
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Benim feminist olma hikayem üzerimden kadın olmayı ve kadın haklarını konuşuyoruz. Bu bölüm kendini yalnız ve yorgun hissedenlere gelsin. Bu bölüm benim 'buradayım, ayaktayım' deme çabamı ürünüdür. Ben buradayım, yanınızdayım. Kadınlar günümüz kutlu olsun.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Umarım bir hanımefendi olmayı seçmezsin.
Ve gittiğin yerlerde biraz sorun çıkartmanın bir yolunu bulursun.
Ayrıca umarım o sorunun bir kısmını kadınlar adına çıkarmayı tercih edersin.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Bu podcast'in tarihinde gelmiş geçmiş en tutkulu bölümlerden birisini hazırlıyorum.
Hepinizin, hepimizin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun.
Bugün kadınlar üzerine konuşacağım.
Sırf kadın olduğumuz için başımıza gelen bazı olumsuzluklar ve bunların karşısında nasıl güçlü ve ayakta kalabileceğimiz üzerine konuşacağım.
Elimden gelen en iyi şekilde bu bölümü hazırlamaya çalıştım.
Fakat bu bölümün hazırlanma yolculuğunda bazı terslikler oldu, bazı kötü şeyler yaşadım.
Fakat her şeye rağmen bu mikrofonun karşısındayım.
Oldukça da heyecanlıyım.
Bölüme başlarken okuduğum söz bana değil, Amerikalı bir yönetmen olan Nora Efron'a aitti.
Bu sözü ilk okuduğumda aslında yetiştirilme tarzımın ne kadar dışında bir söz olduğunu, şimdiye kadar hiç duymadığım bir şey olduğunu düşünmüştüm.
Diyordu ki neyi seçersen seç umarım bir hanımefendi olmayı seçmezsin.
Çünkü bize odaya atılan hanımefendi olmak, kibar olmak, uyumlu olmak, sessiz olmak gibi kalıpların ardında ezilen, hissizleşen, gerçek gücünü yitiren, bir kadın
yatıyor, bir kız çocuğu yatıyor belki de.
Bugün 8 Mart ve ben bugün sizlere kendi feminist olma hikayemden bahsetmek istiyorum.
Kız kardeşim kendisinin doğuştan feminist olduğunu düşünen bir tiptir ve gerçekten de öyledir.
Feminizmin ne demek olduğunu bilmeden, duymadan önce dahi kadın hakları konusunda her zaman çok tutkulu olmuştur.
Fakat ben her zaman böyle değildim.
Daha yumuşak, daha sessiz, sakin, kabullenici bir tiptim.
Her ne kadar Erkeklerin kadınlardan üstün olduğu gibi bir şeyi kabullenmesem de hiçbir zaman belki bir adım geride kalabileceğimizi düşünenlerdendim.
Ta ki Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda isimli kitabını okuyana kadar.
Virginia Woolf o kitabında bir kadının özgür olmak için kendine ait bir odasının ve parasının olması gerektiğini söyler.
Benim yaşadığım ve doğduğum yerde böyle bir şey mümkün değildi.
Çünkü kız çocukları doğdukları andan itibaren anne babalarının yanında yaşarlar.
Belli bir yaştan sonra evlenirler ve ondan sonra da kocalarının yanında yaşarlardı.
Hayatımın bu evresinde yaşımın çok küçük olduğunu yeniden belirtiyorum.
Bu şekilde bir kadının kendine ait odasının ve parasının olması pek mümkün görünmüyordu gözüme.
Çünkü kadın genellikle ya babasının ya da kocasının odasına ve onların parasına muhtaçtı.
Burada onu özgür kılan bir şey yoktu.
Virginia Woolf'un kitabında daha da çarpıcı ve etkileyici olansa Shakespeare'a bir kız kardeş yazmasıydı.
Virginia Woolf'a göre Shakespeare'ın bir kız kardeşi olsaydı, ismi de Judith olsaydı ve en az Shakespeare kadar yetenekli, yazmaya, tiyatroya ve şiire en az
onun kadar tutkulu olsaydı, aynı Shakespeare gibi başarılı olabilir miydi?
Hayır, olamazdı.
