
Mizacın Kuzeyi ve Güneyi: İçe Dönüklük ve Dışa Dönüklük
20 Mart 2024 · 31 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Yalnız başıma vakit geçirmekten hoşlanıyorum, tuhaf mı? Kalabalıklar beni yoruyor, neden diğerlerini yormuyor? Anlamlı sohbetleri havadan sudan konuşmalara tercih ediyorum. Gürültülü mekanlar benlik değil, yoksa yaşlandım mı? Eğer aklınızdan bunlara benzer şeyler geçiyorsa siz yüksek ihtimalle bir içe dönüksünüz. Ve bu bölüm de kendinizden çok şey bulacağınıza eminim. Şimdiden keyifli dinlemeler :)Kitap Kulübüne Katıl: https://superpeer.com/dashboard/collections/list/scheduled ******* Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler podcastinden herkese merhaba.
Ben Bilge. Eğer sen de benim gibi yaşamı kendine iş edinenlerden biriysen...
Hem kendini hem de dünyayı daha iyi tanımayı hedefliyorsan doğru yerdesin.
Bugün mizacımız üzerine konuşacağız.
1936'da büyük psikoterapist Carl Jung şöyle yazıyordu.
İnsanları iki gruba ayırabilecek denli temelden farklı iki genel davranış biçiminin söz konusu olduğu zaman içinde benim için açık bir hale geldi.
Bunlara... dışa dönüklük ve içe dönüklük adını verdim.
Elbette ki insanları sadece iki kalıbın içerisine yerleştirmek doğru bir şey olmayacaktır.
Ama mizacımız yani içe dönük veyahut da dışa dönük olmamız bu hayatta nerede durmamız gerektiğine, neyi nasıl yapmamız, nerelerde keyif alabileceğimiz veyahut da nerelerde daha az
keyif alabileceğimize dair bize çok fazla bilgi verebilir ve bu hayattaki duruşumuzu belirlememize yardımcı olabilir.
Belki de kendimizde anlam veremediğimiz, çözemediğimiz, neden ben burada bu kadar çabuk yoruluyorum, diğer insanlar bunu kolaylıkla yaparken neden ben yapamıyorum diye aklınıza sakılan sorulara da oldukça açıklayıcı
yanıtlar verebilir. Her şeyden önce bu iki kavramı birazcık açıklamak istiyorum.
İçe dönük karakter özelliğine sahip olan insanlar Daha geniş iç dünyalara sahipken, dış dünyadansa daha çok kendileriyle vakit geçirmekten, daha sakin, daha az tetiklendikleri ortamlarda
vakit geçirmekten hoşlanırlarken, dışa dönük insanlarsa dışarının yani sosyal hayatın, başka insanların varlığıyla mutlu oluyorlar.
Daha çok dışarıdan besleniyorlar.
Dışa dönük insanlar kalabalık ortamlarda, belki parti ortamlarında kendilerini daha çok ifade etmeleri, konuşmaları gereken yerlerde rahat hissedebiliyorlar.
Bu tip yerlerde enerjileri çökmüyor veyahut da bu tarz yerlerden kaçmaya çalışmıyorlar.
Ama içe dönükler genel olarak grup ortamlarına ve kalabalık gruplara daha doğrusu ayak uydurmakta zorlanıyorlar.
Çok fazla parti ortamı veyahut da kalabalık yerlerde enerjilerinin tükendiğini hissediyorlar.
Ve kendini deşarj edebilmek için birazcık yalnız...
kalmaya, kendileriyle vakit geçirmeye ihtiyaç duyuyorlar.
Kalabalık sohbetlerdense birebir sohbetleri tercih ediyorlar.
Veyahut da havadan sudan konuşmaktansa daha anlamlı konuşmalar yapmaktan hoşlanıyorlar.
Onlar için öylesine bir konuşma içerisinde bulunmak veyahut da öylesine bir ortamda bulunmak oldukça yorucu bir şey.
Fakat anlamlı bir sohbetin içerisinde var olmak, bir arkadaşları ile bir aile üyeleri ile uzun uzun baş başa vakit geçirmek oldukça keyif verici bir şey.
Ben tam anlamıyla bir içe dönüğüm, özellikle de bu bölüme ilham veren Suzy Kane'in Sessiz isimli kitabını okuduktan sonra hem kendimi hem de çocukluğumdan beri geliştirdiğim bütün davranış
paternlerimi çok daha iyi anlamaya başladım.
Çünkü kendini bilmek, mizacını bilmekle de başlıyor.
Bir insan mizacını bilmiyorsa, ne yapmaktan hoşlandığının farkında değilse zaten kendini bilmesi de, bu hayatta ne yapacağını bilmesi de pek mümkün olmuyor.
Mizacımızı bilmek, meslek seçiminden tutun Bu da arkadaş tercihlerimize, içinde bulunacağımız organizasyonlara hatta partner tercihimize kadar pek çok alanda seçimlerimizi etkileyebilir.
