
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
2022 yılının ilk bölümünde utanç ve suçluluk üzerine konuşuyoruz. Bu bölümün konusunun fikri benden değil sizlerden geldi-instagramdan takip edenler ne dediğimi anlamışlardır- Dr. Brene Brown'un çalışmalarından faydalanarak hazırladığım bu bölüm yeni yıla başlarken bende müthiş farkındalıklara ve yeni kararlara sebep oldu. Utanç bize ne söyler? Utanmak doğal mıdır? Utancın sebepleri nelerdir? Utançla baş edebilir miyiz? Utandığımız konuları kimlerle ve ne şekilde konuşmalıyız? Utancı kelimelere dökmeyi öğrenebilir miyiz? Tüm bu sorulara yanıtlardan aradığım ve kendimden de bir hikaye paylaştığım bu bölüme hepiniz hoşgeldiniz.
Bahsettiğim Kaynaklar:
-The Gifts of Imprerfection - Brene Brown (Kitap)
-Unlocking Us with Brene Brown (Podcast)
-https://www.youtube.com/watch?v=psN1DORYYV0 (Bahsettiğim TED konuşması)
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Yaklaşık iki haftalık bir aranın ardından yeniden sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyorum şu an.
Aslında bu bölüm bir yeni yıl hediyesi.
1 Ocak günü Instagram üzerinden bir soru cevap.
Etkinliği yapmıştım ve paylaştığım hikayeye ilk yanıt veren kişinin istediği konuda bir bölüm çekeceğimi söylemiştim yeni yıl hediyesi olarak.
Çok fazla yanıt geldi o story'e fakat ilk yazan kişinin istediği konu utanç ve suçluluk üzerine konuşmamdı.
Gerçekten güzel bir konu bu fakat...
Benim için oldukça zorlayıcı, düşündüren, pek çok şeyi, arkadaşlıklarımı, kendimi, yaşadığım olayları yeniden değerlendirmeme sebep olan bir konu oldu.
Öncelikle bu konu hakkında konuşmamı isteyen ve ilk yazan bir günün sonunda arzu kullanıcı isimli dinleyicime çok teşekkür ediyorum.
Utanç ve suçluluk gerçekten de üzerine konuşulması zor ve ağır bir konu.
Ben sadece araştırma yaparken ve konu üzerine daha derinlikli okumalar yaparken bile çok zorlandım.
Şu açıdan zorlandım.
Okumak zor değil.
Ya da konuşmak üzerine zor değil, hayır.
Zor olan tüm bu öğrendiklerimin kendi hayatımdaki yansımalarına bakmaktı.
Tüm bu okumaları yaparken kendi hayatımı yeniden değerlendirdim ve yaşadığım ve o esnada utanç duyduğumu kabul dahi edemediğim pek çok olayı fark ettim.
Yer yer gözlerim doldu, yer yer yeniden düşündüm, moralim bozuldu, yer yer yeni kararlar verdim.
Yani kısaca... oldukça dönüştürücü oldu benim için bu bölümü hazırlamak.
Temenniyim. Eğer siz de dinlerken zorlanırsanız, bazı yerlerinde kapatmak isterseniz tabii ki de kapatabilirsiniz.
Ama dönün ve yeniden dinleyin.
Bu konu üzerine lütfen yeniden düşünün.
Çünkü utancı fark etmediğimiz, onu anlayamadığımız müddetçe yeni bir şeyler yaratmanın, üretmenin, cesaret göstermenin, yeni bir şeylere liderlik etmenin ya
da başlatmanın Çok zor olduğunu düşünüyorum.
Çünkü utanç biz fark edelim ya da fark etmeyelim her yanımızda.
Etrafımızı sarmış bir durumda.
Bazı psikologların söylediği gibi utanç ruhun bataklığı.
Dr. Brené Brown şöyle söylüyor TED konuşmasında bununla ilgili.
Diyor ki bu bataklıktan kaçmayacağız.
Onun yerine galoşlarımızı giyip bu bataklığın içerisinde kendi yolumuzu bulmaya çalışacağız.
Çünkü kaçmak hiçbir işe yaramıyor.
Bu bölümün konusunda tam bir giriş yapmadan önce belirtmek istediğim bir şey daha var.
O da tamamıyla bu bölümü hazırlarken Dr.
Brené Brown'un çalışmalarından yardım almış olmam.
Hatta tamamen onun çalışmalarını size aktaracağım.
The Gift of Imperfection yani Türkçesi Mükemmel Olmamanın Hediyeleri isimli kitabını yeniden okudum.
O kitabı podcast'in ikinci sezonunun ilk bölümü olan uyumsuz iyiler ve bulunamayan mükemmelin peşinde isimli bölüm için okumuştum.
Fakat yeniden okumak bana müthiş şeyler kattı.
Aynı zamanda kendisinin podcast'ini dinledim.
özellikle bir bölümü var.
Utanç üzerine. Utanç ve sorumluluk üzerine bir bölüm.
Müthişti. Onu da açıklamalar kısmında paylaşacağım eğer paylaşabilirsem.
Bir de TED konuşmaları var elbette kendisinin.
Listening to Shame isimli TED konuşması.
Mükemmel. Kırılganlık üzerine de bir TED konuşması var.
Onu da eğer halen izlemediyseniz izlemenizi çok tavsiye ediyorum.
Ben aslında bu bölümde Brené Brown'un çalışmalarının bir sözcüsü gibi olacağım.
Eğer siz daha derinlikli, daha uzmanından bu konu üzerine araştırmalar yapmak ya da Yeni bir şeyler öğrenmek isterseniz kesinlikle kendisinin çalışmalarına göz atın.
Fakat bunu daha önceden de demiştim diye hatırlıyorum.
Lütfen kitaplarının Türkçe çevirisini okumayın.
Çok kötü. Yani şöyle söyleyeyim.
Anlatmaya çalıştığı şeyden soğuyabilirsiniz.
O yüzden eğer İngilizceniz varsa İngilizce versiyonlarını okumanızı çok tavsiye ederim.
Her bölümde neredeyse söylediğim gibi Library Genesis ya da Gutenberg gibi web siteleri üzerinden İngilizce e-kitapları ücretsiz olarak indirebilirsiniz.
Bilgisayarınızdan ya da e-kitap okusunuz.
ucunuzdan okuyabilirsiniz.
Gerçekten bilgiye ulaşmak gününüzde şu an çok kolay.
Eğer İngilizce konusunda yetersiz olduğunuzu düşünüyorsanız ki pek çoğunuz var böyle düşünen.
