
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kötü haberlerin ve felaketlerin bitmediği coğrafyamızda hepimizin biraz mutluluğa ihtiyaç duyduğunu kim inkar edebilir? Çok şanslı olarak doğmamış olabiliriz, çevremizdeki insanlar dünyanın en mutlu insanları olmayabilir ve bizleri negatif yönde etkiliyor dahi olabilirler. Ama biz yinede kendimiz için bir şeyler yapmayı ve mutlu olmayı tercih edebiliriz. Çünkü hep dediğim gibi mutluluk bir seçimdir.
Bu bölümde kendi mutsuzluğuma tedaviler ararken karşılaştığım İskandinav ülkelerine ait bazı kelimelerden ve bu kelimelerin tarif ettiği yaşama yollarından bahsediyorum. Kendi hayatımda uyguladığım ve işlevselliğini teyit ettiğim bu kavramlar belki sizin de hayatınızda bir yerlere dokunur ve olumlu yönde değiştirir diyerek bu bölümü hayata geçirdim. Şimdiden mutlu mesut dinlemeler.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba, hepiniz hoş geldiniz.
Ben Bilge. Bugün mutlu olmanın yollarını tarif eden bazı kelimeler üzerine konuşacağız.
Bu kelimeler bizim kültürümüze ait değil ama anlattıkları şeyleri herkes uygulayabilir.
Bize hep mutluluğun parayla satın alınamayacağını söylediler.
Sizi bilmem gerçi ama en azından bana öyle dendi.
Fakat yapılan araştırmalara göre mutluluğun parayla bir ilgisi var.
Ama minik bir ilgi bu.
Daha bölümün en başında bunu aydınlatmak istedim.
Yapılan bu araştırmaya göre yıllık geliriniz 70 bin doların üzerine çıkmaya başladığı andan itibaren artık mutluluğunuz üzerinde herhangi bir etkisi yok.
Yani bu şu demek yıllık 70 bin dolar kazanmanızla 1 milyon dolar kazanmanız arasında mutluluğunuz açısından bir fark oluşmayacak.
Tabi bu Amerika şartlarında yapılmış olan bir araştırma ve Türkiye'de yıllık geliri 70 bin dolar olan az insan var.
Bizim için zaten bu bir zenginlik işareti olurdu.
Bu araştırmaya rağmen yeteri kadar paramız olmadığında dahi mutlu olabileceğimizi savunuyorum.
Finansal olarak ailemden kopmaya ve kendi maddi ihtiyaçlarımı tek başıma karşılamaya çalıştığım bir dönemdeyim şu an.
Maddi ve manevi olarak da hiç bu kadar zorlandığım başka bir zamanım olmadı.
Resmen hayatın gerçekleri, ülkenin ekonomik durumu, yaşamanın pahalılığı beni bazen şoka bazense umutsuzluğa sürüklüyor.
Hani gerçekten geceleri kara kara düşünüyorum ve paranın insan mutluluğu üzerindeki etkisini birinci evden deneyimliyorum.
Ve ben de merak ettim.
Diyelim her şey kötü.
Para kazanmak zor.
Yıllık 70 bin dolar gelirim yok.
Ülkemin ekonomisi hadia.
Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi varoluşsal krizlerim geceleri beni uyutmamaya ant içmiş gibiler.
Yine de mutlu olamaz mıyım?
Aslında mutluluğu arıyor olmak benim için şaşırtıcı bir olay.
Çünkü annem benim doğuştan mutlu bir çocuk olduğumu söyler hep.
Doğduğumda bile ağlamadığımı aksine güldüğümü anlatıyor sürekli.
Diğer pek çok bebeğin aksine ağlayarak da olmamışım.
Beni annemin kucağına verdiklerinde etrafa gülücükler saçıp kendi kendine bebek dilinde bir şeyler konuşuyormuşum.
Artık bilmiyorum nasıl bir konuşmaydı o.
O zamandan konuşmayı çok seveceğim ve podcast yapacağım belliymiş bakın.