Fakat burada şöyle bir yanlış anlaşılmaya kapı bırakmak istemiyorum.
Kişilerin mizacı katı değildir.
Hiç kimse tam anlamıyla dışa dönük veyahut da içe dönük değildir.
Bunu bir çizgi gibi hayal edin.
Çizginin bir ucunda dışa dönüklük, diğer ucunda ise içe dönüklük var.
Bizler her ikisi arasında gidip geliyor olabiliriz, tam ortada duruyor olabiliriz veyahut da içe dönüklüğe daha yatkın, dışa dönüklüğe daha yatkın oluyor olabiliriz.
Yani sadece tek bir şeyle kendimizi açıklayamayız.
Yine bununla ilgili Jung'un söylediği çok güzel bir şey var.
Diyor ki, saf dışa dönük veya saf içe dönük diye bir şey yoktur.
Bu türden biri ancak bir tımarhanede olabilir.
O halde ben de kendim için şunu desem çok daha mantıklı olacak.
Ben çoğunlukla içe dönüklüğe yatkın fakat yeri geldiğinde dışa dönük davranabilen birisiyim.
Ama mizajlarımızı daha iyi anlayabilmek için çok daha geçmişe yolculuk etmek gerekiyor.
Şöyle çocukluğumuza doğru uzun bir yolculuk olacak bu.
Ben size kendi çocukluğumdan ve o zamanlardaki davranışlarımdan bahsederken belki siz de kendi çocukluğunuza doğru bir yürüyüşe çıkıp o zamanlar nasıldınız, nasıl davranıyordunuz birazcık düşünmeyi deneyebilirsiniz.
Çocukken ne kadar utangaç olduğumu hatırlıyorum.
Şu an değilim ya da öyle olmadığımı zannediyorum.
Annemin hadi kalk, yaşıtma olan şu kızla birazcık konuş dediğini, hadi birazcık daha atılgan ol, daha fazla arkadaş edin dediğini, neden bu kadar çok susuyorsun dediğini hatırlıyorum.
Ve ne kadar zorlandığımı, kalabalık ortamlarda, misafirlerin yanında bir kenara büzüşüp kalmak istediğimi hatırlıyorum.
Şimdilerde fark ediyorum ki dışa dönük, atılgan, sosyal insanların övüldüğü, bunun başarının ve iyi yerlere gelmenin sırrı olarak görüldüğü bir dünyada ben içe dönük bir çocuktum.
Fakat o zamanlarda çevremin ve bulunduğum ortamın bilgisizliği sebebiyle içe dönük olmam, utangaçlık, pasiflik ve özgüvensizlik olarak adlediliyordu.
Okulda grup aktivitelerinde çok zorlanıyordum.
Onun yerine bol bol kitap okumak istiyordum.
Hatta hatırlıyorum beden eğitimi derslerinde arkadaşlarım voleybol, basketbol oynarken hocaya yalvarırdım.
Lütfen ben kitap okuyabilir miyim bir kenarda?
Sevdiğim bir konuyla ilgili saatlerce arkadaşlarımla konuşabilirdim.
Ama sınıfta parmak kaldırıp konuşmak, Benim için ölüm gibi bir şeydi.
Yıllarca sessiz, az arkadaşa sahip, kitap okumayı ve etrafı izlemeyi seven bir çocuk olduğum için ezildim.
Hem ailem hem de arkadaşlarım tarafından.
Ama sonra bir şeyler oldu.
Ne olduğunu ben tam olarak hatırlamıyorum ama kendimi değiştirmeye karar verdim.
Sanırım toplumun baskısı bunda çok etkili oldu.
Atılgan, konuşkan olmayı öğrendim.
Gerçek şu ki konuşmayı çok severim.
Ama birebir derin sohbetlerde konuşmayı severim.
Zaman içerisinde hayatımdaki bu kırılımın da etkisiyle daha dışa dönük biri gibi davranmaya çalıştım.
Dışa dönük, çekici, insanların önünde konuşmaktan korkmayan birine dönüşmek için çaba verdim.
Mizacımı bastırıp mış gibi davrandım.
Bazı yerlerde bunu yapmam oldukça iyi oldu, işe yaradı, kendime farklı bir kariyer kapısı araladım ve farklı insanlarla tanışma fırsatı elde ettim.
Ama gerçek şu ki mizacım hep oradaydı.
Topluluk önünde birçok konuşma yaptım, okulda kendimi ileriye attığım...
ne bileyim şiir okuma aktivitelerine katıldığım, binlerce insanın dinlediği bir podcast dahi kaydetmeye başladım.
Ama hiçbir zaman dışa dönük biri olmadım.
Öyleymişim gibi davranmaya çalışsam dahi mizacım beni hep kendine çağırdı.
