
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Irvin Yalom 'Yas başkalarını sevme cesaretine sahip olduğumuz için ödediğimiz bedeldir' diyor. Bu bölüm başkalarını sevme cesaretine sahip olanlara gelsin.Kitap Kulübüne Katıl : https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar ******* Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Nasılsınız?
Umarım hepiniz çok iyisinizdir.
Bugün normalde olduğundan daha karanlık bir bölümle karşınızdayım.
Yastan ve sevilen bir varlığın...
veyahut da sevilen bir şeyin kaybından bahsedeceğim.
Bu bölümü yapmama sebep olan şey bir süre önce kuşumu kaybetmiş olmam.
Belki beni takip ediyorsanız ya da uzun zamandan beri podcastleri dinliyorsanız hepiniz biliyorsunuzdur.
Benim bundan tam 3 sene önce sahiplendiğim bir kuşum vardı.
Bir sultan papağanıydı ve ona karşı müthiş bir sevgim vardı.
Bu bölümü aslında onun varlığını onurlandırmak için de yapıyorum ve ona olan sevgimin herkes tarafından daha da fazla duyulması Altyazı M.K.
Daha önce hayatımda büyük bir kayıp yaşamamıştım.
Annem babam hayatta, kardeşlerim hayatta çok şükür.
Ailemin büyükleri, babaannem, dedem hepsi hayatta.
Babamın babaannesini ve annemin anneannesini kaybettik.
Ama onlarla olan bağım zaten çok fazla değildi.
Yine de üzülmüştüm kayıplarına fakat böyle bir yaz sürecine girmemiştim.
Benim kuşum da bundan tam 3 yıl önce Kasım ayında hayatımıza girmişti.
O yüzden Kasım ayı benim için hep özel olmuştur.
Fakat bölüme tam anlamıyla başlamanın...
önce ufak bir uyarıda bulunmak istiyorum.
Bu bölümde kayıptan, ölümden, yastan bahsedeceğiz.
Ben kendi Anılarımdan biraz bahsedeceğim ve kayba, kedere karşı bakış açımdan ve öğrendiği bazı şeylerden bahsedeceğim.
Fakat eğer ciddi bir durumun içerisindeyseniz, çok üzücü bir dönemden geçiyorsanız lütfen destek alın.
Bir terapiye gidin ve bu konuyla ilgili daha uzman birisine danışın.
Sadece burada anlatılanlarla kendi yolunuzu çizmeniz mümkün değil.
Ben bu süreçte çünkü çok büyük zorluklar yaşadım.
Çok daha farklı şeylere sebebiyet verdi bu yaz durumu ve bununla ilgili destek alıyorum şu an zaten.
olarak bunu söylemek istedim.
Aynı zamanda lütfen benim uzman olmadığımı da bilin.
Bu bölüm tamamen benim kendi özel deneyimlerim, okuduklarım ve öğrendiklerim üzerinden şekillenecek.
Sadece bir fikir verme amacıyla dinlemenizi tavsiye ederim.
Onun dışında ciddi durumlarda tekrar ediyorum uzman birisinden destek almayı lütfen unutmayın.
Bu bölümü açtığınıza göre sizlerin de bir şeylerin kaybının acısını yüreğinizde taşıdığınızı düşünüyorum.
Belki bir hayalin kaybının acısını yaşıyorsunuz.
Belki de sevgilinizin kaybına üzülüyorsunuz.
Belki de bir ölümün yasını tutuyorsunuz.
Yaz farklı şekillerde hayatımıza girebilir.
İlla bunun için birinin ölmesine gerek yok.
Zaten benim kuşum da ölmedi.
Ben ölmediğini düşünüyorum onun.
Sadece evden kaçtı ve bizden uzakta.
Ve benim için bu bir kayıptı.
Ben o kaybın acısını, yasını taşıyorum yüreğimde.
İnsan bir umudun kaybının da yasını tutabilir.
Dediğim gibi yaz farklı formlarda hayatımıza dahil olabilir.
Kalbin acıyor biliyorum.
Nefes almakta zorlanıyorsun bazen.