Bir podcasterın ne olacağı bebeklikten belli oluyormuş arkadaşlar.
Annem sen bu dünyaya çok isteyerek ve mutlu mesut geldin deyip durur bana.
Gerçekten de içimde doğal bir pozitif eğilim olduğunu ve en zor zamanlarda bile bir şekilde kendimi mutlu etmeyi başardığımı biliyorum.
Ta ki bu son iki seneye kadar.
Sanırım doğuştan yüklenen o pilim bitti.
Ve kendime sormaya başladım.
Yeniden mutlu biri olabilir miyim?
Bu soruyu da yanıma arkadaş olarak alıp ufak bir araştırma gezisine çıktım.
Her zamanki gibi. Ve dünyanın en mutlu insanların yaşama şekillerine, ritüellerine baktım.
Bunlardan bazıları dünyaca fenomen olmuş, bazıları ise pek fazla bilinmiyordu.
Ama dikkatimi çeken şey bu insanların Danimarka, İsveç, Hollanda gibi zengin ülkelerde yaşamaları oldu.
Çoğu insanda tam olarak aslında bu nedenle bu ritüellerin, bu kelimelerin anlattıkları şeylerin işe yaramayacağını söylüyor.
Para olduğunu öne sürüyorlar.
Daha temin de bahsettiğim gibi ben de kişisel finans olarak pek iyi durumda olmadığımdan dolayı şu sıralar.
Bu yorumları kendi üzerimde test etmeye karar verdim.
Kişisel bir zenginliğim yok.
Yeniden belirtiyorum gördüğünüz gibi.
Açlık sınırında yaşamıyorum elbette.
İhtiyaçlarımı karşılayabiliyorum ama zengin değilim.
Bakalım dedim. Bunlar bende işe yarayacak mı?
Ve yıldız geliyor. Yaradı.
Tabii ki de beni bu dünyanın en mutlu insanı yapmadı.
Ama daha sakin, pozitif ve umut dolu birine dönüştürdü.
Tabii böyle birine dönüşmemdeki tek etken de bunlar değil.
Yaptığım meditasyon pratikleri var, işte yoga yapıyorum, kitap okuyorum, beni besleyecek başka işler de yapıyorum.
Ama bunların da etkisi gerçekten çok büyük.
Bu bölümde işte böyle ortaya çıktı.
Şimdi bu satırları...
Gece 11'de hüge köşemden yazıyorum ve oldukça iyi hissettiğimi söyleyebilirim.
Az önce kelimelerden birini ağzımdan kaçırdım sanırım.
Neyse zaten öğrenecektiniz.
Beni İskandinav
ülkeleri hakkında araştırma yapmaya iten hem şu sıralar çok ünlü olmalarım hem de kuzeyde olmaları nedeniyle genellikle soğuk ve kapalı bir havaya sahip olmalarım.
Çünkü ben sonbahara, kışa, yağmura, kara ve karanlık gündüzlere hasta birisiyim.
Güneşi, yazı veya denizi özlerken beni görmeniz imkansıza yakın.
Büyüklerin dediği gibi büyük konuşmak istemem ama gerçek bu.
Hatta sonbahar sevgimden dolayı bu podcast'in Instagram hesabında bir sonbahar kutlaması yapmaya da karar verdim.
Gerçi bu kutlamayı Eylül başında yapsam daha mantıklıydı ama Ekim'e sarktı neyse.
Benim her sonbahar okuduğum kitaplar, izlediğim diziler ve yaptığım böyle bazı ritüeller var.
Burada anlatacağım kelimelerden esinle yapıyorum bunların hepsini.
Bu şekilde kazak havasını ve gelen soğukları kutluyorum.
Dedim neden sizinle birlikte kutlamayayım?
O yüzden şimdi buradan da duyurmuş olayım bu bölümle ve Instagram hesabımda paylaşacaklarımla bu hafta sonbaharı kutlayacağım.
Instagram'da etgenelseslerpodcast hesabından bize katılabilirsiniz.