Ve size bu bölümde kendinizi değiştirmeye çalışsanız bile hep derinliğinizde olan o gerçek mizacınıza erişmeniz ve onunla yeniden barış kurabilmeniz için yardımcı olmak istiyorum.
genetiğimizin, çevremizin ve yetiştirilme tarzımızın bizim üzerimizde nasıl bir etkisi olduğunu, kişiliğin ve mizacın birbirinden farkını size göstermek istiyorum.
Dünya olmadığı biri gibi davranmak zorunda hisseden insanlarla dolu.
Ve bence bu tek kelimeyle korkunç ve mutsuzluk demek.
Ancak güzel haber şu ki hepimiz doğamıza uygun yaşamanın bir yolunu bulabiliriz.
Kendi sınırlarımızı, keyif noktalarımızı ve çalışma tarzımızı belirleyebiliriz.
Ancak bunu yapmaya...
Elbette ki kendimizi tanımadan başlayamayız.
Peki kendilik nedir?
Benim varoluşçu felsefeden ne kadar çok etkilendiğimi biliyorsunuz.
Varoluşçu felsefeye göre kişi bu dünyaya fırlatılmıştır ve aynen boş bir sayfa gibidir.
Yetiştirildiği çevre, başına gelenler, genetik yapısı ve diğer pek çok şey onun karakterini ve olduğu kişiyi şekillendirir.
Elbette ki bu doğru.
Fakat hayatta değişmeyecek bazı şeyler de vardır.
Mizacımız gibi. Mizac doğuştan getirdiğimiz biyolojimizle alakalı bir şeyken kişiliğimiz zaman içerisinde çevremizin de katkısıyla şekillenen aslında karakter özelliklerimizdir diyebiliriz.
Yine kendime dönüp baktığımda şunu fark ediyorum.
Her ne kadar yeri geldiğinde dışa dönükmüş gibi davranmaya çalışsam dahi her zaman mizacım gereğince sakin kaldığım ortamlara, kendimle vakit geçirmeye çok fazla ihtiyaç duyuyorum.
Sanki kalabalıklar benim üzerime geliyor ve beni baskılıyor.
Mecburiyetten veyahut da işimle alakalı bir durumdan dolayı kalabalık bir ortama girsem ya da bir arkadaş grubuna girsem bile oradan hemencik kaçmak istiyorum.
Bununla ilgili çok güzel bir örnek veriyor.
Sally isimli bir arkadaşından bahsediyor.
Sally partilerde oldukça aranan, çok iyi sosyal yetenekleri olan ve insanlarla hızlı arkadaşlık kurabilen birisi.
Ve bu nedenle partilere sık sık davet ediliyor.
Fakat... Seli ile konuştuğunuzda birebir de öğreniyorsunuz ki aslında çoğu zaman bu partilere katıldıktan sonra uzun süre dinlenme ihtiyacı hissediyor.
Hatta bazen gittiği partilerin kapısından içeri girmeden geri dönüyor.
İçeri girdiğinde ise mış gibi davranıyor.
Ve bu konuda oldukça başarılı.
Yani mış gibi davranmak her zaman kötü bir şey değildir.
Ama sonrasında dinlenmesi gerektiğini ve bu partilerin onu aslında beslemediğini söylüyor.
Yani özgür irademizle...
Kişiliğimizi değiştirmeye çalışarak Daha konuşkan, daha dışa dönük gibi davranabiliriz.
Fakat günün sonunda yine olduğumuz yere geri çekiliyoruz.
Bununla ilgili şunu söyleyebiliriz.
Çok ünlü bir içe dönük olan Bill Gates, sosyal becerilerini ne kadar süslerse süslesin hiçbir zaman Bill Clinton olamaz.
Bill Clinton da aynı şekilde hiçbir zaman bilgisayar biliminde ve kendi kendine düşünebilme konusunda Bill Gates kadar başarılı olamaz.
Buna kişiliğin lastik bant teorisi deniyor.
Yani hareketsiz...
Biz duran lastik bantlar gibiyiz.
Esneyiz, kendimizi gerebiliriz ancak bir yere kadar.
Aslında bu konuyu konuşmak istememin temel sebebi şu.
Bizler dışa dönüklüğün övüldüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Yani bakıldığında network yapmak, büyük gruplara uyum sağlayabilmek.
Çok fazla çevreye sahip olmak, insanlarla içli dışlı olabilmek bir erdem gibi gözüküyor.
Daha çekingen olanlarımız, daha sakin olmak isteyenlerimiz, kitap okumaya, düşünmeye, iç dünyalarına önem veren insanlar ise birazcık daha böyle...
tuhaf, başarısız olmaya mahkum insanlarmış gibi etiketleniyor.
Aslında bunu birazcık kültür ve iş dünyası da besliyor.
Yani bir iş dünyasında iyi bir işe kavuşabilmek için kendinizi çok iyi pazarlamanız gerekiyor.
Kendinizi cilalayabilmeniz, ağzınızın iyi laf yapması gerekiyor.
