
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm hep birlikte mutluluğun peşine düşüyoruz. Sürekli aradığımız, yaptığımız hatalara dahi 'ama ben sadece mutlu olmak istemiştim' diye kılıf uydurmak için kullandığımız ama bir türlü bulamadığımız bu mutluluk nerede? Bu soruya yanıt ararken Taoizm felsefesine bakacağız, evrim,nöroplastisite ve dopamin gibi kavramların üzerine eğiliceğiz ve çok sevdiğim yazar Chuck Palahniuk'un bir kitabı hakkında konuşacağız. Peki yanıtı bulabilecek miyiz? Aslında yanıtı çoktan söyledim bile. Ama siz yine de bölümü dinleyin :)Duygusal Zeka Ve İlişkiler Atölyesine Katıl:https://superpeer.com/bilgesen/collection/duygusal-zeka-ve-iliskiler-atolyesiKitap Kulübüne Katıl : https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar*******Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Bu kaydı...
Oldukça karanlık ve yağmurlu bir Eylül gününün öğle saatlerinde alıyorum.
Dışarıda o kadar çok yağmur yağıyor ki belki kaydı bile etkileyecek.
Ama artık oturup sizinle konuşmak istediğime ve bu bölümü kaydetmek istediğime karar verdim.
Eylül'ün girişi bana genellikle bir heyecan verir.
Bu heyecan yeni hedefler oluşturmak, yeni bir akademik dönemin başlaması ve sanki böyle bir yılbaşıvari havanın gelmesi gibidir bana.
Fakat aynı zamanda Eylül ayı bana bir depresiflik de getirir.
Bunun sadece bana özel bir şey olduğunu zannediyordum.
Fakat zamanla öğrendim ki aslında mevsimsel depresyon denen bir şey varmış.
Ve insanların hatırı sayılır bir kısmı Eylül ayıyla birlikte depresifleşmeye, daha karamsar düşüncelerin içerisinde kaybolmaya başlıyormuş.
Her ne kadar böyle karanlık havalarda kendimi mutlu etmek için mumlarımı yaksam ya da işte sıcak bir şeyler içsem, kendime iyi bir ortam yaratmaya çalışsam bile Eylül benim için bir tık karamsarlığı ve içe dönüşü
de ifade ediyor. Evet, içe dönüş demişken.
Aslında bu bölümün ana konusuna doğru gelmeye başlıyoruz.
Başlıkta da okuduğunuz gibi bu bölümde mutluluğun sırrından bahsedeceğiz.
Mutluluğun sırrı sanırım mutlu olmayı beklememekte.
Eğer bir sır varsa bu anca bu olabilir.
Öyle söyleyeyim. Mutluluk yavaşlamakta ve bir şeyler için aslında çabalamamakta gizli.
Daha derin bir şekilde bölümün ilerleyen kısımlarını da açacağım.
Bazı kitaplardan, bir felsefeden ve başka birkaç şeyden daha bahsedeceğim.
Ama öncesinde bu bölümü yapmaya beni iten şeyden bahsetmek istiyorum.
Dedim ya, Eylül'le birlikte içime doğru dönmeye başladım.
Bir tık daha evde vakit geçirmeye başladım.
Bunu sadece bence havaların kararması ya da Eylül ayının gelmesi değil, aynı zamanda benim bazı konular üzerine düşünmeye başlamam da etkiledi.
Ben genellikle... sabit duran bir insan değilim.
Yani sabitlikten kastım şu değil.
Bir yere gitmekten, gezmekten ya da sürekli bir hareket halinde olmaktan bahsetmiyorum.
Bahsettiğim şey karakterim, düşünce yapım ve varoluşum sabit kalmaz.
Sürekli bir büyüme içerisindeyim ve hayatın anlamının da büyüme değil, deneyimler elde etmek de gizli olduğunu düşünüyorum.
Ve genelde sürekli bir arayış içerisinde olduğumu söyleyebilirim.
Hayatım tam aradığımı buldum, huzuru yakaladım dedi.
dediğim anlarla bir şeyler arıyorum, huzurum yerinde değil.
Nerede o aradıklarım dediğim anların arasında gidip geliyor.