Ama bir dakika eğer şu an beni dinliyorsanız zaten bize katılmış sayılırsınız bu bölümde bu kutlamaların bir parçası.
Şöyle demek daha doğru olur sanırım.
Instagram hesabımdaki paylaşımlara siz de isterseniz göz atabilirsiniz.
Şimdi gelelim ilk kelimemize.
Hüge. Bu benim içlerinde en sevdiğim, en bilinen ve sonbahara en yakışan, akla mumları, yanan sıcacık, çıtır çıtır ateşi,
yumuşacık battaniyeleri getiren bir kelime.
Bu arada doğru okunuşu bu değil.
Ama ben böyle okumayı tercih ediyorum.
Danca'daki okunuşunu pek hoşuma gitmiyor.
İçinizde Danimarkalı biri olmadığını.
Tahmin ederekten böyle bir hatayı bir de isteye yapacağım.
Hüge Danimarka'da bir yaşam biçimi olarak kabul ediliyor.
Ve son yıllarda da dünya çapında oldukça popüler.
Büyük ihtimal siz de bir yerde bu kelimeyi duymuşsunuzdur.
Ama bu kelimenin bir hayat felsefesi olan yönünü pek duymuyoruz bence.
Şöyle ki Hüge'nin aslında 10 temel maddesi var.
Bir anın hüge olması ve bu anları hayatımızın her noktasında bilinçli olarak davet etmek için bunları bilirsek iyi olur.
Bu maddelerden ilki ortam.
Hügede ortam olmazsa olmaz.
Mesela floresan ışıklara asla yer yok.
Soft ışıklandırmalar olmalı ve mumlar yakılmalı.
Mum olmazsa olmaz.
Önceden pek mum yakan biri değildim ben de.
Ama Hüge ile tanıştıktan sonra neredeyse her akşam mum yakıyorum ve bu bende bir bağımlılık yapmış durumda.
Mum bağımlılığı diye bir şey var mı?
Hiçbir fikrim yok ama varsa hiç şaşırmam.
Keskin floresan ışıkları gözümü ve gönlümü katlediyor gibi geliyor artık.
Bir de çabuk aydınlanmayan kış sabahları yakılan mumlarla daha eğlenceli ve mutluluk verici oluyor.
Eğer siz de benim gibi kışın günessiz sabahlarını neşelendirmek isterseniz...
Mumlarınızı akşamdan hazır edin.
Hüge kelimesi tek bir resimle temsil edilecek olsaydı o resim mum resmi olurdu.
O yüzden sakın ortamda mum ışığının önemini es geçmeyin.
İkinci maddemiz anda olmak.
Zihnimizin orada burada gezinmesine izin vermemek.
Bu nedenle hüge anlarında telefon olmamalı.
Tamamen çevrim dışı bir şekilde e-posta ve anlık bildirimlerden uzak durmalısınız.
Zaten o anda var olamıyorsanız hügeyi deneyimlemeniz imkansız olacaktır.
Üçüncüsü keyif aldığımız şeylerin bizlerle olması.
Kurabiyeler, pastalar, kekler, şekerlemeler, poğaçalar, oyunlar, ne bileyim resim malzemeleri, sevdiğimiz çıkartmalar, her neyse bize ne
keyif veriyorsa ve yüzümüzü güldürüyorsa hüge zamanlarında Yanımızda yer almaya hakları var.
Dördüncü madde eşitlik.
Bu madde eğer arkadaşlarınız veya ailenizle birlikte hüge yapıyorsanız geçerli olabilir.
Sevdiklerinizle geçirdiğiniz bir anın hüge olabilmesi için ortamda eşitlik olması lazım.
Herkes görevleri paylaşmalı.
Yani bir kişi çalışıp yemek servisi yaparken diğerleri oturmamalı.
Aynı zamanda sadece ev sahibinin yemek yapması da hoş karşılanmıyor.