Sakın utanmayın, çekinmeyin.
Geliştirebilirsiniz siz de.
Bence zor bir şey değil ve kendinize verebileceğiniz en büyük hediyelerden biri İngilizce öğrenmek.
Herhangi bir şekilde iş hayatınızda ilerlemeniz ya da daha iyi bir kariyere yol açması için falan ya da eğitim hayatınız için demiyorum.
Tamamen kendiniz için.
Bu güzel bilgilere ulaşabilmek için İngilizce öğrenin.
İngilizce öğrenme reklamı yapmış gibi bir şey oldum şu an burada ama lütfen öğrenin.
Sadece bu kadar söyleyeyim.
Bu bilgilere sizin de ulaşmanızı çok çok isterim.
Dr. Brenna Brown'la ilgili bir diğer düşüncem de şu.
Ben büyüyünce kendisi olmak istiyorum.
Büyüyünce olmak istediğim iki insan var.
Biri Frank Herbert's Dune isimli kitabın ve serinin yazarı.
Diğeri de Brenna Brown. Böyle birbirine benzemeyen iki insan.
Şey demeyin bana sakın Bilgeciğim daha ne kadar büyüyeceksin falan.
Ölene kadar büyümeye devam edeceğim büyük ihtimalle.
Büyüyünce de bu iki insanı aynı anda olabilmeyi isterdim.
Ama sanırım günün sonunda kendim olacağım.
Şimdi bu zor konuşması benim için gerçekten bir meydan okuma olacak konuya geçiyorum.
Bölümün içerisinde eğer cesaretimi toplayabilirsem bir utanç hikayemi sizlerle paylaşacağım.
Ama yaşarken usandığımı dahi anlamadığım, fakat bu konu üzerine araştırırken aslında ne kadar büyük bir utanç duyduğumu ve o yüzden öyle davrandığımı fark ettiğim bir olay
bu. Umuyorum cesaretimi toplarım ve umuyorum sizinle bunu paylaşırım.
Ben sizinle hikayelerimi paylaştıktan sonra eğer siz de cesaret gösterirseniz.
Ve anlatmak isterseniz kendi hikayelerinizi bana anlatabilirsiniz.
Mail üzerinden ya da Instagram üzerinden ulaşabilirsiniz.
Çok fazla yazan oluyor. Bugüne kadar yazan herkese, bana ulaşan, hikayelerini anlatan herkese de çok teşekkür ediyorum.
Bir süredir sosyal medyada ve podcast platformlarında olmama rağmen haladır...
Şaşırdığım ve inanamadığım bir olay var.
Hani insanlar vakit ayırıp, zamanlarını ayırıp bana bir şeyler yazıyorlar, anlatıyorlar falan.
Kendimi çok değerli hissediyorum.
Teşekkür ederim bunun için de.
O halde daha da fazla uzatmadan bu giriş kısmına ufak bir intro gireyim.
Ondan sonra da esas konuya geçelim.
Öncelikle birazcık utançtan.
Utancın nasıl ortaya çıktığından ya da onun ortaya çıktığını nasıl anlayabileceğimizden bahsetmek istiyorum.
Sonrasında ise suçluluktan ve suçlulukla utancın arasındaki farktan bahsedeceğim.
Peşinden de nasıl utanca karşı bir esneklik, dayanıklılık geliştirebiliriz, utanç duyduğumuz konuları kimlerle konuşmalıyız bunların üzerinde duracağım.
Utanç bizi baştan aşağı saran, sıcak, kendimizi küçük, kusurlu ve asla yeterli hissettirmeyen bir duygu.
Eğer utanca karşı dayanıklılık geliştirmek istiyorsak onu tanımalı ve onunla birlikteyken gelen duyguların içinde değerli ve özgün bir varlık olduğumuzu hatırlama
yeteneğimizi geliştirmeliyiz.
Utanç bizi sarmaya ve ele geçirmeye başladığında kendimizle ilgili iyi olan özellikleri hatırlamakta çok zorlanırız.
Hatta bu neredeyse imkansız bir hale gelir.
Kendimize direkt ben aptalım, neden böyle bir şey yaptım ki gibi cümleler sarf etmeye başlarız.
Utancın çok sevdiği iki tane cümle var diyor Dr.
Brenna Brown. Birincisi yeterli değilsin.
İkincisi de kendinle sanıyorsun.
Hani o yeterli değilsin cümlesini duyduğunuzda kendi içinizde.
Hayır, hayır gayet yeterliyim yapabilirim.
Demeye başlıyorsunuz ve bu sefer başka bir ses çıkıyor.
Sen kendini ne sanıyorsun ki?
Yeterli ve değerli bir varlık olduğunu sana düşündüren şey ne?
Utanç bu iki cümleye bayılıyor.
Utanç hissetmeye başladığımızda bir konu karşısında fiziksel semptomlar göstermeye başlıyoruz.
Ben yoga eğitmenliği dersi alıyorum.
Orada hocamız bize hep şunu söylüyor.
Zihninizden çıkın ve bedeninize girin.
Bedeninizde... oluşan şeyleri gözlemlemeye başladığınızda gerçekten yaşadığınız şeyi daha iyi anlayacaksınız.
Utanç da aynı böyle bence.
Çünkü bazen utandığımızı anlayamayabiliyoruz.
Bunun üzerine biraz daha duracağım birazdan.
Ama bedenimiz utancı bir tepki veriyor.
Onlar da şöyle, kuru bir ağız, yavaşlamaya başlayan zaman algısı, sıcak, kızaran bir yüz ve hızlı atan kalp.
Eğer benim gibi beyaz tenliyseniz bir de kızardığınız çok belli oluyor.
Kızardıkça da kızarmaktan da utanıyorsunuz ve her şey korkunç bir hale bürünüyor.
Burada gülmemem gerekiyor.
Aslında o dakikalarda ağlayacak gibi oluyorum ama her neyse.
Utanç duyulmaktan ve görülmekten, kelimelere dökülmekten nefret eder diyor Dr.
Brene Brown. Çünkü onun tedavisi budur.
Çünkü utanç sözcüklere dökülüp paylaşıldığında hayatta kalamayacağını bilir.
Utanç gizli kalmaya bayılır.
Bize utanç duygusu yaşatan bir deneyimin ardından yapabileceğimiz en tehlikeli şey onu saklamak ve gömmeye çalışmaktır.
Utançla başa çıkmak için yapabilecek en iyi şeyse güvendiğimiz birisiyle bu durumu konuşmaktır.
