
Neden Kendimize Bu Kadar Acımasız Davranıyoruz?
23 Aralık 2024 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayatta en sert eleştirileri genelde kendimize yaparız. İçimizdeki en acımasız ve en eleştirel ses çoğu zaman bize aittir. Peki, neden kendimize bu kadar sert davranıyoruz? Bu bölümde, içsel yargı sistemlerimizi anlamaya çalışıyoruz. Negatif iç konuşmalarımıza neden olan yetiştirilme tarzımızı, koşullu ve koşulsuz sevgi arasındaki farkları, ebeveyn beklentileri ve çocuklukta yaşanan kötü deneyimleri konuşuyoruz. Bu sesi nasıl susturabileceğimizi ve kendimize karşı daha nazik olabileceğimizi keşfediyoruz. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Podcast Danışmalığı İçin: genelsesler@gmail.com'a mail atabilirsiniz.
Mindfulness Koçluğu Almak İçin: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSegX75qHK3opuavI7kO8fsvVIaZjB6jxgiBkjTxhIdM8qu_QA/viewform?usp=header
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Bize durmadan yeterince iyi olmadığımızı, güzel olmadığımızı, başarılı olmadığımızı, stil sahibi olmadığımızı, bazı
konularda hep eksik kaldığımızı söyleyen ses üzerine konuşacağız.
Sizi bilmem ama ben başıma bir olay geldiğinde etrafımı suçlamadan önce hep kendimi suçlarım.
Durmadan acımasızca kırbacımı başkalarına değil kendime vururum.
Yaptığım en ufak bir hatada bile kendimi affetmekte çok zorlanırım.
Eğer siz böyle değilseniz, içinizdeki sesler çok daha uyumluysa, şefkatliyse çok şanslısınız.
Sizi tebrik ediyorum. Ama eğer benim gibiyseniz, belki de bu bölümde hep birlikte içinde olduğumuz duruma bir çıkış yolu bulabilir.
Veyahut da bu seslerle nasıl başa çıkabileceğimizi öğrenebiliriz.
Yıllarca terapi gördüm.
Bu konuyla ilgili bir sürü kitap okudum ve tüm bu süreçler içerisinde fark ettim ki aslında ben bu seslerin nereden geldiğini, neden kendimle böylesine acımasızca bir ilişki kurduğumu biliyorum.
Bu konuyla ilgili artık bir farkındalığım var.
Fakat çok üzücü, farkındalık her zaman yaşadığımız olayların çözümü olamayabiliyor.
Çünkü bu tip sesler, hisler ve duygular çok derinlere işlenmiş, büyürken bizi biz yapan şeylerin arasına çoktan girmiş oluyor.
Ebeveynlerimizin bizi sevme şekli büyürken içinde bulunduğumuz ortam aslında yetişkin olduğumuzda nasıl bir insan olacağımızı belirliyor.
Ben neden kendine böylesine acımasız bir ilişki kurduğumu biliyorum.
Çünkü koşullu bir sevgiyle büyütüldüm.
Sürekli olarak benden bir şeyler beklenen ve o beklentilere uymadığımda acımasızca cezalandırılan bir ortamdaydım.
Cezalandırılma dediğimde aklınızda böyle fiziksel bir şiddet veyahut da işte çok korkunç insanlık dışı olayların gelmesine hiç gerek yok.
Öyle bir ailem yoktu. Hatta dışarıdan bakıldığında oldukça da iyi gözüküyorlardı.
Sadece duygusal olarak onların isteklerini yapmadığımda beni cezalandırıyorlardı.
Beni daha az seviyorlardı belki de.
Ya da böyle hissettiriyorlardı.
Bilmiyorum. Sonrasında büyüdüm.
Kocaman bir kadın oldum.
Ve hala bir hata yaptığımda kendimi affetmekte çok zorlanıyorum.
Bu bölümü kaydetmeme sebep olan şey ise iki günden beri aslında yataktan çıkamıyor olmam.
Belki bunu duyduğunuzda benim birazcık şımarık olduğumu düşünmüş olabilirsiniz.