Herkes gelirken yanında bir çeşit yemek getirmeli, sofra birlikte kurulmalı ve birlikte kaldırılmalı.
Evet farkındayım bizim kültürümüzdeki misafirlik kavramına biraz ters bu.
Ama itiraf edelim ne zaman birilerini evimizde ağırlayacak olsak hepimiz biraz stres oluyoruz.
Yemekler, temizlik, ortamın ayarlanması derken ev sahibine gerçekten çok yük biniyor.
Bu Hüge'ye tamamen ters.
Hüge'de herkes ortamın rahatlığını eşit bir şekilde sağlamalı.
Beşinci maddemiz şükran.
Yani şükran hissimize odaklanmak.
O anı yaşadığımız ve böyle bir ortamı oluşturabildiğimiz için Ne kadar şanslı olduğumuzu düşünmek ve bu hissin keyfini çıkarmak.
Şükran duymak bence bu hayattaki en güzel hislerden biri.
Şükran duyduğumuzda kıskançlık, haset, özenç gibi bizi hasta eden duygular uçup gidiyor.
Ve saf bir varlığımızdan keyif alma haline geçiyoruz.
Ben bu duyguyla ne zaman bağlantı kursam kendimi çarepi görmüş gibi hissediyorum.
Ve Hüge bu hisse ulaşmayı gerçekten kolaylaştırıyor.
Altıncı madde. Bu maddede aynı eşitlik gibi sevdiklerimizle birlikte olduğumuz zamanlar için geçerli.
Uyum içinde olmak demek başarılarından, kariyerinden veya seni öne çıkaran diğer özelliklerinden pek fazla bahsetmemek demek.
Hatta hiç bahsetmemek.
Burası hüge ortamı ve herkes olduğu şekliyle kabul görüyor.
Bu ortamda dün aldığınız terfiden ya da geçmiş başarılarınızdan bahsetmek yerine Dostunuza bir dilim ekmek kızartmak daha değerli.
7. madde rahatlık.
Güvende olduğunuzu hissedin ve sizi rahatlatacak şeyleri çevrenizde tutun.
Mesela battaniyeler, yastıklar, yumuşak polarlar gibi.
Sizi ne rahat hissettiriyorsa hügede ona yer vardır.
8. madde Ateşkes, dramlara veya politik konuşmalara bu ortamda yer yok demek.
Kimseye faydası olmayan ve sadece sinirleri geren bu tarz tartışmalar Hüge'de söz konusu dahi olamaz.
Aynı zamanda kendimizle de bir ateşkes yapmalıyız.
Biliyorum gün içinde sürekli kendimizi yargılıyoruz.
Şunu şöyle mi yapsaydım, acaba bu sözümü yanlış mı anladı diye kendimizde bir çekişme içinde oluyoruz.
İşte Hüge'de bunları da geride bırakacağız.
o mumlar yandığında ve rahat yastıkların arasına yerleşildiğinde kendimizle uyum içinde olduğumuzu hissedeceğiz.
Bunu bu şekilde bir şartlandırma olarak kullanmak gerçekten çok etkili.
Dokuzuncu madde, birliktelik.
Yani dostlarınla, ailenle veya kendinle şu günü hatırlıyor musun, ne kadar harikaydı diyecek anılar biriktirmek.
Onuncu madde ise, sığınak.
Yani evinizi, yuvanızı kendi sığınağınız ve güvenli bölgeniz olarak hissetmek.
Şimdi hayal edin, dışarıda bir fırtına var ve şiddetli bir yağmur yağıyor.
Siz evinizde, şömine ateşinin başında, elinizde bir bardak sıcak çikolatayla birlikte en sevdiğiniz kitabı okuyorsunuz.
Nasıl hissettiniz?
Tamam, tamam.
Hepimizin evinde şömine yoktur.
Benim de evimde yok ama mumlar da gayet işinizi görür.
Hayal kurarken birazcık ileriye taşımak istedim durumu.
Kendinize evinizin içinde böyle güvenli yerler oluşturun.