Virginia Woolf'un ona yazdığı gerçeklere dayalı hayali hikayede Shakespeare'ın kız kardeşi abisi gibi bir okula dahi gönderilmezdi.
İyi bir dil ve mantık eğitimi alamazdı.
Abisinin kitaplarını gizli gizli belki okurdu fakat okuduğunu anne babasına dahi hissettiremezdi.
Abisi büyüyüp de Londra'ya gidip yeni olasılıklarla tanışmaya başladığında o evlendirilmek istenirdi.
Fakat eğlenmek istemediği için büyük ihtimalle babasından dayak yerdi.
En sonunda istemediği biriyle evlenmektense kaçıp gitmenin daha iyi olacağını düşünen bu özgür ruhlu ve yetenekli kız Bir gün camdan kaçardı ve Londra'ya giderdi.
Fakat rol almak istediği tiyatrolar, yazar olmak istediği yayın evleri ona kahkahalarla gülerdi.
Ve derlerdi ki sen bir kızsın.
Saçmalama. Böyle şeyler yapamazsın.
Gittiği her yerde reddedildikten sonra adamın biri onu acırdı ve Cudit de büyük ihtimal ona aşık olurdu.
Sonrasında bu adamdan hamile kalan Cudit daha fazla hayatın ona sunduğu acımasızlıklara katlanamayacağı için intihar ederdi.
Ve büyük ihtimalde mezarı bizim nerede olduğunu bilmediğimiz dört yol ağzında otobüslerin gelip geçtiği bir yerde olurdu.
İşte Shakespeare'ın yaşadığı dönemde eğer onun yetenekli bir kız kardeşi olsaydı onun hayat hikayesi bu şekilde şekillenirdi.
Bu farazi hikayeden de görebileceğimiz gibi kadınların haklarını almaları ve hak ettikleri, arzu ettikleri yere gelebilmeleri aslında çok yeni bir durum.
Virginia Woolf kendine ait bir oda kitabında Oxford'daki kütüphaneye tek başına giremediğini, yanında bir erkek olmadan kadınların kütüphaneye dahi alınmadığını söylüyor.
Bırakın üniversiteye alınmayı.
Avrupa'da ilk üniversite 1088'de kuruluyor.
Fakat bir kadının o okuldan mezun olması için 600 sene geçmesi gerekiyor.
Bugün haladır dünyanın pek çok yerinde kız çocukları okutulmuyor.
Bu bizim ülkemiz için de geçerli.
Özellikle doğuda çocuk yaşta evlendirilenlerden mi bahsedersiniz?
Yoksa hiç okula gönderilmeyen, okuma yazma bilmeyenlerden mi bahsedersiniz?
Her birini bulabilirsiniz.
Ben size yine kendi hayatımdan bir örnek vereceğim.
Benim babaannem okuma yazma bilmiyor.
Ve hep şunu söyler.
Eğer dünyaya yeniden gelecek olsaydım, önce okula giderdim.
Sonra kendime sigortalı bir iş bulurdum.
Ve ehliyetimi alırdım.
Ve peşinden de hep şöyle söyler.
Bizim zamanımızda köyde okul yoktu.
Ama ben 10 yaşıma geldiğimde karşı köyde bir okul açıldı.
O okula ise sadece erkekleri gönderdiler.
Dediler ki kız çocuk okumayı ne yapsın?
Kız okur mu? Ve bu şekilde babaannem hayatı boyunca okumayı hiç öğrenemiyor.
Evleniyor, şehre taşınıyor, çocukları oluyor.
Şu an... 60'lı yaşlarının ortasında bir kadın ve haladır tek başına dışarıya çıkamıyor.
Çünkü okuma yazma bilmiyor.
Otobüslerin üzerlerindeki yazıları okuyamıyor.
Ama kurduğu hayal yeniden dünyaya gelse yapacağı ilk şey okumak.
Yalnızca okumayı öğrenmek değil.
Bir okulda okumak, bir iş sahibi olmak, kendi arabasını sürebilmek.
Yapılan araştırmalar...
okuyan ve eğitim alan kadınların daha geç yaşta evlendiklerini, daha geç yaşta çocuk sahibi olduklarını, ekonomik özgürlüğe sahip olma olasılıklarının çok daha yüksek olduğunu gösteriyor.