Durup dururken belki ağlamaya başlıyorsun.
Olur olmadık yerlerde aklına kaybettiğin şey geliyor.
Ve derin bir hüzne garkoluyorsun.
Yaşamak bazen ağır geliyor.
Durmak istiyorsun. Bu hislerin hepsini ben de senin gibi yaşıyorum aslında sorarsan.
Hatta daha bu sabah uyandığımda telefonumda kuşumun fotoğraflarına bakmaya başladım.
Zaten ekran resmimde o var.
Ve ağladım. Çok fazla ağladım hem de.
En sonunda dedim ki böyle olmayacak.
Bugünkü bölümü ona adamalıyım ve onunla ilgili konuşmalıyım.
Onun kaybının bana neler öğrettiğini herkese anlatmalıyım.
Belki de bu bölüm herkese göre değildir.
Belki de çok fazla dinlenmeyecek.
Ama gerçekten de yüreğimin en derininden gelen bir bölüm kaydettiğimi bilmenizi isterim.
Bu konuşmayı herhalde sadece çok yakın olduğum dostlarımla bir de sizlerle yapabilirim.
Şimdi sizinle hikayenin en başına dönmek istiyorum.
Kuşumla nasıl tanıştığımın hikayesine.
Bundan 3 sene önce yine Kasım ayındaydık.
Hava oldukça soğuktu.
Ve ben şimdilerde görüşmediğim bir arkadaşımın evindeydim.
Akşam saatleriydi.
Sanırım 7.30-8 gibi olması lazım.
O zamanlar ailemle birlikte yaşıyordum.
Biliyorsunuz şu an tek yaşıyorum.
Arkadaşıma böyle ziyarete gitmiştim.
Sohbet, muhabbet etmeye. Tam onunla konuşurken telefonum çaldı.
Arayan kardeşim de. Telefonu açtığımda şöyle dedi.
Abla, babam eve bir kuş getirdi.
Öncelikle şok oldum.
Çünkü biz bir süreden beri bir kedi sahiplenmek için kardeşlerimle birlikte annemle babamı ikna etmeye çalışıyorduk.
Eve bir kedi getirmek, bir hayvan sahiplenmeyi çok istiyorduk.
Olduğum olası zaten kedileri ve sokak hayvanlarını çok sevmişimdir.
Ama bir kuşla herhangi bir bağım olmamıştı.
Bir kuş sahiplenmek gibi bir durum aklımın ucundan bile geçmemişti.
Annemin ciddi bir kedi hobisi var ve bu yüzden...
Eve asla kedi sokamıyoruz.
Hatta babam bir keresinde sokaktan küçük bir yavru kedi getirdi eve.
Ancak yarım saat tutabildik hayvanı evde.
Çünkü annem kafayı yedi.
Çocukluğundan gelen bir travması var bu konuyla ilgili.
Babam da düşünmüş düşünmüş demiş benim çocuklarım çok fazla kedi sahiplenmek istiyor.
Ama bu olacak bir şey değil.
En iyisi ben onlara. Bir kuş getireyim.
Gerçekten de harika bir fikirmiş.
Fakat bunu ilk duyduğumda bunun hiç de harika bir fikir olduğunu düşünmedim.
Babama çok sinirlendim.
Ya dedim biz işte kuş istemiyorduk.
Biz bir kere istiyorduk. Sen niye böyle yaptın?
Biz onu ne yapacağız? Neyse o akşam böyle öfkeyle sinirle eve gittim.
Benim kuşumun cinsi sultan papağanı.
İlk defa bir sultan papağanı gördüm bu arada canlı bir şekilde o gün.
Sarı kafesinin içerisindeydi.
Böyle babam ona küçük bir kafes almıştı.
Sonra o kafesi büyüttük tabii ki de.
Ürkmüştü. Birazcık ve etrafa bakıyordu meraklı bir şekilde.
O gün onunla hiç doğru düzgün bir iletişimim olmadı.
Ertesi gün yavaş yavaş onunla konuşmaya başladım.
Öyle kendi kendine duruyordu.
İşte zamanla kafasını sevdirmeye başladı.