Bununla ilgili Hüge, Danimarkalıların Mutluluk Sırrı isimli kitapta yazar evde kendimize bir hüge köşesi yapmamızı tavsiye ediyor.
Bu köşe evin kuytu bir noktası ya da manzara gören bir tarafı olabilir.
O köşeye rahat minderlerimizi ve mumlarımızı yerleştirebiliriz.
Mesela benim köşem odamın kenarında kalorifere yakın olan tarafta.
Oraya bir minder, en sevdiğim polar sabahlığım, yumuşak bir battaniye ve mumlarımı yerleştirdim.
Bütün işlerim bitince hüge köşeme çekilmek en sevdiğim şeylerden biri.
Orada, sığınağımda, kendimi diğer mecburiyetlerimden ve endişelerimden sıyrılmış hissediyorum.
Yine aynı kitapta yazar, bir de hüge çantası yapmayı tavsiye ediyor.
Bu şekilde ne zaman hüge duygusuna ihtiyaç duysanız elinizin altında bir ilk yardım çantası olmuş olacak.
Çantanıza neler koyabilirsiniz peki?
Tabii ki de olmazsa olmazımız mumlar.
Artık anlamışsınızdır diye düşünüyorum.
Mumlar her yerde. Her taraf mumla dolu.
Sonrasında kaliteli bir çikolata.
Bu çikolatayı her zaman yemeyin.
Sadece hüge anlarınızla sizi eşlik etsin derim ben.
Sevdiğiniz bir çay.
En sevdiğiniz kitap.
Mesela benimkiler Harry Potter serisi tabii ki de.
En sevdiğiniz film ya da dizi.
Bir kavanoz reçel.
Ve bu reçeli sürmek için bisküviler olabilir.
Sıcak tutan bir kazak.
Bir müzik listesi.
Mesela benim bir Hygge Spotify listem var.
Siz de kendinize en sevdiğiniz, size böyle sımsıcak hissettiren şarkılardan bir liste hazırlayabilirsiniz kolaylıkla.
Ve son olarak kademli not defteri.
Bu defter bizim hüge hatıra defterimiz olacak.
Defterinize hüge anlarınıza neler hissettiğinizi ve neler deneyimlediğinizi yazabilirsiniz.
Sonrasında ise gelecekte ne gibi deneyimler yaşamak istediğinizi, bu anlara dostlarınızı davet edip etmek istemediğinizi de yazabilirsiniz.
Aslında bu egzersizle birlikte kendi mutlu anlarımızı yaratıyoruz.
Hatta önceden yaratmaya başlıyoruz bu anları.
Gördünüz mü? İçinizi ısıtacak ve sizi mutlu edip kendinizle barıştıracak şeyler yaşamak için gerçekten paraya ihtiyacınız yok.
Sadece istekli olmanız yeterli.
Eğer beni dinledikten sonra siz de kendiniz için hüge anları yaratmak isterseniz bana haber verin.
Bahsedeceğim bütün kelimeler arasında en sevdiğim hüge olduğu için bu kadar uzun tuttum konuşmayı onunla ilgili.
Diğerlerini bu kadar uzatmayacağım.
O zaman ikinci kelimeye geçiyorum.
Önce bir soruyla başlayayım.
Kim arkadaşlarla birlikte içilen bir fincan kahveyi ve yenilen bir dilim pastayı sevmez?
Bence böyle bir şeye hayır demek oldukça zor.
İşte İsveçliler bunu her gün yaptıkları bir ritüel haline getirmiş ve adına fika demişler.
Fika kelimesi aslında bir ruh halini temsil ediyor ve İsveçliler her gün deneyimlenmesini bunun önemli buluyorlar.
İş yerinde veya evde olabilirsiniz ama gün içinde bir mola verip, bir dilim kek kesmek, fincanınıza koyu leziz bir kahve doldurmak ve
arkadaşlarla gülmek, eğlenmek.
İşte fika bu.
İsveçliler bunu o kadar önemli buluyor ki Birçok iş yerinde özel olarak belirlenmiş fika saatleri var.
