
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kendimizle olan uğraşımız asla bitmeyecek sanırım. Çünkü bize ne oluyorsa genelde kendimizden oluyor. Bu bölümde bizi sınırlandıran, önümüze engeller koyan düşüncelerimiz ve dünyayı algıladığımız filtrelerimiz üzerine konuşuyoruz. Sandığımız kişi olmayabiliriz daha da kötüsü doğru olduğunu bildiğimiz her şey yanlış olabilir. Sorgulamaya, keşfetmeye ve anlamaya hazırsanız bölümü açın. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Kitap Kulübüne Katıl :
*******
Bana yazın: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Şimdi size bir şey sormak istiyorum.
Hiç zaten ben o işi alamam diye görüşmeye dahi gitmediğiniz, o kızı bana bakmaz diye hoşlandığınız birinden uzak durduğunuz, Zaten o okulu kazanamam diye sınava çalışmaya bile tenezzül etmediğiniz, yanlış
konuşmaktan korkup sessiz kalmayı tercih ettiğiniz oldu mu?
Eminim hepimizin buna benzer bir deneyimi olmuştur.
Çocukluktan yetişkinliğe doğru geçmeye başladıkça yanlış yapma ve başarısız olma korkumuz da garip bir şekilde artış gösteriyor.
Çocuklarda bu çok çok daha az gözlemleniyor.
Hatta bunlardan o kadar korkuyoruz ki...
Denemekten, adım atmaktan geri durup pasif bir halde kalmayı tercih ediyoruz.
Kendi kendimizi sınırladığımız inançlara kapılıyoruz.
Belki de gerçekten o iş için yeterli değiliz.
Belki de sadece özgüvenimizden etkilenip bizi o işe alacaklar.
Belki de almayacaklar.
Belki o iş için yeterliyiz ve bunun farkında dahi değiliz.
Denemeden tüm bunları nasıl bilebiliriz?
Bir şeydir denemekten kaçınmanın en temel sebebi aslında kendimiziz.
Hayatta önümüze pek çok engel çıkar ama bu engellerin en büyüğü genellikle biz oluyoruz.
Bugün bizi sınırlayan inançları aşmak, zihnimizin hapishanesinden kurtulmak ve dünyaya baktığımız filtrenin farkına varmak üzerine konuşacağız.
Belki de gerçekten yapabileceklerimizin bir sınırı yoktur ve bütün sınır sadece zihnimizdedir.
Bu arada eğer yeni geldiyseniz ve beni tanımıyorsanız ben Bilge, Genel Sesler Podcast'ın sınıcısı ve içerik üreticisiyim.
Önümüzdeki en büyük engellerden birini yani kendimizi aşmayı konuşacağımız bu bölüme hepiniz hoş geldiniz.
Hazırsanız başlıyorum.
Böyle bir bölüm kaydetmek nereden aklıma geldi biliyor musunuz?
Geçenlerde makale okuyordum.
Genelde bir şeyler okumayı severim.
Zaten artık bunu çoğunuz biliyorsunuz.
Ve okuduğum makaleyi bir filozof yazmış.
Bu filozof... Uzun bir süre felsefe üzerine çalıştıktan sonra felsefeyi insanların yaşamlarını daha iyi hale getirmek için koçluk yapmak üzerine kullanmaya başlamış.
Ve genellikle insanların onları kısıtlayan düşüncelerinden kurtulmasına yardım ediyormuş.
Makaleyi okurken o kadar çok hoşuma giden ayrıntı oldu ki öncelikle genelde bu bir kişisel gelişim konusu olarak görülse bile makalede daha çok felsefeden faydalanmıştı yazar.
Yaklaşmaktaki farklı bakış açısı oldukça hoşuma gitti.
Uzun zamandan beri de kendi kendimi sınırlayan düşüncelerim üzerine düşünmekle meşguldüm.