Fakat bunun da ötesinde ben dün akşam sizlere Instagram'da bir soru sordum.
Dedim ki kadın olmanın sizin karşınıza zorluk olarak çıktığı, toplumun içerisinde karşılaştığınız...
En büyük sıkıntılar neler?
Ve bana o kadar içimi acıtan yorumlar geldi ki aslında tabii beklediğim şeylerdi bunlar ama gelen cevapların geneli gece dışarıya çıkmaktan korktukları, eşlerini aramak zorunda kaldıkları, aile
için fedakarlık yapılması gerektiğinde hep bunu kadından bekledikleri, iş yerinde erkeklerin flört çabalarına karşılık vermediklerinde mobbinge maruz kaldıkları gibiydi.
Fakat bana çok parlak bir genç kadının yazdığı şöyle bir mesaj geldi ki O hepsinden daha çok etkiledi.
Önce bu mesajı okuyacağım.
Sonrasında ise size birkaç tane araştırmadan bahsedeceğim.
Demiş ki tıp öğrencisiyim.
Beşinci sınıfa kadar başarıyla geldim.
Aktif olarak doktorluk yapmamız halde bir buçuk senem kaldı.
Buna rağmen stajlarda erkek hocalarımız tarafından yemek yapmayı biliyor musun, mantı açtın mı hiç tek başına gibi saçma sözler duymaya tüm bu koşullar altında hala erkek birilerine Neyi
ne kadar yapabildiğimizi kanıtlamak zorunda kalmaya devam ediyoruz.
Seçeceğimiz bölüme bile sırf erkek olmadığımız için fiziksel dayanıklılığımızın yetmeyeceği, ameliyathane ortamında yapamayacağımızı, çocuklarımızla yeteri kadar ilgilenemeyeceğimizi söyleyip bizi vazgeçirmeye çalışıyorlar.
Güya okumuş kısmından olan hocalarımızın en azından bazılarının bile böyle olması çok çok üzücü.
Bu beni inanılmaz çok yıpratıyor.
Bazen yönümü gerçekten kaybettiğimi hissediyorum.
Bu mesajı yazan genç kadın bir tıp doktoru.
Daha temin bahsettiğim eğitim almayan kızların arasında değil.
Fakat bugün modern bir toplumun içerisinde görece okumuş, kendini yetiştirmiş öğretmenlerin, eğitmenlerin elinde yetişen kadınlar dahi bir erkeğe kendilerini kanıtlama, ev içerisinde çorba
yapma, mantı yapma, temizlik yapma gibi yeteneklerinin sorgulanması gibi durumlara maruz kalıyorlar.
Ve bu beni sizin tahmin edemeyeceğiniz kadar çok öfkelendiriyor.
Simone de Beauvoir'ın Çok ünlü bir sözü vardır.
Diyor ki, kadın doğulmaz, kadın olunur.
Kadınlık sonradan öğrenilen, toplumun bize dayattığı bir şeydir.
Elbette ki biyolojimizden gelen, doğuştan gelen bazı yatkınlıklarımız vardır.
Fakat bütün kadınlar, hepsi ev temizlemek isteyen, çocuk doğurmak isteyen, temizlik yapmak, fedakarlık yapmak isteyen varlıklar mı?
Elbette ki hayır. Düşünsenize bir erkek olarak doğduğunuzda, önünüzde milyonlarca seçenek oluyor.
Hayat diyor ki istediğin birini yap.
Her şeyi yapabilirsin.
Ama kız olarak doğduğunda diyelim ki siz görece modern bir yerde doğdunuz.
Siz de her şeyi yapabilirsiniz.
Ama öncesinde evinizi temizlemeyi, çocuğunuzu doğurmayı, yemeğinizi yapmayı, kocanıza iyi bakmayı öğrenmeniz gerekiyor.
Dünyanın çok çok az bir kesiminde kadınlara bu görevler yüklenmiyor.
Hatta oralarda dahi yükleniyor.
Oralarda bile bizim çok modern sandığımız, çok ileri seviyede sandığımız ülkelerde dahi kadınlar aynı korkuları yaşıyor.
