
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
2022'ye girmeden önce birlikte hikayelerin gücünü ve kendimize yazdığımız hikayelerin önemini konuşuyoruz. Hikayelerin hayatımızı değişirme gücü var mı? Bu soruya yanıt arıyoruz. Şimdiden keyifli dinlemeler.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Evrendeki dönüşüm tamamen duracak.
Yıldızlar ölecek.
Ve geriye sonsuz, cansız, dondurucu bir boşluktan başka hiçbir şey kalmayacak.
İnsan yaşamı bütün gürültüsü ve kibriyle sonsuzlukta anlamını yitirecek.
Böylesi bir girişin peşinden eğlenceli bir müzik biraz tuhaf gelmiş olsa da Genel Sesler Podcast'ine hepiniz hoş geldiniz.
Merak etmeyin, bugün iç karartıcı şeyler üzerine konuşmayacağız.
Okuduğum o cümleler de bana ait değildi zaten.
Şimdiye kadar okuduğum en iyi kitaplardan biri olan Will Storr'un Hikaye Anlatıcılığının Bilimi isimli kitabının girişinin ilk paragrafıydı.
Neden o paragrafı okuyarak başladım bölüme?
Çünkü bugün konuşacağımız konu üzerine düşünürken ölüm ve yok oluş aklınızın bir köşesinde dursun istedim.
Negatif ya da bizi mutsuz kılacak bir şey olarak değil.
Bir hatırlatıcı, bir uyarıcı olarak.
Sahi, bir gün hepimiz öleceğiz.
Öyle değil mi? Bundan hiçbirimizin kaçışı yok.
Sadece biz değil, bütün bu evren ölecek.
Bir gün dünyamız da ölecek.
Güneş ölecek, yıldızlar ölecek.
Ve evren yok olacak.
Tabii bu belki milyarlarca yıl sonra gerçekleşecek.
Biz böyle bir şey hiç görmeyeceğiz.
Güneşimizin öldüğünü dahi görmeyeceğiz.
Ama belki torunlarımız, bizden sonra gelecek insan evlatları güneşin öldüğünü görebilir.
O zaman dünyadan başka bir yere taşınmamız gerekecek.
Her şeyin ölmeye mahkum olduğu bir evrende yaşıyoruz.
Ve şimdiye kadar elde ettiğimiz verilere göre de hayatımızın bir anlamı yok.
İşin daha da tuhafı hayatının anlamı olmadığını bilen ve buna rağmen yaşama bütün canlılardan daha sıkı tutunan tek türüz.
Eğer oturup hayatın saçmalığını ve anlamsızlığını düşünsek psikolojimiz bozulur, yaşamak istemeyiz ve her şey boş gelmeye başlar.
Böyle bir durumla yani asıl gerçeklikle yüzleşince çoğunluk ilaç kullanmaya ve psikiyatrisle gitmeye başlıyor.
Neden? Çünkü gerçekler değil, hikayelere ihtiyacımız var.
Yaşamın güzelliklerini, hayatımızın amacını, varlığımızın nedenini tamamen hikayeler üzerine anlamlandırıyoruz.
Benliğimizi, kendi hikayemizin baş kahramanı yapıyoruz.
Sonra o kahramana görevler, istekler, hayaller ve bir yaşam öyküsü veriyoruz.
O hikaye çerçevesinde bir benlik inşa ediyoruz.
Bu yüzden hikayeler hem tehlikeli hem de oldukça faydalı araçlar.
Birinden yaşam öyküsünü anlatmasını istediğinizde duyacağınız şey bir hikayedir.
Apple'ın çok ünlü bir sloganı var, kesin biliyorsunuzdur.
Bu slogan gelmiş geçmiş en iyi hikaye anlatıcılığı örneklerinden biri olarak gösterilir.
İçinde yalnızca 6 kelime barındırır.
Everyone has a story to tell.
Türkçe anlamı ise şu.