Zamanla kafesten çıkardığı konu.
İlk omzuma konduğu günü hatırlıyorum.
Çığlık atmıştım. Çok korkmuştum.
Omzumda bir ağırlık vardı.
Hatta... İlk omzuma konduğunda kulağımdaki küpeyi çekiştirmeye başlamıştı ve kulağımı çok acıtmıştı.
Ben de cidden korkmuştum.
Hep böyle saldırgan mıdır bu hayvan diye ürkmüştüm.
Ailecek hiçbirimizin kuşlara dair bir deneyim olmadığı için bizim onunla olan ilişkimiz tamamen deneme yanılma üzerinden şekillenmeye başladı.
Fakat sevgi dolu bir hayvandı ve biz de sevgi vermeye çok açtık.
O dönemde onun gelişiyle birlikte babamın bize şöyle bir yorumu olmuştu.
Bu kuş eve geldiğinden beri evde kimse kavga etmiyor demişti.
Ve gerçekten de öyleydi.
Artık sabahları kalktığımızda onu sevmek istiyorduk.
Onu görmek istiyorduk.
Zamanla bu ilişki daha da büyüdü.
Sadece onu kafeste artık hiç tutmamaya başladık.
Sürekli dışarıda bizimle vakit geçirmeye başladı.
Bizimle birlikte kahvaltı ediyordu.
Evi süpürürken omzumuzda duruyordu.
Kitap okurken, kahve içerken bizimle vakit geçiriyordu.
Onu sevmek istiyorduk. Akşamları babamı görmek istiyordu mesela.
Babamla birlikte telefondan haberleri izliyorlardı.
Babam ona mincerlerden labirentler yapıyordu oyunu oynaması için.
Dediğim gibi böyle ailemizin, hayatımızın bir parçasına dönüşmeye başladı zaman içerisinde.
Bu sevgi o kadar büyüdü ki kardeşimle evden çıktığımızda onun resimlerine bakıyorduk dışarıda.
Koşa koşa onu görmek için eve gidiyorduk.
Dışarıdayken onu özlüyorduk.
Çok böyle sevgiden ibaret bir varlıktı.
Karşılıksız sevgiyi onunla birlikte öğrendim.
Bakıldığında ufacık bir şeydi.
Evin içerisinde uçuşup duruyordu.
Sabahları bağırıyordu. Sürekli ihtiyaçları vardı.
Sürekli bakım vermemiz gerekiyordu.
Evde asla yalnız başına bırakamıyorduk.
Birkaç saat haricinde.
Fakat çok seviyorduk.
Delicesine seviyorduk.
Bu sene Temmuz ayında annem onun evden kaçtığını söylediğinde arayıp bana telefonda Şiddetli bir depresyona girdim.
Saatlerce ağladım ilk duyduğumda.
Gözlerim şişti, yüzüm, gözüm böyle artık...
Kızardı, morardı. Sonraki günlerde devam etti bu durum.
Kendimle ilgili büyük bir hesaplaşmanın içerisine girdim.
Çünkü bir sene önce evden ayrılmıştım.
Tek başıma yaşamak için başka bir şehre taşınmıştım.
Ve onu da aslında terk etmiştim.
Kız kardeşimle birlikteydi.
Aslında onu yanımda getirmeyi çok istedim ama kardeşim bana vermedi.
Çünkü evdekiler de en az benim kadar onu seviyorlardı.
Ve onlarla birlikte kalmasını istediler.
Zaten uçan bir varlık olduğu için ailemin evi geniş, iki katlı.
Orada istediği kadar uçabiliyordu, alanı vardı.
Benim buradaki evim küçücük, burada ne yapacak diye düşündüm.
Zaten sonrasında da burada bir kedi sahiplendim.
Özellikle hayvan sahiplerinin bu hikayede ki oluşan o sevgiyi çok iyi anladığını düşünüyorum.
Yani hayvanlara karşı duyulan sevgi en az.
Bakın en az diyorum aile fertlerimizden birine duyduğumuz sevgi kadar güçlü.
Bazen onlarınkinden çok daha çok çok daha fazla güçlü olabiliyor.