Çünkü ben iki günden beri böyle olduğum için şımarık olduğumu ve bazı şeylerin kıymetini bilmediğimi, hayatımdaki şeylere yeterince şükretmediğimi söyleyerek kendimi cezalandırıyordum.
İki günden beri yataktan çıkamayışımın sebebi fiziksel olarak hasta olmam değil aslında ruhen çok yorgun olmam.
Bunun sebebi ise son zamanlarda yaşadığım birkaç olay üzerinden kendime çok fazla yüklenmem ve kendimi suçlamam.
Hayatımda bazen benim böyle dönemler olur ve eğer kendimle barış ilan edemiyorsam Bu bir içsel kavgaya dönüşüyorsa ben günün sonunda hastalanırım ve yataklara düşerim.
Çünkü o kadar yorgunlaşırım ki kendi içsel kavgam beni öylesine mahveder ki artık işlevsiz bir birey olurum.
Yine tam olarak böyle bir zamandan geçiyorum.
Biliyorum ki çok yakın zaman toparlanacağım.
Çünkü bunun içerisinden çıkmanın yollarını da biliyorum.
Neden böyle olduğumu da biliyorum.
Fakat yine de bu şu an bu hisleri yaşamama engel değil.
Tam böyle düşünürken dedim ki hadi kızım kalk, mikrofonunu eline al, kendine bir kahve yap ve daha önce evin hiç böyle oturup da podcast kaydetmediğin bir köşesinde bu bölümü
kaydet. İlk defa böyle koltuğuma kuruldum, TV battaniyemi dizlerime serdim, kahvemi elime aldım ve mikrofonu da elime aldım.
Sizlerle samimi bir sohbet yapmaya hazırım.
Hem içimi dökmek hem de benim gibi olanlara yardımcı olmak istiyorum.
Bu içimizdeki hiç susmayan, aslında konuşan ses biraz da beklentilerden kaynaklanıyor.
Zamanında terapistim içimdeki bu sesle biraz daha anlaşabildiğim için bana şöyle demişti.
Bu sesi dışsallaştır.
Yani bu sese bir isim koy.
Sanki senin içinde başka biri varmış gibi.
Ve o konuşmaya başladığında de ki, ah yine başladı konuşmaya.
O zaman terapi sürecinde biz buna...
Ruh emici adını vermiştik.
Hatırlarsınız Harry Potter'da ruh emiciler vardı.
Böyle işte yapışıyorlardı insanlara ve onların bütün hayat enerjilerini, mutluluklarını, yaşamlarını alıyorlardı.
Bu ses de aslında tam olarak öyle bir ses.
Bir ruh emicinin size hissettireceği şeyin aynısını hissettiriyor.
Mesela benim şu an hayattan zevk alamıyor olmamın sebebi tam olarak bu.
Çünkü insan kendisiyle kavga ettiğinde ve kendisiyle anlaşamadığında hayatta hiçbir şeyle anlaşamıyor.
Belki de dışarıda bazı insanları görüyorsunuzdur.
Sürekli olarak kötülerdir, negatiflerdir.
Etraflarındaki insanlara çok kötü davranırlar.
Ve böyle hiç mutlu değillerdir.
Bu insanlar sizin patronlarınız olabilir, ebeveynleriniz olabilir, iş arkadaşlarınız olabilir.
Ve genelde bu insanlar gerçekten de bir ruh emici gibi yaşarlar.
Çünkü kendi içlerinde de...
Öyle bir ruh emiciyle yaşıyorlardır.
Kendisini sevmeyen insan başkasını da sevemez.
Kendisiyle anlaşamayan başkasıyla da anlaşamaz.
Bu, bu kadar basit.
Ama şunu çok iyi biliyorum.
Kendimizle anlaşmakla zorlansak bile bu konuyla ilgili farkındalığımız geliştikçe içimizde bazı şeyler iyileşiyor.
Sadece anlayışlı olmamız ve sabırlı olmamız lazım.
Çünkü... Biz bu noktaya bir günde gelmedik.
Doğduğumuzdan beri büyük ihtimalle bu şekilde yetiştiriliyoruz.
İçimize bir şeyler konuldu.
Artık hamurumuz da o.
Biz onunla harmanlandık.