Mesela İngiltere'de 7 ile 25 yaş aralığındaki 1574 tane kız çocuğuna bir araştırma yapıyorlar ve bu çocukların şiddet ve cinsel taciz konusunda çok fazla
endişe duydukları görülüyor.
Katılımcıların 4'te 3'ü cinsel taciz konusundaki kaygının, kıyafet tercihlerini, bedenlerine duydukları güveni, ve tek başlarına istedikleri yere gitme özgürlüğüne kadar olumsuz etkilediğini
söylüyor. Bundan daha da fenası dünya çapında her 5 kadından birinin tanımadıklarından çok tanıdıkları bir erkek tarafından tecavüz veya taciz girişimine kurban olabileceği tahmin ediliyor.
Yani dünyanın bazı noktalarında kız çocuklarının namuslu yüzünden yakıldığını, bizim ülkemizde öldürüldüğünü biliyoruz da İngiltere gibi görece daha ilerlemiş bir yerde dahi bu kadınların çoğunun kıyafet
tercihlerini değiştirmek zorunda kaldıkları, korktukları için, geceliğin dışarı çıkmadıkları, erkek arkadaşlarının ya da yakınlarından şiddet görmekten korktuklarını görüyoruz.
Ve yine görüyoruz ki dünya üzerinde her 5 kadından biri tanıdıkları bir erkek tarafından taciz veyahut da tecavüze uğruyor.
Bu rakamlar gerçekten korkutucu.
Çünkü dün bana yazılan cevapların en fazlası Gece dışarıda yürümekten korktukları yönündeydi.
Ben de aynı şekilde hissediyorum.
Geceliğin dışarıda kaldığımda ya da geç bir vakitte eve girecek olduğunda aklıma sürekli gazetelerde okuduğum haberler, kadın cinayetleri ve tonlarca felaket senaryosu geliyor.
Ve korkuyorum. Çok korkuyorum.
Haladır kadınlar çalışmaması, erkeklerin bakması gereken çocuklar olarak görülüyor.
Bunun kanıtı ne biliyor musunuz?
Dünya çapında yapılan bir araştırmada Az iş olduğunda öncelikle erkekler işe alınmalı mı diye soruyorlar.
Ben size sadece Türkiye'dekini söyleyeceğim.
Türkiye'de %30'u diyor ki erkeklere öncelik verilmemeli.
Erkek ve kadın eşit olarak işe alınmalı.
%70'i diyor ki hayır az iş olduğunda öncelikle erkekler...
İşe alınmalı.
Yani bu ne demek oluyor? Kadınların özgürlükleri, ekonomik bağımsızlıkları o kadar da önemli değil.
Onlara erkekler bakabilir.
Size şimdi sormak istiyorum.
Sonsuza kadar çocuk muamelesi görmek.
Geceleri yürürken korkmak, kıyafet tercihlerinizi değiştirmek zorunda kalmak, ailenizden baskı gördüğünüz halde ailenizi terk edememek çünkü dışarının daha da kötü olduğundan endişelenmek.
Tüm bunları sonsuza kadar yaşamak istiyor musunuz?
Yanıtınızın hayır olduğunu biliyorum.
Çünkü hiç kimse böyle yaşamayı hak etmiyor.
Peki bunun çözümü ne?
Bence bunun çözümü feminizmde gizli.
Ben hepimizin feminist olması gerektiğini düşünüyorum.
Fakat öncesinde bu kelimenin korku yarattığını bildiğimden dolayı...
Size feminizmin ne demek olduğunu kısaca anlatmak istiyorum.
Şu an önümde Britannica Anestopatistinin feminizm başlığı açılı ve diyor ki feminizm için, önce İngilizcesini okuyacağım.
Feminizm, the belief in social, economic and political equality of the sexes.
Yani diyor ki, feminizm, cinsiyetler arasındaki politik, ekonomik, sosyal eşitliğe duyulan inançtır.
İşte bu kadar. Feminizmin çok farklı dalları olduğunu, bir, ikinci ve üçüncü dalgalarının olduğunu, birbirinden farklı görüşlere sahip feministlerin olduğunu biliyorum.
Ve bu bence bu bölümün değil, belki sadece feminizm üzerine konuştuğumuz bir bölümün konusu olabilir.
Ancak günün sonunda hepimizin arzusu aynı.
