
Neden Acı Çekeriz? Buddha'nın Hayatı Ve Öğretileri
27 Kasım 2024 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sadece biz insanlar gelecek için endişelenir, geçmiş için pişmanlık duyar ve şimdiki zaman için kendimizi suçlarız. Kendi düşüncelerimizin ağırlığından, açgözlülüğümüzden ve cehaletimizden dolayı acı çekeriz. Podcastin bu bölümün de Buddha'nın hayatına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz ve onun öğretileriyle yaşadığımız acılardan nasıl kurtulabileceğimizi araştırıyoruz. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Kaynaklar:
- Buda'nın Beyni - Rick Hanson
- Siddharta - Herman Hesse
- Budizm 101 - Arnie Kozak
- https://aeon.co/essays/was-the-buddha-an-awakened-prince-or-a-humble-itinerant
Podcast Danışmalığı İçin: genelsesler@gmail.com'a mail atabilirsiniz.
Mindfulness Koçluğu Almak İçin: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSegX75qHK3opuavI7kO8fsvVIaZjB6jxgiBkjTxhIdM8qu_QA/viewform?usp=header
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Kitap kulübüne katıl: https://www.shopier.com/32954138
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
(Gelen mailleri okumaya bayılıyorum)
Transkript
Sadece biz insanlar gelecek için endişelenir, geçmiş için pişmanlık duyar ve şimdiki zaman için kendimizi suçlarız.
İstediğimizi elde edemediğimizde sinirlenir, sevdiğimiz bir şey sonlandığında hayal kırıklığına uğrarız.
Acı çektiğimiz için acı çekeriz.
Ağrımız olunca üzülür, ölümü öfkelenir, yine mutsuz uyandığımız için mutsuz oluruz.
Mutsuzluğumuzun ve tatminsizliğimizin büyük kısmını kapsayan bu türden bir ıstırap beynimiz tarafından oluşturulur.
Fakat ironik bir şekilde bu ümit vadedicidir.
Çünkü beyin acının sebebi ise şifası da olabilir.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Eğer yeni geldiyseniz bu podcast'ta bilimi, psikolojiyi, felsefeyi ve sanatı yanıma alıyorum.
Aklıma takılan hayatla ilgili sorulara ve yaşarken çözemediğim bir takım problemlere çözüm bulmaya çalışıyorum.
Bugün ıstırabımızın kaynağına doğru bir yolculuğa çıkacağız.
Ve bu yolculukta bundan yüzyıllar önce yaşamış fakat hayatı ve öğretileriyle hala insanlığa ilham olmaya devam eden Buda'dan ve onun öğretilerinden konuşacağız.
Hepimiz biliyoruz ki acıdan bir kaçış yok.
Sevdiklerimizi kaybedebiliriz.
Yalnızlaşabiliriz. 10 yıllık evliliğimiz bitebilir.
Bir kaza geçirebiliriz.
Başımız ağrıyabilir. Fiziksel olarak canımız yanabilir.
Psikolojik olarak acı çekebiliriz.
Ve bunlar hayatın bir parçasıdır.
Acıdan bir kaçış yoktur.
Ve hayatta en zorlandığımız şeylerden bir tanesi bu acıdan ve ıstıraptan kaçmaya çalışmaktır.
Peki kaçmak bir çözüm müdür?
İşte Buda'nın ailesi ona bunu yapmaya çalışmış.
Onu acıdan ve üzüntüden, yaşlılıktan, hastalıktan korudukları tamamen steril bir ortamda yetiştirmeye çalışmışlar.
Peki bu mümkün olabilmiş mi?
Şimdi hep birlikte...
Yüzyıllar öncesine seyahat edeceğiz ve Siddhartha Gautama'nın yani Buda'nın hayatına bir bakış atacağız.
Sonrasında ise onun kendi hayatını yaşarken öğrendikleri ve bunlardan çıkardığı öğretiler üzerine konuşacağız.
Hikaye odur ki Buda annesinin yan tarafından Sezeryan'la doğmuştur.
Büyük ihtimalle normal doğumla doğmadığı için doğum sonrası travma nedeniyle Annesi onun doğumundan bir hafta sonra ölür.