Sürekli bir şeyi arıyorum, aradığımı buldum sanıyorum ve sonra onun yetersiz geldiğini fark edip yeniden bir arayışın içerisine giriyorum.
Sanırım bu da dediğim gibi büyümekle ve kendini geliştirmekle alakalı bir şey.
Siz büyürken, gelişirken ya da yeni bir şeylerin peşinden koşarken çevreniz sizin gibi değilse veyahut da yaptığınız şeyler bu yeni gelişmiş benliğinizle uyuşmuyorsa huzursuzlanmaya başlıyorsunuz
ve o durumu değiştirmek istiyorsunuz.
Son zamanlarda dışarıya çıktığımda genellikle şunu fark ediyordum.
Her şey sürekli bir hareket halinde.
Sürekli bir şeyleri başarmak, bir şeyleri elde etmek ve bir şeylere kavuşmak istiyoruz.
Kötü bir şey mi? Hayır değil. Ben de bir tık başarı odaklı ve hayallerinin peşinden koşma odaklı bir insanım aslında.
Ama bunun hayatımın orta yerine oturmasından, panik hatamı, anksiyetimi tetiklemesinden çok fazla sıkılmaya başladım.
Zihnimiz, bedenimiz sürekli bir hareket ve devinim halinde ve dışarıdaki hayat da bunu besliyor.
Arkadaşlarımızla görüşüyoruz, çalışıyoruz, bir şeylerin peşinden koşuyoruz, mutluluğu arıyoruz.
Fakat bir türlü mutlu olamıyoruz.
Neden olamıyoruz? Bunu sorgulamaya başladım zihnimde ve şunu fark ettim.
Aslında bir kıstasın içerisinde yaşıyoruz.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslama ya da zihnimizdeki başarı stiliyle kıyaslama durumu içerisindeyiz.
İş hayatımız, kazandığımız para, ilişkilerimiz, arkadaşlarımızın sayısı bunların hepsi bizi toplumda bir yere getiriyor.
Sadece tüketim mallarını değil aynı zamanda duyguları ve insanları da tüketiyoruz.
Benim çok fazla gözlemlediğim bir başka şey ise romantik ilişkilerin de birer tüketim nesnesi haline gelmiş olması ya da bir başarı kıstası olmuş olması, bunun mutlulukla bağdaştırılmaya başlaması ve ne kadar
kişiyle birlikte olduğunuzun bir başarı sayısı olarak görülmesi, bunlardan sürekli bahsedilmesi.
Bu yapılan şeyleri iyi veya kötü olarak etiketlemiyorum.
Sadece benim gözümde bunun insanın huzurunu kaçırıyor.
ve gerçek mutluluğun önünde engel teşkil eden şeyler olduğunu düşünüyorum.
Tam böyle insanların birbirini tüketmesinden son derece bunaldığım bir zamanda karşıma Carl Jung'un o ünlü sözü çıktı.
Diyor ki, dışa bakan rüya görür, içe bakan uyanır.
Evet dedim, benim de içime çekilme zamanım geldi.
Bir süreden beri neredeyse ihtiyaç dışında hiçbir şey tüketmiyorum diyebilirim.
Evde yemek yapmaya çalışıyorum.
Çok fazla şekerli gıdalar tüketmiyorum.
Eğlenmek için dışarıya çok nadir çıkıyorum.
Hatta hiç çıkmıyorum düşününce.
Arkadaşlarla çok fazla görüşmüyorum.
Daha çok meditasyon yapıyorum.
Uzun uzun yazılar yazıyorum ve kendi kendime düşünüyorum.
Ve bu süreçte fark ettiğim çok şey oldu.
Uzun zamandan beri bir rüya gördüğümü fark ettim.
Aynı Jung'un söylediği gibi.
Maşasının ve seslerinin benim kendi iç sesimi bastırmaya başladığını gördüm.
Çünkü elimde olmadan o tüketim döngüsüne ben de girmiştim.
Duyguları, insanları, eşyaları, araçları sürekli bir tüketme halindeydim.
Sürekli bir harcama halindeydim.
Fakat ürettiklerim tükettiklerime kıyasla oldukça azdı.
Yani dengeyi kaybetmiştim.
Oysa hayatta her şey denge ile güzel.