Peki bu durumda feminizm sadece kadınlar için midir?
Tabii ki de hayır. Bell hukusunda söylediği gibi.
Feminizm herkes içindir.
Feminizm yalnızca kadınlar için elbette ki değildir.
Cinsiyetler arası eşitsizliğin tek kurbanı biz değiliz ki.
Erkekler de buna kurban oluyor.
Toplumun onlara dayattıkları o kalıba sığmak zorunda kalan ve belki arzu ettiği şekilde yaşayamayan o kadar çok erkek var ki.
O yüzden sadece kadınlar değil erkekler de feminist olmalı.
Daha eşit bir yaşam hakkını savunmak istiyorlarsa eğer her bir erkek bence feminist olmalı.
Çünkü, yine bel hukustan bir alıntı yapıyorum, feminist politikanın amacı her kim isek özgürce o olabilmemiz, adalete, sevgi beslediğimiz yaşamlar sürebilmemiz, barış içinde yaşayabilmemiz
için tahakkümü sona erdirmektir.
Feminizm herkes içindir.
Feminist mücadele aslında yeni değil.
Çok uzun bir zamandan beri devam ediyor.
Bu yüzden ölen, öldürülen, hayatlarının olan pek çok kadın var.
Bugün kız çocuklarının okula gitmesi, kadınların seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmesi, Shakespeare'ın kız kardeşininki gibi bir hayata sahip olmaktan bir nebzede olsa korunabilmemiz, hep
o kadınlara borçlu olduğumuz şeyler.
Fakat haladır, size daha temin okuduğum tıp fakültesi öğrencisi olan arkadaşımızın mesajındaki gibi, toplumda derin eşitsizlikler devam ediyor.
Bizden öncekilerin yaşadığı şeyleri nasıl biz yaşamıyorsak, bizden sonrakiler de bizim yaşadıklarımızı yaşamamalı.
İşte bu yüzden, Bir arada olmalıyız.
Haklarımızı savunmalıyız.
Konuşmalıyız. Bunu yapmak için illa sokaklara çıkın demiyorum.
Oraya da çıksanız tabii güzel olur.
Ama sesinizi duyurabileceğiniz her yerde duyurun.
Kuzeninize söyleyin. Kardeşinize anlatın.
Annenize babanıza anlatın.
Çevrenizi bilinçlendirin.
Mesela benim düne kadar böyle bir mikrofonum ve seslenebileceğim böyle bir kitlem yoktu.
Fakat şu an var. Elimden bu geliyor.
Mikrofonumu aldım.
Kimi kızdıracağı ya da kimi sevindireceği umurumda dahi olmadan konuşuyorum.
Çünkü haklarımı savunmak benim en büyük hakkım.
Benden öncekilere ve benden sonrakilere olan bir borcum.
Bazen şöyle mesajlar alıyorum.
Bir kadın olarak bu toplumda nasıl ayakta kalabiliriz?
Zorlanıyoruz, sıkıntılar yaşıyoruz.
Tek başımıza ayakta kalmak çok zor.
Evet çok zor ve ben de zorlanıyorum.
Böyle konuşuyorum. Fakat hayatın içerisinde pratik ederken o kadar çok zorlanıyorum ki.
Her zaman Virginia Woolf'un o sözü kulağımda.
Kendine ait bir odanın ve paranın olması.
Bence ayakta kalmanın ilk adımı ekonomik özgürlüğe sahip olmak.
İkinci adımında ise bizden önceki kadınlardan ilham almak.
Kadın aktivistleri ve kadın mücadelesini anlatan kitapları, yazıları okumak.
Eğer bu hayatta çok zor bir şey varsa bence o da bir şeyin ilki olmaktır.
İlkleri yapan, ilk olanların size, burada adlarını okuyacağım.
Size o adları not alın, onların hayat hikayelerine bakın ve onlardan ilham alın, ayakta kalın diye.
Türkiye'de ilk kadın arkeoloğumuz Jale İnan, 1943 yılı.
İlk kadın tiyatro oyuncusu Afife Jale.
İlk kadın büyükelçi Filiz Dinçmen.
İlk kadın dekan Nüshet Gökdoğan.
İlk kadın diplomat Adile Ayda.