Buda'nın asıl adı Siddhartha Gautama'dır.
Siddhartha ismi eminim size tanıdık gelmiştir.
Herman Hesse'nin o çok ünlü ve benim de bayıldığım kitabının adı.
Herman Hesse orada kendi yorumuyla aslında Buda'nın hayatını anlatır.
Hatta o kitaptan da bir iki alıntı okuyacağım bölüm boyunca.
Söylentilere göre Siddhartha'nın ailesi ya çok ünlü bir tüccar, tacir ailesidir ya da Kraliyete mensuptur.
Genel olarak kabul edilen algı bu arada Siddhartha'nın bir prens olduğu babasının da kral olduğu yönünde.
Doğumundan sonra Siddhartha'nın babası saraya bir falcı çağırır ve falcıdan oğlunun geleceğine bakmasını ister.
Falcı baktığında şöyle söyler.
Oğlunun önünde iki tane yol var.
Ya harika bir lider olacak ya da kutsal bir kişi olacak.
Bunu duyan babası çok üzülür ve çok korkar.
Çünkü... Hindistan'da bir bilgenin yani kutsal bir kişinin hayatı hiç kolay değildir.
Meditasyon yapmaları, çile çekmeleri, kendilerini dünyevi zevklerden arındırmaları gerekir.
İnsanlar bunu çocukları için istemezler.
Bu nedenle babası Siddhartha'ya yapay bir hayat hazırlar.
Öyle bir hayattır ki bu, Siddhartha yaşlı bir insan, hasta bir insan.
acı çeken birini hiçbir şekilde görmez.
28 yaşına kadar tamamen böyle fake, sahte bir balonun içerisinde yaşar.
Güzellik, para, zenginlik, zevk ve sefa vardır sadece hayatında.
Bu hikayeyi anlatırken bir hocam bu benzetmeyi yapmıştı.
Siddhartha aynı Truman Show'daki gibidir.
Eğer izlediyseniz o filmde de Truman tamamen sahte bir hayatın içerisine hapsedilmiştir.
Eşi sahtedir. Hayatı, evi sahtedir ve Truman bunun farkında dahi değildir.
Yani sahte bir yaşamın içerisine hapsolduğunun, bir simülasyonun içerisine hapsolduğunun farkında değildir.
Aynı Siddhartha gibi.
Aklımıza şimdi şöyle bir soru gelebilir.
Siddhartha hiç sarayından dışarı çıkmıyor muydu?
Tabii ki de çıkıyordu. Siddhartha yazlık ve kışlık sarayları arasında seyahat ediyordu.
Bu arada Siddhartha'nın bu seyahatlerinden önce babası bir grup insanı gönderir ve Siddhartha'nın geçeceği yolları temizlemelerini emreder.
Yani Siddhartha'nın o yollarda da kötü, çirkin, hasta bir şey görmesini asla istemez.
Fakat Siddhartha 28 yaşındayken yaptığı bu yolculuğunda ilk defa göz ucuyla bir şey görür.
Daha önce hiç görmediği bir şeyi.
Yaşlı birini.
Ve çok şaşırır. Hayatında ilk defa yaşlı biri görmüştür.
Bunu gördüğü an Siddhartha yaşlanacağını anlar.
Bu korkunç bir farkındalık anıdır.
Ve hikayeye göre Siddhartha o yolculukta aynı zamanda hasta birini, yaşlı birini, ölü birini ve bir de Yogi görür.
Bu karmaşanın içerisinde Siddhartha ilk defa gençliğini sonsuza kadar sürmeyeceğini, öleceğini, hasta alınacağını...
Ve yaşlanacağını fark eder.
Ve tüm bunların içerisinde hatırladığı tek huzurlu yüz, Yogi'ye ait olan yüzdür.
Siddhartha acıyı fark ettikten sonra, acıyla karşılaştıktan sonra saraydan ayrılmaya karar verir.
Çünkü artık kendi ıstırabıyla da yüzleşmiştir.
Herman Hesse kitabında bu saraydan ayrılmayı ve Siddhartha'nın o andaki niyetini çok güzel anlatıyor.
O kısmı direkt alıntılayarak okumak istiyorum.