Bu saatler arasında çalışanlar sosyalleşiyor ve lezzetli yiyecekler yiyorlar.
Fikanın bir diğer önemli özelliği ise tek başına yapılamıyor olması.
İçinde sosyalleşme barındırmayan bir şey fika olamaz.
Mesela ben şu an çoğu vaktimi evde geçiriyorum ve evden çalışıyorum.
Biz de kardeşimle birlikte her gün olmasa bile haftanın birkaç günü kek, kurabiye gibi lezzetli yiyecekler yapıp kahve eşliğinde vakit geçirmeye önem veriyoruz.
Bu kek kahve kısmı birazcık kilo açısından sorunlu olabilir.
O yüzden abartmadan yiyin derim.
Ben ve kardeşim sürekli beraberiz aslında.
Çünkü aynı evde yaşıyoruz.
Ama sürekli birlikte olmak birbirimizle kaliteli vakit geçirdiğimiz anlamına gelmiyor.
Özel vakitler ayırdığımızda ise birbirimizi dinliyoruz ve geleceğe dair planlar yapıp bazı derin problemlerimizi tartışma fırsatı elde ediyoruz.
Ama size bizden minik bir tavsiye, hayatımın anlamı var mı, bu dünyada ne yapıyoruz falan gibi sorulara fika anlarında yanıt aramayın.
Bir yanıtı olmayan ve içinizi karartan soruları tartışmanın sizi daha mutsuz yapacağını birinci elden deneyimledik biz.
Her ne kadar ben ve kardeşim iflah olmaz bir şekilde sürekli aynı noktaya gelip zıt görüşlerimizden dolayı sinirlerimiz hafif bozuk bir şekilde birbirimizden ayrılsak da fika'dan asla vazgeçemiyoruz.
Umarım siz de gün içinde kendinize fika anları oluşturmaya başlarsınız.
Ve umarım umarım elmalı cevizli kekini yapıp yanına sıcak kahvesini alıp mumlarını yaktıktan sonra kardeşiyle hayatın anlamı var mı yok mu tartışması yapan
tek insan benimdir.
Amin. Duamı da ettiğime göre diğer kelimeye geçiyorum.
Niksen. Bu arada bunların doğru telaffuzlarını yapmıyor olabilirim.
Yeniden belirteyim. Hollandalıların kültüründen ve dilinden doğan bu kelimenin anlamı kısaca hiçbir şey yapmamak.
Mesela bazen çalışırken bir anda işi bırakıp dışarıyı izlemeye dalarız.
Veya tatilde hamakta sallanırken boş boş gökyüzünü izleriz.
Bunlar Nixon'e birer örnektir aslında.
Ama pek farkındalıklı değilizdir o anlarda.
Bilerek ve isteyerek hiçbir şey yapmamak pek çoğumuza korkutucu gelebilir.
Hadi hemen şimdi, kısacık, 10 saniyecik kadar bir süre için Nixon'i deneyimleyelim.
Elinizde ne varsa bırakın.
Başlıyoruz. Nasıl hissettiniz?
Bu kadar kısa bir süre belki size zor gelmedi.
Hatta belki iyi bile gelmiş olabilir.
Normalde hiçbir şey yapmamayı vakit kaybı olarak görüyor olmamız ihtimali çok yüksek.
Ama aslında tam tersi.
Frontiers in Psychology dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre başıboş bir zihin kişinin yeni ve yaratıcı fikirler bulmasını, ilham almasını ve gelecekteki hedeflerine nasıl ulaşabileceğine
dair net görüşlere sahip olmasını sağlıyor.
Bu arada Frontiers in Psychology dergisi hakemli bir akademik dergi yani içindeki bilgiler oldukça güvenilir.
Aynı zamanda Nixon'in tükenmişlik sendromuna da iyi geldiğini gösteren Pek çok bulgu var.