Denge olmadığı müddetçe o aradığımız huzuru, denginliği ve mutluluğu maalesef ki bulamıyoruz.
Ve bu düşünce serüvenimin sonucunda şunu çok net bir şekilde kabullendim.
Mutluluğu bulacağımız tek yer kendi içimizdir.
Kendi akışımızı yakaladığımızda ve kendi olma halimizi yakaladığımızda o mutluluğu da buluyoruz.
Mutluluğu fetişleştirmemek gerekiyor bu arada.
Sürekli mutluluğun peşinde de koşmamak gerekiyor.
Ama şunu da zihinden hiç çıkarmamak gerekiyor.
Varoluş bir eylem değil, bir oluştur.
Yani biz olarak o huzuru ve mutluluğu yakalayabiliriz.
Sürekli bir şeylerin peşinden koşarak ve çabalayarak değil.
Burada anlattığım şeyin yanlış anlaşılmasını istemem.
Elbette ki hayatta bir şeyleri için çabalayacağız, bir şeyleri yapacağız.
Ama sürekli zorlama halinde olmamak, sürekli bir şeyleri elde etmek için özellikle mutluluk...
aşk, sevgi gibi kavramları elde etmek için insan üstü bir çabanın içerisine girmemek, bir yarışın içerisine kendimizi sokmamak gerektiğinden bahsediyorum.
Bunun Yani bu sürekli olarak bir şeyleri avlama, bir şeyleri elde etme çabamızın biyolojik bir kısmı da var aslında.
Yani tüm bu davranışlarımız sadece bizim duygusal durumumuz ya da dış dünyadan değil, aynı zamanda bizim bedensel ve biyolojik yapımızdan da kaynaklanıyor.
Evrimimizin her zamanki gibi bu durumda çok fazla katkısı var.
Ama öncesinde şunu söylemek istiyorum.
İnsanın beyninde nöroplastiste diye bir şey var.
Yani bizim zihnimiz başımıza gelenler, yaşadıklarımız, okuduklarımız ve maruz kaldıklarımıza göre şekilleniyor ve değişebiliyor.
Bu hayat boyu devam eden bir süreç.
Yani bu hayatta yapamam diye bir şey yok.
Beynimizi her şeye göre eğitebiliriz, yeteri kadar çabalarsak.
Fakat yaşadığımız bu modern çağda sinir ağlarımızı dışarıdan gelen şeyler genelde şekillendiriyor.
O maruz kaldığımız onlarca bilgi.
sosyal medyadan, haber kanallarından, tv'den, dışarıda geçirdiğimiz vakitten, insanlardan o kadar çok şey akıyor ki ve bunların bizim beynimizi şekillendirmesine, düşünce biçimimizi ve
duygularımıza yön vermesine izin veriyoruz.
Fakat aslında olması gereken bunun içimizden gelmesi.
Bizim kendimizin içimizden gelen bir şekilde beynimizi ve duygularımızı şekillendirmeye çalışmamız.
Tüm bunlar ise kişinin birazcık yavaşlaması ve kendine dönmesiyle mümkün.
Tam burada bir felsefeden bahsetmek istiyorum.
Taoizmi hiç duyduğunuzu bilmiyorum.
Çok çok eski bir felsefe.
Hatta kurucusu Tao'nun yaşayıp yaşamadığı dahi bilinmiyor.
Belki bu insanların uydurduğu bir şey olabilir ya da pek çok insanın zaman içerisinde birbirinin üzerine koyarak getirdiği bir bilgelik türü olabilir.
Fakat bu felsefenin Wei Wu Wei dediği bir şey var.
Bu terinle de inner...
World Other World isimli bir belgeselin dördüncü bölümünde karşılaştım.
Belgesel oldukça ilginçti.
Bir tık spritüel belgeseldi.
Artık biliyorsunuz benim spritüel olmadığımı.
Fakat özellikle dördüncü bölümünü oldukça beğendiğimi söyleyebilirim.
Yani kişinin düşünce akışlarının ve oluş biçiminin onu nasıl etkilediğine dair olan kısımları.
Wei Wuwei felsefesi şunu savunuyor.
Yapmadan yapmak.
Peki bu nasıl olacak?
