
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sürekli mutluluk arıyoruz ancak bulmakta oldukça zorlanıyoruz, bulsak bile elimizde uzun süre tutamıyoruz. Acaba biz mutluluğa yanlış bir yerden mi bakıyoruz. Bu bölüm de mutluluk aramanın mantıksızlığını savunuyorum. Ve mutluluk aramak yerine mutsuzluğumuzun sebepleri ve çözümleri üzerine konuşuyorum. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Podcast Danışmalığı İçin: genelsesler@gmail.com'a mail atabilirsiniz.
Mindfulness Koçluğu Almak İçin: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSegX75qHK3opuavI7kO8fsvVIaZjB6jxgiBkjTxhIdM8qu_QA/viewform?usp=header
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Kitap kulübüne katıl: https://www.shopier.com/32954138
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
(Gelen mailleri okumaya bayılıyorum)
Transkript
İnsan olmak canımızı acıtır ve mutlu olmak zordur.
Çünkü hayat zordur.
Hayat hiçbir zaman sürekli peş peşe iyi şeylerin olduğu bir yer olmadı ve olmayacak da.
Maalesef olmayacak.
Hayatta güzellikler, mutluluk, sevgi ve anlayış var.
Harika arkadaşlıklar, ilişkiler, aşk var.
Mutluluğun en harika versiyonlarını deneyimlediğimiz anlar var.
Ancak bir o kadar da en dibi gördüğümüz ihanetin, sevgisizliğin, acının en kötü hallerini gördüğümüz anlarda var.
Mutlu olmanın mümkün olmadığını ancak iç huzuru yakalamanın mümkün olduğunu savunan çokça söylem duymuşsunuzdur büyük ihtimalle.
Ben de katılıyorum bu fikre.
Fakat öncesinde iç huzuru yakalamadan...
Mutlulukla ilgili bazı şeyleri zihnimize oturmamız gerektiğine inanıyorum.
İnsan beyni mutlu olmak yerine hayatta kalmak üzerine programlanmıştır.
Ve kapitalist bir sistemde yaşadığımızı da düşünürsek mutlu olmak...
Gittikçe zorlaşan bir halde bizler için.
Her yerde reklamlar, panolar, influencerlar, bir şeyler öneren insanlar var.
Güzellik, zenginlik, mutluluk sanki biz hariç herkesin ulaşabildiği bir şeymiş gibi hissediyoruz.
Zannediyoruz ki o şeyi satın alırsam, şu influencerın dediği uygulamayı yaparsam mutlu olacağım.
Asla olmayacaksınız.
Sonra kendinizde bir sorun arayacaksınız.
Neden ben mutlu olamıyorum?
Her şeyi satın aldım, her şeyi denedim diyeceksiniz.
ya da daha da kötüsü sahip olmadıklarınız yüzünden mutsuzsunuz sanacaksınız.
Bunları moralinizi bozmak için söylemiyorum.
Ama hayatta savaş, ölüm, taciz, haksızlık var.
Tüm bunların ötesinde toplumun problem olarak görmeyi reddettiği pek çok psikolojik problem var.
İş stresi, gelecek kaygısı, hayata geç kalmış hissetmek, varoluşsal krizler, cinsiyetçilik, zorbalık, özgüvensizlik, başarısız olma korkusu.
Umarım bu söylediklerimden tetiklenmemişsinizdir.
Çünkü bu liste uzar gider.
Gördüğünüz üzere hiçbir zaman kalıcı olarak mutlu olamayacağız.
İki gün üst üste belki mutlu olmamız bile mümkün olmayacak.
Kendimizle ilgili problemler bitse dünya ve toplumla ilgili problemler bitmeyecek.
Ve sürekli olarak kendi zihnimizin içerisinde kendimizi bir şeylerle mücadele ederken veyahut da bir şeylerden kaçarken buluyor olacağız.
Ve tabii ki de tüm bunlara bağlı olarak ruhsal problemlerimiz de artıyor.
Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı araştırmalara göre istatistikler şunu gösteriyor.
Yetişkin nüfusun üçte birinden fazlası hayatın bir noktasında aksiyete bozukluğundan muzdarip oluyor.