Aslında bugün sadece kendimizi sınırlamaktan bahsetmeyeceğiz.
Aynı zamanda tamamıyla dünya algımızı değiştirmekten ya da dünyayı nasıl algıladığımızdan bahsedeceğiz.
Çoğu zaman bizi bir şeylerden geride tutan inançlar kim olduğumuzun o kadar büyük bir parçası oluyor ki Onlara sahip olduğumuzun dahi farkında olmuyoruz.
Biz zannediyoruz ki olaylara son derece nesnel olarak yaklaşıyoruz ama aslında çoğumuz böyle değiliz.
Durumları algılama şeklimiz hepimizde farklı şekillerde meydana geliyor.
Bir kişi yetersiz özelliklere sahip olduğu için o işe başvurmazken başka bir kişi ise gitmemenin aptalca olacağını, bunun büyük bir fırsat olduğunu, yetersiz olsa bile deneyebileceğini düşünüyor.
Ve bu farklı düşünme biçimleri...
aslında kim olduğumuzdan kaynaklanıyor.
Daha doğrusu olduğumuzu sandığımız kişiden kaynaklanıyor.
17. yüzyılda yaşayan Fransız filozof Descartes yazılarında bir şeyden bahsediyor.
1641 yılında Meditation on First Philosophy adlı makalesinde aslında bildiği her şeyin yanlış çıkabileceğini söylüyor.
Çünkü bildikleri duyuları aracılığıyla ona gelen bilgilere dayanıyor.
Ve Hepimiz biliyoruz ki duyularımız bizi yanıltabilir.
O halde bize gelen bilgiler duyularımızın süzgecinden geçerek geliyorsa gerçeği nasıl bulacağız?
Bildiklerimiz yanlışsa yanlış bildiğimizi nasıl bileceğiz?
Çok fazla soru sorduğumun farkındayım.
Çünkü aynı zamanda kendi zihnimden geçenler de bunlar.
Öncelikli olarak bu filozof şunu tavsiye ediyor.
Dünyaya bir filtreden baktığınızı kabul edin.
Dediğimiz gibi. Hiçbirimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi algılamıyoruz.
Ve bu durumu daha iyi anlamak için Kant'ın fenomen ve numen dediği şeylere bakabiliriz.
Kant'a göre fenomen algılarımızla kavradığımız gerçeklik.
Bilginin temelinde yani bizim bildiğimiz her şeyin temelinde fenomenler yatar.
Çünkü bizler algıladıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız, hissettiklerimizle bir şeyleri biliriz.
Bir de numenler vardır.
Numenler ise kendinde olan.
kendinden var olan şeydir.
Yani şöyle diyebilirim.
Karşımda şu an bilgisayarım duruyor.
Bilgisayarımın kendi halinde var olması bir numenken benim onu algılamam bir fenomendir.
Umarım doğru tarif edebilmişimdir.
Bizler fenomenler dünyasında yaşıyoruz.
Ve bir olguyu algıladığımızda aslında o algı dünyanın kendisiyle olduğu kadar bizimle ve gerçeklikte olan etkileşimimizle de alakalı.
Bunu şöyle de örneklendirebiliriz.
Mesela şu an beni dinliyorsunuz.
Dinlediğinizde duyduğunuz şey benim anlattıklarımdan çok anlattıklarımla kurduğunuz ilişki ile alakalı.
Algıladığımız dünya ve dünyanın kendisi arasında bir ayrım var.
Sanırım bununla felsefede fenomenoloji ilgileniyor.
Ama bu konuda çok fazla derin bilgiye sahip olmadığım için ve yanlış bir şey söylemekten de korktuğum için daha fazla açıklamayacağım.
İsterseniz fenomenoloji diye aratarak fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.
Buradaki bizi ilgilendiren mesaj şu, hepimiz dünyaya bir filtreden bakıyoruz.
O halde bir filtreden baktığımızı kabul etmek, kendimizi kısıtlayan inançlarımızı değiştirmek için ilk adım.