Herkesin anlatacak bir hikayesi vardır.
Bakın birçok kişinin değil herkesin anlatacak bir hikayesi vardır.
Daha taş devrinde ateşin başında Atalarımız birbirine kahramanlık öyküleri, başkalarının sırları ve yıldızların gizemi hakkında hikayeler anlatmak için toplanırdı.
Zaten dil dediğimiz şey de bu şekilde evrildi.
Hikaye anlatmak için.
Bunu ben kafamdan uydurmuyorum tabii ki de.
Konu üzerine çalışan bilim insanları böyle söylüyor.
Dilin oluşmasının ve zaman içerisinde evrimleşmesinin sebebi bu.
Çünkü ilk topluluklarda hikayeler çok önemli bir yere sahipti.
Hayatı anlamlandırmaları, birbirlerine bağlanmaları, hayatı yaşanılır kılmaları gerekiyordu.
Hikayeler içimizde çeşit çeşit duygular uyandırır.
Bizi bulunduğumuz zamandan başka zamanlara, yerlere seyahat ettirir.
Bu yüzden dedikodu yapmak, film izlemek, roman okumak çok eğlencelidir.
Başarılı bir hikaye anlatıcısı bizi saatlerce kendisine hipnotize edebilir.
Onu dinledikçe dinleyesimiz gelir.
Çünkü psikolog profesör Jonathan Haidt'ın dediği gibi, beyin bir mantık işlemcisi değil.
Bir hikaye işlemcisidir.
Ve bir hikayeyi dinlemeye başladığımızda beynimiz de değişmeye başlar.
Bu metaforik bir değişim değil, biyolojik bir değişim.
Hikayeler bizde dopamin, oksitosin, endorfin gibi hormonları salgılatır.
Ve bu hormonlar bizi daha yaratıcı, daha odaklanmış, daha rahat, daha mutlu hissettirir.
Bir hikayeyi okuduğunuzda ya da dinlediğinizde vücudunuz biyolojik olarak bir tepki veriyor.
Hormonlarınız değişmeye, salgılarınız farklılaşmaya başlıyor.
Bunun ne kadar güçlü bir araç olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyor muyuz acaba?
Şahsen ben. Hikayelerin bu şekilde hormonlarımızı tetiklediğini daha öncesinde bilmiyordum.
Ve öğrendiğimde şok oldum.
Ve kendi kendime şunu dediğimi hatırlıyorum.
Bu kadar çok film çekilmesin, bu kadar çok kitap yazılmasın.
En olmayacak politikacıların bu kadar çok seçim kazanmasının sebebi sanırım bu.
Hikayeler. inanış biçimimizi, zihnimizi, hayatımızı, bizi değiştiriyor.
Çünkü hikayeler bizim temel taşımıza yani biyolojimize dokunuyor.
Bizler biyolojik ve maddesel varlıklarız.
En azından bilim öyle söylüyor.
Şimdi bir hikaye düşünün son zamanlarda okuduğunuz ya da dinlediğiniz ya da başarılı bir TED konuşması düşünün, bir roman, bir filmi düşünün.
Sizde bir merak uyandırır.
Merakla başlarsınız.
Ve bu merak Beynimizde sırasıyla bahsettiğim hormonları salgılaşmaya başlar.
Hikayede neler olacağını duymak için uyanan istek, uyuşturucu, seks ya da çikolata istediğimizde hissettiklerimize benzer.
Resmen olayın sonunda ne olacağını öğrenmek için kıvranırız.
Bu yüzden sezon sezon dizileri izleriz.
Filmleri bitene kadar yerimizden kalkmayız.
Kitaplara gömülürüz.
Hikayeler güçlüdür ve en başından beri dediğim gibi bizi değiştirirler.
Ama benim bugün asıl odaklanmak istediğim ve üzerine konuşmak istediğim konu bizim kendi yazdığımız hikayelerin ya da bize yazılan, bizim hakkımızda bize söylenen hikayelerin
gerçekliğini ve doğruluğunu sorgulamak.