Fakat eğer böyle bir insan değilseniz nedense bir türlü insanları işinizde iyi olduğunuza ikna edemiyorsunuz.
Ve ağzı daha iyi laf yapan ama sizin kadar işlerinde iyi olmayan insanlar sizden daha iyi noktalara gelebilir.
biliyor. Veyahut da networklerinin gücüyle ya da sahip oldukları sosyal çevrenin gücüyle bunu yapabiliyorlar.
Kendimden yine örnek vermek gerekirse böyle kalabalık grupların içerisindeyken bazen bir yerlere kaçmak, kendimi tuvalete falan kilitlemek istediğim zamanlar oluyor.
Ve bunun genelde tuhaf bir şey olduğunu düşünüyordu ve bana özgü olduğunu zannediyordum.
Sonrasında öğrendim ki bu kitabı okuduktan sonra aslında bunu yapan çok fazla insan var.
Çünkü bizlerin yani içe dönük olan insanların aralarda dinlenmeye çok fazla ihtiyaçları oluyor.
Dinlenmediklerinde ve kendilerine gelemediklerinde çökmüş hissetmeye başlıyorlar.
Ve aynı şekilde içe dönüklerin zengin iç dünyaları düşünmeye hatta fazlaca düşünmeye meyilleri sebebiyle diğer dışa dönükler tarafından hayalperestlikle suçlanabiliyorlar.
Çok fazla böyle hülyalı olmak, hayalperest olmak, gerçekçi olmamakla da ithaf edilebiliyorlar.
Fakat şunu bilmenizi isterim ki Bu dünyada içe dönükler olmasaydı pek çok sanat eseri ve bilimsel buluş olmayacaktı.
Mesela içe dönükler olmasaydı şu an dünyada neler olmazdı?
Size birkaç tanesini okumak istiyorum.
Yerçekimi teorisi, izafiyet teorisi, Chopin'in noktünleri, Proust'un kayıp zamanının izindesi, Peter Pan, Orwell'in 1984 ve hayvan çiftliği, Schindler'ın listesi,
Google. Ve Harry Potter.
Mesela Rowling de bayağı içe dönük bir insandır ve bunu kabullenir.
Son kitabını yazmak için kendisini bir otel odasında kapadığını zaten biliyoruz ve kitabı sadece orada yazabilmiştir.
Genelde kendisiyle vakit geçirmeye, kendisiyle kalmaya oldukça ihtiyaç duyan biri.
Burada anlatırken bir noktada da yanlış anlaşılma olsun istemiyorum.
İçe dönüklük veyahut da dışa dönüklük birbirinden çok daha iyi olan herhangi bir özellik değil.
İkisi de kendi kulvarlarında farklı özelliklere sahip.
Eşit mizahçılar, içe dönükler daha zeki veyahut da dışa dönükler daha yetenekli gibi bir şey söz konusu değil.
Herkesin her iki mizacında kendi içerisinde kendince yetenekleri ve hoşlandıkları şeyler var.
Hatta genel olarak birbirini anlayan içe dönük ve dışa dönükler çok iyi partner ilişkileri kurabiliyorlar ve iyi arkadaşlıklar kurabiliyorlar.
Çünkü her ikisinin de dünyası birbirinden farklı ve birbirlerine alışık olmadıkları perspektifler sunabiliyorlar.
Peki birazcık da şöyle mizacın birimine doğru yola çıkmak istiyorum.
Neden içe dönük ve dışa dönük oluruz?
Bu nasıl doğuştan bizim kodlarımıza işleniyor?
Bununla ilgili en iyi çalışma 20.
yüzyılın en büyük gelişim psikologlarından biri olan Heron Kagan'ın yaptıkları.
Heron ve ekibi 4 aylık 500 tane bebeği bir araya getirerek bir deneye tabi tutuyorlar.
Bebeklere kaydedilmiş sesler, patlayan balon sesleri, alkole batırılmış panuklu çubuklar koklatmak ve gözlerinin önünde rengarenk akışkanların dans ettiği görüntüler göstermek suretiyle
test yapıyorlar. gösterilen bu uyarılanlara karşı bağıra çağıra tepki verirken %40'ı sessiz ve uysal davranıyor.
Geri kalan %40'ı ise bu iki uç tepkinin arasına tepkiler veriyor.
Heron Kagan şöyle bir teoride bulunuyor.
Çok aşırıca tepki veren bebeklerin %20'lik kısmı içe dönük.
Tepki vermeyen ve sakin kalan %40'lık kısım ise dışa dönüktür diyor.
Belki bu birazcık size tuhaf gelmiş olabilir ama dinleyince daha iyi anlayacaksınız.
Sonrasında bu söz konusu bebeklere 2, 4, 7 ve 11 yaşlarına geldiklerinde yeni kişi ve olaylara tepkilerini ölçmek için yeniden deneyler yapılıyor.