Bildiğimiz her şey yanlış olabilir.
Bunu kabul ettikten sonra gelen ikinci adım ise yavaşlamak ve kendimize bir şeyleri anlatmak.
Bu makaleyi yazan filozofun hocası ona şöyle bir şey demiş.
Bir şey yazmadan anlayamazsın.
Bence bu oldukça bilgece bir söz.
Ben de yazmanın gerçekleri görmemiz üzerinde büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum.
Hatta daha bir bölüm önce yazarak iyileşmekten bahsetmiştik.
Farklı yazma stillerinden bahsetmiştik.
Eğer o bölümü dinlemediyseniz de dinlemenizi tavsiye ederim.
Hazır konuşurken kendi eski bölümlerimin reklamını da yapmış olayım.
Hepimizin başına şöyle bir şey gelmiştir diye düşünüyorum.
Aklımızdan bir düşünce geçer ve onu düşünürken...
Bu düşünce oldukça mantıklıdır.
Fakat dile getirdiğimizde, söylediğimizde aslında o kadar da mantıklı ya da havalı olmadığını fark ederiz.
Hatta bazen biraz saçma bile gelir.
Bundan 3-4 yıl önce yaptığımız ve yaparken oldukça mantıklı gelen, doğru gelen bir şey şu an düşündüğümüzde oldukça saçma gelir.
O zamanki algıladığımız dünyada doğru gelen artık doğru ve mantıklı değildir.
O halde bir şeylere uzaktan baktığınızda ya da seslendirdiğimizde, somutlaştırdığımızda onun gerçekliğini daha da iyi fark ettiğimizi varsayabilir miyiz?
Bence varsayabiliriz.
Bunu biraz örneklendireyim.
Diyelim ki sizi rahatsız eden, korkutan ve yapamayacağınızı düşündüren bir şey var.
Bu bir podcast yapmaya başlamak olabilir ama bir türlü gerekli cesaret toplayamıyorsunuzdur.
Ya da bir arkadaşınızla rahatsız olduğunuz bir şey vardır.
Ve o rahatsız olduğunuz şeyi bir türlü ona söyleyemiyorsunuzdur.
Sizce bu neden nedir?
Neden yeni bir şeyler üretmekten korkuyorsunuz?
Ya da neden arkadaşınızla konuşmaktan çekiniyorsunuz?
Bunu anlamanın ilk adımı diyor işte yazar.
Yazmak, belki bir günlük tutmak, sesli bir şekilde arkadaşlarımıza anlatmak, bakmaktan korktuğumuz o şeye bakmaktır diyor.
Yani bir şey yapmaktan korkuyorsam, o iş görüşmesine gitmekten korkuyorsam, Bunun neden olduğu üzerine düşünmem gerekiyor diyor.
Ve bunu yaptığımızda büyük bir ihtimalle göreceğiz ki tüm bu korkuların, hislerin, düşüncelerin ve kendini kısıtlayan inançların altında saçma sapan bir şey yatıyor.
Genelde hep böyle oluyor. Bu kısmı okurken aklıma bilissel davranışçı terapiden bir örnek geldi.
Dr. David Burns'un yazdığı İyi Hissetmek isimli bir kitap okumuştum.
Ve o kitapta yanlış hatırlamıyorsam adı Dikey Ok Tekniği diye bir pratik vardı, bir alıştırma vardı.
Diyordu ki Dr. David Burns, diyelim ki bir şey sizi rahatsız ediyor ya da bir şey yapmaktan korkuyorsunuz.
Bunu yine önceden verdiğim bir örnekten vereyim.
Bir iş görüşmesine gitmek olsun.
Öncelikle bunu bir yazın. İş görüşmesine gitmekten korkuyorum.
Sonra alta doğru bir ok çizin ve neden korktuğunuzu sorun.