Hikayelerin kendi hayatlarımız üzerindeki gücüne tanıklık etmek.
Bu bölümü hazırlarken çok düşündüm.
İyi bir hikaye anlatıcısı olmanın yollarını anlatsam mı diye.
Ben de tam olarak tabii ki de bilmiyorum ama...
Okuduklarımdan, derlediklerimden.
Burada da bir sunum yapsam mı diye.
Ama sonrasında vazgeçtim.
Joseph Campbell'in bir modeli var.
Okuduğum diğer kitaplarda anlatılan pek çok hikaye anlatıcılığınızı geliştirmek için uygulayabileceğiniz yöntemler var.
Ama bunlara ulaşmak, bunları görmek çok kolay.
Eğer hikaye anlatıcısı olmak istiyorsanız.
Ama bugün bunlara değinmek istemediğimi fark ettim.
Eğer isterseniz başka bir bölüm...
İyi hikaye anlatıcısı olmanın sırları üzerine de konuşabiliriz.
Bugün daha çok hikayelerin bize etkileri üzerine konuşalım.
Bize etkileri demişken size bir soru sormak istiyorum.
Kaçınız dünyayı size sunulduğu şekliyle kabul etmiyor?
Farkında olalım ya da olmayalım.
Çoğumuz dünyayı bize sunulduğu gibi kabul ederiz.
Truman Show filminde Truman'ın hayatı 30 yıl boyunca bir reality show olarak insanları izletilir.
Ama Truman asla bunun farkına varmaz.
Filmde programın yapımcısına neden Truman'ın bu durumu haladır anlayamadığı sorulduğunda yapımcı şöyle der.
Dünyayı bize sunulduğu şekilde kabul ederiz.
Bu kadar basit. Kendimizi ve seçimlerimizi en doğru olarak görürüz.
Bizim hayat görüşümüz en iyisidir.
Çünkü eğer öyle olmasaydı bizim hayat görüşümüz olmazdı.
Değil mi? Ama daha geniş bir perspektiften bakıldığında dünyada binlerce inanış, bakış açısı ve yaşam biçimi var.
Bunların hangisi en doğru olabilir sizce?
Mesela Yahudi kadınlar saçlarını tıraş edip peruk takıyor.
Ekvador'daki kabilelerdeki kadınlar ise çıplak geziyorlar.
Ya da Papua Yenigine'deki Korowai kabilesi üyeleri insan yerken bizler inek eti yiyoruz.
Bizim için insan yemek ne kadar korkunçsa Hindistan'da da inek eti yemek o kadar korkunç.
Çünkü Hindistan'da inek kutsal.
Bırakın kesip yemeyi ona saygı duymak zorundasınız.
Yoldan geçtiğinde ona yol vermek zorundasınız.
Bütün bunların sizce hangisi en doğru olabilir?
Büyük ihtimalle hiçbiri tamamen doğru değil.
Hepsinin içinde kusurlar gizli.
Noral ağlarımız daha çok küçük yaşlarda yaşadığımız kültürün öğretilerine göre şekillenir.
Buna göre bir inancı ve hikayeye sahip oluruz.
Bunun sebebi ise çocuk yaşlarda beynimizin sahip olduğu müthiş plastiste gücüdür.
Her ne kadar bu yetenek büyüdüğümüzde de Korunmaya devam etse dahi küçüklükteki kadar güçlü değildir.
Küçük yaşlarımızda elde ettiğimiz hikayeler ve inançlar bizi şekillendirir.
Doğduğumuz yer kaderimiz midir bilmiyorum.
Ama hayata dair oluşan ilk görüşlerimiz tamamen kaderimizdir.
Nerede doğduysak oranın bize anlattıklarına inanırız.
Hayat görüşümüz de aynı bizim gibi kusurludur.