Bunu tatmayan ne bilmeyen insanlar bu durumu delilik olarak değerlendirebiliyorlar.
Ama yaşayanlarsa benim neyi kastettiğimi çok iyi anlıyor.
Onun kalbinden sonra işte benim için zaten işler bayır aşağı yuvarlanmaya başladı.
Olayın tam tabiriyle.
O günden beri de kendime tam olarak gelemedim.
Çok daha farklı olaylar yaşadım.
Kayıplar, ayrılıklar, üzüntüler yaşadım.
Ve hepsi üst üste geldi.
Ve bu sabah uyandığımda onun fotoğraflarına bakıp hala ağladığımı gördüğümde yaz üzerine birazcık daha derinlemesine düşünmem gerektiğini fark ettim.
Irwin Yalom'un çok güzel bir sözü var.
Diyor ki, yaz başkalarını sevme cesaretine sahip olduğumuz için ödediğimiz bedeldir.
Sevmek... Çok güçlü bir duygu.
Yaz tutmak sevmenin bir bedeli.
Sevmeyen yaz tutamaz.
Ben kendimi çok şanslı hissediyorum.
Kalbimin en derinleri acısa bile bir varlığı bu derece sevmeyi deneyimleyebildiğim için kendimi hala...
Mutlu görüyorum. Ve onun anısını sürekli kalbimde, zihnimde taze tutmaya devam ediyorum.
Bu süreçte yasla ilgili okuduğum çok güzel bir makale vardı.
Birazcık o makalede öğrendiklerimden bahsedeceğim.
Yasın kimliğimize ve bize dair öğretebileceği şeylerden.
Birazcık da yasın evrelerinden bahsetmek istiyorum.
Belki bunu duymuşsunuzdur.
Yasın 5 evresi olduğu söyleniyor.
Bunlar şok, inkar, öfke, pazarlık.
Depresyon ve kabul etme olarak sınıflandırılmış.
Ve bunların hepsini yaşadım.
Yani önce duyduğumda şoka girdim.
Hatta anneme yalan söylüyorsun diye bağırdım.
Telefonu falan fırlattım.
İnanamadım yani. O an zaten hala tam zihnimde yok.
Bir tık kayıp orası bende. Yaşadığım şok nedeniyle bir süre kendime gelemedim.
Sonrasında annemin yalan söylediğini düşünüp bu durumu kabullenemedim bir türlü.
Bu da bir dönem aldı. Öfke sürecini çok fazla yaşamadım.
Fakat pazarlığı yaşadım yani.
Orada bir pazarlığa girdim kendi içimde.
Dedim ki işte...
Onu kaybetmemiş olabilirim, belki yeniden gelebilir, belki onu bulabiliriz diye düşündüm.
Hala bulamadık, üzerinden aylar geçti.
Depresyonu ise hala yaşıyorum.
Tam bir kabul sürecinde olduğumu düşünmüyorum aslını sorarsanız.
Şu anlık bir depresyon sürecinde olduğumu söyleyebilirim bu konuyla ilgili kendi içimde.
Sanırım girdiğim bu anlık ağlama krizleri ve aklıma geldiğimde düştüğüm o dipsiz keder hissi bundan kaynaklanıyor.
Tam bir kabulün içerisinde değilim.
Fakat şunu bir...
Biliyorum ki yaz hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmayacak.
Çünkü biz bir şeyi sevmeye cesaret ettiysek, bu kadar büyük bir sevgiyi kalbimize sığdırabildiysek onun anıları, onun sevgisini yok olması demek olurdu yazın da kaybolması.
Fakat zamanla şekil değiştirebilecek.
Etkisi bu kadar büyük olmayacak ve bizi bu kadar karanlık bir yerde hissettirmeyecek.
Belki de bu kabul etmeyle birlikte gelecek bir şeydir diye düşünüyorum.
Yani kalbimizde onun güzelliğini, o sevginin güzelliğini taşımaya devam edeceğiz.
Fakat bir yandan da...
O sızıyı hissedeceğiz.
Belki ilk başta siyah bir renk her yere hakimken artık o renk daha yeşil belki de daha sarı renklere bürünmeye başlayacak.