Ben buna burada farazi yanıtlar vereceğim.
Yeterince yeterli olduğumu düşünmüyorum.
Bir ok daha çizin bundan sonra ve şunu sorun.
Eğer yeterli değilsen ve oraya gittiğinde yetersiz olduğun anlaşılırsa ne olacak?
Bir ok daha çizin ve şunu yazın.
Diyelim ki rezil olacağım.
Pekala, neden rezil olmaktan korkuyorsun?
Çünkü rezil olursam utanırım ve işe yaramaz birisi olduğumu düşünürüm.
Bir ok daha çiziyoruz bundan sonra ve şu soruyu soruyoruz.
Ve kendinden utanan biri olmak senin için ne ifade ediyor?
O zaman hayatım yaşanmaya değmez ve değersiz birine dönüşürüm.
Peki sana bu inancı kim öğretti?
Değersizlik inancı sana nereden geliyor?
Aslında sen o iş görüşmesine gitmekten korkmuyorsun.
Sen kendini değersiz hissetmekten korkuyorsun.
Ve değersizlik senin kim olduğunla ilgili bir şey.
Bu hissin nereden geldiğini bulabilir ve bunu çözüp üstesinden gelebilirsin.
Burada birazcık konuyu karıştırmış, daha doğrusu aklınızı karıştırmış olabilirim.
Umarım yeterince iyi bir şekilde anlatabilmişimdir.
Eğer çok böyle anlamadıysanız verimini anlattığımı internete bilissel davranış terapi, dikey ok tekniği diye yazıp aratabilirsiniz.
Şimdi ikinci maddemizi yeniden bir toparlamak istiyorum.
Biraz yavaşlayıp kendimize bakıp aslında neyden korktuğumuzu gördükten sonra üçüncü adım olarak yapabileceğimiz bir şey var.
Farklı filtreler denemek.
Diyelim ki kendinizle ilgili bir inanca ulaştınız.
Bu bir değersizlik hissi olabilir.
Zeki olmadığınızı sanmanız ve bunu insanların bilmesinden korkmanız olabilir.
Ya da başka bir şey olabilir.
O inançlar artık biliyoruz ki bizim dünyaya baktığımız fitrelerimiz olarak işlev görüyor.
Makalenin yazarı bir tane danışanından bahsediyor.
Bu adam kendisinin zeki olmadığını ve tamamen beceriksiz olduğunu düşünüyormuş.
Ve dünyaya bu fitreden bakıyormuş.
Yazar ona diyor ki pekala sen böyle olduğunu düşünüyorsun ama iş yerindeki amirin sana bu konuyla ilgili ne diyor?
Ve danışan diyor ki iş yerindeki amirim benim oldukça zeki ve başarılı bir adam olduğumu ve işlerimden memnun olduğumu söylüyor.
O halde diyor neden sen kendine zeki biri olduğunu inanmıyorsun?
Ve danışan şöyle bir yanıt veriyor.
Çünkü amirim beni kırmak istemiyor.
Burada bence şunu görüyoruz.
Bizler kendimiz hakkında bir şeye inandığımızda başkaları aksini söylese bile onların yalan söylediğini düşünüyoruz.
Bu mesela güzelliğimizle ilgili bir itifat da olabilir.
Sanırım bundan 2-3 sene önce ilk terapiye başladığım zamanlarda terapistime kendimi hiç güzel bulmadığımı ve çok çirkin birisi olduğunu söylemiştim.
O da bana demişti ki neden böyle düşünüyorsun?
Çünkü öyleyim demiştim.
O halde demişti bunu değiştirmek için ufak bir adımla başlayalım.
Hayır çok güzelsin, güzel olduğunu kabul et, harikasın falan demedi.
Birisi sana itifat ettiğinde onu kabul et.
Ama gerçekten kabul et.
Yani biri sana güzelsin dediğinde ah hayır o senin güzelliğin, ben o kadar güzel değilim, o senin güzel bakan bakışın falan deme.