Safiye Ali. İlk kadın emniyet müdürü Feriha Sanerk.
İlk kadın polis memuru Betül Diker.
İlk kadın profesör Fazla Şevket Giz.
Ve ilk kadın romancı Fatma Aliye Hanım.
Bu isimleri daha önce duymuş muydunuz?
Belki Fatma Aliye Hanım'ı ve Afife Jali'yi duymuş olabilirsiniz.
Ve Afife Jali'nin Kalpran hikayesini de.
Ama diğerlerini daha önce duymuş muydunuz?
Mesela... İlk kadın seyyah, ilk kadın subay, ilk kadın vali kimdi?
Ne yapıyorlardı?
Nasıl bunu yapabildiler?
Erkeklerin hakim olduğu bir yerde nasıl ilk adımı attılar ve o cesareti gösterebildiler?
Ben bu isimlerin hepsinden ilham alabileceğimizi düşünüyorum.
Onların ilk olma cesaretinin bize de ayakta kalma cesareti verebileceğini düşünüyorum.
Burada ilklerden çok az bir kısmı okudum.
Sizi sıkmamak adına.
Fakat açıklamalar kısmına vereceğim linkten Türkiye'de mesleklerine göre ilk kadınlar listesini görebilirsiniz, okuyabilirsiniz ve onların hayatından ilham alabilirsiniz.
Size daha temin hepimizin feminist olması gerektiğinden ve feminizme kadın mücadelesine tutunmamız gerektiğinden bahsettim.
ABD'de Duke Üniversitesi'nde bir grup kadın öğrenci feminizme kimin ihtiyacı var adlı bir kampanya başlatıyor ve insanların boyunlarındaki pankartlarla çektikleri selfileri Göndermelerini istiyorlar.
İnsanlar şu şekilde pankartlar gönderiyor.
Feminizme ihtiyacım var çünkü çocukken bana ailem kızların aynı anda hem güzel hem akıllı olamayacaklarını söyledi.
Feminizme ihtiyacım var çünkü okula gittikleri için kız çocuklarının kafalarını sıkılıyor.
Bu okula gittiği için kafasına sıkılan kız çocuklarından biri de Malala Yusufzai.
Pakistanlı bir aktivist ve aynı zamanda Nobel Barış Ödülü bulunan genç bir kadın.
Taliban tarafından yanılmıyorsam 12 yaşındayken.
Okula gittiği için kafasından kurşun yedi.
O sırada ülkede bulunan iyi bir doktor tarafından ameliyatı yapıldığı için yaşamı kurtuldu.
Şu an Londra'da yaşıyor ve gerçekten de dünyanın bir yerlerinde kız çocukları okula gittikleri için öldürülüyor.
Feminizme ihtiyacımız var çünkü eş ve anne olmaları dışında kadınlar hayatın her alanında yeterince temsil edilmiyor.
Ve ben de neden kendimin feminizme ihtiyacı olduğunu söyleyeceğim.
Ve ben de yine... Aynı bu kadınların yaptığından ilhamla şöyle bir şey söylemek istiyorum.
Feminizme ihtiyacım var.
Çünkü babam bana küçükken en iyi şeyleri her zaman erkeklerin yapabileceğini söyledi.
Kadınlar evde aşçılık ve terzilik yapabilir.
Ama dış hayatta bunun en iyisini her zaman erkekler yapar dedi.
Ben dedim ki baba kadınlar evde zaten bu işleri yapıyor.
Kadınların iyi olması gerekmez mi?
Hani bunlar kadın göreviydi?
Hayır kızım dedi. En iyisini her zaman...
Erkekler yapar. Ben de buna inandım.
Küçüktüm ve aksini ispatlayan hiçbir şey yoktu çevremde.
Sonra büyüdüm.
Kitaplar okudum. Virginia Woolf'u, Emily Bronte'u, Jane Austen'i ve diğer kadınları okudum.
Mücadeleyi okudum. Bizzat kadınların yazdıkları hikayeyi okudum.
Ve bunun gerçek olmadığını anladım.
Eğer o kadınlar yazmasaydı belki de babamın dediklerine inanmaya devam edecektim.