Aynı okuduğumuz bütün hikayelerdeki karakterler gibi.
Hepimizin beyinlerinin farklı gelişmesinin sebebi ise, daha önce bahsettiğim gibi nöroplastistedir.
Büyüdükçe zihnimizdeki bu model daha da sağlamlaşır.
Artık kendimize ait bir inanç ve hayat modelimiz vardır.
Fakat büyümenin getirdiği diğer şeylerden biri, farklı insanlarla ve buna bağlı olarak farklı inanışlarla tanışmaktır.
İşte o zaman korkarız. Sinir bilimci Profesör Sarah Gimbel bir test yapıyor.
Bu testte fanatik politik görüşlü bir grup insana aslında görüşlerinin doğru olmadığına dair kanıtlar gösterirken beyinlerini gözlemliyor bir cihazla.
Ve bu insanların beyinlerinin verdiği tepkinin karşımıza ormanda ayı çıktığında verdiğimiz tepkiyle benzeştiğini görüyor.
Yani bu ne demek?
İnaçlarımızın ve kendimize yazdığımız hikayelerin doğru olmadığını duymak, zihnimizde oluşturduğumuz dünya modelimizin ve kendimize yazdığımız hikayelerin doğru olmadığını duymak, biyolojik olarak ölüm
tehdidi altında olmakla aynı şey.
Bu gerçekten korkutucu.
Pek çok insanın kendini ve hayatını sorgulamamasını daha da anlaşılır kılıyor.
Buradan da göreceğimiz gibi zihnimizdeki hikayelere ve hayali gerçekliklere sıkı tutunmaya çalışıyoruz.
Ve kusurlu dünya modelimizi ön yargılarla, düşünmeden söylenen sözlerle savunmaya başlıyoruz.
Bazen şey olur, birisiyle bir tartışma içerisine girersiniz ve o kadar saçma bir...
Argümanı savunuyordur ki onu savunmasını anlamlandıramazsınız.
Hayır dersiniz ya olamaz.
Bu kadar saçma bir şey savunuyor olamazsın.
Göremiyor musun? Gerçeği göremiyor musun?
Ama hangi gerçekten bahsediyorsunuz burada?
Onun gerçeği mi?
Sizin gerçeğiniz mi?
Bazen de en olmayacak, en saçma, çok ortada olan yanlışlara insanlar doğru olarak sarılır.
Çünkü onun doğru olduğunu görmek isterler.
Onu doğrulayan bir hikaye yazarlar.
Benim çevremde böyle birisi var aslında.
Kendisiyle bu konuda ara ara tartışıyorum ve bir şey fark ettim.
Onun argümanlarını yalanlayan şeyler çıktıkça inandığı şeye daha sıkı sarılıyor.
Argümanı, hikayesi zayıfladıkça o ona daha çok inanıyor.
Ve kendisini doğrulayacak bir sürü kılıf buluyor.
Fark ettim ki onun inandığı şeyi ben mantıklı çözümlerle değiştiremem.
Mantıklı sözlerle değiştiremem.
Çünkü o inandıklarının değişmesinden bir ayın ona saldırmasından korkar gibi korkuyor.
Bu yüzden kitap okumak bence çok önemli.
Çünkü kitapların sayfalarında bizden farklı görüşlerle Modellerle, inançlarla tanışıyoruz.
Başka olasılıkları keşfediyoruz ve tek bir doğru olmadığını öğreniyoruz.
Belki de bu yüzden çoğu diktatör ve totaliter rejim kendi düşüncelerini desteklemeyen kitapları yasaklıyor.
Olur da onların hikayelerinin doğru olmadığını düşünürse hak diye.
Okuduğumuz hikayelerdeki kahramanlar gibiyiz aslında hepimiz öyle değil mi?
Kusurlu, eksik, zihni çarpıtılmış.
Okuduğumuz hikayelerdeki her kahramanın bir kusuru vardır.