Sadece teşekkür ederim de.
Ve ben pratiği yapmaya başladıktan sonra şunu fark ettim.
Karşı tarafın yalan söylediğini düşünmekten vazgeçtiğimde ve insanların gerçekten içtenlikle bana itifat edebileceklerini, beni güzel bulabileceklerini kabullendiğimde Bir
Kendime olan bakışım değişti.
Aslında fark etmeden hayata baktığım o fitreyi değiştirmiş oldum.
Tabii bu inancımın da temelinde farklı şeyler yatıyordu.
Diyelim ki siz kendinizi zeki bulmuyorsunuz ya da benim eskiden olduğum gibi kendinizi güzel bulmuyorsunuz ya da yeterince yetenekli bulmuyorsunuz.
Kendinizi size eksik hissettiren bir inancınız var.
Olumsuz bir temel inancı bir anda yok etmek ya da yıkmak gerçekten de mümkün değil.
Belki terapistimin bana tavsiye ettiği gibi insanlar size olumlu bir şey söylediğinde onu teşekkür edip insanların yalan söylemediğini düşünebilirsiniz.
Ya da... Tam tersi olduğumu düşünseydim hayatım nasıl olabilirdi diye bir bakabilirsiniz.
Bu da işte hayata baktığımız o fitreyi değiştirmek oluyor.
Eğer zeki olmadığınızı düşünüyorsanız ve zeki olduğunuza inansaydınız hayatta neler yapabilirdiniz bir düşünün.
Belki de o işe başvururdunuz, o okulu kazanmak için daha fazla çalışırdınız.
Belki de kendinizi ifade etmekten kaçınmaz, konuşmaktan çekinmezdiniz.
Kendinizi yeterli, zeki, güzel ya da eksik hissettiğiniz yönün tam tersi olarak görseydiniz seçimleriniz nasıl olurdu?
Belki bunu yazmak isteyebilir ya da sesli bir şekilde düşünmek, arkadaşınızla paylaşmak isteyebilirsiniz.
Dediğimiz gibi bir şeyleri somutlaştırmak, konuşmak veya yazmak onu daha iyi anlamamızı sağlıyor.
20. yüzyılda yaşayan Amerikan bilim filozofu Thomas Kuhn, temel inançların yerine yenileri koymanın aslında bir devrim olduğunu söylüyor.
Devrim yapmak kolay değildir fakat bir şeyi değiştirmek, kökünden değiştirmek gerçek bir devrimdir.
Bu aynı şekilde bilimde de geçerli.
Bilimin en temel özelliği nedir?
Kendi kendini yalanlamasıdır.
Bir şey ortaya çıkar ve bilim insanları der ki evet bu gerçek.
Ve bu bize yardımcı olacak. Fakat sonrasında aksi yönde ya da daha ileri yönde bir kanıt ortaya çıkar ve der ki hayır bu konuda yanılmışız.
Bu insana iyi gelmeyecek ya da insana iyi gelebilecek bundan daha iyisini keşfettik.
Bilim kendi kendini yalanlayarak ilerler ve bu aslında insan olmanın duasına terstir.
Bilim yapmak belki de dünya üzerinde yaptığımız en harika şey.
Çünkü... kendi doğamızla zıtlaşmayı göze alıyoruz bilim yaparak.
Aynı bilimsel ilerlemede ve bilimsel devrimde olduğu gibi kendi inançlarımızı da yıkıp yerine yenilerini koyabilir, doğamızın ötesinde hareket edebiliriz.
Bunun için de birazcık cesur olmamız ve denememiz gerekiyor.
Belki aksi olsa nasıl olurdu diye düşünmemiz gerekiyor.
Yazarın bu konuda şöyle bir telkini var aslında.