İşte ne bileyim laboratuvar önünü giyen bir kadınla konuşturuluyor, palyaçalı kostüm içindeki bir adamla ve uzaktan kontrol edilen bir robotla karşılaşıyorlar.
Yani farklı farklı uyaranlara maruz kalıyorlar yine ve yine bu çocukların çoğunun aynı tepkileri var.
Altyazı M.K.
Bebekken verdikleri tepkilerin aynısı yani.
Ve bu çocukların anne babalarıyla ve onları yetiştiren insanlarla konuşulduğunda bu tip uyaranlara çok tepki veren bebeklerin biraz daha sessiz, daha utangaç, daha içine kapanık oldukları
Uyaranlara çok da fazla tepki vermeyenlerin daha konuşkan, daha dışa dönük olduklarını görüyorlar.
Bu çocukların %20'lik kısmına yüksek tepkili çocuklar denirken geri kalan az tepki veren %40'lık kısmına ise düşük tepkili çocuklar deniyor.
Mizat çizgisinde bu çocukları şöyle yerleştirebiliriz.
Yüksek tepkili olanlar içe dönüklüğe yakın, düşük tepkili olanlar dışa dönüklüğe yakın.
Geri kalan %40'lık ise içe dönüklük ve dışa dönüklük arasında bir yerde gidip geliyor.
Pekala neden yüksek tepkili çocuklar içe dönük oluyorlar?
Biz insanlarda hatta fare, sıçan gibi ilkel hayvanlarda dahi bütün canlılarda bulunan amigdala isimli Bir beyin ağı var ve bu bizim eski beynimize işaret ediyor.
Yani çok çok eski beynimizin, ilk evrimleşen beynimizin limbik sistemin delinlerine konuşlandırılmış bir ağı bu.
Bu ağ bazen duygusal beyin olarak da biliniyor ve işte cinsel dürtüler, iştah, korku gibi hayvanlarla da paylaştığımız temel içgüdülerimizin geldiği yer.
Yani amigdalamız bizim...
Eski beynimiz. Bir çocuğun amigdalası ne kadar çok uyarılıyorsa, ne kadar çok tepkiliyse yani kalp atış hızı, gözlerinin büyümesi, kortizol yani stres hormonunun artması o
kadar fazla oluyor. Bu fazla uyarılan, çok tepkili çocukların amigdalaları çok fazla uyarılıyor.
Buradan şöyle bir sonuca varıyoruz.
İçe dönük insanların beyinleri yani amigdalaları o kadar hızlı uyarılır ki kalabalık ortamlar...
parti ortamları veyahut da stresin arttığı topluluk önünde konuşma, kendini ifade etme, bir iş görüşmesi gibi yerlerde diğerlerine göre çok daha fazla stres altına girerler.
Bu onların tamamen biyolojileriyle ilgili bir durum.
Sıradan bir dışa dönük 10 birimlik bir stresle 10 birimlik bir stres hissederken bir içe dönük 10 birimlik bir strese maruz kaldığında 20 birim hissedebiliyor.
Yani içe dönüklerin daha hassas olması, kendilerine daha fazla vakit ayırmaya ve sakin kalmaya ihtiyaç duymasının asıl sebebi aslında bu.
Yine kendime dönüp baktığımda şunu fark ediyorum.
Fazla müzik ve klub ortamları mesela beni çok fazla rahatsız ediyor.
O kadar çok uyarılıyorum ki böyle birkaç defa bu tip ortamlara girdim.
Ve girdikten sonra fark ettim ki böyle ortamlara girip çıkınca en az 2-3 gün yatıyorum.
Veyahut da kendimi oraya ait değilmiş gibi hissediyorum.
Kaçmak istiyorum. Arkadaşlarım bunu çok daha eğlenceli bir aktivite olarak görürken ben zulüm gibi görüyorum.
Ve çevremdekiler de aslında bunu fark ediyor.
Bunun sebebinin bu kitabı okuyana kadar çok fazla uyarılmamdan ve bu yarajımdan kaynaklandığını bilmiyordum.
Fakat o kadar mantıklı geliyor ki şu an verdiğim tepkiler.
Genel dışa dönüklerin daha insancıl, daha sosyal olduklarını düşünürüz ve içe dönüklerin de insanlardan pek fazla hoşlanmadığı düşünülür.
Hatta çok sevdiğim bir arkadaşım bana zamanında şey demişti.
Bilge sen insan sevmiyorsun.
Hayır, ben insan sevmiyor değilim.
Sadece gerçekten çevremde olup bitenlere o kadar duyarlıyım ki insanlarla birazcık uzak kalmam gerekiyor.
Bazı şeyleri çok fazla içselleştirip çok fazla etkilenebiliyorum.
Ve kendimi koruma altına alabilmek için o insanlarla arama, ara ara mesafeler koymam ve kendimi rahatlatmam gerekiyor.