Bu son birkaç cümleyi tamamıyla kitaptan alıntı yaptım.
Kitap derken bu arada bölümün başında da bahsettiğim The Gifts of Imperfection kitabından bahsediyorum Dr.
Brené Brown'ın. Kitapta utanç duyduğumuz zaman bu durumu anlatmamamız gereken 6 tane arkadaş tipinden bahsediliyor.
Ben bu arkadaş tiplerini okurken bayağı bir aydınlandım.
Hatta bazı maruz kaldığım davranışları falan fark ettim.
Bu arada biz de bu insanlardan birisi olabiliriz.
Bu insanlardan birisi olmak ya da arkadaşlarımızın bize böyle tepki veriyor olmaları onların kötü biri olduğu anlamına gelmiyor.
Bizim de bunlardan biri olma ihtimalimiz çok yüksek hatta.
Önemli olan farkına varmak ve o kırılgan zor anımızda bu altı insan tipi içerisine giren arkadaşlara durumumuzu anlatmaktan kaçınmak.
Çünkü her şeyi daha da kötü hale getirebilirler.
Ve inanın bana geliyor da bu anlatmamamız.
gereken insan tiplerinden birincisi hikayeyi duyduğunda senin adına gerçekten utanan kişi.
Bu duruma böyle sesli bir tepki verebilir ya da ne kadar dehşete düşünülmesi bir durum olduğunu söyleyebilir size.
Sonra da aranıza böyle garip bir sessizlik oluşur.
Ve sen onu iyi hissettirmek için çabalamaya başlarsın.
Çünkü gerçekten senin adına utanmıştır.
Ben şöyle düşündüm. Bu tip bir insanla durumumuzu paylaştığımızda hissedeceğimiz şey şu olurdu.
En azından benim hissedeceğim şey gerçekten de çok utanılası ve korkunç bir şey yaptım.
Çok utanılası biriyim.
Baksana arkadaşımdan şey hissettim.
İkinci insan tipi ise empati yerine aşırı sempatiyle yaklaşan arkadaş.
Hikayemize ah zavallı şey ne kadar da korkunç diye tepkiler verebilir.
Sanırım böyle bir tepki veren arkadaşı döverdim.
Gördüğünüz gibi işe yaramıyor demek ki.
Çünkü onu dövmek istiyorum. Böyle vardır ya hani böyle aşırı acımayla yaklaşan.
Ah canım benim ya.
Zavallı bak görüyor musun?
Başına da neler gelmiş. Siz de dövesiniz geldi bence şu an bu arkadaş tipini.
Aman uzak durun. Aman sakın anlatmayın.
Üçüncüsü senin mükemmel biri olduğunu düşünen arkadaş.
Ve bu hikayeyi dinlediğinde sana olan bakış açısı hayal kırıklığına uğrayacak.
Senin mükemmelliğinden artık endişe duymaya başlayacak ve belki de senden bu yüzden soğuyacak olan arkadaş.
Ay konuşamadım. Zaten bu tip bir arkadaşlığınız varsa sadece utanç hikayenizi anlatmak değil herhangi bir şey anlatmak zorlayıcıdır.
Çünkü sizin mükemmel ve harika biri olduğunuzu düşünen bir insanın yanında hep bir hata yapma korkusu yaşarsınız.
Yani şu an bilemedim. Sadece ufak bir düşünce egzersiziydi bu.
Dördüncü insan tipimiz, kırılganlıktan rahatsız olan ve azarlamaya çok meyilli olan arkadaş.
Siz ona utanç hikayenizi anlattığınız zaman şöyle bir tepki vermesi muhtemel olabilir.
Bunun olmasına nasıl izin verdin?
Ne düşünüyordun?
Bunu yaparken aklında ne vardı?
Falan gibi böyle sert çıkışlar ya da cümleler kurabilir.
Beşinci arkadaş modelimiz, her şeyin sürekli iyi olması gerektiğini düşünen, Senin de kötü seçimler ve hatalar yapabileceğini reddeden arkadaş.
Mesela şöyle cümleler kurabilir bu da.
Sen mükemmelsin.
O kadar da kötü değildir.
Saçmalama canım sen harika birisisin.
Herkes seni çok seviyor.
Her şey çok güzel.
Harika. Hayır öyle değil.
Hayatta her zaman her şey güzel ve iyi değil.
Bazen... Zorlayıcı şeyler de olabilir ve zor konuları da konuşmamız gerekebilir.
Bu da uzak durmamız gereken beşinci tip arkadaş.
Altıncısı ve sonuncusu ise karşısındaki insanla bağ kurmayı kıyas yapmakla karıştıran kişi.
Mesela bu hiçbir şey.
Bak asıl sen benim başıma ne gelmişti bunu duy falan diye başlayan bir cümle kurup sonrasında kendince kendi yaşadığı bir olayı anlatabilir.
Ve inanın bu da hiçbir işe yaramıyor.
Altı insan tipi aslında hayatımızda bence yani belki bir iki tanesi yoksa bile üç dört tanesinin kesin olabileceğini düşünüyorum.
Biz de bunlardan birisi olabiliriz dediğim gibi.
Belki en önemlisi kendi verdiğimiz tepkiye bakmak.
Mesela bu bağ kurmak yerine kıyas yapma olayını ben eskiden çok yapardım.
Son zamanlarda birazcık bıraktım zamanla.
Öğrendikçe insan dinleme sanatı üzerine birkaç kitap okudukça bazı tavsiyeler aldıkça fark ettim.
Kıyas yapma olayı gerçekten işe yaramıyor.
Yani neden bunu açıyorum?
Çünkü bunu ben yapıyordum. Siz zannediyorsunuz ki kendi başınıza gelen kötü bir olayı anlattığınızda karşınızdaki kişi kendi haline şükredecek.
Ama oysa onun aradığı şey o değil.
Peki kime anlatacağız? Bu 6 kişiyi anlatmıyoruz.
Kime anlatıyoruz? Bununla ilgili Brene Brown'un kitabında anlattığı şöyle bir şey var.
Bir gün Dr. Brene Brown'u bir devlet okulundan konuşma yapması için çağırıyorlar.
Kendisi konuşma yapmaya gittiğinde kürsüye çıkıyor ve velilerin onu hiç dinlemek istemediğini ve ilgilerinin farklı yönlere kaymış olduğunu fark ediyor.
Ve önde oturan velilerden biri de böyle sesti sesti ufluyor, pufluyor, bir hareketler yapıyor.