Diyor ki Bir kez farklı düşünmeye başladığınızda ve kendinizle ilgili inançları değiştirmek istediğinizde bu alternatif ve daha olumlu olan yüksek ihtimalle yani daha olumlu olan inancı o
kadar alışıyorsunuz ki bir yerden sonra bunun gerçek olabileceğini fark ediyorsunuz.
Yani kendi gerçekliğinizde yaratabileceğinizi fark ediyorsunuz.
Ne de olsa dünya algıladığımız şeydir.
Ve eğer biz farklı bir şey algılamak istersek onu algılayabiliriz.
Önümüzde engel olan hiçbir şey yok.
Köklü, sınırlayıcı düşünceleri bir anda değiştirmeyi beklemek elbette ki doğru değil ama dünyaya bakabileceğimiz pek çok olası filtre, pek çok olası
bakış açısı var ve bunlardan bize iyi gelecek olanı neden seçmeyelim?
Kendimizi sınırlayan düşünceleri aşmanın dördüncü maddesi ise şu, çifte standartlardan vazgeçmek.
Genelde akrabalarımıza, dostlarımıza, sevdiklerimize akıl hocalığı yapıyoruz.
Onlara sen iyisin, yapabilirsin, güzelsin, başarılısın, saçmalama, harikasın derken kendimize tam aksini söylüyoruz.
Peki bu ne oluyor? Çifte standart oluyor.
Yani başkalarına iddialanırken, başkalarının kendileri hakkında iyi düşünmelerini isterken kendimiz kendimizle ilgili kötü ve sınırlayıcı düşünmekten hiç çekinmiyoruz.
Mesela bir arkadaşımız bize geldi ve dedi ki ya benim böyle bir hayalim var şu işe girmek istiyorum.
Ama mülakata da çağırdılar ama gidersem başaramayacağım büyük ihtimalle.
Yetersiz olduğumu anlayacaklar ve utanacağım dedi.
Ona ne dersiniz? Eğer gerçekten iyi bir arkadaşsanız bence saçmalama.
Tabii ki de o mülakata gideceksin.
Ya da saçmalama tabii ki de başvur.
Belki olur neden olmasın?
Hiç de düşündüğün gibi yeteneksiz biri değilsin deriz.
Ama kendimize geldiğimizde...
Öyle demeyiz. Oysa aynı evrensel bazı kurallar gibi bir gerçek vardır.
Başkalarına nasıl davranıyorsak bence daha doğrusu şöyle demeliyim.
Gerçekten sevdiğimiz insanlara nasıl davranıyorsak kendimize de öyle davranmalıyız.
Mesela hırsızlık yapmak kötü bir şeydir değil mi?
Her zaman hırsızlık yapmak kötü bir şeydir.
Hiçbir zaman şöyle demeyiz.
Sadece sevdiklerinizden bir şey çalmayın.
Ya da modunuz kötü değilse çalmayın.
Eğer kötüyse çalın.
Hayır. Çalmak, hırsızlık yapmak her zaman ve her şekilde kötüdür.
Ve başkalarına iyi davranıp kendimize kötü davranmak da aynı buna girer.
Eğer bir şeyi seviyorsanız, kendinizi ve çevrenizdekilerin iyi olmasını istiyorsanız, kendinize ve etrafınıza aynı davranmalısınız.
Çifte standartla vazgeçmelisiniz.
Son olaraksa şunu söylemek istiyorum.
Rasyonel bir robot olmadığımızı...
kabul etmeliyiz. Tüm bunları değiştirmeye çalışırken kendimizden çok fazla şey beklentisine girmemeliyiz.
Her şeyi bir anla değiştirmeyi istememeliyiz.
18. yüzyılda yaşayan İskoç filozof David Hume diyor ki akıl tutkuların kölesidir.
Bizler akıl sahibi mantıklı canlılar olduğumuz kadar da duygulara da sahibiz ve inançlarımız aynı zamanda duygularımızla da ilgili.
Ve duygular Asla bir gecede değişmezler.