Eğer biz de kendi hayatlarımızın baş kahramanıysak kusurlu olmak en doğal hakkımız.
Mesela Hobbit'teki Bilbo Baggins'i düşünün.
Bilbo bir Hobbit'tir.
Ufak tefektir, küçücüktür.
Fakat orklarla, devlerle, ejderhalarla karşılaşır.
Eksikleri ya da tırnak içerisinde kusurları onu kahraman yapan gerçek özelliklerdir.
Fakat günün sonunda hepsi maceraya bir çağrı alırlar.
Bu çağrıya yanıt verip vermemek kahramanın kararıdır artık.
Eğer kabul etmezse macera burada biter.
Ama eğer ederse bizi uzun bir hikaye beklemektedir.
Bu konuya değinmemin sebebi aslında hepimizin birer kurgu karakteri olması.
Ve aynı okuduğumuz hikayelerdeki gibi bizler de hayatımızın bazı bölümlerinde maceraya çağrılar alıyoruz.
Yeni bir iş, taşıma, evlilik, seyahat veya okul.
Eğer devam edersek hikayemiz değişiyor.
Eğer etmezsek aynı hayatı yaşamaya devam ediyoruz.
Aslında hepimiz kendi hayatlarımızın güvenilmez hikaye anlatıcılarıyız.
Kendimize yazdığımız hikayeler yaşam biçimimizi etkiliyor.
Burada altını çizmek istediğim konu güvenilmez birer hikaye anlatıcısı olduğumuzu bilmemiz.
Bu kötü bir şey mi? Yani ben şimdi böyle söylüyorum ama o zaman şu ana kadar doğru bildiğimiz her şeyi bırakalım mı?
Biz yanlış mı yapıyoruz?
Ne doğru ne yanlış bunun da ötesinde.
Hayır bundan elbette ki bahsetmiyorum.
Sadece belki de siyahların ve beyazların kesinliklerin bulunduğu hikayeleri terk edip daha gri daha yumuşak bir alana geçiş yapabiliriz diye düşünüyorum.
Eğer roman okumayı ya da dizi izlemeyi seven insanlarsanız Gerçekten kaliteli kitapları ya da dizileri, filmleri izlediyseniz bir şey fark etmişsinizdir.
Aslında her karakterin, her kötü karakterin bir derinliği vardır.
Her kötü karakterin ne kadar kötü bile olsa kendine ait bir hikayesi vardır.
Bazen onlarla bu hikayeye empati kurmamızı hatta bazen sevmemize bile sebebiyet verir.
Mesela bunun en iyi örneklerinden biri bence Marvel'daki Loki.
Şu an aklıma o geldi.
Kendisi... Her ne kadar bir antik kahraman dahi olsa Marvel'ın en sevilen karakterlerinden biri ki benim de gerçekten Marvel'daki en sevdiğim karakter.
Loki'nin dizisini de çok beğenmiştim bu arada bunu da ekleyeyim izlemediyseniz izleyin.
Bu nedenle eğer hayatımızda bir tarafın tamamen iyi diğer tarafın ise tamamen kötü olduğunu inandığımız bir durum varsa bilin ki bu gerçek değil.
Hayat siyah ve beyazlardan ibaret değil.
Herkes kendi gerçekliğini, kendi hayat hikayesini yaşıyor ve bu hikayenin içerisinde herkes kendince doğru olanı yapıyor.
Biz de kendimizce doğru olanı yapmayı elbette ki devam edeceğiz.
Ama gri alanda kalmaya çalışarak bunu yaparsak daha doğru kararlar verebiliriz.
Hiçbir şeyin tamamen iyi ya da tamamen kötü olmadığını sakın unutmayın.
Bir de kendimize yazdığımız hayat hikayelerine birazcık daha değinmek istiyorum.
Bundan daha öncesinde de bahsetmiştim.
Benim çok sevdiğim bir TED konuşması var.