Ve bundan kurtulmak ya da bununla baş etmeyi öğrenmek için de en az bir o kadar zamana ihtiyacımız var.
Bilmiyorum belki de 30'umdan sonra, 40'umdan, belki de 50 yaşımdan sonra içimdeki bu seslerle bir barış ilan edebileceğim.
Belki de hep böyle olacak.
Yani ara ara çok kötü olacağım, ara ara yeniden kendime geleceğim ve bir şekilde bir çıkış yolu bulmaya çalışacağım.
Ama hayatında bir mücadele olduğunu ve her şeyin yerinde ve iyi geçmediğini de kabullendim.
Hayatta %100 iyileşme diye bir şey yok.
Sadece sürekli çaba diye bir şey var.
O yüzden de çabaya övgüm her zaman çok yüksektir, her konuda.
Yani işte bu iş noktasında da olabilir, kendimizi geliştirmek noktasında da olabilir, iyileşme noktasında da olabilir.
Ne diyorduk? Ruh emiciler diyorduk değil mi?
Evet, içimizdeki bu sesler aynı bir ruh emici gibidir.
Mesela hayal edin, iş yerindesiniz.
Arkadaşlarınızla fikir alışverişi yapıyorsunuz ve bir fikrinizi söylediniz.
Sonrasında eve geliyorsunuz ve kendi kendinize şöyle konuşuyorsunuz.
Ne kadar da aptalca bir fikirdi sunduğum.
Ne kadar da girizekalıcaydı.
Neden böyle söyledim ki?
Zaten yaratıcı bir insan asla değilim.
Benim fikrimi kim umursar?
Kendinizle hiç böyle konuşmalar yaptınız mı bilmiyorum ama benim vardır böyle konuşmalarım.
Özellikle de yaratıcı işlerle ilgilendiğim için içerik üretirken veyahut da işte bir yerle bir sunum yaparken, bir müşterimle görüşürken öncesinde hep kendimle böyle konuşurum.
Aslında bunu yapma sebebimin daha iyi bir iş çıkarmak, kendimi daha fazla iyi olana götürmek için olduğunu düşünüyordum terapi sürecime kadar.
Ama terapistim dedi ki bu şekilde konuşmak size daha iyisini bulmanız için yardımcı olmaz.
Sizi sadece daha da kötü hissettirir.
Hayal edin sürekli kendi kendinizi dövüyorsunuz.
Durmadan dövüyorsunuz ama.
Sürekli dayak yiyen birisinin iyi hissetmesi, dinlenmiş hissetmesi, dingin ve yaratıcı hissetmesi sizce mümkün mü?
Tabii ki de değil. İnanın hayatta her şey kötüye gidebilir.
Ve siz çok yanlış seçimler yapabilirsiniz.
Çok büyük hatalar da yapabilirsiniz.
Yaptığınız hataları doğru görün.
Kendinizi üste görün asla demiyorum.
Ama eğer kendinizle barışmazsanız, hatalarınızla ve yaptıklarınızla barışmazsanız ve kendinizle yapıcı bir şekilde konuşmayı öğrenmezseniz, ömrünüz boyunca aynı hataları
yapmaya ve aynı acıları çekmeye mahkum olacaksınız.
Benim gördüğüm bu konuda iki tip insan var.
Elbette ki bu insanlar çok daha çeşitlendirilebilir ama sadece kendi gözlerimden bahsedeceğim.
Niye bir narsizm geliştiriliyor?
Yani ben yaptıklarımda haklıyım, hiçbir şekilde hata yapmadım.
en doğrusu benim, benden daha iyisi yok gibi bir bakış açısı geliştirilebiliyor.
Ki böyle insanlar genelde hiç sevilmezler.
İkinci olaraksa yaptıkları yüzünden sürekli kendini suçlayan, kendini yetersiz gören ve özgüveni daha da düşük olan insanlar oluyor.
Hatta bu tip böyle kendisini çok suçlayan insanlar narsist bireylerin etrafında daha da kötü hissediyorlar.
Çünkü narsistler etraflarındaki insanları da suçlarlar.
Onları da kötü hissettirirler.
Ve böyle saçma sapan bir döngüye girilebiliyor.
