmaya çalışmasam herhalde bir podcast kaydedemezdim.
Ya da içgörülerimi ara ara paylaştığım bir Instagram sayfam falan olmazdı.
Tüm bunlar aslında bana ait olan tüm bu özellikler hayatımı şekillendiriyor, yaptığım işleri şekillendiriyor.
çevremi şekillendiriyor ve beni ben yapıyor.
Bazı insanlara göre iticide gelse, bazen beni zorlasa da bana ait olan şeyleri kabullenmek hayatımı daha da sevmeme yardımcı oldu diyebilirim.
O yüzden size tavsiyem başkalarına çok da iyi gelmeyen, bazen sizi zorlayan yönlerinizde kabullenin.
Kendinizle çok fazla savaşmayın.
Tabii ki de kötü olan taraflarınızı değiştirmeniz, daha iyi bir versiyonunuza çıkmak için çabalamanız gerekir.
Ama bazı şeyleri de kabullenmek lazım.
Çok da fazla savaşıp, Kendi kendinizi yıpratmamak gerekiyor diye düşünüyorum.
Bunlar benim yaşamımı sevmeme sebep olan maddelerdi.
Umarım size de yardımcı olacak bir şeyler çıkmıştır.
Ve şunu çok merak ediyorum.
Size yaşamı sevdiren sebepler, yaşamı sevdiren şeyler neler?
Lütfen bunları benimle paylaşın.
Kendi hikayenizi de paylaşıp...
Beni etiketleyebilirsiniz.
Direkt bana Instagram'dan veya mail olarak yazabilirsiniz.
Her birine dönemesem bile mesajlarım ve maillerin neredeyse hepsini görüyorum ve okuyorum.
Eğer podcast'ı beğendiyseniz, sevdiklerinizle paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Genelde bunları demiyorum ama Spotify'dan abone olabilirsiniz ya da Apple Podcast üzerinden.
Yıldız falan verebilirsiniz.
Beş yıldız verirseniz mutlu olurum.
Bugünlük aslında söyleyeceklerim bu kadar.
Hayat ne kadar zor olsa bile.
biz onun içerisinde olabildiğince iyilik halimizi koruyabiliriz.
İnanın dağılmak, mahvolmak, her şeyden nefret etmek bizi daha da kötü bir hale getiriyor.
Ama onun yerine olduğumuz hali kabullenip yine de ne olursa olsun keyif alabileceğimizi, yaşamı bir şekilde sevebileceğimizi bilmek o zor anların da içerisinden daha rahat ve daha
az zarar alarak çıkmamıza yardımcı oluyor diye düşünüyorum.
Bu bölümü Nazım Hikmet'in çok sevdiğim bir şiirinden birkaç dizeyi okuyarak bitirmek istiyorum.
Şöyle diyor, yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
Bir sincap gibi mesela.
Yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden.
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Kendinize çok iyi bakın.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