Şunu söylüyor bu felsefe, ne çok çaba gösterilmelidir ne de çabasız olunmalıdır.
Hayat dengeye ihtiyaç duyar.
Yani aslında burada olması gereken şey bazı şeyler için yapmamız gereken şeyler için çabalamamız, diğerlerini ise akışa bırakmamız.
Yani yaşamın akışı içerisinde ritimsel bir şekilde hareket etmemiz.
Son dönemlerde böyle aynı saatlerde uyanmaya, aynı saatlerde yatmaya, mecbur olduğum işlerimi yapmaya, Geri kadar zamanlarda sakince meditasyon yapmaya, sadece sevdiğim insanlarla görüşmeye.
İşte evde yemek yapmaya, temizlik yapmaya, evcil hayvanla ilgilenmeye başladım.
Ve bu şekilde yaşamımda böyle tık tık tık bir ritim yakaladığımı gördüm.
Bu ritimsel anlayış ve çabasızlık içerisinde yaşamak.
Çünkü şu an hayatımda gerçekten hiçbir şey için özel çaba göstermiyorum.
Yani burada hiçbir şeyden kastım şu.
Mutlu olmak için ekstra bir çabam yok.
Yeni birileriyle tanışmak için ekstra bir...
çabam yok. Daha başarılı olmak için ekstra bir çabam yok.
Sadece yapmam gereken şeyleri yapıyorum ve onun dışında iç dünyama kendime vakit ayırıyorum.
Ve şunu gördüm ki böyle bir ritmik sürecin içerisinde olmak böyle bir çabasızlığın içerisinde olmak bana gerçekten huzur ve mutluluk getirmeye başladı.
Ve onun da ötesinde gerçek içsel problemlerimi fark etmemi ve onları çözmeye çalışmamı da sağladı.
Sürekli dış dünyayla bağlantılı olduğumuzda ve dış dünyadan gelen şeylere maruz kaldığımızda gerçek sorunlarımızı ve gerçek problemlerimizi unutuyoruz.
Orada tanıştığımız işte Ahmet'in, Mehmet'in derdi, okuduğumuz bir haberde bozulan moralimiz veyahut da herhangi duyduğumuz başka bir şey.
bizim gerçekte bağlantı kurmamız gereken ve çözmemiz gereken şeyi unutmamızı sağlıyor.
Burada şu yanlış anlaşılmasın, sosyalleşmeyin ya da işte birileriyle görüşmeyin demiyorum.
Tabii ki de sosyalleşip görüşeceksiniz.
Fakat denge, bir şeyleri sürekli ve fazlaca yapmak, fazla arkadaş edinmeye çalışmak, mutluluğu orada burada aramaktan vazgeçmekten bahsediyorum aslında.
Rahat ol, benim yaptığım gibi akışa bırak ve...
Bir bak bakalım mutluluk sana gelecek mi?
Huzur sana gelecek mi?
Bir sakinleş yani sürekli kovalama.
Bence bu ilişkiler için de geçerli.
Hani böyle sürekli söylenen bir söz vardır.
Evlenen herkes şey der.
Ay canım biliyor musun hiç beklemediğin anda oluyor.
Şu an bunu duyanlar sinir krizi geçirdi.
Gerçekten aşırı sinir eden bir şey.
Ama haklılar. Sürekli birisini bulmak için ya da işte o romantik partneriniz hayatınızın aşkını bulmak için çabaladığınızda onu bulamıyorsunuz.
Hatta daha da kötü tecrübeler yaşayıp hayatınıza yeni travmalar katıyorsunuz.
Fakat aramak için uğraşmadığınızda kendi hayatınızın ritminde yaşayıp gerçekten paşa gönlüm nasıl istiyorsa diye böyle...
Keyfinizce yaşadığınızda bir şekilde o karşınıza çıkıyor.
Bu nasıl oluyor bilmiyorum.
Yani demek ki bu antik filozofların bildiği bir şey varmış arkadaşlar.
Eskileri dinlemek gerekiyor.
Baba annem öyle derdi.
Eskilerin lafından çıkmayacaksın derdi.
Tabii ki de eskilerin her dediği şey doğru değildir.