Ayrıca her dört yetişkinden biri hayatının bir noktasında uyuşturucu ya da alkol bağımlılığından muzdarip oluyor.
Tüm bunlara ek olarak bir de yetişkin nüfusun onda biri klinik depresyona yaşıyor.
Yani şimdiye kadar anlattıklarıma bakacak olursanız genel resim hiç de iç açıcı değil.
Peki, anksiyete, depresyon, problemler, dünyanın gittiği yer, her şey bu kadar kötüyken bizim için mutluluk gerçekten de imkansız mı?
Bu soruya verebileceğim en doğru yanıt sanırım mutluluğun ne demek olduğunu, hayatımızın neresinde konumlanacağını ve bu duyguyu ararken veyahut da bu duygu için yaptıklarımızı değerlendirirken aslında kendimize
nasıl bir yön çizdiğimizi anlamaktır.
Yani sürekli olarak mutlu olamayacağımızı ve mutlulukla ilgili mitleri fark etmemiz gerekiyor.
Sonrasında ise hayata dair daha farklı, daha bütüncül bir bakış açısı geliştirmemiz ve yaptığımız şeyleri mutlu olmak için değil de...
hayatı yaşamak için, o akışın içerisinde var olmak için yapmamız gerekiyor.
Bu arada... Eğer podcast'a yeni geldiyseniz ben Bilge, kendimi tanıtmayı unuttum girişte çünkü çok heyecanlı bir giriş yapmıştım.
Bu podcast'ta psikoloji, felsefe, edebiyat, sanat ve okuduğum kitaplardan ilhamla hayatta karşılaştığım problemlere veyahut aklıma takılan sorulara çözümler ve yanıtlar arıyorum.
Eğer yeniyseniz tekrardan hoş geldiniz.
Şunu söylemem gerekiyor ki bugün konuştuğumuz mutluluk meselesi benim için oldukça önemli bir mesele.
Çünkü bugüne kadar aldığım kararlarda veyahut da yaptığım...
şeylerle ilgili insanlar bana neden bunu yaptın diye sorduğunda hep mutlu olmak için diyordum.
Mutlu olmak için yaptım.
Fakat gördüm ki mutlu olmak için yaptığım hiçbir şeyin sonunda mutlu olmadım.
Çünkü bu oldukça yanlış bir arayıştı.
Mutluluğun peşinden koşarak onu bulamam.
Sürekli eski bölümlere referans veriyorum ama neredeyse 100 bölüme ulaştığımız için bu podcastta pek çok konuyu konuştuk.
O yüzden referans aralığımla çok genişlemiş durumda.
Bundan yaklaşık bir yıl önce mutluluğun sırrı yapmadan yapmak isimli bir bölüm kaydetmiştim.
Aslında orada da bu bölümde savunduğuma benzer bir şekilde akışta olmayı ve yolda olmayı savunuyordum mutluluğu bulabilmek için.
Fakat o bölümden farklı olarak bu bölümde uygulanabilir pratik bazı öneriler de vereceğim.
Ve bunu yaparken de...
kabul ve kararlılık terapisinden biraz ilham alacağım.
Bu bölümünde ana kaynağı olarak Raz Harris'in yazdığı Mutluluk Tuzağı isimli kitabı kullandım.
Bu kitap gerçekten de benim şimdiye kadar okuduğum en güzel kitaplardan bir tanesidir.
İlk bu podcast'ı yapmaya başlamadan önce okumuştum ve bana bu podcast'a başlarken çok yardımcı olmuştu.
Kendi içimdeki zorlayıcı düşünce ve duygularımı anlamam noktasında gerçekten de rehberlik etmişti.
Sonrasında biz bu kitabı kitap kulübümüzde de okuduk.
Eğer bilmeyenleriniz varsa yaklaşık bir yılı geçkin bir süredir devam ettirdiğimiz bir kitap kulübümüz var.
Her hafta toplanıyoruz ve her ay farklı farklı kitaplar okuyoruz.
Eğer katılmak isterseniz açıklamalara linkini bırakacağım.