Kagan'ın deneyinde de gördüğümüz gibi çocukların verdiği tepkilerin insanlarla bir alakası yok.
Bunun tamamen uyaranlarla alakası var.
Biz büyük ihtimal bebekken yüksek tepkili olan ve şu an içe dönük olan insanlar insan sevmeyen bir yapıda değiliz.
Sadece çevremizdeki olup bitenlere çok fazla duyarlıyız.
Ve bu açıdan baktığımızda kendi kendimize saygı duymaya başlıyoruz.
Ve belki de bizi anlamayan insanlara kendimizi bu şekilde ifade etmeyi denersek Onların da biz daha iyi anlayacağını gözlemleyebiliriz.
Yine içe dönük ve dışa dönüklükle ilgili yapılan ünlü bir araştırmada iki mizaj tipine sahip insanların sese olan tepkileri ölçülmüş ve dışa dönükler ortalama 72 desiberlik
bir gürültü seviyesini tercih ederlerken içe dönükler 55 desiberlik bir seviyeyi seçmişler.
Yani kendilerini daha rahat hissettikleri ses seviyeleri olarak bunları belirlemişler.
Sonrasında ise şöyle bir değişim yapıyor bu deneydekiler.
İçe dönüklere dışa dönüklerin tercih ettiği 72dB'lik bir gürültü seviyesini Dışa dönükleri ise içe dönüklerin tercih ettiği 55dB'li gürültü seviyesinde bir ses veriyorlar ve bunun eşliğinde çalışmalarını
istiyorlar. Ve fark ediyorlar ki içe dönükler bu yüksek sesle aşırı derecede uyarılıp ortalamanın altında performans gösteriyorlar.
Dışa dönükler ise çok sıkılıyorlar çünkü optimal seviyelerinin altında uyarıldıkları için yeterince konsantre olamıyorlar ve yine ortalamanın altında bir performans gösteriyorlar.
O halde şöyle bir şey söyleyebiliriz.
Hepimiz için optimal bir uyarılma seviyesi var.
Klinik psikologlar optimal uyarılma seviyesini aslında hayatta en keyif aldığımız noktada olarak vurguluyor.
Ve buna keyif noktaları diyebiliriz.
Böyle tatlı seviyede uyarıldığımız anlar aslında en keyifli olduğumuz anlar.
Yani nedir mesela bu?
Diyelim ki koltuğunuza uzandınız.
Elinizde bir roman var ve bunu okuyorsunuz.
Ve şu an çok mutlusunuz, huzurlusunuz.
Optimal uyarılma seviyesindesiniz.
Yani keyif noktanızdasınız.
Fakat aradan bir yarım saat geçtikten sonra şeyi fark ediyorsunuz.
Kitaptakiler artık kafanıza girmiyor.
Aynı cümleyi beş kere okuyorsunuz.
İlginizi kaybetmeye başladınız ve kalkıyorsunuz, kitabı kapatıyorsunuz, arkadaşınızı arıyorsunuz.
Arkadaşınızla buluşup sohbet etmeye başlıyorsunuz.
Yine çok keyiflisiniz ve tam keyif noktanızdasınız.
Sonra arkadaşınız sizi bir partiye götürmek istiyor.
Siz pek istemiyorsunuz ama uyum sağlıyorsunuz.
Fakat partiye gittiğinizde birden gürültüyle birlikte aşırı derecede uyarılmaya başlıyorsunuz.
Ve artık yine optimal uyarılma seviyesini aşıyorsunuz.
Burada kişinin kendini bilmesi çok önemli.
Yani bu hayatta keyif aldığım yerler neler?
nerelerde fazla uyarılıyorum, nerelerde fazla sıkılıyorum.
Ne sıkılmak ne fazla uyarılmak.
Arada bir yerde olan kendi keyif noktamızı bulmak gerekiyor.
Eğer mutlu ve sağlıklı ilişkiler kurmak istiyorsak hem kendimizle hem de sosyal çevremizdeki diğer insanlarla.
Bir diğer mesele ise şu. Biz bir içe dönük olabiliriz ve yeri geldiğinde dışa dönük davranmamız gereken ortamlarda bulunabiliriz.
Zaten sosyal canlılar da olduğumuz için dışa dönük olmamız gereken yerler oluyor.
Bu arada her içe dönük, utangaç veyahut da içine kapanık insanlarla konuşmak istemeyen biri değildir.
Bunlar tamamen kalıpsal şeyler.
Ben çocukken mesela Çok utangaçtım dediğim gibi ama zamanla kendime utangaç olmamayı öğrettim.
Peki bu nasıl oldu?
Veyahut da bizler çok böyle içe dönük insanlarsak, bunu dinleyenlerden bahsediyorum.
Bu durumu nasıl yeri geldiğinde değiştirebiliriz?