Bunları nereden biliyorum? Çünkü bu benim hayatımın özeti gibi bir şey.
Sanırım son bir yılım hariç hayatımda sürekli olarak kendisini her konuda haklı görüp beni ezen insanlar olmuştur.
Çünkü ben kendisini sürekli eleştiren bir insan olduğumdan dolayı etrafıma da genelde beni eleştirecek aynı ebeveynlerim gibi bir hata yaptığımda beni duygusal olarak cezalandıracak insanları çekiyordum.
Bu insanlar işte arkadaşlık ilişkileri kuruyordum, romantik ilişkiler kuruyordum ve bu insanların beni hırpalamasına izin veriyordum.
Çünkü ben de kendimi hırpalıyordum.
Sürekli olarak kendime zarar veriyordum.
Ve başkalarının da bana bu zararı vermesinin çok normal olduğunu düşünüyordum.
Artık başkalarının bana bunu yapmasına izin vermiyorum.
Hatta bu konuda o kadar iyi bir noktaya geldim ki bu tip insanları gördüğümde şöyle uzaktan anlıyorum ve diyorum ki evet bu böyle bir insan.
Buna yaklaşmamalıyım.
Yine de hani asla böyle bir insan bir daha hayatıma girmez demek istemem.
Sonuçta insanım hata yapabilirim.
Ama genel olarak bu paterne sahip beni yoracak insanları az buçuk tanıdığım için onları kendimden uzakta tutmayı öğrendim.
Fakat kendimden uzakta tutmayı öğrenemediğim tek bir kişi var.
O da kendimim.
Kendi iç seslerim.
Az önce söylemiştim ya hani içinizdeki bu sese bir isim verin, onu biraz dışsallaştırmaya çalışın diye.
Bu sesle konuşmak bence oldukça işe yarıyor.
Ya da bu ses konuştuğunda şu an içimdeki ruh emidi konuşuyor ya da beni eleştiren o talepkar, o cezalandırıcı ses konuşuyor deyip birazcık böyle sakinleşmeye çalışmak, bu ben değilim demek
bence işe yarayan şeylerden bir tanesi.
Bugün hatta bir podcastı kaydetmeye de böyle karar verdim.
Yasakta yatıyordum. Ve kendime gerçekten çok öfkeliydim.
Sonra dedim ki şu an bu sesler gerçekten benim seslerim değil.
Bunlar benim içselleştirdiğim sesler.
Bir zamanlar içselleştirdiğim sesler.
Hadi dedim kalk. Senin gibi olan, hisseden bir sürü insan var.
Onlarla birazcık konuş, sohbet et.
İyi gelecek sana. Bir çözüm buldum.
Aslında bu da benim daha yetişkin olan, kendisini seven yanımın sesiydi.
Yani yardım isteyen ya da başkalarına yardım etmek isteyen, o sağlıklı tarafta bunu söyleyen.
Aslında bu şekilde içimizdeki sesi kendimizden ayırabilmek, onun biz olmadığını, sadece bir ruh emici olduğunu ya da içselleştirilmiş bir ebeveyn
ya da başka birinin sesi olduğunu fark etmek, kendi benliğimizi onun arasına mesafe koymanın ilk adımı.
Bu arada bu podcastı hazırlamama ilham olan şeylerden bir tanesi de bundan birkaç gün önce Harvard Business Review'un web sitesinde karşılaştığım bir makale oldu.
Makalenin başlığı da şu.
Stop being so hard on yourself.
Yani kendine bu kadar sert davranmayı artık bırak olarak çevirebiliriz.
Tam da bu makaleyi okuduktan birkaç gün sonra yeniden böyle hislerin içerisine düşmem.
Aslında burada öğrendiklerimi uygulamam için bana bir fırsat oldu diyebilirim.
Makalede şöyle bir madde vardı.
Diyordu ki genellemekten vazgeçin.
Yani kendinizle ilgili sürekli olarak ben zaten hep başarısızım.
Ben sürekli işleri batırırım.
Ben insanlarla iletişim kurmayı hiçbir zaman beceremem gibi şeyler söylemeyin.