Dr. Brene Brown... Onu etkilemek için, o önde oturan ve sürekli uflayan, mutsuzluğunu belli eden adamı etkilemek için normal olduğu kişiliğinden ve anlatma stilinden çıkıyor.
Anlatmayacağı böyle korkunç istatistikler vermeye başlıyor ve aslında bu hiçbir şekilde kendisinin tarzı değil.
O konuşmanın dozajını ve şiddetini artırdıkça karşısındaki insanlar daha da böyle sıkılmaya başlıyorlar ve bu böyle bir döngüye giriyor.
Konuşma bittiğinde Dr.
Brenna Brown müthiş bir utanç hissi.
duyarak salonu terk ediyor.
Ve eve varınca kız kardeşini arıyor.
Kız kardeşi bunu şefkatle dinliyor ve ona hiçbir şey söylemiyor.
Evet diyor doğru hani gerçekten çok zorlanmış olmalısın.
Ve o da kendi başına gelen bir olayı kıyaslama yapmadan sadece paylaşmak babında anlatıyor.
Ve bu konuşmanın ardından Dr.
Brenna Brown kendisini gerçekten iyi hissetmeye başladığını söylüyor.
Bu hikayeti de gördüğümüz gibi Dr.
Brenna Brown kendisinin dinlenmediğini Fark ettiğinde bir değersizlik hissine kapılıyor ve acele etmeye başlıyor.
Değerini kanıtlamak için.
Aslında bu bizim de yaptığımız bir şey.
Kendimizin değersiz olduğunu ve bir konuda çuvallamaya başladığımızı eğer hissediyorsak ve kendimizden bu yüzden utanç duyuyorsak değerimizi bulunmak için böyle hemen acele etmeye, yapmayacağımız şeyler yapmaya başlıyoruz.
Bizi buna iten de genellikle içimizden gelen, kendimizden utandıran, içimizden böyle yükselen şu şekilde cümleler oluyor.
Şu an kendini sevemezsin.
Çünkü yeteri kadar güzel, zayıf, başarılı, zengin, yetenekli, feminen, çalışkan, popüler, yaratıcı veya her ne ıbırt zıbırtsan o değilsin.
Ve şöyle diyoruz kendi kendimize.
Yetenekli zayıf değilim. Hemen zayıflamam lazım.
Acele etmeliyim. Korkunç bir işte ölüm diyetine giriyorum.
Ya da yeteri kadar feminen değilim.
Daha kadınsı görünmeliyim.
Ya da yeteri kadar yetenekli değilim.
Çok çalışmalıyım. Daha çok çalışmalıyım yeteneklerimi geliştirmek için.
Acele etmeliyim. Kendimi mahvetmeliyim.
Ve tabii bunun sonunda biliyorsunuz çok garip şeyler yaşanabiliyor.
İnsanlar zayıflamak isterken anoreksiye yakalanabiliyor.
Hastanelik olabiliyor.
Tükenmişlik sendromu yaşanabiliyor.
Daha çalışkan, daha üretken, daha yetenekli biri olmaya çalışılırken.
Ya da mesela şöyle cümleler de olabiliyor.
Duyduğumuz, içimizden yükselen.
Kimse seni güzel, akıllı ve sevilesi bulmaz.
Bu utancın söylediği bir şey.
Ya da çevreme uyum sağlamak için değişmeliyim.
Dışlanmamak için her şey yolundaymış gibi davranmalıyım.
Ya da başkalarıyla ilgilenmek kendimle ilgilenmekten daha önemli.
Bunlar bize utancın söylediği şeyler.
Varlığımızın utandığımız için aslında böyle cümleler içimizden yükseliyor.
Benim de içimden böyle şeyler yükselir.
Herhalde bu herkeste vardır diye düşünüyorum ya.
Bazen öz şefkat pratikleri yaptığım zamanlarda aklıma şey geliyor.
Tamam ya kendini sevebilirsin ama önce şu işi bitirmen lazım.
Ya da işte önce hayalindeki şunu gerçekleştirmen lazım.
Ondan sonra kendini seveceksin falan.
Çok saçma ama o esnalarda bunu hissediyoruz.
Ya da işte şu işe gir bakalım, şu terfiyi bir al bakalım ya da şu okula bir gir bakalım ondan sonra kendini seversin.
Bir kendini kanıtla. Fakat hepimiz derinlerde biliyoruz ki kendini kanıtlamanın hiçbir sonu yok.
Beklentilerin hiçbir sonu yok.
O yüzden hemen şimdi şu dakika olduğumuz şeklimizle değerli bir varlık olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor.
Ve buradan yola devam etmemiz gerekiyor.
Bunun üzerine biraz daha duracağım.
Değerli olduğunu her zaman hatırlamak üzerine bölümün sonuna doğru.
Ama öncesinde birazcık shame resilience'dan bahsetmek istiyorum.
Shame resilience nedir?
Bu İngilizce bir kelime shame, utanç demek.
Üzerine konuştuğumuz konu daha teminden beri.
Resilience ise dayanıklılık, esneklik.
gibi anlamlara gelebiliyor.
Bunu Türkçe'ye nasıl tam çevirebiliriz diye düşündüm.
Hani utanç esnekliği, utanç dayanıklılığı falan mı olsun diye.
Ama ben İngilizcesini kullanmaya devam edeceğim bölüm boyunca.
Çok beğenmedim çünkü bu çevirdiğim şeyi.
Eğer... İçinizden buna güzel bir çeviri getirecek olan olursa bana yazsın.
Bundan sonra onu kullanabilirim.
Bu bölüm boyunca shame resilience diyeceğim.
Yani usancı karşı bir dayanıklılık, esneklik gösterebilme hali.
Yani bölümün başında söylediğim ve Dr.
Brené Brown'un dediği gibi ruhumuzun o utanç bataklığında galoşlarımızı giyip yolumuzu bulmak demek.
Aslında shame resilience. Öncelikli olarak shame resilience'ımızı.
geliştirmeden önce utanç hakkında hep aklımıza tutmamız gereken 3 şey var.
Bunlardan birincisi tüm insanlar utancı tadar.
Utanç evrensel ve deneyimlediğimiz en ilkel insani duygulardan biridir.
Utancı deneyimlemeyen insanlar empati ve insani bağlar kurma yeteneği olmayan kişilerdir.
Ve eminim ki böyle birisi olmayı istemeyiz ve böyleleri de zaten çok daha garip ve psikopatça hareketler sergileyen kişiler oluyor.
Yani utancı herkes tadıyor.