Fakat bu antik filozofların, işte Yunan filozofların da aynı şekilde stoğacılığa baktığımızda görüyoruz.
Bizim şu an çözmek için uğraştığımız problemleri bundan binlerce yıl önce çözdüklerini aslında gözlemleyebiliyoruz.
Yani demek ki sürekli yeni bir şeyleri aramanın bir alemi yok.
Birazcık da sakinleştiğimizde, yavaşladığımızda belki de onlar bize gelecekler.
Hayatın akışında olmayı ve yaşamın belki de anlamının bunun içerisinde gizli olduğunu anlatan çok sevdiğim bir kitap var.
O da Herman Hesse'nin Siddhartha isimli eseri.
Siddhartha da aslında hem Buda'nın...
...yolculuğuna hem de onun gözünden hayatın anlamına bakıyoruz.
Tabii ki de bu gerçek Buda'nın yolculuğu değil, Herman Hesse'nin kalemiyle...
Buda'nın hikayesini dinliyoruz.
Biliyor musunuz bilmiyorum. Buda'nın aslında ilk adı Siddhartha.
O bir prenskenki adı bu.
Aynı zamanda bu kitabı bu hafta kitap kulübünde de okuyacağız.
Eğer katılmak isterseniz bize katılabilirsiniz.
Orada da hep birlikte böyle kitaplar üzerine tartışıyoruz ve konuşuyoruz.
Gerçekten güzel bir topluluk yeri gelmişken yine söyleyeyim dedim.
Yeniden mutluluğa dönmek istiyorum.
Yani mutluluk peşinde koşmamızdan bu bölümün de ana meselesi olduğu için.
Genelde şöyle bir yanılgıya da...
Mutluluğun sanki anlık hazlar ve elde ettiğimiz, tükettiğimiz şeylerle bağlantılı olduğunu düşünüyoruz.
Fakat bununla alakası yok.
Bölümün başında da bahsettiğim gibi bizim biyolojimiz de davranışlarımızı ve beklentilerimizi aslında şekillendiriyor.
Peki bu nasıl da oluyor? Vücudumuzda dopamin dediğimiz bir kimyasal var.
Ve dopamin aslında bizim tüketim alışkanlıklarımızı ve isteklerimizi şekillendiren ana madde belki de diyebilirim.
İnsan beyni maalesef ki bizi mutlu etmek için evrilmiş bir şey değil.
Tam aksine bizi hayatta tutmak için evrilmiş bir organ.
Ve beynimiz bize sürekli şunu söylüyor.
Daha fazla, daha fazlasını al.
Neden? Bu sırrı tabii ki de evrimimizde gizli.
Eskiden atalarımız önündeki yemeğe bakıp çok şükür bu etimi avladım şimdi karnımı doyuracağım demiyordu.
Şunu düşünüyordu. Bir sonraki avım ne zaman olacak?
Bu et çünkü bitecek ve yenisini avlamam gerekiyor.
E bu ne zaman yapacağım?
Sürekli... ileriye odaklılardı ve daha fazlasını istemeye odaklılardı.
Çünkü eğer böyle olmasalardı açlıktan ölürlerdi.
O zamanlarda gıda satın alabilecekleri herhangi bir markette olmadığı için ve yaşamak için sürekli avlanmaları, hayatlarını tehlikeye atmaları gerektiği için ve avlanmamanın da onlar için açlıktan
ölmek demek olduğunu düşünürsek bunun oldukça mantıklı bir zihin yapısı olduğunu görürüz.
Fakat şu an her şey elimizin altında.
AVM'ye girdiğimde market, kıyafet, aksesuar her şeyi görüyorum.
Ve tüm bunların hepsine sahip olmak istiyorum.
Çünkü beynim daha fazlasını istiyor.
Dediğim gibi sadece tüketim mallarında değil, aynı zamanda duygular, insanlar, ilişkilerinde de daha fazlasını istemeye ve tüketmeye odaklı olmamızın sebebi aslında dopamin.
Bizlerin kolay kolay mutlu olabilen varlıklar olmamasının sebebi...
İşte bu. Yavaşlamayı ve sakinleşmeyi kendimize öğretmemiz gerekiyor.
Bu bir nevi evrimimize ters düşmek demek.