Yeniden şöyle bir toparlamak istiyorum konuyu.
Mutsuzluğumuzun sebeplerinden aslında bahsediyorduk.
Mutlu olamamanın çok doğal bir durum olduğunu savunuyordum.
Mutsuzluğumuzun bir diğer sebebini anlamak için de aslında beynimizi ve eğrimimizi anlamamız gerekiyor.
Bölümün başında da bahsetmiştim hatırlarsınız.
Bizim beynimiz mutlu olmak için değil hayatta kalmak için evrildi diye.
Ve bunu anlamak için 300 bin yıl öncesine seyahat ediyoruz şimdi.
O zamanlar hayat atalarımız için hiç kolay değildi.
Her yer tehlikelerle doluydu.
Yırtıcı hayvanlar, sert hava koşulları ve yiyecek kıtlığı vardı.
Hayatta kalabilmek için atalarımızın zihinlerine daima onlara zarar verebilecek şeylere karşı tetikte tutmaları gerekiyordu.
Bu şekilde tehlikeleri daha kolay sezinliyorlar ve hayatta kalabiliyorlardı.
Böyle yaşamak onlar için elbette mantıklı.
Çünkü sürekli olarak gerçekten yaşamsal bir tehdit altındalar.
Peki bizim için de mantıklı mı?
Modern yaşamın içinde ofislerimizde çalışıp, kafelerde, klablarda arkadaşlarımızla vakit geçirirken, eğlenirken sürekli olarak tetikte olmak ve acaba kaplanlar beni ne zaman yer diye düşünmek
mantıklı mı? Elbette ki değil.
Zihnimiz hala böyle çalışıyor.
300 bin yıl öncesindeki gibi.
Toplum içinde rezil olmaktan, reddedilmekten, kaybetmekten, aynen kaplana yem olmaktan korkar gibi korkuyoruz.
Hayatta kalmak için ihtiyacımız olan bir diğer unsur da toplum tarafından kabul görmek.
Eskiden atalarımız kabileden reddedildiğinde ne olurdu?
Tabii ki de yalnız kalırlardı ve ölürlerdi.
Oyun sağlayamayanın sonu...
Bu yüzden reddedilmekten ve yalnız kalmaktan da bu kadar çok korkuyoruz aslında.
Ras Haris mutluluk tuzağında şöyle söylüyor.
Zihnimiz bizi sürekli olarak reddedilmeye karşı uyarıyor ve toplumun geri kalanıyla kıyaslıyor.
İnsanların bizi sevip sevmeyeceğinden endişelenmek için bu kadar enerji harcamamıza şaşmamak gerek.
Sürekli kendimizi geliştirmeye çalışmamıza ya da beklenen düzeyde olmadığımız için kendimizi küçümsememiz de şaşılacak bir şey değil.
Bizden daha zeki, daha zengin, daha ince, daha seksi, daha meşhur, daha güçlü ya da daha başarılı gözüken insanlar bulmak için bir dergiye, televizyona ya da sosyal medyaya şöyle bir bakmamız yeterli.
Sonra kendimizi medyanın yarattığı muhteşem insanlarla kıyaslamaya ve kendimizi küçük görmeye ya da hayatımızla ilgili olarak hayal kırıklığı hissetmeye başlıyoruz.
Zihnimiz olmak istediğimiz ideal kişiyle ilgili hayali bir ilgi oluşturarak durumun daha da kötüye gitmesine neden oluyor ve bizi onunla kıyaslıyor.
Ne kadar şansımız var ki?
Sonuç olarak kendimizi hep yeteri kadar iyi değilmiş gibi hissediyoruz.
İşte... Kendimizi yetersiz hissetmemizin ve sürekli olarak daha iyisi daha güzeli için savaşıp bu reklamların veyahut da bize pompalanan şeylerin kurbanı olmamızın sebebi bu.
Kabul görmek istiyoruz.
Tehlike altında hissetmemek istiyoruz.
En iyi versiyonumuz olalım ki herkes bizi sevsin ve beğensin istiyoruz.
Son zamanlarda izlediğim...