Şöyle deyin. Evet burada iletişim kurmakta eksik olmuş olabilirim.
Burada iyi bir iş çıkaramamış olabilirim.
Ama bu her zaman böyle olduğum ve her zaman böyle olmaya devam edeceğim anlamına gelmez.
Bir şeyde yüz kere başarısız olabilir ve yüz birinci de başarılı olabilirsiniz.
Veyahut da on tane şey beceremeyip Sonrasında 5 tane şeyi becerebilirsiniz.
Hayatta hiçbir şey her zaman kötü gitmez ve çalıştığımız müddetçe bir şey de...
Sürekli olarak kötü olamayız.
Büyük ihtimalle çoğumuz bu genelleme hatasının içerisine düşüyoruz.
Çünkü zihnimizde bir negatiflik önyargısı var.
Yani yanlış olan şeyleri, kötü olan şeyleri hatırlamaya eğilimimiz daha yüksek.
Utanç, yalnızlık, mutsuzluk gibi hisleri daha fazla hatırlıyoruz.
Eğer bir yerde aşağılandıysak o his bir türlü içimizden gitmiyor.
Ama övgüleri...
daha hızlı unutma eğilimimiz oluyor.
Mesela kendi iç dünyamda bir yolculuğa çıktığımda böyle çok övgü aldığım ya da insanlardan çok güzel sözler duyduğum, çok başarılı olduğum anları değil de daha çok aşağılandığımı hissettiğim, mutsuz
hissettiğim ve utanç hissettiğim zamanları hatırlıyorum.
Hatta böyle beynimde bazı anılar var bunlarla ilgili.
O kadar sert anılar ki bunlar o anıları sanki ölene kadar Unutamayacakmışım gibi hissediyorum.
Ama zihnimde hiç son derece mutlu olduğum, kendimi yeterli ve değerli hissettiğim güçlü bir anı yok.
Hayatımda böyle bir anı yok demiyorum bakın.
Böyle anlarım çok oldu.
Ama zihnimin hatırlama şekli olarak söylüyorum.
Bu tip anları benim beynim o kadar güçlü hatırlayamıyor.
Ve bu da benim suçum değil bu arada.
Çünkü genel olarak insan beyni negatif olan şeyleri hatırlamaya Daha da eğilimli.
Bu yüzden bilincimizi ön plana getireceğiz.
Prefrontal korteksimizi kullanacağız.
Ve diyeceğiz ki bu bir genelleme.
Benim hayatımda iyi şeyler de oldu, güzel şeyler de yaptım.
Mesela bu podcast'ı dinliyorsan ve eğer buraya kadar da geldiysen...
Aslında kendin için çok güzel bir şey yaptın.
Büyük ihtimalle içindeki acımasız seslerle mücadele etmek istiyorsun sen de.
Ya da onlarla nasıl başa çıkabileceğini, onları nasıl susturacağını merak ediyorsun.
Ve şu an kendin için güzel bir şey yapıyorsun.
Hemen bunun kenarına not alabilirsin.
Ve bunun için kendini tebrik edebilirsin.
Böyle küçük şeyler için bile kendinizi tebrik etmeyi lütfen unutmayın.
Yoksa... Sadece büyük şeyleri bekliyoruz.
Kendimizi tebrik edebilmek, daha mutlu hissedebilmek için.
Ve bu gerçekten de çok çok büyük bir hata.
Ben yaptım siz yapmayın.
Şey bu bölümün başlığını böyle yapacağım.
Ben yaptım siz yapmayın.
Ben kendime böyle davrandım siz davranmayın.
Evet ikinci maddemiz de genellemekten kaçınmaktı.
Üçüncü maddemiz ise eğer böyle olursa kalıbı.
Bu kalıp o kadar korkunç bir kalıp ki...
gelecekte gerçekleşme ihtimali olan bütün güzellikleri yok ediyor.
Ben bunu çok sık kullanırım bu arada.
Mesela bir iş yapacağım ve derim ki eğer bu iş berbat olursa, eğer bu işi kimse beğenmezse, eğer işte bu atölyeme kimse ilgi göstermezse, eğer yaptığım bu proje
hiç yaratıcı bulunmazsa, eğer yeteri kadar bundan para kazanamazsam, eğer böyle olursa, eğer şöyle olursa.