O hayran olduğumuz insanlar da dahil olmak üzere.
İkincisi hepimiz utandığımız konular hakkında konuşmaktan korkarız.
Sadece biz değil herkes böyle.
Üçüncüsü ise utanç hakkında daha az konuştukça onun hayatımızdaki kontrolü daha çok artar.
Dediğim gibi daha öncesinde de utanç kelimelere dökülmekten nefret eder.
Fakat utançla baş etmenin yolu ne dedik?
En iyi yolu sevdiğimiz ve güvendiğimiz birisiyle Bu durumu paylaşmak.
Aslında bu da shame resilience geliştirmenin en temel adımlarından biri.
Shame resilience. Ve
buna sahip bir insan olmanın dört adımı var.
Bu utanç hakkında bilmemiz gereken üç şey zihnimizin bir kenarında dursun.
Yani yalnız olmadığımızı, bütün insanlığın, herkesin bunu deneyimlediğini bilelim.
Ve herkesin bu konuda zorlandığını da bilelim.
Çünkü yalnız hissetmemek bence çok önemli.
Fakat bunun bir çözümü, bir yolu olduğunu da şimdi göreceğiz hep birlikte.
Bu dört adım yani shame resilience'ı geliştirmenin dört adımı da şu şekilde.
Birincisi utancı anlamak ve hangi mesajların bizde utancı tetiklediğini fark etmek.
Bazı şeyler, bazı konular bizde daha tetikleyici olabilir.
Yaralarımızın olduğu noktalar özellikle.
Bunların farkına varmak ve o utanç geldiğinde bedenimiz ısınmaya, ağzımız kurumaya, yüzümüz kızarmaya başladığında Aha şu an utanç geldi.
Buradasın ve ben senin farkındayım demek.
İkincisi farkındalığımızı yüksek tutmak.
Mükemmel olmamanın yetersiz bir varlık olmak anlamına gelmediğini farkında olmak.
Mükemmel olmayabiliriz.
Her şeyi harika yapamıyor olabiliriz.
Fakat bu bizim yetersiz ve değersiz bir varlık olduğumuzu göstermiyor.
Bunun farkındalığına sahip olmak.
Bir işte başarısız olduğumuzda, bir şeyi yanlış yaptığımızda.
bunun bizim yetersizliğimizi ifade etmediğini, sadece herkes gibi olduğumuzu, mükemmel olmadığımızı fark etmek.
Üçüncüsü güvendiğimiz insanlarla hikayelerimizi paylaşmak.
Dördüncüsü ise utanç hakkında konuşabilmek.
Utandığımızı söylemekten çekinmemek.
Duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı açıkça ifade edebilmek.
Ki bu da bence en zoru.
Ben bu bölümde bunu yapmaya çalışacağım.
Ama öncesinde utanç ve suçluluk arasındaki farktan bahsetmek istiyorum.
Bunu öğrenmek de bana çok iyi geldi.
Bu farkı bilmek.
Dr. Brené Brown diyor ki suçluluk ben kötü bir şey yaptım demektir.
Utanç ise ben kötü biriyim demektir.
Farkındaysanız suçluluk davranışlarımızla ilgiliyken utanç benliğimizde, varlığımızla alakalıdır.
Yani suçluluk duyduğumuzda bir konuda bu konuda hata yaptım diyoruz.
Ama utanç duyduğumuzda...
Ben bir hatayım diyoruz.
Ve bunun ne kadar yıkıcı, zarar verici, korkunç bir şey olduğunu fark edebiliyor musunuz şu an?
Olmayı hayal ettiğimizde davranmamız gerektiği gibi davranamadığımız zamanlarda suçluluk hissederiz.
Rahatsız edici bir duygudur suçlulukta ve güçlü de bir duygudur.
Ama bazen bize yardım edebilecek bir duygudur aynı zamanda da.
Nasıl mı? Mesela birisinden özür dilediğimizde ya da iyi olmayan bir davranışımızı değiştirdiğimizde bizi buna iten şey sıklıkla suçluluk duygusudur.
Utanç değil. Suçluluk her ne kadar utanç kadar güçlü bir duygu olsa da sonunda değişim için bir motivasyon aracı da olabilir.
Hata yaptığımızda ve suçlu olduğumuzu hissettiğimizde bu davranış için özür dileyebiliriz.
Ama kendimizden utanç duyduğumuzda neden ve neden özür dileyelim?
Direkt varlığımızın bir hata olduğunu düşünüyoruz o esnada.
Dr. Brené Brown yaptığı araştırmalara göre şöyle bir sonuca varıyor.
Utanç suçluluğun tam aksine değişebileceğimize ve daha iyisini yapabileceğimize inanan tarafımızı aşındırıyor.
Yani şöyle suçlulukta gidip özür diliyoruz yanlış bir şey yaptığımızı düşünüyoruz ya utanç duyduğumuzda bunu yapabileceğimize dair olan inancımızı dahi kaybediyoruz.
Çünkü neyden özür dileyeceğiz?
Ne için? Var olduğumuz için mi özür dilemeliyiz?
Bunun ne kadar bizi depresyona ve korkunç şeylere sürükleyebileceğini düşünemiyorum dahi.
Doğamız gereği hepimiz sevilmeye değer ve ait olmak isteyen varlıklarız.
Ama utanç duygusu bizi bunlardan uzaklaştırıyor.
Utanç, şiddet, depresyon, bağımlılık, yeme bozukluğu ve zorbalık gibi yıkıcı şeylere sebebiyet verebiliyor.
Yanlış bir şey yaptığımızda suçlulukla kötü bir davranışta bulundum demek yerine ben kötü biriyim demek direkt öz değerimizi ve varlığımızı olan Pozitif
duygularımızı öldürüyor. Utançla ilgili şöyle bir şeyden de bahsediyor kitapta.
Dr. Brene Brown. Bazen utancı deneyimlerken onu deneyimlediğimizi fark dahi edemeyebiliriz.
Utanç bizi sardığında bunu kapatmak, üstünü örtmek için içeriğimizdeki insanlara saldırabilir ya da kaba davranabiliriz.
Bununla ilgili güzel de bir hikaye anlatmıştı ama ben burada sizinle kendi hikayemi paylaşacağım.
Kendi fark edemediğim utanç hikayemi.
Ya aslında dedim ya bu konu üzerine araştırırken şöyle son bir ayımı falan hep böyle gözden geçirdim.
Neler yaşadım, utandığım anlar falan, ne zamandı gibisinden.
Utandığımı fark etmediğim o kadar çok ana şahitlik ettim ki kendi kendime.