Adı çokça da duyulan bir film var.
The Substance filmin adı.
Bu bir de var oradan izleyebilirsiniz.
Substance da aslında tam olarak böyle bir korkunun sonucu olarak insanların geldiği noktayı anlatıyor.
Filmde ana karakterimiz 50 yaşına gelmiş bir oyuncu.
Kendisi oldukça ünlü bir Hollywood yıldızı.
Fakat artık 50 yaşına geldiği için...
Hazırlayıp sunduğu spor programının yapımcısı olan kişi artık ona bu işi veremeyeceklerini, yaşının çok ilerlediğini ve daha genç, daha güzel birinin bu programı sunması gerektiğini söyleyerek
onu yıllardır hazırladığı, sunduğu programdan kovuyor.
Ve karakterimiz bununla birlikte korkunç bir özgüven düşüşü ve kendine karşı bir nefret geliştirmeye başlıyor.
Tam o sırada karşılaştığı birisi ona substance denen bir madde.
Diyor ki bunu aldığında ikiye bölüneceksin.
Bir parçanın hala sen yani 50 yaşındaki sen olacaksın.
Diğer parçanın ise senin en iyi versiyonun, en genç, en güzel, en başarılı halin olacak.
Ve kadın bu maddeyi aldıktan sonra gerçekten de bu dedikleri oluyor.
Kendisi 50 yaşındaki versiyonu uykuya dalıyor ve içinden çok genç, çok güzel bir versiyonu çıkıyor.
Fakat şöyle bir madde var.
Eğer substance'ı kullanıyorsanız...
Sürekli genç versiyonunuzun ve yaşlı versiyonunuzun yer değiştirmesi gerekiyor.
Yani 7 gün genç versiyonunuz hayatın içerisindeyse 7 günde yaşlı versiyonunuzun olması gerekiyor.
Bunu yapmazsanız işlerin son derece tersine gideceğine dair de bir uyarı veriyorlar önceden.
Fakat filmin eğer izlerseniz ilerleyen kısımlarını göreceksiniz.
İşler değişiyor ve gerçekten de insanın toplum tarafından kabul görmek, sevilmek, Güzel olmak, arzulanabilir olmak, kısaca mutlu olmak için neler yapabileceğini
ve bunun kişiyi nasıl bir hüsrana götürebileceğini çok iyi bir şekilde görüyorsunuz.
Bu arada film hassas insanlar için, özellikle midesi hassas insanlar için çok önerebileceğim bir film değil.
Fakat burada anlattığımız konularla çok iyi eşleştiğini düşündüğüm için birazcık bahsetmek istedim.
Yeniden mutluluğumuza ve zihnimize geri dönmek istiyorum.
Çünkü... Gerçekten ne yaşıyorsak şu beynimizin içerisinde yaşıyoruz.
Gerçekliğimizi de beynimizin içerisinde yaratıyoruz.
Kendi hüsranımızı, kendi yıkımımızı da...
beynimizin içerisinde yaratıyoruz.
Ve tam bu noktada inandığımız birkaç tane miti masaya yatırmamız gerektiğini düşünüyorum.
Mutlulukla ilgili mitler bunlar.
İlk mit mutluluk doğal halimizdir.
Bölümün başından beri anlattığım şeylere dayanarak fark edebilirsiniz ki mutluluk aslında bizim doğal halimiz kesinlikle değildir.
Bununla ilgili ekstra bir açıklamaya girmeyeceğim.
İkinci olarak mutlu değilseniz bir kusurunuz var demektir.
Yani eğer sen mutlu bir insan değilsen kesin bir ruhsal hastalığın bir sıkıntı, bir problemin var gibi bir algı oluşabiliyor.
Hayır arkadaşlar, mutsuz olmak için ya da mutlu olmak için herhangi ekstra bir şeye ihtiyacımız yok.
Mutlu olmayan insanlar problemli insanlar değillerdir.
Sadece birazcık mutsuzlardır o esnada ya da başlarına gelen bir şeyden dolayı üzülüyor da olabilirler.
Fakat illa bu onların problemleri olduğunu bize göstermez.