Ve bu yüzden de hiç kolay değil.
Dopamin aslında beklentinin molekülü.
Yani bir şeyi hayal etmenin.
Düşünsenize işte birini görüyorsunuz ve ondan çok hoşlanıyorsunuz.
Onunla bir ilişki yaşamayı hayal ediyorsunuz.
Ya da vitrinde bir elbise görüyorsunuz, çok beğeniyorsunuz ve onu satın almayı hayal ediyorsunuz.
Ve bu hayal size o kadar mutluluk veriyor ki.
Fakat gidip o elbiseyi satın aldığınızda ya da o beğendiğiniz kişiyle ilişki yaşamaya başladığınızda hayal ettiğiniz gibi olmadığını görüyorsunuz.
Aslında ona sahip olduğunuzda o kadar da mutlu olmadınız.
Eminim bunu çok fazla kişi yaşamıştır aramızda.
İşte dopamin şunu diyor.
Git ve onu elde et.
Onu elde ettiğinde çok mutlu olacaksın.
Fakat elde ettiğin andan itibaren artık onunla ilgilenmemeye başlıyor.
Dopamin senin o şeyle mutlu olmanla ilgilenmiyor.
Sana şunu söylüyor. Tamam bunu elde ettin ve şimdi...
Yenisini elde etmelisin.
İşte bu aşkta bir türlü tutturamayan, uzun ilişkiler kuramayan insanların sürekli aslında bu dopamin hissinin elinde köle olduklarını söyleyebilirim.
Bu yüzden de mutluluğu bulamıyorlar.
Çünkü dediğim gibi... Dopamin hiçbir şekilde ilgilenmiyor senin onu elde ettikten sonra ne yapacağına.
Geçen hafta çok ilginç bir kitap okudum.
Aklıma şimdi o geldi. Chuck Palahniuk'un Bir Haz Markası isimli kitabı.
Chuck Palahniuk aynı zamanda Fight Club'un da yazarı.
Fight Club benim gerçekten en sevdiğim filmdir.
Bayılırım yani kaç defa izlediğimi bilmiyorum.
Bir Haz Markası Chuck Palahniuk'un sınırlarını zorladığı ve herkese göre olmayan bir romanı diyebilirim.
anlamda tetikleyici olabilecek ve okuması zor bir eser.
Bir yer altı edebiyatı klasiği bence.
Kitapta bir milyarder karakterimiz var.
Bu karakter yeni bir marka kurmaya çalışıyor ve bu markanın adı da Beautiful You.
Beautiful You'nun adı altında üretilen ürünler ise kadınlara haz verecek ve onları tatmine götürecek erotik oyuncaklar.
Bu oyuncakları üretmek içinse işte bazı denekler kullanıyor ve günün sonunda aslında bu erotik oyuncakları piyasaya sunuyor.
Fakat bunlar bizim tahmin ettiğimiz şekilde oyuncaklar değiller.
Gerçekten bu ürünleri kullanılan kadınların hepsi birer haz bağımlısına dönüşüyor.
Ve bu milyarder karakterimizin deneklerinden biri olan bu ürünleri üretirken üzerinde denediği kişilerden biri olan Penny'yi en çok gözlemliyoruz kitap boyunca.
Penny ilk başta bu milyarderle adı Maxwell bu arada adını söyleyerek devam edeceğim bundan sonra.
Maxwell'le ilişki yaşamaya başladıktan sonra ve işte bu erotik hazları fazlasıyla deneyimlemeye başladıktan sonra şunu fark ediyor.
İlk başlarda evet mutlu oluyor.
Fakat zamanla bu hazların ona tatmin vermediğini görüyor.
Ve bu hazın insanı delirtmeye başladığını, sürekli kendi peşinden koşturduğunun, daha fazlasını istediğini Ve kendisine bağımlı ettiğini görüyor.
Bu bağımlılığa ise karşı koyabilmenin kitapta tek bir yolu var.
O da gerçekten sevdiğin bir varlığı düşünmek.
Bu annenle yaşadığın güzel bir an olabilir.
Belki gerçekten aşık olduğun birisini hayal etmek olabilir.
O insanları düşündüğünüzde o haz bağımlılığından ve o çılgınlığın içerisinden kurtulmaya başlayabiliyorsunuz.