Fakat farkındaysanız bu kalıbı hep olumsuz yönüyle kullanıyorum.
Sürekli olarak bir şeyin kötü olma ihtimalini hesaplıyorum.
Çünkü zihnim otomatik olarak tehlikelerden ya da kötü hissetmekten kendini korumak istiyor.
Ve bilinmeyen bir şey yapmaya kalkıştığımda, daha önce hiç yapmadığım bir iş yapmaya çalıştığımda veyahut da birisiyle diyelim zor bir konuşma yapmaya karar verdiğimde bunlar sonucunu kestiremediğim olaylar
oluyor ve beynim diyor ki, ya batırırsan?
Ve hemen kendimle acımasızca konuşmaya başlıyorum.
Fakat ya bunu tersine çevirseydik?
Eğer bu işte çok başarısız olursam yerine, eğer bu işte çok başarılı olursam, eğer bu iş bana hayalini kurduğum hayatı getirirse, eğer bu insanla konuştuğumda kendimi daha hafiflemiş
hissedersem, eğer oraya gittiğimde kendimi daha yenilenmiş, daha böyle yaratıcılığım artmış bir şekilde bulursam, eğerlerimizi olumlu ihtimallere çevirirsek, yapmaktan
korktuğumuz şeyleri yapmamız daha da kolaylaşır.
Ve kendimizle kurduğumuz bağ da daha şefkatli bir yere doğru gelir.
Ama burada bence ince bir çizgi var yine.
O da şu, olumlu bir şeylerin ihtimalini düşünüp de sonrasında yaptığımız şeyin sonucu olumsuz olursa kendimizle kötü konuşmamamız lazım.
Böyle zamanlarda da kendimle çok kötü konuştuğumu fark ettiğimde şöyle diyorum.
Ya en azından denedin, gördün.
Şunu çok iyi biliyorum. Hayatta hatalar olmadan, yanlışlar olmadan öğrenmek mümkün değil.
Sürekli doğruyu yaparak, sürekli iyi olanı yaparak, sürekli başarılı olarak bir şeyleri öğrenemeyiz.
Öğrenmek için düşmeye, dizlerimizin kanamasına, hatalar yapmaya, belki aşağılanmaya, yanlış insanlarla tanışmaya ihtiyacımız var.
Böyle böyle büyüyoruz.
Ama bizler gibi koşullu sevilen ve her hata yaptığında acımasızca cezalandırılan çocuklar yetişkin olduklarında aynı hisleri yaşamaktan o kadar çok korkuyorlar ki
hata yapmaktan kaçıyorlar.
Ve hata yapmaktan kaçtıkları için de hiçbir zaman tam olarak potansiyellerini gerçekleştiremiyorlar.
Hiçbir zaman olmak istedikleri yere gelemiyorlar.
Ve ben kendime bunu yapmak istemiyorum.
Ben gerçekten mutlu olacağım bir yerde olmayı hak ettiğimi inanıyorum.
Sürekli hata yapmaktan korktuğum için kendimi geride tutmak istemiyorum.
Biliyorum benim için çok zor.
En ufak bir hatada bile sürekli kendimi suçladığım için bazı şeyleri ortaya koymak çok zor.
Ama yine de bunu yapmaya devam edeceğimi biliyorum.
Yataklara da düşsem, üzülsem de günün sonunda kendimi toparlayacağımı, hadi kızım kalk diyeceğimi.
Sen bunun üstesinden gelirsin diyeceğimi biliyorum.
Hatta sadece burada kalmayıp benim gibi olan insanlarla konuşmak ve onlardan yardım istemek ve onlara da yardım etme cesaretini göstereceğimi de biliyorum.
Sanırım böyle böyle yaşamayı öğreniyoruz.
İçimizdeki bütün o kırılmışlıklara, boşluklara, kötü hisslere rağmen iyi olmayı seçerek.
Çünkü hayat hep bir seçim.
Düşebiliriz ama oradan kalkmayı seçeriz.
Kötü hissedebiliriz ama sonrasında o histen kurtulmayı seçebiliriz.