Ve diyeceğiz ki iyi ki bu kadar çok sevdim ve iyi ki bu anıları yaşadım.
Ben bunu bir sevgilinden ayrıldığımızda da yaşayabileceğimizi düşünüyorum.
Ya da bir arkadaşlığın biçiminde de yaşayabileceğimizi düşünüyorum.
Bir arkadaşlık bittiğinde kendimizi çok kötü ve yalnız hissedebiliriz.
Dostluğumuzu kaybetmek bize büyük bir acı verebilir.
Ama o sürecin sonunda sadece şu noktaya geldiğimizde gerçekten yeniden iyi hissetmeye başlayacağız.
Evet bu arkadaşlık bitti.
Belki biz kötü şeyler yaşadık.
Ama arkadaşlığımız sürecinde yaşadığımız çok güzel şeyler de vardı.
İyi ki bunları yaşadım ve bu yaşanılan kötü şeyler de benim için bir deneyimdi ve artık bunu kabul ediyorum.
Bu dostluğu, iyiliği ve kötülüğüyle kalbimde taşıyorum.
Tabii ki de bu tip kayıplar yani işte arkadaşlık, sevgililik, bir umudun, bir hayalin kaybı, bir işin kaybı bence bir varlığın ölümüyle, sevilen bir varlığın kalbiyle eş tutulamaz.
Fakat benzer süreçlerden geçtiği düşünülebilir.
Bu süreçte Edinburgh Üniversitesi filozofi bölümünün baş profesörü olan Michael Cholby'nin yazdığı bir makale yeni bir bakış açısı geliştirmeme yardımcı oldu.
O şöyle söylüyor. Büyük ihtimalle herkesin ölümüne üzülemeyiz.
Zaten bu mümkün değildir.
Her ölüne üzülsek uzaktan tanıdığımız ya da haberlerde duyduğumuz mahvoluruz.
Yalnızca diyor kimlik oluşturucu bir ilişkiye sahip olduğumuz.
kendimize ve yaşamlarımız için neyin en önemli olduğuna dair anlayışımızın merkezinde yer alan ilişkilerin ölümlerine üzülürüz.
Yani bizim kimliğimizin bir parçası olan, kendimizi tanımlamamıza yardımcı olan varlıkların ölümü bizi ciddi anlamda bir yasa sokar.
Bu bir ebeveyn, akraba, ecil hayvan, siyasi veyahut da kültürel bir figür dahi olabilir.
Bu noktada benim kuşuma karşı olan bakışım onunla olan aslında sevgim üzerinden tanımlanıyordu.
Gerçekten... O kadar güçlü bir sevgiyi tattım ki onunla birlikte.
Daha öncesinde hiçbir varlığı bu derece sevmemiştim.
Bunu bütün içlerinde söyleyebilirim.
Ve sanırım onun benim kimliğimde bir daha hiçbir şeyi böyle sevememekten korkmak üzerine de bir korku ve kayıp hissi oluşturdu.
Hep kendime şunu söyledim onu kaybettikten sonra.
Bir daha hiçbir şeyi bu kadar sevemeyeceğim.
Bu kadar güçlü bir sevgiyi başka bir şeye karşı duyamayacağım.
Evde şu an sahiplendiğim bir kedim var.
Çok seviyorum ya ölümüne seviyorum.
Ama sanki onun ikisi kadar güçlü bir sevgi değilmiş gibi hissediyorum ki bence bu da bir yanılsama.
Bir varlığı kaybettiğimizde bu tip yanılsamaların içerisine düşebiliyoruz.
Bir daha onun kadar harika birini asla bulamayacağımıza dair, bizi onun kadar sevecek, kuruyacak birisini bulamayacağımıza dair bir yanılgıya düşüyoruz.
Aslında evet...
Belki de onun gibisini bulamayacağız ama farklı şekillerde birilerini bulacağız ve en az o kadar da iyi olacak.
Kimliğimizde yer oluşturan, bizi tanımlayan ya da kendimizi tanınadığımız o varlıkları kaybettiğimizde aslında bizden de bir parçayı kaybetmiş oluyoruz.