Bazen yanlış bir ilişki içinde olduğumuzu bildiğimiz halde o ilişkinin içerisinde kalmaya devam ederiz.
Bazen yaptığımız şeyin saçma olduğunu, inandığımız şeyin saçma olduğunu bildiğimiz halde ona tutunmaya devam ederiz.
Çünkü David Hume'un da dediği gibi akıl tutkuların ve belki de duyguların kölesidir.
Kalbin kafaya yetişmesi birazcık zaman alıyor ve bu sinir bozucu bir süreç olabilir.
Kendimizi daha sert bir şekilde eleştirmemize, neden hala böyle yapıyorsun, neden hala onu seviyorsun, neden hala aynı hataları yapmaya devam ediyorsun diye kızmamıza sebep olabilir.
Bunun farkına varın ve belki de bu durumla baş etmek için birazcık öz şefkat pratikleri deneyebilirsiniz.
Duyguların regüle almasının zaman aldığını, duyguların akla yetişmesinin zaman aldığını ve tüm bunların bir süreç olduğunu da kabul etmek gerekiyor.
Bazı durumlarda...
Bu temel inançlarımızı değiştirmek tamamen karakter özelliklerimizi değiştirmek anlamına da gelebiliyor.
Diyelim ki siz güvensiz hisseden, başkalarından yardım istemeyen ketum ve katı birisiniz.
Ve bu sizin karakter özelliğiniz.
Başka birilerine güvenmek, başka birilerinden yardım istemek demek sizin o katı ve ketum karakterinizi değiştirmeniz demek oluyor.
Böyle bir şeyin olması yıllar sürebilir.
Aristoteles diyor ki doğru karakter özellikleri ve erdemleri geliştirmek için doğru türden özelliklere sahip bir topluluğa girmek ve bu davranışlara sahip rol modellerinin
yanında olmak gerekiyor.
Bu şekilde destek alarak bile bunun bazen yıllarca sürebileceğini fark ediyor.
Buradaki ana mesele aslında şu.
Kendimize karşı sabırlı ve şefkatli olmak.
Kendinizle ilgili fark ettiğiniz şeyleri kabul edin ve duygularınızın, inançlarınızın zaman içerisinde değişeceğini Fark edin diyorum.
Ve yine tam burada aklıma bir şey geldi.
Bir arkadaşımla konuşuyordum geçenlerde.
O bana nasıl kendisini kısıtlayan bir inançtan döndüğünü anlattı.
Ve büyük ihtimalle bunu bilerek yapmadı zaten.
Oradaki bunu anlatma amacı da bu değildi.
Şimdi olayı anlatınca daha iyi anlayacaksınız.
Bana bir kız gösterdi.
Ve ben orada çok yanlış bir tepki verdim kızı gördüğümde.
Dedim ki bu kız sana bakmaz.
Senden çok daha güzel dedim.
Ve kabul ediyorum çok yanlış bir tepkiydi bu arada.
Bana dedi ki Bilge.
Ben bu şekilde düşünmekten vazgeçeli çok uzun zaman oldu.
Eskiden kendime karşı güvenim daha düşükken bazı kızların bana bakmayacağını ve onlara yaklaşmamın, onlarla bir şey teklif etmenin saçmalık olduğunu düşünürdüm.
Ama sonra fark ettim ki bir insanın yanına gittiğinizde işte onunla konuşmak, onunla yakınlaşmak istediğinizi söylediğinizde reddedilebilirsiniz.
Ve reddedildiğinizde hiçbir şey olmaz.
Sizden bir şey eksilmez.
Ve daha da önemlisi bu benim itici biri olduğum anlamına gelmez.
Çünkü başka biri de kabul edebilir.
Demek ki insanların bana bakış açısı görecelidir.
Ve birisinin beni istemiyor olması benim eksik ya da hoş biri olmadığım anlamına gelmez.