Ya neler yaşamışım, kendime ne kadar kötü davranmışım, bana nasıl böyle davranılmasına izin vermişim ya da.
Tabii burada bunları söylerken şu an artık kendimden utanmıyorum.
En azından utanmamaya çabalıyorum.
Çünkü hepsi pratikle gerçekleşecek bir şey.
Bir anda tamam artık bugün utancı sildin demekle olmayacak bir şey.
Ama sizinle bu içten hikayeyi paylaşmadan da duramayacağım.
Öncelikle şöyle söyleyeyim.
Bu hikayenin kahramanları diğer insanlar kötü insanlar değiller.
Aynı hepimiz gibiler.
Mesela bölümün başında bahsettim.
Ben de o utancın anlatılmaması gereken altı insan tipinden birine dönüşebiliyordum bazen.
Önemli olan fark etmek.
Bazen Kötü tepkiler verebilir insanlar bize.
Buradaki asıl mesele şu. Bu hikayeyi anlattığımda karşıdaki insanı kötü biri olarak lütfen görmeyin.
Bu kadar. Sadece ana karakter benim ve benim aslında duygularım burada.
Geçen, bundan iki hafta önceydi yanılmıyorsam bir arkadaşımın yanında kalıyorum.
Arkadaşımın yanına da bir arkadaşı gelmiş.
Uzaktan tanıdığım birisi ama yakın olduğum birisi değil kesinlikle.
Ve onlarla hayat üzerine, işte maaşlar, hayat pahalılığı falan filan bu tip konular üzerine konuşuyoruz.
Bildiğiniz gibi ben üniversite terkim.
Yani mezuniyetim, dört yıllık lisans mezuniyetim yok.
Arkadaşımın arkadaş dediğim insansa şu an yüksek lisans yapıyor.
İyi bir bölümden, iyi bir okuldan mezun.
Ben de yeni yıl bölümünde size birazcık bahsetmiştim yeni bir işe girdiğimi falan.
O işle ilgili de farklı şeyler oldu.
Onun da bir hikayesi var ama bu bölümün konusu asla değil.
Belki başka bir bölümde zamanı gelirse anlatırım.
İşte zorlandığımdan.
Falan bahsediyordum. Fiziksel olarak zorlandığımdan, yorulduğumdan ve bu zorluğa karşı aslında aldığımız maaşların ne kadar düşük olduğundan.
Şöyle düşün, bu hayat pahalılığını karşılamaya yetmiyor.
Öyle bir düşündükten bahsediyorum.
Belki verilen maaş çok kötü değildir ama hani bizi hayatta tutamıyor maaş bu paralar ve herkes böyle çalışıyor.
Sadece bana özel değil. O da işte bu kadar mezuniyeti iyi bir mesleği olmasına rağmen asgari ücretten birazcık fazla maaş aldığını falan söyledi.
Ben de dedim ki kendisine şu rakamda orada bir rakam verdim şimdi burada vermeyeceğim.
Bir maaş alman gerekirdi dedim.
Fakat o da benim kendim için söylediğimi sanmış.
Hani benim böyle bir... iş yerimden böyle bir maaş almam gerekir gibisinden bir şey söylediğimi sanmış.
Ve bana dedi ki sen ne yaptığında nasıl bir özelliğin var da böyle bir maaş almak istiyorsun dedi.
Bir an çok şaşırdım ya dedim kendim için dememiştim aslında.
Senin için senin böyle bir şey hak ettiğini söylemiştim.
Ama neden beni böyle şu an ezikliyorsun falan dedim.
Ve o an içimden müthiş bir öfke patlaması yükseldi.
Fakat arkadaşımın arkadaşı olduğu için.
Ve o arkadaşımızın evinde bulunduğumuz için kaba bir şey söylemedim.
Belki farklı bir ortamda olsaydık çok daha kırıcı ve ağır sözler söyleyebilirdim.
Ertesi gün bu olayı düşünürken içimden böyle bayağı yıkıcı cümleler falan yükseliyordu ona karşı.
Çünkü fark ediyorum ki şu an müthiş derecede utanmıştım.
Bir şekilde benim içimden gelen ve yetersiz biri olduğumu bana düşündüren şeyleri dile getirmişti.
Kendime söylediğim acımasız sözleri bana söylemişti.
Ve çok utanmıştım.
Gerçekten. Bakın suçluluk duymamıştım.
Suçluluk duyduğumuz zaman ne yapıyorduk?
Özür diliyorduk. Gidip bu insandan bunun için özür diler miyim?
Neden özür dileyim? Özür dileyecek bir şey yapmadım ki.
Kötü bir şey yapmadım. Ama kendi varlığımda olduğum kişide utanç duyduğum bir noktaya dokunduğu için o an kendi utancımı öfkeyle kapattım.
Dediğim gibi hani orada diğer arkadaşımızın evinde olmamış olsaydık.
Kötü şeyler söylerdim, yıkıcı şeyler yapardım.
Bazen utancı anlayamayabiliyoruz.
Ve Dr. Brené Brown diyor ki, utancı fark etmek ve onu cümlelere dökmek gerçek bir cesaret istiyor.
Mesela ben şu an bu hikayeyi anlatırken birazcık titriyorum.
Çünkü gerçek bir cesaret gösterdiğimi düşünüyorum şu an.
Cesaret göstermeden, kırılgan olmaya, gönüllü olmadan.
Utançla baş edemeyiz.
Gerçek cesaret karşımızdaki insana bağırıp çağırmak, onu aşağılamak, onu kötü sözler söylemek değil.
Gerçek cesaret o anki duygularımızı, utancımızı, kırılganlığımızı tüm olduğu şekliyle kabullenebilmek.
Ve bunu hak eden insanlara bunu anlatabilmek.
Ben şahsen şu an bu hikayeyi burada anlatıyorum.
Çünkü bu podcast'ı dinleyen herkesin bu hikayeyi duymayı hak ettiğini düşünüyorum.
En azından bana gelen bir sürü mail var, mesaj var.
Burada beni dinleyen insanların harika olduklarını düşünüyorum.
Beni dinlediğiniz için değil, yazdığınız şeylerden böyle bir sonuca vardım.
Bu utançla ve kendini yetersiz hissetmekle ilgili bana gelen maillerde de fark ettiğim şeyler oldu.
Mesela... Böyle çok uzun yazılar yazıyorsunuz.
Çok teşekkür ederim. Hepsini okuyorum.
Elimden geldiğince de geri dönmeye çalışıyorum.