Yani buradan çıkaracağımız sonuç aslında daha üretken olmak için sürekli çok çalışmamamız gerektiği biraz daha boş boş oturmamız lazım.
Nixon bana bir önceki bölümde anlattığım beyni dağınık modda kullanmayı hatırlattı.
Dinlemeyenler için hemen kısa bir özet geçeyim.
Beynimiz öğrenmek için iki farklı modda çalışır.
Odak modu ve dağınık mod.
Odak modundayken kendimizi işimize veya öğrendiğimiz şeye veririz ve başka bir şeyle ilgilenmeyiz.
Dağınık modda ise zihni serbest bırakır ve hiçbir şey yapmayız.
Aslında nüksen beynimiz daha etkili kullanmak için hayatımıza dahil etmemiz gereken bir şey bence.
İnsan hiçbir şey yapmadığında bazen kendi sesini duymaya başlıyor.
Bütün dış uyaranlar tarafından kısılan kendi sesini ve gerçek arzularına kulak verme fırsatı buluyor.
İlk başta bundan korksanız bile Niksen'i gün içinde ara ara uygulamaya devam edin.
Daha yaratıcı, daha kendini bilen ve dinlenmiş bir insan olacağınıza söz veriyorum.
Benim Niksen'i en çok uyguladığım saatler akşam vakitleri.
Elimde bir fincan çayla boş boş karşıdaki dağı bazen de odamın tavanını istiyorum.
Eğer gece ise balkondan aya bakıyorum.
Siz de deneyin bakalım hayatınıza nasıl bir etkisi olacak.
Son kelimemiz ise lagom.
Lagom hayatı ne eksik ne fazla tam kıvamında yaşamak olarak tarif edilebilir.
Bu kelime yine İsveçlilerden geliyor.
Şu kuzey ülkelerine sinir oluyorum.
Aslında onlara değil de bize sinir oluyorum.
Mesela Türkçe'de böyle anlamlara gelen bir yaşam tarzını ifade eden kelimelere hiç rast gelmedim.
Eğer siz biliyorsanız benimle paylaşın.
Neyse konudan sapmayayım.
Lagom aslında hepimizin arzu ettiği bir yaşam şekli ve hayatımızın bütün parçalarına da nüfus edebilir.
Mesela yeme alışkanlıklarınızı düşünün.
Genellikle iş özellikle sağlıklı beslenmeye gelince gıdaları ikiye bölmeye eğilimliyiz.
Sağlıklı ve sağlıksız olanlar diye.
Bu inançla yakıtı diyetler yapıyoruz ya da tamamen her şeyi salıyoruz.
Lagom bir yeme tarzında hiçbir şey yasak ya da kötü olamaz.
Çok yemek hoş karşılanmadığı gibi azıcık yemek de hoş karşılanmaz.
Bütün besinlerin dengeli tüketildiği yasaksız bir yeme şekli lagomdur.
Yemek üzerinden örnek verdim ama bunu alışveriş yaparken, iş ve yaşam dengesini kurarken, arkadaşlarınızla vakit geçirirken de kullanabilirsiniz.
Mesela sürekli sosyalleşmek iyi değildir çünkü kendinize vakit ayıramazsınız.
Ama hep kendinizde olmak da iyi değildir.
Çünkü asosyalleşir ve çevrenizden koparsınız.
Ya da iş hayatınızı düşünün.
Sürekli çalışıp bir iş kolyeye dönüştüğünüzde daha çok para kazansanız dahi mutlu olamazsınız.
Her zaman hayatınıza ve sevdiklerinize de yer vermek önemlidir.
İsveçliler kendilerini dünyanın en mutlu insanları listesine sokan En temel şeylerden birinin lagomu iş hayatında uygulamak olduğunu düşünüyorlar.
Mesaiye kalmak gibi şeyleri hiç hoş karşılamıyorlar.
Yaşayacak kadar çalışmaya önem veriyorlar.
Eh bu lafta ne kadar güzel olsa da Türkiye şartlarında pek mümkün görünmüyor olabilir.