Üçüncüsü ise düşüncelerimizi ve duygularımızı kontrol etmek.
İşte biz tam olarak bu noktada bir yanılgı içerisine düşüyoruz.
İçsel huzurumuzu yok eden ve bizi gerçek anlamda mutsuzluğa götüren en temel şey, düşünce ve duygularımızla ilgili verdiğimiz...
Savaş. Çarpık düşüncelerimize çok fazla inanıyoruz, beyli bizim bize yarattığı oyunlara kanıyoruz veyahut da içimizdeki duygu ve düşüncelerle sonsuz bir mücadele içerisine giriyoruz.
Duygu ve düşüncelerimizle savaşmak tamamen beyhude bir çabadır.
Çünkü onları savaşarak, bastırarak susturamayız.
Bunu yaptığımızda aslında o ruhsal problemler veyahut da diğer sıkıntılar ortaya çıkmaya başlıyor.
Raz Haris kitabında diyor ki, Aslında huzurlu, daha görece mutlu olduğumuz ya da Mutluluk demeyelim de daha stabil olduğumuz ve akışta yaşarken karşılaştığımız zorlukların
bizi durdurmadığı, bizi engelleyemediği ya da düzenimizi bozamadığı bir hayat için değer odaklı bir yaşam felsefesini benimsemeliyiz.
Yani değerlerimizin ne olduğunu anlamadığı ve bu değerlerin noktasında ilerlemeye çalışmalıyız.
Bu arada değer odaklı bir hayat yaşamak bence üzerine çok ayrı konuşulacak bir konu aynı zamanda.
Benim için çok önemli...
bir konu. Çünkü değer odaklı yaşadığımızda bir yandan da kendi istediğimiz bir hayatı yaşamış oluyoruz.
Yani başkalarının bizden beklediği bir hayat değil de değerlerin doğrultusunda yaşadığım bir hayat yaşıyorum demek gerçekten de çok özgürleştirici bir deneyim.
Fakat bu değer odaklı yani kendi değerlerimize odaklı bir hayatı yaşamak için bir takım eylemler, aksiyonlar almamız gerekiyor.
İki tür eylemden bahsediyor.
Uzaklaştırıcı eylemler ve yakınlaştırıcı eylemler.
Uzaklaştırıcı eylemler bizi değer odaklı hayatımızdan, kendi değerlerimize uygun yaşamaktan uzaklaştıran eylemlerken yakınlaştırıcı olanlar ise bu hayatı yaşamamıza yardımcı olan eylemler.
Ve bu eylemler kişiden kişiye göre değişebilir.
Mesela bir varsayımda bulunalım.
Ben daha böyle kendisiyle barışık, daha iyi bir hayat yaşamak istiyorum.
Benim değerlerimden bir tanesi kendimle barışık olmak.
Bu durumda beni buna yaklaştıracak eylemler neler olabilir?
İşte yogaya gitmek olabilir belki, belki kendimle doğada vakit geçirmek olabilir, sevdiğim ve değer verdiğim insanlarla görüşmek olabilir.
Uzaklaştırıcı eylemler ne olabilir?
Hoşlanmadığım insanlarla görüşmek, çok fazla alkol almak, mutlu olmadığım yerlere girmek olabilir.
Peki neden insanlar genelde uzaklaştırıcı eylemlere düşerler?
Neden aslında onlara hizmet etmeyen eylemleri tekrarlarlar?
Çünkü bunun en temel sebebi bizi rahatsız eden duygu ve düşüncelerimizden kaçınmak için bu eylemleri kullanıyoruz.
Yani diyelim ki sosyal anksiyeten var ve bu sosyal anksiyetten kaçmak için topluluk içerisine girdiğimde alkol alıyorum.
Alkol aldıkça rahatladığımı zannediyorum fakat tabii ki de alkol aslında böyle işlemiyor.
Zamanla alkol tüketimim çok daha fazla artıyor ve buna bağlı olarak da her alkol almadığımda artık kaygılı hissetmeye başlıyorum.
Bu sefer alkolik olmaktan korkuyorum ve toplumda böyle görünmekten korkuyorum ve bu iş bu şekilde çığırından çıkıp gitmeye başlıyor.