Sadece o insanın tercihidir.
Ve dedi ben bu şekilde hoşlandığım, tanışmak istediğim insanların yanına gittim.
Vazgeçmedim. Ve belki üç tanesi reddetti.
Ama bir dört tanesi ya da iki tanesi de kabul etti.
Ben de de asla bir şekilde düşünmem.
Aslında baktığımızda bir insanın sizden hoşlanmayacağını düşünmek kendini sınırlayıcı bir inançtır.
Demek ki bende de varmış bu inanç ki orada ona o şekilde bir cümle kurdum.
Fakat arkadaşım bu durumu aşmayı becermiş.
Bence bu örnekte de gördüğümüz gibi kendimize dair olan inançlarımız, duygularımız ve düşüncelerimiz zaman içerisinde değişebiliyor.
Bazen bunu fark etmeden yapabiliyoruz.
Bazense... Çabalayarak, üzerine çalışarak, düşünerek yapabiliyoruz.
Bölümü kapatmadan önce şunları eklemek istiyorum.
Bizi geride tutan inançlar hayatımızı kısıtlıyor, bizi kısıtlıyor, kendimizle olan ilişkimizi bozuyor.
Fakat inançlarımızı değiştirmeye gönüllü olduğumuzda, bazı şeylerin kökenlerini fark etmeye başladığımızda ve bu yönde çabaladığımızda çiçek açmaya başlayacağız, yeşermeye başlayacağız
ve çok daha canlı, çok daha...
Pırıl pırıl birine dönüşeceğiz.
Belki bana şey diyebilirsiniz.
Bilge ya, biraz fazla pozitif bakmıyor musun?
Aslında bu da bir seçim.
Pesimist olmak da bir seçim.
Pozitif olmak da bir seçim.
Dünyaya baktığımız filtreleri tamamen kendimiz seçiyoruz.
Ve bu dünyada gördüklerimiz, inandıklarımız, düşündüklerimiz bizim algılarımızla ilgili.
Yani algıladığımız şeyi değiştirmek, filtreleri değiştirmek, hayatımıza yeni bakış açıları katmak bizim elimizde.
Kendi kendimizi sınırlamaktan vazgeçebiliriz.
Önümüzdeki en büyük engeli kendimizi aşabiliriz.
O halde artık bu bölümü kapatıyorum.
Sizlerle yeniden bir araya gelmek, mikrofona konuşmak.
Çok iyi geldi. Şu an bölümü kaydederken ben böyle tek başımayım.
Mikrofonumla baş başayım aslında.
Ama nedense bir sürü insan beni şu an dinliyormuş gibi hissediyorum.
Ve böyle otururken, konuşurken bile dikkat etmeye çalışıyorum.
Garip bir şekilde beynim hepinizin şu an burada olduğunu zannediyor ya da hissediyor.
Bilmiyorum. Ve bu da bana arkadaşlarımla yeniden buluşmuş ve yeniden onlarla konuşma fırsatı elde etmişçesine mutluluk veriyor.
Hepinize çok teşekkür ediyorum.
Beni dinlediğiniz için. Bu bölümle ilgili yorumlarınızı bana iletebilirsiniz.
etgenelseslerpodcast instagram hesabından veya genelsesler.gmail.com üzerinden mail atabilirsiniz.
Gelen bütün mesaj ve mailleri okuyorum.
Fakat her zaman geri dönemeye biliyorum.
Yoğunluktan dolayı genelde bu oluyor.
Eğer geri dönemezsem lütfen kusura bakmayın.
Ama okuduğuma emin olabilirsiniz.
Eğer podcast'ı daha ileri götürmem için bir tavsiyeniz varsa, şunu yapsam daha iyi olur dediğiniz bir şey varsa...
Bunları da bekliyorum. Bu bölümü sevdiyseniz tebriklerinizi de paylaşın.
Beni çok mutlu edersiniz.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere diyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