İyi okullardan mezun olan, iyi mesleği olan, iyi işler yapan insanlar da bunları yaşıyor.
Başarısız olduğunuzu düşündüğünü söyleyen ya da işte kendisini yetersiz hissettiğini söyleyen o kadar çok kişi yazıyor ki bazen şaşırıyorum.
Kendi kendime diyordum ki ilk okuduğumda ya hani nasıl olabilir aslında?
Güzel de bir hayatınız var gibi duruyor.
Tabii bunu onlara demiyordum kendi kendime diyordum.
İçten ince ne kadar güzel işte yolunuzu belki bulmuşsunuz.
Ama dışarıdan öyle gözüküyormuş.
Aslında o insanlar içlerini açtığında...
Onların da utançla mücadele ettiklerini, kendilerini yetersiz gördüklerini görebiliyorum.
Ve bunun kariyerimizle, mesleğimizle, okuduğumuz, yaptığımız, gittiğimiz okullarla, yaptığımız işlerle alakası olmadığını açıkça görebiliyorum.
Bana bunu söyleyen kişi de belki kendi içerisinde farklı bir utançla baş etmeye çalışıyor.
Ya da farklı bir zor bir duyguyla baş etmeye çalışıyor.
Belki çok zor şeyler yaşıyor hayatında.
Onu bunu söylemeye iten şey neydi gerçekten bilmiyorum.
Ve onu suçlamıyorum. İlk başta çok fena suçladım.
Çok çok aşırı derecede sinirlendim.
Ama şu an onu suçlamıyorum.
Kendime yani bana bu öfkeyi neden yaşattığını sadece anlamaya çalışıyorum ve gördüğüm şey şu.
Ben aslında kendimden utanıyormuşum.
Ben aslında bazı şeyleri dile getirmekten çekiniyormuşum.
Utanç gerçekten çok zor bir duygu.
Ama fark ettiğinde ve onun bataklığında galışlarımızla yürümeyi öğrendiğimizde Ve kendi yolumuzu bulduğumuzda hayatımız çok daha duyumlu ve iyi olacak.
Dr. Brenna Brown'ın söylediği gibi whole hearted life yani bütün kalbinizle, benliğinizle, tüm duygularınızla yaşadığımız bir hayat olacak.
Ve işte o zaman bence yeni şeyler yaratmaya, üretmeye, kendimizi ortaya koymaya, gerçekten özgün, samimi, gerçek bir insan olmaya başlayacağız.
Ve bence bu hayattaki en önemli şey yaşamanın sırrı gibi bir şey herhalde.
Hazır özgünlük ve tüm kalbimizle yaşamaktan bahsetmişken biraz da bunun üzerine duralım.
Biz insanlar sosyal varlıklarız.
Bildiğimiz üzere ve başkalarının söyledikleri toplumun bize dayattıklarını çok fazla dikkate alıyoruz.
Bu bizim kötü ya da zayıf olmamızdan kaynaklanmıyor.
Ama bunun farkına da varabiliriz.
Aynı utancı fark ettiğimiz gibi.
Utanç özgün bir varlık olmamızın önündeki en büyük engelli.
Çünkü utanç kim olduğumuza dair şüphe ve değersizlikle alakalı.
Onunla başa çıkmanın en iyi yollarından biri de Kaç kere söylediğim gibi artık yine söyleyeceğim ama kaçışınız yok.
Otantik ve özgün benliğimizi kucaklamak.
Peki bizi sürekli kalıplara sokmaya çalışan, yanlış yunluş yönlendiren arkadaşlar, toplum ve hepsinden de beteri içimizden yükselen o eleştiren sesin içinde tüm bunlar nasıl
olacak? Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor.
Özgünlük kim olduğumuzu düşünmeyi bırakmak ve olduğumuz kişiyi şimdi...
şu an, şu dakika kucaklamaktır.
Ve bunu her gün pratik etmeye devam etmektir.
Bu kısmı tamamıyla The Gifts of Imperfection kitabından alıntıladım.
Ve böyle bir yere yazıp yapıştıracağım.
Yeniden okumak istiyorum bu kısmı.
Özgünlük kim olduğumuzu düşünmeyi bırakmak ve olduğumuz kişiyi şimdi, şu an, şu dakika kucaklamaktır.
Ve bunu her gün pratik etmeye devam etmektir.
Özgün biri olmayı seçmenin anlamı mükemmel olmama cesaretini göstermek, sınırlar koyabilmek ve kırılgan biri olmaya izin vermektir.
Hepimizin güçlüklerle ve mücadelelerle uğraştığını bilmekten gelen şefkati kucaklamaktır.
Mesela ben daha temin bu utanç hikayesini yaşadığım arkadaşa bunu yapmaya çalıştım.
Yani onun da hayatında zorluklar ve mücadeleler olduğunu biliyorum aslında yani tahmin edebiliyorum en azından.
Ve ona da şefkatle yaklaşmaya çalıştım.
Ona öfkeyle ve sinirle yaklaşmayı bırakıp da böyle şefkatle kucakladığımda bakış açım daha da değişti.
Özgün olmayı seçmenin bir diğer anlamı da gerçekten şu an.
yeterli ve değerli olduğumuza inandığımız zaman gelecek olan aidiyet ve diğer insanlarla bağlantılar kurabilme duygusuna sarılmaktır.
Gerçekten diyor kitapta Brienne Brown, kendimiz olmak verebileceğimiz en büyük cesareti isteyen savaştır.
Ve bu savaş her bir zorluğuna değer.
Kendimiz olmak deyince aslında...
Bunun üzerine çok konuşuluyor.
Ben de biraz bahsetmiştim benlik algımızdan, kimlikten.
Ama o zaman da bahsederken de utancı müthiş seviyede es geçtiğimi şu an görüyorum.
Bizi yalnızca yeni bir şeyler üretmekten değil, özgün bir varlık olmaktan da engelleyen bir şey.
Bu utanç belası.
Kalıplardan biraz bahsetmek istiyorum burada.
Mesela kadın olmaktan bahsedelim.
Ben kadın olmak üzerine çok konuşuyorum.
Çünkü bir kadın olduğum için ve...
Direkt birinci elden tüm bu duyguları deneyimlediğim için en rahat bahsedebildiğim konulardan birisi bu.
Ama bu erkek olmak üzerine de olabilir ya da farklı tercihler üzerine de olabilir.
Her kimsek, hayatta olduğumuz kimse, her kimse onu kucaklamak çoğu zaman kolay olmuyor.