Belki kurtulamıyorsak bunun için yardım almayı seçebiliriz.
Konuyu birazcık dağıtmış gibi hissettim ve biraz da duygulandım ama devam ediyorum.
Çünkü henüz maddelerimiz bitmedi.
Dördüncü maddemiz ise kötü ve acımasız hislerimiz için kendimize bir zaman belirlemek.
Araştırmalar gösteriyor ki öz eleştiriyle gelen utanç ve aşağılanma gibi hisler en fazla...
30 ila 50 dakika arası sürüyormuş.
Bu arada bu içsel acımasız seslerimizin en çok bize yaşattığı ilk duygu da utanç ve aşağılanma hissiymiş.
Gerçekten de yaşaması en zor hisler belki de bunlar.
Fakat bu hisleri sonuçta kadar yaşamıyoruz.
Eğer böyle bir şeyin içerisine girdiğinizi düşünüyorsanız, o an kendinizi çok aşağılanmış, çok utanç içinde hissediyorsanız, belki de bununla ilgili bir süre koymak.
Tamam, 50 dakika boyunca böyle hissedeceğim.
Sonrasında ise yoluma bakacağım demek işe yarayabilir.
Ben bu arada bunu tam olarak bugün uyguladım biliyor musunuz?
Tam 45 dakika boyunca kendime tabiri caizse bok gibi hissetme şansı verdim.
Dedim ki yap, böyle hisset.
Kendinde konuşabileceğin her şeyi konuş.
Ne söylemek istiyorsan söyle.
Sonra dedim kalk ayağa.
Ve kalktım da.
Ve şu an bu hisleri hissetmiyorum bu arada.
Yani araştırma doğru.
Sonsuza kadar böyle hissetmemiz mümkün değil.
Benim bir arkadaşım vardı. Ruh sağlığı alanında çalışıyor.
Çok başarılı bir insan aynı zamanda.
Bana şöyle bir şey demişti.
Çok kaygılandığı zamanlarda kendisine süre koyuyormuş.
Mesela diyormuş ki şimdi 25 dakika boyunca kaygılanacaksın.
Sonrasında ise yoluna bakacaksın.
Aslında böyle bir şey yaptığımızda...
hem o acı verici duygulardan kaçmamış oluyoruz.
Çünkü kaçmak hiçbir zaman çözüm değildir.
Kaçtığımız şey her zaman bizi kovalamaya devam eder ve daha çok onun esiri oluruz.
Bu sayede hem kaçmıyoruz, o duyguyu yaşıyoruz ve yaşadığımız için de o duygunun biteceği bir an oluyor.
Bugün bu metodu uyguladığım için size gönül rahatlığıyla önerebileceğimi düşünüyorum.
Son olarak da başarıya olan tanımınızı Genelde bu tip hisler kendimizi çok başarısız hissettiğimizde ortaya çıkıyor.
Başarıdan kastım bu arada işselli başarı ya da parasal bir başarı değildir her zaman.
İlişkilerimiz, hayatı yaşama şeklimiz, insanlarla iletişim kurma biçimimiz, yeteneklerimizle ilgili kaygılarımız hepsi bizim başarı tanımımızın içerisine girebilir.
Genelde... Kendileriyle eleştirel konuşma eğilimi olan insanlar aynı zamanda mükemmeliyetçi insanlar oluyor.
Ve mükemmeliyetçi insanların başarı tanımları da çok böyle spesifiktir, çok mükemmeldir ve bir şeylerin eksiksiz olması üzerine kuruludur.
Fakat ya başarı tanımımızı daha bize huzur verecek şeylerle değiştirseydik?
Ne olurdu? Mesela şöyle deseydik.
Bugün kendimle çok kötü konuştum ama sonrasında iyileşmek için bir adım attım.
Ve bu bir başarıdır. Hayalimdeki hedefim için küçük bir adım attım.
Bu bir başarıdır.
Sürekli başarıyı ulaşılabilecek son nokta ve harika bir yer olarak görmek de bizi mahvediyor.
Benim en sık yaptığım hatalardan biridir.
Mesela mutsuzsam kendime huzura kavuşmak gibi bir hedef koyarım.