Diyor ki makaleyi yazan profesör, hayatımızda yeri doldurulmaz bir role sahip olan birinin ölmesi bizim kendilik duygumuzu kaybetmemiz anlamına gelir.
Pek çok yazlı insan kayıplarını tam da kimlikle ilgili terimlerle, kendimin bir parçasını kaybettiğim gibi cümlelerle tanımlarlar.
Aslında yaz, kimliklerimizi yeniden şekillendirebilmemiz ve kendimizi daha iyi tanıyabilmemiz için bir araç olabilir.
Rainer Maria Rilke'nin bu konuyla ilgili çok güzel bir cümlesi var.
Diyor ki, başkalarının ölümleri bizi yaraladı.
ve aynı zamanda bizi bu varlığı ve kendimizi daha mükemmel bir şekilde anlamaya doğru itti.
Evet, bizim için o çok önemli olan, hayatımızda büyük yer kaplayan o varlık artık kaybolduğunda kendimizi o yokken nasıl tanımlayabileceğimize ve kimliğimizi, değerlerimizi,
onun bizim için ifade ettiği şeyleri nasıl yeniden şekillendirebileceğimize dair bir ortam oluşur.
Artık biz nasıl birisi olacağız?
Onun yokluğuyla nasıl baş edeceğiz?
Bizim için neyi ifade ediyordu?
Ve neden bu yas bu kadar büyük?
Elbette ki bunları hemen düşünemeyiz.
İlk başta o acıyı yaşayacağız.
O acıyla birlikte kaybolacağız, üzüleceğiz.
Belki bir dönem kendimizden geçeceğiz.
Saatlerce, günlerce ağlayacağız.
Fakat sonrasında hani o düşünme, depresyondan kabule doğru bir sürece geçtiğimizde bence bunlar elimizden tutabilir diye düşünüyorum.
Ve şunu sakın unutmayın.
O kişinin ölümü sizin onunla ilişkinizin bittiğinin bir göstergesi değil.
İlişkimiz hala devam ediyor.
Elbette ki babamız öldüyse bir daha onunla bir pazar kahvaltısı yapamayız.
Annemizi kaybettiysek bir daha onu arayıp dertlerimizi paylaşamayız.
Benim durumumda evcil hayvanımızı kaybettiysek...
Daha onu sevemeyiz, koklayamayız, öpemeyiz.
Ama kalbimizde onunla olan iletişimimizi ve ilişkimizi devam ettirebileceğimizi bilmek bana çok iyi geliyor.
Hatta bununla ilgili şöyle bir adım attım.
Bir keresinde kuşum eve, ailemi ziyarete gittiğimde kuyruğundan bir tüy koparmıştı ve benim kucağıma düşürmüştü.
Mesela o tüyü çerçeveleteceğim şimdi.
Çok güzel bir köşesine asacağım.
Bu onu hep hatırlamam için, onunla olan ilişkimin devam ettiğini kendime gösterdiğim bir nokta.
Onun kalbiyle birlikte gerçekten bir daha böyle bir sevgiyi bulamamanın korkusunun içerisine düştüm.
Az önce de bahsettiğim gibi.
Ve kendimle, kimliğimle ilgili düşüncelerin içerisine girdiğimde bu korkunun aslında beni ne kadar zorladığını da gördüm.
Yeniden böyle bir sevgiyi bulmak için büyük bir çabanın içerisine girdiğimi fark ettim.
Evdeki kedimin yeri çok ayrı.
Zaten ben kedimi kuşum varken sahiplenmiştim.
Yani henüz ailemle yaşarken, bizimle birlikteyken sahiplenmiştim.
Onun için kalbimde farklı bir sevgi kanalı açıldı.
Fakat kuşumdan boşalan yeri başka birilerine vermeye, o sevgiyi yanlış insanlara yönlendirmeye çalıştığımı fark ettim.
Ve bunun beni çok büyük hatalara doğru sürüklediğini gördüm.