Kitabı okurken beni çok düşündürten şeyler oldu.
Maalesef ki... Tüketime ve hazla odaklı bir toplumda yaşadığımızı düşünüyorum.
Sürekli hazın pompalandığı, bir şeylerin tüketiminin kolay olduğu bir ortamda uzun süre ilişkiler kurabilmek, elimizdeki şeylere şükredebilmek ve anın içerisinden, akıştan keyif
alabilmek kolay değil.
Çünkü sürekli dopaminin peşinden koşmaya başlıyoruz.
Fakat insan bedeni dopamin dışında başka kimyasallar da salgılıyor.
Bu kimyasallara burada ve şu an kimyasalları diyeceğim.
Bu terimleri ise geçen hafta kitap kulübünde okuduğumuz Daniel Liberman'ın yazdığı Beyin Daha Fazlasını İster isimli kitaptan öğrendim.
Gerçekten bu kitabı okumanızı da çok tavsiye ederim.
İnsan beynini anlamak için isteklerimizin ve kararlarımızın sebebini anlayabilmek için bence harika bir eser.
Yazar kitapta şöyle söylüyor.
Dopaminin karşısında olan bazı kimyasallar vardır ve bunlara şu an kimyasalları yani şu anın baş harfleri olan şah kimyasalları adını vermiş.
Bunlar serotonin.
Oksitosin ve endorfin gibi kimyasallar.
Bu kimyasallar salgılandığında diyor hisler ve duygular zevk vermeye başlar ve ağın içerisinde yaşamaya başlarız.
Hatta yapılan deneylerde gözüküyor ki uzun süreli ilişkiler yaşayabilen romantik partnerleriyle uzun süre boyunca birlikte kalabilen insanların bu şu an kimyasallarını
daha fazla salgıladığı fakat sürekli tek gecelik ilişkiler yaşayan ya da kısa kısa ilişkiler yaşayan zamanla bu ilişkilerden romantik ilişkilerinden sıkılan insanların ise dopamin sevgilerinin
daha yüksek olduğunu görüyoruz.
Gerçek aşkı bulabilenler ise Tırnak içerisinde gerçek aşk diyorum.
Hani ilk başta belki dopaminin gücüyle ilişkiye başlayan, çılgıncısına seven fakat sonrasında şu an kimyasallarına doğru geçiş yapıp partneriyle daha böyle anın
içerisinde emekle uzun ilişkilerden zevk almaya başlayan insanlar olduğu gözlemlenmiş.
Şu an kimyasallarını salgılayabilmek için şükretmeyi bilmek, elimizdeki insanın güzel yönlerini görebilmek ve uzun...
vadede aslında birlikte ne kadar mutlu olabildiğimizi görebilmek gerekiyor.
Bu sadece ilişkilerde değil.
Bir kıyafette de olabilir.
Yani sürekli diyelim bir şeyleri satın almaya eğilimliyim.
Fakat elimde gerçekten çok güzel kıyafetler var.
Şu an kimyasallarını salgılayabilmek için bu kıyafetlere bakıp da aslında şükredebilmek ve ne kadar güzel olduklarını takdir edebilmek gerekiyor belki de.
Kitapta da bunu anlatıyor zaten.
Ve yazar şunu tavsiye ediyor.
Diyor ki hayatta dopamin Ve şu an kimyasallar dengede olmalıdır.
Çünkü dopamin olmadan bir şeyleri başarma isteğimiz çok fazla olmayacak.
Ki zaten bir şeyleri başarmadığımızda da mutsuz oluyoruz.
Yani ilerlemeyi de istememiz gerekiyor bir yanda.
Fakat bir yandan da elimizdekilerin kıymetini bilmeyi ve anda kalmayı da bilmemiz gerekiyor.
Sürekli hazın kölesi.
olmamamız ya da anlık isteklerimizin peşinden koşmamamız uzun vadeli mutlulukları da deneyimleyebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
O halde diyor bu ikisini dengeye getirebilecek en iyi şeylerden biri sanatla ya da işte elimizle yaptığımız faaliyetlerle ilgilenmektir.
Yani yemek yapmak, dikiş dikmek, dansa gitmek, yürüyüş yapmak.