Böyle bir hedef olamaz.
Huzura kavuşmadığım her saniyede bununla ilgili üzülürüm ve acı çekerim.
Fakat bunun yerine... Bana huzur getiren şeyler nedir diye baksam ve mesela bunlardan birisi meditasyon olsa ki bu arada öyle parazit konuşuyormuşum gibi oldu ama meditasyon gerçekten bana büyük bir iç
huzur getiren ve belki de bu hayatta beni kendimle en çok bağ kurduğum anlarda hissettiren pratiklerden bir tanesi.
Eğer mutsuzsam huzurlu olmak gibi bir hedef yerine iki günde bir 15 dakika meditasyon yapma hedefi koysam ve bunu yaptığımda da kendimi tebrik etsem.
Bunu bir başarı olarak görsem nasıl olurdu?
Başarı tanımımız sonuçlar değil de süreçler için yaptığımız eylemler olsaydı nasıl hissederdik?
Mesela girişimci olmak istiyorsunuz ve bugün girişimcilik üzerine bir kitaptan 20 sayfa okudunuz.
Başarılısınız. Tebrik ederim.
Bu şekilde bakış açımızı değiştirdiğimizde yani başarılı olma standartımızı değiştirdiğimizde kendimizle olan konuşma şeklimizde içsel seslerimizin bitmeyen eleştirisi de bir
nebze olsa sakinleşiyor.
Burada böyle bir sürü şey anlattım.
Size yardımcı olabilecek şeylerden de bahsettim.
Ama biliyorum ki hepimiz insanız.
Ve hiçbir şey bir anda böyle parmak şıklatır gibi geçmiyor.
Zamana. Pratiğe ihtiyacımız var.
Ve belki de bazı şeyler hiç geçmeyecek.
Ve ben bölümün başında da söylediğim gibi bütün bunlarla barış ilan ettim.
Sürekli olarak öğrendiğim şeyleri pratik etmeye, daha iyi hissettiğim, kendime ve etrafımdaki insanlara iyi geldiğimi bildiğim bir hayat yaşayabilmek için kendime bir söz verdim ben.
Ve bu söz yüzünden bazen düşsem de, hatalar da yapsam, dizlerim de kanasa, kendimle acımasız da konuşsam, yataklara da düşsem, Kalkıp silkeleniyorum.
Diyorum ki kendine gel. Öğrendiklerini hatırla.
Bu hayatı yaşıyorsun ve yaşadığın her saniyenin de hakkını vermeyesin.
Öyle ya da böyle.
Hayatın her saniyesinin hakkını vermek de bu arada lütfen üzerinizde beklenti oluşturmasın.
Hani bunu derken işte uçmak, kaçmak, muhteşem şeyler yapmak gibi şeylerden bahsetmiyorum.
Sadece yaşadığınızın farkına varmaktan bahsediyorum.
Buradasınız. Hayattasınız.
E beni dinliyorsunuz. Mesela birazdan ne yapacağım biliyor musunuz?
Şu an Eskişehir'de hava eksi 3 derece falan.
Buz gibi. Üzerimdeki incecik kıyafetlerle balkona çıkacağım.
Ve bütün o soğuk havayı hissetmeye çalışacağım.
Uyanmaya çalışacağım.
Çünkü bir süredir uykudaydım.
Kendimi eziyet ettiğim bir döngünün içerisindeydim.
Şimdi yeniden hayata dönmenin vakti geldi.
Ve bazen olur böyle şeyler.
Umarım bu bölüm size iyi gelmiştir.
Umarım yalnız olmadığınızı hissetmişsinizdir.
Her zaman dediğim gibi bu podcasttaki ana amacım size sadece bir şeyler öğretmek ya da kendi bildiklerimi aktarmak değil, aynı zamanda size yanınızda olduğumu hissettirmek.
Ve bunu yaparken de elimden gelen en iyi şekilde bildiklerimi, öğrendiklerimi aktarmak.
İyi ki beni dinlediniz, iyi ki buradasınız ve iyi ki varsınız.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın, kendinize çok çok iyi bakın ve lütfen kendinizle iyi konuşmaya çalışın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