Maalesef yaşadığımız ülkenin getirisi olarak biraz fazla çalışmak zorunda kalabiliyoruz.
Ama yine de bunu yaparken yani hayatta kalmaya çalışırken Hayatınızın diğer önemli parçalarını es geçmemeye çalışın.
Hepimiz çalışalım.
Ne bileyim haftanın bir akşamı arkadaşlarınızla vakit geçirin.
Bir akşam kişisel bakım yapın.
Elimizden geldiğince iş yaşam dengesini kurabileceğimize inanıyorum.
Lagom aynı zamanda alışveriş yaparken de çok etkili olabilir.
Gereksiz şeyleri satın almamak, gerekli ve bizi gerçekten mutlu eden eşyaları evimize koymak Yine bir lagom pratiğidir.
Yani aklınıza gelen her ne varsa hepsi için ne çok az ne çok fazla felsefesini uygulamak aslında lagomu
uygulamak. Özetle toparlamak gerekirse lagomla ne az ne çok deyip dengeyi yakalamaya çalıştığınız hayatınızda hüge ve niksem pratikleri ekleyip Bir
yandan da öğlenleri minik bir fika yapma alışkanlığı edinirseniz belki daha mutlu bir hayat yaşayabilirsiniz.
Burada anlattıklarımı sanki mutlu olmak için yapılması gereken zorunlu maddeler olarak görmeyin lütfen.
Dünyanın bazı bölgelerindeki insanların yıllardır uygulayıp onları mutlu ettiğini söyledikleri ve benim de aynı fikirde olduğum bazı konseptleri paylaştım sizinle.
Hayatımda burada anlattığım her şeye yer veriyorum ama elbette ki her gün değil, sürekli değil, canım istedikçe ya da ihtiyaç duydukça.
Kardeşim de özellikle Hüge ve Fika'yı çok seviyor.
Bu kelimelerin mutluluğu tarif ettiği onun tarafından da onaylandı.
Bu bölümü derdin, tasanın ve kötü haberlerin bitmediği...
Onlar bitse bizim kendi varoluşsal sancılarımızın bitmediği hayatlarımıza olumlu bir bakış getirebilmek için hazırladım.
İtiraf etmem gerekirse bu dünya ve okuduğum çoğu şey beni biraz karamsarlığa itiyor.
Ama içimde bir yerde her zaman hayatın yaşamaya değer olduğunu inanan bir parça var.
Belki de bu bende doğuştan geliyor bölümün başında da söylediğim gibi.
Spinoza'nın var olmanın amacı var olmaktır diye bir sözü vardı.
Ben bu sözden kendimce şöyle bir anlam çıkardım tamamen kişisel.
Eğer varsan varlığınla keyif almalı ve onunla yapabileceğinin en iyisini yapmalısın.
Çünkü gerçekte tek amacın bu.
Hedonist yaklaşımların hiçbiri bana göre olmadığı için en keyif aldığım aktiviteleri Kuzey ülkelerinin kültürlerinde buldum.
Umarım siz de...
Burada anlattıklarımdan aynı benim gibi faydalı görürsünüz.
Hepimizin birazcık mutluluğa ihtiyacı var.
Bunu kim inkar edebilir?
O halde yavaş yavaş bu bölümü kapatıyorum.
Bölümün en üzüldüğüm kısmına geldim.
Yani kapanışa. Hemen klasik birkaç cümle sarf edeyim.
Bölümle ilgili yorumlarınızı mail veya instagram üzerinden benimle paylaşabilirsiniz.
Sonbahar kutlamamıza katılmak için instagramda Beni takip edebilirsiniz.
Ayrıca her bölüm yaptığım gibi bu bölümün özeti mahiyetinde bir post paylaşacağım yine orada yani Instagram'da.
Benden şimdilik bu kadar.
Kendinize iyi bakın, mutlu olmaya çalışın.
Saçma insanları önemsemeyin.
Mumlarınızı yakın ve hayatınızı yaşayın.
Hoşçakalın. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