Bir kadın kendi için bir şey yaptı mı diğer kadınlar için de bir şey yapmış olur.
Onları kadın olarak ayakta kalabileceklerine ve hayata tutunabileceklerine inandırmış olur.
İşte benim bu yüzden feminizme ihtiyacım var.
Peki sizin neden ihtiyacınız var?
Siz nelerle karşılaşıyorsunuz bu hayatta?
Oturun ve bunu düşünün.
Çocukken size söylenen, masum olduğunu düşündüğünüz, o çok sevdiğiniz aile bireylerinin sözlerini hatırlayın.
Bazen hiçbir şey sandığımız kadar masum olmayabiliyor.
Bölümün başında size nasıl feminizmi tanıdığımdan bahsetmiştim Virginia Woolf'la birlikte.
Ondan sonrasında ise bende bir farkındalık gelişti.
Aslında bir kız çocuğu olarak doğmasaydım önümde çok daha farklı seçenekler olabilirdi.
Benim ayağıma dolanan, beni yavaşlatan bu kadar çok şey olmasaydı çok daha ileriye gidebilirdim.
Size bir şey itiraf edeyim mi?
Eğer bir kız olarak doğmasaydım şu an hayatım olduğundan...
çok daha iyi olurdum. Belki burada bana karşı çıkabilirsiniz.
Bizim ailelerimiz böyle değil, bizim yaşadığımız yer böyle değil diye.
Eğer öyleyseniz çok şanslı bir azınlığın içerisindesiniz.
Çoğunluk benim gibi.
İşte bu yüzden kız kardeşliğe ihtiyacımız var.
Güçlü olmaya ve büyümeye ihtiyacımız var.
Ben size bunlarla ilgili güçlü bir kadın olabilmek için ve kadın mücadelesini tanımanız için Birkaç tane kitap önereceğim.
Sonrasında ise size çok harika bir alıntı okuyup bu bölümü bitireceğim.
Öncelikle hepinize Bell Hooks'un Feminizm Herkes İçindir isimli kitabını okumanızı öneriyorum.
Sonrasında Simonda Bauer'ın İkinci Cins isimli kitabını, peşinden Clarissa Pinkola Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlarını, Sara Ahmed'in Feminist Bir
Yaşam Sürmek isimli kitabını ve Yapı Kredi yayınlarından çıkan Kogito dergisinin Feminizm sayısını okumanızı öneririm.
Ek olarak da Ezgi Aksoy'un Kız Gibi kitabını ve Vicky Van Der Gag isimli, umarım doğru okumuşumdur, yazarın serle yınlarından çıkan Feminizm
isimli kitaplarını okuyabilirsiniz.
Eğer bunları okursanız az buçuk bazı şeyler hakkında, hem bizden önceki kadınların mücadelesi, hem şu an sahip olduğumuz avantajlar ve dezavantajlar, feminizmin ne demek olduğu ve
bir kadın olarak psikolojik büyümemiz, o saflıktan ve yalanlardan kurtulmamız için neler yapmamız gerektiğini bence az buçuk öğrenebilirsiniz.
Benim el kitabım niyetinde olan ve her zaman açıp açıp okuduğum Clarissa Pinkola Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlarından size bir yer okumak istiyorum.
Eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz, Asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.
Ormana gitme dediler. Ormana gitme.
Neden gitmeyecekmişim?
Gece neden ormana gitmemem gerekiyormuş diye yanıtladı.
Orada senin gibi insanları yiyen koca bir kurt yaşar.
Ormana gitme. Gitme.
Çok ciddiyim. Doğal olarak kız ormana gitti.
Bir şekilde ormana gitti ve tabii ki onu daha önce ikaz etmiş oldukları gibi kurtla karşılaştı.
Bak. Sana demiştik diye böbürlendiler.
Bu benim hayatım.
Peri Masalı değil. Sizi gidi ahmaklar dedi.
Ormana gitmem gerek.
Ve kurtla karşılaşmam gerek.
Yoksa hayatım asla başlamayacak.
Daha fazla durmayın.
Ormana gidin ve hayatınızı başlatın.
Hepinizi çok seviyorum.
8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz yeniden kutlu olsun.
Bütün kadınlar için buradayım, ayaktayım.
Siz de bizler için ayakta kalın.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