Bu noktada sakinleşmek, Aslında bu sevgiyi kimseye vermeme gerek olmadığını, hala kuşumlu olan ilişkimin kendi yüreğinde devam ettiğini ve bu sevginin sadece ve sadece ona
ait olduğunu hatırlamak Bana çok iyi geldi.
Böyle şey gibi düşünüyorum artık.
Kalbimizde farklı farklı kanallar var ve her biri sevdiğimiz bir varlığa ait.
Biz bir tanesini kaybettiğimizde onun yerini bir başkasıyla doldurmamıza gerek yok.
Onun yeri sadece ona ait olacak ve her zaman yüreğimizde birilerini sevmek, birilerine değer vermek için yeni bir yol açacak yer var olacak.
O kadar geniş ki kalplerimiz.
Bu her zaman mümkün.
O yüzden birisini kaybettiğinizde, onda bulduğunuz o sevgiyi, belki korunma hissini, değeri, size verdiklerini ve sizin ona verdiklerinizi, o güzel hisleri başkalarında aramayın.
Bırakın başkaları için yeni alanlar açın.
Onların sevgisi ve ilişkisi kalbinizde olduğu gibi yaşamaya devam etsin.
Benim yaptığım bir diğer şey de bu ölen varlığı ya da kaybedilen kişiyi onurlandırmak.
Kendi içimizde. Mesela benim bu bölümü kaydetmem gibi.
Şahsen bu bölümün dinlenmesiyle ilgili hiçbir kaygım yok.
Normalden daha karanlık bir bölüm olduğu için dediğim gibi çok da dinlenileceğini düşünmüyorum.
Fakat bu benim onu onurlandırmak için yaptığım bir şey.
Tüyünü çerçeveletip asmam da öyle.
Her zaman telefonumda resminin olması da öyle olacak.
Hatta dövmesini bile yaptırmayı düşünüyorum.
Ben böyle çok sevdiğim şeylerin dövmesini yaptırıyorum arkadaşlar.
Mesela en sevdiğim kitabın en sevdiğim alıntısının dövmesini yaptırdım.
Aynı şekilde kuşumun dövmesini yaptırmak istiyorum.
Birkaç tane daha söz var hayatımı şekillendiren.
Onların da dövmesini yaptıracağım.
Ve bu da aslında benim belki de onu onurlandırma şekillerimden birisi olacak.
Herkes kendi içeri...
kalbettiği ve sevdiği varlığı farklı şekillerde onurlandırabilir.
Bunun yolunu da kendi yüreğimizde bulabiliriz diye düşünüyorum.
Bilemiyorum bu bölümde anlattıklarım sizinle kalbinize bir yere dokundu mu, sizinle bir yerlerde bağdaştı mı?
Fakat içimden gelenleri konuştum bütün bölüm boyunca.
Ve yine kapatırken de kışım için bu sabah yazdığım minik bir yazı var.
Onu okumak istiyorum.
Sonrasında da sizlere veda edeceğim.
Şöyle yazdım bu sabah.
Onu hep çok özlüyorum.
Kafasını saçlarımın arasına gömüp uyumasını, onu omzuma koyup birlikte kitap kahve saati yapmayı, sabah erkenden ilgi istediği için bağırmaya başlayıp bütün evi uyandırmasını, eve
gelen misafirlerin tabaklarına sanki biz onu aç bırakıyormuşçasına dadanmasını, günün belli saatlerinde kafasını zorla sevdirmesini, dışarıda fazla kaldığımızda onu özleyip Eve
geri dönmek için can atmayı özlüyorum.
Ondan uzakta kaldığım bir yılın acısını kalbimde taşıyorum.
Ara ara keşke buraya taşınmasaydım, onunla daha fazla vakit geçirseydim diye kendimi suçluyorum.
Ama sonra bunu yapmak zorunda kaldığım aklıma geliyor.
Bana karşılıksız sevgiyi öğrettiği için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Ve ona tüm kalbimle teşekkür ediyorum.
Bu bölümü dinlediğiniz için sizlere de çok teşekkür ederim.
Eğer yaz tutuyorsanız...
Sizleri o yaz tutan yerlerinizden öpüyorum.
Kendinize çok iyi bakın. Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