Farkındaysanız bunlar tüketmekten daha çok bir şeyleri deneyimlediğimiz, anın içerisinde kaldığımız ve ürettiğimiz Bunları yaptığımızda beynimizdeki bu dopamin ve diğer şu
an kimyasalları daha dengeye giriyormuş ve bizleri daha huzurlu mutlu insanlara çeviriyormuş.
Ben de buna bağlı olarak bir dans dersine başladım.
Ve şunu fark ettim dans ederken.
Daha çok başlangıçtayım ve çok yetenekli olduğumu da söyleyemem.
Ama dans saatleri süresince o kadar çok ağına giriyorum.
Hem bedenimi hem de işte o ritimleri ezberlemek için zihnimi kullanıyorum.
Hem ilerlemeyi istiyorum yani daha iyi dans edebilmeyi istiyorum.
Hem de dans ederken ağının içerisinde müthiş keyif alıyorum.
Gülüyorum, eğleniyorum, hareket ediyorum.
Tüm bunlar gerçekten bana o dengeyi öğretiyor.
Ağını yaşamayı öğretiyor belki.
O yüzden insanın kendi biyolojisini de göz önüne alarak tüm bunlara göre kendini düzenlemesi gerçekten çok önemli.
Bu hayatta yavaşlamak hiç kolay değil.
Özellikle de büyük şehirlerde yaşayan insanlar için bu çok zor.
Talepkar işlerde, sürekli daha fazlasını isteyen işlerde çalışan insanlar için bunu yapmak çok zor.
Ve tüm bu anlattıklarım kesinlikle herkes uymalıdır demiyorum.
Sadece gerçekten hepimizin içerisinde bir memnuniyetsizlik, bir huzursuzluk oldu.
Artık şunu hepimiz bence öğrendik.
Yeni bir şey satın aldığımızda ve sürekli yeni insanlarla tanışıp vakit geçirdiğimizde, umarsızca tükettiğimizde veya gezdiğimizde de aynı şekilde.
Çünkü deneyim de fetişleştirilebiliyor.
Sürekli böyle yeni deneyimlerin peşinden hunharca koştuğumuzda mutlu olmuyoruz.
Yani olamıyoruz. Böyle bir şey mümkün değil.
Jung'un da söylediği gibi içine bakan uyanıyor.
İçe dönmemiz.
Sinir ağlarımızı, nöroplastistemizi kendimizin şekillendirmeye başlaması ve elimizdekilerin de ne kadar kıymetli ve güzel olduğunu görebilmemiz gerekiyor.
O doğru ilişkiyi bulmak için, mutluluğu bulmak için, başarıyı bulmak için kendimizi paralamamıza, paramparça olmamıza gerek yok.
Evet bazen çok çalışmamız gerekebilir.
Bu da okey.
Ama sürekli böyle olmamız mümkün değil.
O yüzden şimdi derin bir nefes alın.
Aynı benimkisi gibi. Şu ana gelin.
Ve bir sakinleşin.
Çok fazla çabalamadan da bir şeyleri elde edebilirsiniz.
Kendiniz olmaya çalışın.
Dengede olmaya çalışın.
Kendinize saygı duyun.
Çaba ve çabasızlığın arasındaki o dengeyi bulmaya çalışın.
Bunu yaparken de bunu da fazla abartmayın.
O dengeyi bulacağım bulacağım diye yani kendinizi yırtmayın.
Yapmadan yapmayı...
Öğrenmeye çalışın. Umarım vermeye çalıştığım mesajı en iyi şekilde verebilmişimdir.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Sizlerle buluşmak, konuşmak her zamanki gibi çok keyifliydi.
Umarım bu bölümü dinlemek de size aynı şekilde keyif vermiştir.
Her zaman dediğim gibi Instagram'da etgenelseslerpodcast ismiyle bana ulaşabilir.
bölümle ilgili fikirlerinizi benimle paylaşabilirsiniz.
Eğer beğendiyseniz bu bölümümüzü tehditlerinizle paylaşabilirsiniz.
İnstagram'da paylaşabilirsiniz.
Bütün bunların hepsi beni çok mutlu ediyor gerçekten.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Dengede ve huzurla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