Adı da How Changing Your Story Can Change Your Life.
Lori soyadını okuyamadığım bir psikiyatris tarafından yapılan bir konuşma.
Çok çok harika bir konuşma.
Lütfen dinleyin. Bu konuşmada psikiyatris bir hikayenin iki farklı karakterinin yazdığı mailleri okuyor.
Bu karakterler karı koca, kadın, Kendi yazdığı mailde kocasının onu aldattığını düşündüğünü ve her gece iş yerinden başka bir kadınla konuştuğunu, ondan ayrılsa mı ayrılmasa mı karar
veremediğini söylerken kocası da iki yıldan beri neredeyse karısıyla doğru düzgün iletişim kuramadığını, babası öldüğü için karısının onu çok fazla anlayamadığını ve iş yerinden bir arkadaşının
babasını yeni kaybettiğinden dolayı onu çok iyi anladığını fakat karısının çok özlediğini, onunla yeniden iletişim kurmak istediğini söylüyor.
Bir olayın iki farklı hikayesi.
Birinde adam aldatıyor, diğerinde adam mağdur bir durumda.
Şimdi kendimize yazdığımız hikayeleri buradan bir daha dönüp bakalım.
Nasıl bir hayat yaşıyoruz?
Kısıldık mı? Hayatımızdan nefret mi ediyoruz?
Hapishanede gibi miyiz?
Özgür değil miyiz?
Bu yaşamı biz seçmedik mi?
Neler oluyor zihnimizde?
İstemediği bölümü okuyan, istemediği işte çalışan, berbas bir hayat yaşayan bir karakter miyiz?
Ya da başkaları tarafından sevinmiyor muyuz?
Ya da çok mu seviliyoruz?
Ne yapıyoruz? Bizim kendimize yazdığımız hikaye nasıl bir hikaye?
O TED konuşmasında psikiyatrist diyordu ki insanların kendilerine yazdığı hikayelerin iki ana dönüşümü vardır.
Birincisi özgürlükle ilgili, değil değişimle ilgilidir.
Aslında diyor insanlar bana gelip kendi hikayelerini anlattıklarında kendi yaşamımı değiştirmek istiyorum demezler.
Ben hikayemdeki başka bir karakterin yaşamını değiştirmek istiyorum derler.
Çünkü kendi yaşamlarımızı ve buna paralel olarak kendi hikayelerimizi değiştirmek sorumluluk getirir.
Özgürlük sorumluluktur ve insanoğlunun en korktuğu şeydir.
Kendi hikayemizi yazma özgürlüğüne sahibiz.
Her ne kadar zihnimiz çoğu şeyi çarpıtsa da.
Aynı anda çok fazla şeye odaklanamasa ve kusurlu olsa da yine de elimizden geleni yapabiliriz.
Etrafımızın gerçekliğini sorgulayabilir, hayatımızı değiştirmek için atmamız gereken adımları atabiliriz.
Özgürlük de peşinden değişimi getiriyor.
Hepimiz özgür olmaktan korkuyoruz.
Çok güzel bir kitap okumuştum.
Adı Kurban Tuzağından Kurtulmak.
Sevdiğim bir arkadaşım tavsiye etmişti bana.
Ben de bu aracılığı size tavsiye edeyim.
O kitapta da nasıl aslında kendimize yazdığımız hikayelerle ve inanışlarımızla kendimizi kurban rolüne soktuğumuzu, sorumluluklarımızdan kaçtığımızı ve hayatımızı değiştirmekten kaçındığımızı anlatıyordu.
Mesela bir psikiyatriste gittiğinizde terapi görmek için ona bir hikaye anlatırsınız.
Demiştim ya bölümün başında bir profesörün sözünü, beyin bir mantık işlemcisi değil, hikaye işlemcisidir diye.
Hikayelerimizin çerçevesinde kendi haklıklarımızı, doğruluklarımızı, yanlışlıklarımızı değerlendiririz.