Yani... Bir sorunundan kaçmak için kullandığım işe yaramayan uzaklaştırıcı bir eylem aslında beni daha da kötü bir noktaya götürüyor.
Bize acı veren duygu ve düşünceler onlardan kaçınmak için yaptığımız eylemlerin sonucunda iyileşmiyorlar.
Bu ilk madde ve bundan da kötüsü uzaklaştırıcı eylemler bizi kendimizle ilgili de kötü hissettiriyor.
Çünkü yaşamak istediğimiz hayattan adım adım uzaklaştığımızı ve hiç olmak istemediğimiz bir yere doğru sürüklendiğimizi görüyoruz.
Ve tabii ki de bu genel olarak hayatta baş etme kapasitemizi Ve başımıza gelenler de mücadele etme kapasitemizi de düşürüyor.
Demiştim ya hayat zordur zaten.
Ve bütün bu zorluğun içerisinde bir de kendi kendimize zorluklar çıkartıyoruz.
Kendi mücadele ve hayatta kalma kapasitemizi düşürüyoruz.
Yaptığımız bir diğer hata ise duygu ve düşüncelerimizle mücadele etmek.
Diyelim ki beni rahatsız eden, mutsuz eden, gerçekten çok canımı sıkan düşüncelerim ve duygularım var.
Ve ben bunları yaşamak yerine veyahut da bunların nereden geldiğini anlamak yerine bunlarla mücadele etmeye karar verdim.
Ve bunu yaparken de büyük ihtimal yaşamsal kaçınmaları kullanıyorum.
Belki de işte yogaya gidiyorum, koşuya çıkıyorum, bana iyi geleceğini düşündüğüm kitapları okuyorum.
Diyorum ki ben bu duygu ve düşünceyi çözeceğim, bununla mücadele edeceğim, bunu iyileştirmek için ya da elimden gelen her şeyi yapacağım.
Belki şu an bu duyduklarınıza şaşırdınız.
Dediniz ki yani Bilge bunları yapmayalım mı?
Tabii ki de size iyi gelen şeyleri yapın.
Tabii ki de yapın.
Fakat yaşayan bilir.
Acı verici bir duygudan kaçarken ondan kurtulmak için veyahut da onu iyileştirmek için yaptığımız şeyler genelde hiçbir işe yaramaz.
Anlık bir rahatlama yaşarız.
Sonrasında yeniden kendimizi aynı çukurda buluruz.
Ben bunu kendi hayatımda çok sık gözlemliyorum bu arada.
Mesela beni rahatsız eden, beni üzen bir şeyle artık savaşmak istemediğimde Ondan kaçınmak için bir noktada onu iyileştirdiğimi zannederek işte farklı farklı şeyler yapmaya başlıyorum.
Kitaplar okuyorum o konuyla ilgili, koşu süremi artıyorum, daha fazla egzersiz yapıyorum.
Tabii ki de bu yaptıklarım beni tatmin ediyor, beni mutlu ediyor.
Çünkü işte endorfin salgılatıyor, bilgi haznemi geliştiriyor, farkındalığımı arttırıyor.
Fakat günün sonunda o duygular yaptığım şeylerle birlikte ölmüyorlar.
Yeniden başka bir noktada fırlayıp yaşadığım başka bir şeyin sonucunda beni buluyorlar.
Yani aslında bunlardan bir kaçış yok.
Rasal istiyor ki duygularınızdan ve düşüncelerinizden kaçmak yerine, size üzen şeylerle mücadele etmek yerine onlarla birlikte anın içerisinde var olmaya denemeniz lazım.
Bunun için de şöyle bir yol sunmuş.
İşe farkındalıkla başlayacağız.
Bir noktada çok huzursuz, çok mutsuz, çok kötü hissettiğimde ve gittikçe uzaklaştırıcı eylemlere doğru meyillenmeye başladığımı fark ettiğimde bir duracağım ve şu an içerisinde
olduğum şeyi anlayacağım.
Bu başlangıç adımı.