Mesleğimiz gereği bir sunum yapmamız gerektiğinde veyahut da arkadaşlarımıza kalabalık bir ortama girmemiz gerektiği zamanlarda.
Kendimizi nasıl daha iyi ifade ettiğimiz dışa dönük davranışları nasıl daha özgüvenle sergileyebiliriz?
Bizim... Frontal korteks dediğimiz beynimizin ön kısmında bir yer var.
Bu aslında bizim en son, beynimizin son gelişen kısmı.
Ve biz her şeyi orada öğreniyoruz.
Yani şöyle söyleyebiliriz.
Frontal korteksimiz yeni şeyleri öğrenebilir ve bizi kişiliğimizle daha farklı şeyler katmamıza yardımcı olabilir.
Fakat amigdalamız yani ilkel beynimiz sadece yaşar.
Tamamen ilkel dürtülerle var olmaktadır o dediğim gibi.
Frontal korteksim sayesinde...
utangaçlığımı aşmayı, daha dışa dönük ve sosyalmiş gibi yapmayı öğrenebilirim.
Ama elbette ki günün sonunda amigdalamın etkisiyle her zaman mizacıma çekileceğim.
Yani bunu şöyle dengeleyebilirim.
Ara ara yeri geldiği zamanlarda dışa dönük gibi davranmam gereken ortamlara girip sonrasında kendime dinlenme alanları koyabilirim.
Ben bunu da yapmaya çalışıyorum kendimce.
Mesela işte sosyal medyada yaptığım paylaşımlar, insanlarla olan etkileşimim, kalabalık ortamlara girmem gereken zamanlar bunların hepsi benim dışa dönükmüş gibi yapmam gereken zamanlar aslında soracak
olursanız. Fakat sonrasında bütün bunlar bittikten sonra kendi içime çekilip sakin sakin kaldığım, uzun uzun dinlendiğim, hatta bazen hiçbir şey yapmadan, kitap da okumadan, hiçbir şey yapmadan sadece
uzun uzandığım vakitler ayırıyorum kendimi.
Çünkü ben Böyle birisiyim.
Benim dinlenmek ve iyi hissedebilmek için bunları yapmam gerekiyor.
Hatta zamanla yaşım ilerledikçe daha çok fark ediyorum ki kalabalık olan gruplara çok mecbur olmadığım müddetçe hiç girmek istemiyorum.
Ve havadan sudan konuşmaya olan tahammülüm gittikçe azalıyor.
Ve kitapta yazarın arkadaşlarından bir tanesi kendisine böyle ormanlık bir alanda sessiz sakin küçük bir ev satın alıyor.
Orada karısıyla birlikte yaşıyor.
Arada çocukları yanlarına geliyor.
Ve diyor ki ki hani genelde ailem dışındaki insanlarla çok az görüşüyorum.
Aslında çok fazla arkadaşım var.
Çok da sevdiğim insanlar bunlar.
Ama az sıklıklarla görüyorum.
Bu onları sevmediğim anlamına gelmiyor.
Sadece ben böyle birisiyim.
Kendime dair görüşüm de bu yönde.
Büyük ihtimal büyüdükçe belki bir 10-20 seneye kadar benim de zaten en büyük hayallerimden bir tanesi daha böyle kırsal şehir dışında bir yere taşınmak.
Öyle bir yerlere çekilip eğer olursa ailemle kalacağım, eğer olmazsa tek yaşayacağım bir hayatım olacak diye düşünüyorum.
Her zaman arkadaşlarıma Dostlarıma, yaşamımda yer olacak.
Ama beni tüketen aktivitelerde hep daha az bulunmak isteyeceğim.
Şu an yaşım genç olduğu için ve kendimi ifade etmem gereken, işimi büyütmem gereken alanlar oluyor.
Ve bunu yapmaya ihtiyacım var.
Fakat yaşım büyüdükçe bunlara olan ihtiyacım daha da azalacak diye umuyorum.
Ve şanslıyım ki işim de tam bana uygun.
Evden yaptığım, tamamen esnek ve online olarak yürüttüğüm bir iş.
Ve bu beni çok mutlu ediyor.
İnsanlarla temas kurmak sık sık.
beni yoran bir şey. Diyelim ki siz benim kadar şanslı olmadınız ve dışa dönük olmanızı gerektiren bir işe sahipsiniz.
Belki bir avukatsınız, bir halkla ilişkiler uzmanısınız veyahut da başka bir mesleksiniz bunun gibi.
Böyle bir durumda ne yapmanız gerekiyor?
Yani sizin için hayatın sonu mu?
Elbette ki hayır. Öncelikli olarak belki de Benim yaptığım gibi prefrontal korteksinize bazı şeyleri öğreterek, yeni davranış kalıplarını öğreterek kendinizi farklı davranışlara alıştırabilirsiniz.
Ve yine akşamları boş zamanlarınızda kendinizi dinlendirecek niş alanlara veyahut da keyif noktalarınıza kaçabilirsiniz.