Bir hedef bulunuyordu Siddhartha'nın önünde.
Tek bir hedef, arınmış olmak.
Susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış olmak.
Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak.
Benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak.
İşte buydu onun hedefi.
Ve işte Siddhartha bu hedefle birlikte bir yola çıkar.
Israptan özgürleşmek için...
Bir yogi grubuna katılır ve bu grubun içerisinde tam 7 yıl kalır.
7 yıl boyunca yalnızca meditasyon yapar, hiçbir şey yemez neredeyse.
Hatta rivayete göre günde sadece bir pirinç tanesi yer.
O kadar zayıflamıştır ki kaburgaları tamamen dışarı çıkmıştır.
Tamamen yoğun bir pratiğin içerisindedir.
Dünyevi zevklerden arındığı, sadece meditasyon yaptığı, sadece pratik yaptığı bir hayatın içerisindedir.
Şimdi şöyle bir baktığımızda Siddhartha'nın ilk 28 yılı hedonizm, zevk, para ve güzellik içinde geçer.
Ve Siddhartha bu süreçte maddiyatın acıya engel olmadığını görür.
Para acıyı önlemez.
Bakın burada para mutluluk getirmez demiyoruz.
Para acıyı önlemez.
Çünkü mutluluk doğası gereği zaten anlıktır.
Yani gelip geçicidir. Zevk, sefa, para ve güzellik size mutluluk getirir.
Ama anlık olarak getirir.
Mutluluk gittiğinde geriye yine kendi ıstırabınızla baş başa kalmış bir halde kalırsınız.
Siddhartha sonraki yedi yılında hayatının ilk evresinden farklı olarak acı içinde yaşar.
Ve bu acının, açlığın, fakirliğin içerisinde de yine iç huzuru bulamaz.
Görür ki ne zevk sefa ne de acı ona iç huzuru getirmez.
Bunun üzerine büyük bir hayal kırıklığı yaşar.
ve içinde bulunduğu yogi grubunu terk eder.
Fark eder ki ihtiyacı olan şey aslında orta yoldur.
Ne zevklere sıkı sıkı tutunduğu ki zevklere sıkı sıkı tutunmak da acı getirir ne de sadece acı içinde yaşayıp dünyayı tamamen reddettiği bir yerdedir huzur.
Siddhartha'nın orta yolu ihtiyacı vardır.
İşte tam bu sıralarda Siddhartha'nın aklına çocukken çiftçileri yanındayken yaşadığı bir an gelir.
Çocukken çiftçileri izleyen Siddhartha çiftçiler tarlayı sürerken kuşların topraktan çıkan solucanları yediğini görmüştür.
Ve bu Siddhartha'yı çok rahatsız etmiştir.
Kuşların gelip o solucanları avlaması ve onları canlı canlı yemesi onun için hoş bir an değildir.
Bu anı yaşadığında geçip bir ağacın altına oturmuş ve sessizce nefesine odaklanmıştır.
O an yaşadığı hisleri fark etmeye çalışmış ve nefesinde kalmaya çabalamıştır.
Garip bir şekilde kendisini iyi hissetmeye başlamıştır.
Siddhartha yıllar önce yaşadığı bu deneyimi hatırlar ve gider Bodhi ağacının altına oturur.
İhtiyacı olan şeyin derin bir meditatif hal olduğunun farkındadır.
O ağacın altına oturup da meditasyona başladığında dürtülerini aslında karşı koymuştur.
Çünkü dürtüleri belki de ona güzel kadınlarla birlikte olmayı, kral olmasını, zevk ve sefa içinde yaşamasını söyler.
Ama Siddhartha kalkmaz.
Tam 7 hafta boyunca oturur.
7. haftanın sonunda gökyüzünde kuzey yıldızını görür.
Ve o an daha önce kimsenin fark etmediği bir şeyi fark eder.
Ve artık silharta gotama budadır.
Bu da kısaca uyanık olmak demektir.
Yani uyanmış kişidir artık o.
Bu da ıstırabı giderecek olan gerçeğe uyanmıştır.
Ve ıstırabımızla nasıl gidereceğimizi bize dört asil gerçekle ve 8 aşamalı yoluyla öğretir.