Sonrasında ise düşünce ve duygularımızı kabul edeceğiz.
Üçüncü olarak bedenimizle bağ kurmaya deneyeceğiz ve en sonunda da yaptığımız şeye odaklanacağız.
Peki bu tam olarak nasıl olacak?
Belki de dinlerken siz de fark etmişsinizdir.
Bunlar oldukça mindfulness pratiklerine benziyor.
Yani düşünce ve duygularımı kabul etmek, sonrasında bedenimle bağ kurmak ve en sonunda da yaptığım şeye odaklanmak.
Düşünce ve duygular aslında gelip geçici şeylerdir.
Eğer onlarla mücadele etmezsek ya da onlarla böyle savaş içerisine girmezsek zaten gelip geçecekler.
Fakat yaşadığım anın içerisinde bir acı veya bir üzüntü yaşıyorsam onu fark edip Sonrasında bedeninle bağlantı kurmak, yani işte nerede oturuyorum, şu an nasıl hissediyorum, bedenimde bir acı var mı, bir sıkışmışlık var
mı, gerçekten neler oluyor diye bir fark etmeye çalışmak çok önemli.
Düşünsenize bu hayatı bedenimizle deneyimliyoruz.
Aslında hislerimiz, duygularımız, yaşadıklarımız, her şey bu bedenimizin süzgecinden geçiyor.
Ve bu bedenle birlikte hayatta var oluyoruz, işte işlerimizi tamamlıyoruz, yerlere gidip geliyoruz.
Fakat kaçımız gün içerisinde durup da vücudumuzda neler olduğunu dinliyoruz.
Bir yerim sıkıştı mı, nefes almakta zorlanıyor muyum, canım yanıyor mu, rahat oturuyor muyum, rahat hissediyor muyum, bunları sorguluyor muyuz?
Büyük ihtimalle... Çok da önem vermiyoruz.
İşte o an içerisinde o duygu ve düşünceleri fark edip onlarla birlikte bedenle bağ kurmayı öneriyor.
Ve sonrasında hemen sonrasında da bütün bu farkındalıkla birlikte yaptığımız işi yapmaya devam etmemizi öneriyor Ras Haris.
Yani şu an yaptığın iş ne?
Diyelim ki ben işte podcast'ı kaydediyorum veyahut da bir yere doğru bir yolculuğa çıkıyorum.
O an içerisinde var olmak.
Aslında bu adımları yaptığımızda tam olarak şu gerçekleşmiş oluyor.
Hayat bir akış. Ve biz o akışın içerisinde karşılaştığımız şeyleri kabul edip onları da tamam sen de varsın deyip yolumuza devam ediyoruz.
Bunu yapmadığımızda mücadele içerisine girdiğimizde şöyle bir durum gerçekleşiyor.
Akışımız ket vuruluyor.
Ya işte depresyona giriyoruz ya çok üzülüyoruz ya canımız sıkılıyor ya da hiçbir şey yokmuş gibi davranıp çok uçlarda tepkiler vermeye başlıyoruz.
Genelde benim kendime yaptığım en büyük...
Böyle zamanlarda yani çok zorlandığımda bir noktada her şeyi bırakmak ve kendimi kapatmak oluyor.
Ve bunu yaptığımda işlerim, ilişkilerim sekteye uğruyor.
Etrafımdaki insanlar şaşırıyorlar.
Hani neden böyle bir şey olduğunu anlamlandırmakla zorlanabiliyorlar.
Çünkü o sırada devam edemiyorum.
O duygunun, o acının hissinden kurtulmak için her şeyimi kapatıyorum.
Fakat o duyguyla mücadele etmesem, onu da yanıma alıp yola devam edebilsem aslında...
Her şey çok daha kolay olacak.
Ve sonrasında böyle yaptığınızda fark ediyorsunuz ki o duygular da gelip geçmiş.
Gördüğünüz üzere aslında mutlu olmak denen şey çok kolay değil ve mutlu olmayı beklemek de bu hayatta pek mantıklı değil.