Ama mesela kadınlarla ilgili bir şey var.
İşte böyle feminen olmak, güzel olmak, belli vücut kalıpları, medyanın ve toplumun bize söylediği bazı şeyler, hem çocuk doğurmak.
İşte kariyer yapmak, bu esnada da hep güzel gözükmek, harika bir fiziğe sahip olmak, bebek gibi bir yüze sahip olmak, cildimizin mükemmel olması, makyaj yapmak.
Aman Allah'ım.
Korkunç. İnanın ben artık şey diye düşünüyorum hani hem böyle çalışan, hem çocuğu olan, hem ailesi olan, hem de muhteşem bakımlı olan o kadınlar bence kesin bir...
Hap falan mı bir şey alıyorlar?
Yani bu çok zor. Ve bize dayatılan bütün bu şeyler çok zor.
Her zaman harika, kadınsı ve mükemmel görünemeyebiliriz.
Her zaman kibar olmayabiliriz.
Erkeklerde de aynı şekilde.
Her zaman o bir şey var ya erkek tipi.
Güçlü, uzun boylu, koruyucu, maskülen.
Her erkekte bu kalıba girmek zorunda değil öyle değil mi?
Bizler yani hepimiz bu dış görünüşlere.
Ve kalıplara takıldığımız zaman insanların gerçek, çekici ve özgün yanlarını görmeyi ıskalıyoruz aslında.
Bu kalıplara takıldığımızda sadece kendi özgünlüğümüzden ferakat etmiyoruz.
Aynı zamanda özgün olmayı seçen o güzel bireylerin çekiciliklerini, farklılıklarını, yaratıcılıklarını göremiyoruz.
Ve bu çok büyük bir kayıp.
İnsan zihni görüne de çok fazla takılıyor.
içerisinde bu utancı, farklı olmak korkusunu yendiğimiz zaman tüm insanların içerisinden çıkan muhteşem, otantik ve değişik varlıklar olabileceğini düşünüyorum.
Böyle düşündüğümde her yeni insanla tanışmak ve bağ kurmak çok heyecan verici geliyor.
Hedefimiz özgün olmak.
Kendimiz olmak olduğunda başımıza gelenlere karşı daha dayanıklı ve gerçekçi bir bakış açısı sergileyebiliyoruz.
Kendimizden utanmıyoruz o zaman.
Çünkü biz kendimiziz.
Biz böyle bir varlığız.
Bu şekildeyiz. O kadar özür dileyecek, kendimizden çekinecek, utanacak hiçbir yanımız yok.
Biz bir fazlalık ya da bir eksiklik değiliz.
Ama hedefimiz onaylanmak ve başkaları tarafından sevilmek olduğunda bunu elde edemediğimiz zaman içimizi utanç kaplıyor.
Ve istemsizce kendi içimizden şöyle bir ses yükseliyor.
Ben zaten değersiz, yetersiz ve utanılacak biriyim.
Bak, onlar da beni sevmedi.
Onlar da beni yetersiz gördü.
Onlar da beni değersiz gördü.
Haklılar. Bu bölümü kapatmadan önce hepimize hatırlatmak istiyorum.
Şu anda, şu dakikada olduğumuz şeklimizle yeterliyiz.
Ve bundan sonra ilerlemek istediğimiz yön her neyse, adım atmak istediğimiz yön her neyse, nasıl bir insan olmak istiyorsak bu noktadan devam edebiliriz.
Yeterli olduğumuzun ve değerli olduğumuzun bilinciyle elbette.
Bizi bırakması böyle böyle gerçekleşecek.
Olduğumuz kişiden kaçmamayı öğrenerek.
Şunu da hatırlamalıyız bence.
Hayatımızda utancı tanıdıkça da, bu pratikleri yaptıkça da utanmaya devam ettiğimiz noktalar olacak.
Yine utanç verici olaylar büyük ihtimalle yaşayacağız.
Ama artık biliyoruz.
Onunla nasıl baş edeceğimizi biliyoruz.
O güzel ve ayrıcalıklı insanı bulduğumuzda ve onunla hikayemizi paylaştığımızda İyileşeceğimizi biliyoruz.
Hepinize ama hepinize hayatınızda böyle biri olmasını dileyerek kapatmak istiyorum bu bölümü.
Umuyorum böyle ayrıcalıklı bir insana sahip olma ayrıcalığına sahip olursunuz.
Bu nasıl bir kapanış cümlesiydi.
Her neyse.
Biraz benim için zor ama çok güzel, çok aydınlatıcı bir bölümdü.
Yani gerçekten şu bölümü hazırlarken hayatıma kattığım şeyleri size tarif edemem.
Umuyorum size de...
aynı şekilde etki etmiştir.
Lütfen Dr. Brené Brown'un çalışmalarına bakın.
Kendisinin podcastlerine, kitaplarına, TED konuşmalarına, nerede buluyorsanız ve ne yapıyorsa o.
Hepsine bakın. Okuyun, faydalanın.
Sadece utanç üzerine değil, pek çok konuda yazıyor, konuşuyor.
Gerçekten muhteşem çalışmalar olduğunu düşünüyorum kendisini.
Takip etmeye çok değer birisi.
Ve bu bölümde bütün bir içeriği hazırlarken bana...
Kendisi bilmese de büyük yardımları olduğu için ve hayatımı bu noktada değiştirdiği için kendisine çok teşekkür ediyorum.
Sizlere de teşekkür ediyorum beni dinlediğiniz için.
Bu konuyu isteyen ve ilk yazan arkadaşımıza da çok teşekkür ediyorum.
Hepiniz iyi ki varsınız.
Artık yeni yıla girili gerçi 14-15 gün olmuş şu an kayıt yaptığım gün itibariyle ama yine de bu yeni yılda bütün dileklerinizin gerçek olmasını.
Diliyorum sizin için. Umuyorum ki utancı fark ettiğiniz ve artık kendinizden varlığınızdan utanmadığınız, onun bataklığında yürümeyi ve yolunuzu bulmayı öğrendiğiniz günlerinizde olsun.
Bana her zaman yazabilirsiniz biliyorsunuz.
Bölümün başında da söylediğim gibi mail üzerinden ya da Instagram üzerinden.
Yorumlarınızı çok merak ediyorum.
Bu arada Apple Podcast üzerinden de yorum yazabiliyorsunuz.
Oradan yıldız da verebiliyorsunuz bildiğim kadarıyla.
Oradan da bana yorum bırakabilirsiniz.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.
Kendinize çok iyi bakın. Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