Bunların hepsine tek tek gireceğim.
Fakat öncesinde Buda'nın hayatını nasıl ilerlediğine ufacık bakmak istiyorum.
35 yaşında aydınlanır Buda ve sonrasındaki 45...
5 yıl boyunca da öğretmenlik yapar.
Yani kendi öğretilerini insanlara öğretir ve onların da aydınlanmalarına yardımcı olur.
80 yaşında ise gıda zehirlenmesinden öldüğü söylenir.
Hayat boyunca hep şunları söylemiştir.
Kendine ışık ol, pratik yap.
Sakın zaman kaybetme, hemen pratiğe başla, otur, dinle ve gözlemle.
Çünkü sen gözlemleyen benliksin.
Buda'nın meditasyonun ana şeyinde oturup gözlemlemek, hem kendine hem de dünyaya yargısız bir zihinle bakmak vardır.
Buda'nın hayatı benim için her zaman bir ilham kaynağı olmuştur.
Buda'nın öğretilerine spritüel bir yerden bakan çok insan olduğunu biliyorum.
Fakat ben hem dört asil gerçeğe hem de sekiz aşamalı yoluna öyle bir noktadan bakmıyorum.
Ve bu konuyla ilgili zihnimde çoğu şeye yanıt veren...
Buda'nın öğretilerini veyahut da meditasyonla ilgili şeyleri günümüzde bilimin öğrettikleriyle birlikte harmanlayan ve gerçekten bunun bize faydasını, zihnimize, beynimize, benliğimize faydasını
anlatan çok güzel bir kitap var.
Hatta bölümün başında da o kitaptan bir alıntıyla başlamıştım.
Rick Hansen'ın yazdığı Buda'nın Beyni isimli kitap.
Bu arada bu bölümü hazırlarken kullandığım kaynakları, makaleleri, kitapları hepsi açıklamalar kısmında olacak.
Oradan hangi kaynakları kullandığımı bakabilirim.
Kendiniz de daha derin araştırma yapabilirsiniz eğer isterseniz.
Buda'nın dört asil gerçekte öğrettikleri benim hayatımda gerçekten büyük anlamda değişiklikler yaptı.
Çünkü kendi ıstırabımdan kaçamadığım, kendi kendimin hapishanesinden kaçamadığım çok fazla an yaşıyordum.
Ve bundan artık bir kaçışın mümkün olmadığına emindim.
Gördüğüm terapiler, okuduklarım hepsi elbette ki yardımcı oldu.
Ama kendi zihnimde aşamadığım bir bariyer vardı.
meditatif hale geçerek aşmaya başladım diyeceğim ama aşmak değil doğru kelime.
Olduğu gibi görmeye ve kabullenmeye başladım.
Öyle söyleyeyim. Ve ne zamanki kendimi, kendi oluşumu, kendi zihnimin işleyişini, kendi hayatımı kabullendim.
Orada benim için bir şeyler değişmeye, bir kıvılcım parlamaya başladı.
İnsanların çoğu uykuda çünkü uyanmak demek, gerçeği görmek ve bunun için bir şeyler yapmak demek.
Ve uyanık olmak, özel biri olmak, kahraman olmak.
Demek de değil. Yani farkındalığınız olduğunda siz özel birine dönüşmüyorsunuz.
Buda'ya göre uyanık olmak ıstırap deneyiminden özgür olmak.
Aslında bunu kendimiz için yapıyoruz.
Peki neden acı çekiyoruz sizce?
Neden? Bölümün başında girişte bir şey söylemiştim hatırlıyor musunuz?
Acının kaynağı olan beynimiz aynı zamanda onun çözümüdür de diye.
Beynimiz ve evrimimiz nedeniyle aslında acı çekiyoruz ve bundan hiçbir şekilde kaçışımız olmayacak.
Bu bilimsel olarak da kanıtlanmış bir şey.
Bize acı çektiren...
En önemli şeylerden bir tanesi sürekli olarak bir olumsuzluk önyargısına sahip olmamız.
Yani keyifsiz ve negatif deneyimlere çok fazla dikkat etmek üzerine evrilmiş olması beynimizin.