Ve bu bahsettiğim TED konuşmasındaki doktorun da dediği gibi, kendimizi tanımanın bir yolu da kendimiz hakkında bildiklerimizi unutmaktır aslında.
Kendimize yazdığımız ve yıllardır belki bizi eziyet eden o hikayeyi bırakmak, onu unutmak ve yenisinin yazma cesaresini elde etmek.
Ben hikayelerin gücüne çok inanıyorum.
Bölümün başından beri de söylediğim gibi.
Kendimize yazdığımız hikayeyi değiştirerek hayatımızı değiştirebileceğimize inanıyorum.
Bunu kullanmak tamamen bedava.
Yapmamız gereken tek şey istemek.
Şimdi hep birlikte biraz oturup düşünelim.
Kendi kurgu karakterimizi.
Spotify'da çok sevdiğim bir müzik listesi var.
My Life is a Movie diye.
Daha bir dakika bir bakayım bir daha.
Hemen açıp bakıyorum.
Aynen My Life is a Movie.
Eğer isterseniz bir açıp dinleyebilirsiniz.
Benim hayatım bir film.
Türkçesi de. Gerçekten de kendi hayatınızı bir film olarak düşündüğünüzde.
Ve siz de bu filmin kahramanı olduğunuzda baş aktör ya da aktrisi her neyseniz nasıl bir rolünüzün olmasını isterdiniz?
Sonsuza kadar kısılmış, kendi gibi hissetmeyen, kapalı, mutsuz, hayallerinin peşinden koşmayan biri mi?
Yoksa mutlu, kendinden emin, güvenli, huzurlu, değişimden korksa bile ondan kaçmayan, ilerlemek zor gelse bile devam eden bir isim olmak isterdiniz?
Kendi hikayem üzerine düşünüyorum.
Kendime yazdığım hikayeler üzerine.
Biliyorsunuz ben günlük tutuyorum.
Sürekli yani yazarım. Yıllardan beri.
Çok çok eski bir alışkanlığım benim bu.
Orada yazdıklarıma baktıkça da kendime çizdiğim yolu ve hikayeyi görebiliyorum.
Son zamanlarda ülkemizde pek de iyi şeyler olmuyor.
Öyle değil mi? Kabul ederim bunu.
Belki çoğumuz hayallerimizi ertelemek zorundayız.
Umutsuzluğa kapıldık. Ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Ben de sizden birisiyim. Benden ne yapacağımı bilmiyorum.
Ne olursa olsun. Bu hayatta kendime yazdığım hikayeyi, kendi hikayemi yaşamaya kararlıyım.
Eksiklerimle, kusurlarımla, yanlışlıklarımla kendi hayatımın kahramanı olmaya karar verdim.
Kurban rolünde olmak istemiyorum.
Bir şeylerin kurbanı olmak istemiyorum.
O şöyle oldu, bu böyle oldu.
Bu hikayeyi ben yazmak istiyorum.
Bunu yapmak kolay değil.
Neler olacağını bilmiyoruz.
İpleri elimize aldığımızda ve korkusuzca ilerlediğimizde, bize verilen o saçma sapan hikayeleri reddettiğimizde, Ne olacağını hiç bilmiyoruz.
Ama denemeye değer.
2022'ye girerken benim için siz de kendi hikayelerinizi bir daha düşünün.
İnançlarınızı, nefretlerinizi, düşünce modellerinizi, başka insanlara bakışınızı, kendi hayatınıza bakışınızı bir daha düşünün.
Ve 2022'de kendi hikayenizi yazmaya lütfen karar verin.
Kendi hayat hikayenizin kahramanı olmaya karar verin.
O hikayenin kurbanı değil.
Bugünlük söyleyeceklerim bu kadar.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Eğer bana ulaşmak isterseniz mail üzerinden ya da Instagram'dan yazabilirsiniz.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