Ancak... Kendimizi fark ettiğimizde, değerlerimize odaklı yaşadığımızda, duygu ve düşüncelerimizle mücadele etmediğimizde, yaptığımız şeyleri üzüntülerimizden ve mutsuzluğumuzdan kaçmak yerine sadece genel
iyiliğimiz için yaptığımızda ve kendi akışımıza ket vurmadan bu hayatı her yönüyle kabul edip yaşamaya gönüllü olduğumuzda esnek bir dayanıklılık geliştirmiş oluyoruz.
Ve bu sayede Belki de görece çok daha iç huzura sahip, mutluluğu daha sık deneyimlediğimiz, daha iyi bir hayat yaşıyoruz.
İlişkilerimiz, çevremiz ve akışımız bozulmamış oluyor.
Hayattan en iyisini, en mükemmelini, en harikasını beklemenin asla mantıklı olduğunu düşünmüyorum.
Çok bir anda aklıma geldi.
Geçenlerde bir influencer bir YouTube kanalına konuk olmuş.
Bir anda algoritmada karşıma çıktı ve ben de açtım.
Böyle dinliyordum yemek yaparken.
Yanlış anlaşılmasın burada asla bir eleştiri getirmek değil şeyim.
Sadece duyduğum şey beni şaşırttı ve bunun...
Yanlış bir şey olduğunu düşündüm kendi içimde.
Diyordu ki işte hayatımda en harika şeylerin olacağını biliyorum ve ben buna kesinlikle inanıyorum.
Her şeyin en iyisini ben hak ediyorum.
Ve kesinlikle de en güzeli, en mükemmeli olacak ve oldu da.
O an bir durdum. Dedim ki mesela bu videoyu izleyen kaç kişi var?
Diyelim ki 500 bin kişi olsun.
Bu insanlar bundan etkilenip kendi kendilerine deseler ki hayatım harika olacak.
İşte olumsuz düşüncelerden kendimi koruyacağım.
Sadece olumluyu ve mükemmeli kendime çekeceğim.
Ve bunun sonucunda da istediğim her şeyin olduğu mutlu bir hayat yaşayacağım.
Bu o kadar çarpık bir zihin yapısı ki aslında.
Elbette geleceğe dair umutlu olmak, kendimiz için en iyisini arzu etmek çok doğal bir şey.
Ama bunu yaparken kötü olan şeyleri sürekli bastırıp toksik bir pozitifliğin içerisine girmek ve kendine her şeye hak gören bencilce ve narsistçe bir yere doğru çekilmek hiç doğru değil.
Çünkü inanın mutluluk dediğiniz şey...
Eğer arıyorsanız orada değil.
Ben bu şekilde konuşan insanların da zaten mutlu olduklarını da asla düşünmüyorum.
Sadece öyle bir izlenim veriyorlar ki diğer insanlar kendilerini kötü hissetsinler ve mutlu olmak için onları takip etsinler, onların yaptıkları şeyleri yapsınlar.
Ancak şunu bilmenizi isterim.
Bu tip şeylere aldandığımızda kendimizi daha da mutsuz hissediyoruz.
Çünkü diyoruz ki onda işe yarayan bende işe yaramadı.
Oysa büyük ihtimal...
Onda da hiçbir işe yaramadı.
Bölümü şöyle yavaş yavaş kapatmaya doğru hazırlanırken diyeceğim o ki lütfen kendinizi, hayatınızı, olduğunuz yeri önce bir olduğu gibi kabullenin.
Sonrasında da yaşamın içerisinde akarken karşılaştığınız zorluklar, duygular veyahut da diğer acı verici hislerle mücadele etmek yerine kabul edip...
Akışın içerisinde neler yapabileceğinize bir bakın.
Daha fazla bu konuyla ilgili bir şeyler öğrenmek isterseniz Raz Harris'in yazdığı Mutluluk Tuzağı isimli kitabı da okuyabilirsiniz.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Eğer bölümü beğendiyseniz sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz.
Beni çok mutlu eder. Sosyal medyada paylaşımlarınızı gördüğümde yine çok mutlu oluyorum.
Hangi platformdan dinliyorsanız...
Oradan da takip etmeyi unutmayın derim.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