Ve bu da iyi haberleri çabuk unuturken, güzel şeyleri çabuk unuturken, kötü haberleri, endişeyi, kötümserliği çok fazla hatırlamamıza, yaşadığımız acı verici bir deneyimi sürekli
sanki tazeymiş gibi zihnimizde tutmamıza sebebiyet veriyor.
Sürekli olarak... olumsuzluk ön yargısıyla birlikte yaşıyoruz.
Ve bir diğer şey de beyin deneyimleri simüle etme noktasında gerçekten muazzam bir beceriye sahip.
Fakat bunun şöyle bir handikapı var.
Beynimizin bu simüle etme yeteneği bizi şimdiki andan koparıyor.
Ya hayali acılar çekmemize sebebiyet veriyor ya da gerçekte o kadar harika olmayacak yani yaşadığımızda bizi o kadar mutlu etmeyecek hazların peşinden koşmamıza neden oluyor.
Eskiden bir şeye sahip olduğumda, bir şey satın aldığımda, bir yere seyahat ettiğimde Mutlu olacağımı, iyi olacağımı ve harika hissedeceğimi zannederdim.
Sonrasında bunların hepsini deneyimledikten sonra gördüm ki bunların hiçbiri ama hiçbiri bana harika hissettirmiyor.
Ben artık mutlu olmak için veya iyi hissetmek için bir yere seyahat etmiyorum, bir şey satın almıyorum.
Sadece onu istediğim için o an.
Onu satın alıyorum veya hatta oraya gidiyorum ya da bir insanla buluşuyorum.
Hiçbir şekilde bir şeyden mutluluk beklentim yok çünkü zihnimin bunu abartacağını biliyorum.
Sadece bunlar yüzünden değil pek çok farklı sebepten hayatın genel doğası yüzünden de acı çekiyoruz.
Tabii bir de arzularımız var, isteklerimiz var ve bu arzulara, isteklere, yaşadığımız şeylere verdiğimiz tepkiler var.
Bu noktada size birincil ve ikincil okları tanıtmak istiyorum.
Birincil oklar hayatın bize getirdiği şeylerdir.
Yani bir kaza geçirmek, sevdiğimiz birini kaybetmek, yas tutmak, işten atılmak ya da dışlanmak, toplum tarafından istenmemek, yalnız kalmak, tek başımıza hissetmek
kendimizi. Bunlar birincil oklardır.
Yani hayatın getirileri veyahut da evrimimiz nedeniyle doğamızdan dolayı acı çektiğimiz şeyler.
Bu da der ki bunlardan kaçış yoktur.
Zaten bu birincil oklar acıdır.
Yani acının kendisidir. İkinci oklarsa bizim kendimize attığımız oklardır.
Yani yaşadığımız bu acıya verdiğimiz tepkilerdir.
Bu da buna ıstırap der.
Istırap senin buna verdiğin tepkidir.
Bir şeyi arzu etmen, bir şeyi istemen ya da bir şey başına geldiğinde ona karşı verdiğin tepkidir ikincil oklar.
Ve işte bu ıstıraptan yani ikincil oklardan, kendi kendimize attığımız oklardan, tepkilerimizin sonuçlarından kurtulmak için bize dört asil gerçeği öğretir.
Birinci gerçek, yaşam acı doludur.
Yani acı vardır ve insanın deneyiminde bundan kaçış yoktur.
İkinci gerçek, ıstırabın sebebi cehalet, açgözlülük ve öfkedir.
Çünkü bir acıyla karşılaştığımızda ona cahilce tepki veririz.
Ondan kurtulmaya çalışırız ve bu ıstıraba sebebi olur.
Üçüncü gerçek, ıstırabın sebebi ortadan kalkarsa acı da biter.
Dördüncü gerçek ise acıların sona ermesinin yolu sekiz aşamalı yolu takip etmektir.
Yani aslında dördüncü gerçek reçetedir.
Şimdi bu 8 aşamalı yolun hepsini tek tek anlatmayacağım.
Fakat bunun 3 aşamalı bir modelini öğrenmiştim bir derste.
Bundan bahsedeceğim daha basitleştirilmiş hali.
Birinci adım etiktir.
Etik şu demek, dünyayla nasıl buluşacağım?
Dünyaya geniş bir zihinle, derin ve açık bir şekilde nasıl bakacağım?
Nasıl bu dünyada var olacağım?
İkinci aşama mindfulness'tır.
Yani her gün yaptığımız...
ya da her gün yapmak istediğimiz, yapmaya çalıştığımız pratiklerdir.
Deneyimlerimizin sebebine dair bir içgörüye kavuşmaktır.
Kendi açgözlülüğümüzle, kendi cehaletimizle, kendi arzularımızla karşılaşmak ve onlara bir bakmaktır.
Üçüncü basamaksa içgörüdür.
Yani içgörü, mindfulness ve etikle dünyayı daha farklı deneyimlemek ve farklı şekilde davranmayı öğrenmektir.
İkincil oklara kurban gitmeden, olanı olduğu gibi kabul etme noktasıdır içgörüde.
Aslında şöyle baktığımızda görüyoruz ki açgözlülüğümüz, arzularımız, kendi cehaletimiz, kendi farkındalıksızlığımız bizim ıstırabımıza sebebiyet veriyor.
Karşılaştığımız şeylerle nasıl baş edeceğimizi ya da nasıl tepki vereceğimizi bilmiyoruz.
Eğer acı kaçınılmazsa ve hayatta böyle bir yerse belki de bizimle yapmamız gereken tek şey buda gibi oturmak ve birazcık gözlemlemeye çalışmaktır sürekli olarak sorunlardan
kaçmak veyahut da sorunlarla savaşmak bir çözüm değil oturmak, gözlemlemek içe dönmek ve yargısızca bakmayı öğrenmek gerekiyor Mindfulness
ile ilgili eğer daha fazla şey öğrenmek isterseniz bundan yaklaşık bir sene önce yaptığım 8 Haftada Beynini Değiştir isimli bir bölüm vardı.
Onu dinleyebilirsiniz. Bu bölümden sonra ben ne yapabilirim diye düşünüyorsanız direkt bir meditasyon, bir mindfulness pratiği olarak sadece şöyle oturup belki gözlerinizi kapatıp kendinize, bedeninizdeki
duyumlara ve etrafınızdaki seslere olan bitene bakıp onları gözlemleyebilirsiniz.
Kendi zihninizde dolan düşüncelere, hislerinize ve duyduklarınıza yargılamadan sadece bir bakmayı deneyebilirsiniz.
Genelde yaşadığımız bu yoğun şehir hayatında, işlerimizin içerisinde Durup dinlenmek, şöyle bir nefes almak gerçekten hiç mümkün olmuyor.
Çünkü şöyle durup dinlendiğimizde de elimiz hemen telefonumuza gidiyor.
Maalesef ki yani yaşadığımız bu çağ bizim çok ötemizde bir sistem olarak bizi çok zorluyor.
Bazen bireysel olarak çözemeyeceğimiz şeylerle savaşıyoruz.
Telefon bağımladığımız, çalışma saatlerimiz, yaşamak zorunda olduğumuz hayat gibi şeyler bunlar.
Bunlardan kaçış çok kolay değil.
Fakat yine de kendinize bir iyilik yapmak.
Bir beş dakika bile olsa oturmak ve şöyle ıstırabınızın kaynağına bakmak belki de size iyi gelebilir.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
İlk defa bu bölümde birinin hayatından bahsettim ve benim için de ilginç bir deneyim oldu.
Umarım beğenmişsinizdir.
Eğer beğendiyseniz sevdiklerinizle paylaşmanız beni çok mutlu eder.
Sosyal medyada paylaşımlarınızı görüyorum.
Etgenel Sesler Podcast ismiyle beni etiketlediğinizde ve hep söylediğim gibi çok mutlu oluyorum.
Bana ulaşmak isterseniz Instagram'dan veyahut da mail üzerinden yazabilirsiniz.
Yazdıklarınızın genelde geç bile olsa...
Hepsini okuyorum. Onları okumak da beni çok mutlu ediyor.
Eğer podcast ile ilgili şunu şöyle yapsam daha iyi olurdu dediğiniz bir şey varsa lütfen onları da yazın.
Çünkü gelişmek ve büyümek için bunlar hep bir fırsat.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