Yani şey gibi düşünün.
Gün içerisinde belki bardağınız boşalıyor, insanlarla uğraştığınız için.
Ama akşamları ve hafta sonları o bardağı doldurmayı deneyebilirsiniz.
Kalabalık ortamlara ve partilere girmeyerek, sırf insanlar sizi sevsin diye size uygun olmayan şeyleri yapmayarak bu bardağı doldurmayı deneyebilirsiniz.
Belki de mesleğinizi değiştirmeye düşünebilirsiniz ki bu biliyorum çok major bir şey.
Yine yazar bununla ilgili şöyle bir şey söylüyor.
Eğer gerçekten neyi yapmayı arzu ettiğinizi bulmak istiyorsanız kıskandığınız şeylere bakın.
Yani neyi kıskandınız?
Kanıyorsunuz. Mesela yazar Harvard mezunu bir avukat.
Normalde Harvard Hukuk Fakültesini bitirmiş ve gerçekten de çok başarılı bir öğrenci.
Fakat avukat olduktan sonra bu mesleğin ona uygun olmadığını görüyor.
Ne yapacağını da bilmiyor. Hiçbir zaman hukuk alanında ilerleyen, hakim olan, anayasa mahkemesinde çalışmaya başlayan arkadaşlarını kıskanmadığını fark ediyor.
Genelde psikoloji okuyan ve insan doğasıyla ilgilenen arkadaşlarının mesleklerini kıskandığını görüyor.
Ve bir şekilde zaten sonradan hayatını bu yönde evirmeye başlıyor.
yine mizacımıza uygun işi bulabilmek için neyi kıskandığımıza ya da neyi imrendiğimize bakabiliriz ve belki hemen olmasa da ufak ufak adımlar açarak o yerine doğru mesleğimizi evirebiliriz.
Günün sonunda dediğim gibi her ne kadar kendimize farklı davranış kalıplarını öğretsek de mizac bizi kendine Bölümü kapatmadan önce yine Jung'dan bir alıntı okumak istiyorum sizlere.
Diyor ki kendi içine çekiliş dünyadan kesin bir el etek çekme değildir.
Dinginlik arayışıdır.
Sadece bu dinginlik içinde toplumsal hayata kendi katkısını sunması mümkündür.
Yani bir içe dönüğün bu dinginliğin içinde.
topluma katkı sunması mümkün oluyor.
Ben de yaratıcılık gerektiren, yaratıcı süreçleri içeren bir iş yapıyorum.
Ve bu işi yaparken eğer kendi içime çekilmezsem, kendimle vakit geçirmezsem o yaratıcılığımın öldüğünü ve kendimi ifadede zorlandığımı fark ediyorum.
Benim kendimle kalmam, kendimle vakit geçirmem, üretebilmem, daha iyi ilişkiler kurabilmem ve dünyaya daha iyi bir katkı sağlayabilmem için çok önemli.
Bu arada asla asosyal biri değilim.
İçe dönükler asosyal değillerdir.
Sadece onların sosyalleşme biçimleri ve bu hayattan aldıkları zevkler farklıdır.
Bu bölümü dinleyen bir içe dönük olabilirsiniz.
Veyahut da çevresinde içe dönük yakınları olan bir dışa dönük olabilirsiniz.
Her ne tür bir mizaya sahip olursanız olun, hiçbirinizde bir eksiklik veyahut da fazlalık yok.
Sadece olduğumuz gibiyiz.
Ve biyolojilerimiz birazcık farklı.
Ve buna bu açıdan baktığımızda belki de etrafımızdaki bizden farklı mizaca sahip olan insanlara daha büyük bir saygıyla yaklaşabiliriz.
Ve içe dönükler. Size sesleniyorum.
Biliyorum ki kendinizi ifade etmekte zorlanıyorsunuz.
Bazen bu dünyanın beklentileri size çok ağır gelebiliyor.
Ama ne olursa olsun lütfen olduğunuz kişiden utanmayın ve olduğunuz kişiye saygı duyun.
İçinizden nasıl yaşamak geliyorsa, nasıl olmak istiyorsanız her zaman ışıltılı, parıltılı, gürültülü bir sosyal kelebek olmak zorunda değiliz.
Bazılarımız böyledir.
Bazılarımız evde bir demlik çay demleyip arkadaşıyla karşılıklı sohbet etmekten hoşlanır.
Hatta bununla ilgili güzel bir örnek var.
Örnek vereceğim. Geçen haftalarda İzmir'den çok sevdiğim bir dostum beni ziyarete geldi.
Üç gün boyunca bendeydi ve sadece yemek yemek kahve içmek için dışarı çıktık.
Onun dışında akşamları bir demlik çay demleyip saatlerce sohbet ettik.
Bizim eğlence tarzımız da tam olarak bu zaten.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bu bölüm benim için özel bir bölüm çünkü bir içe dönük olarak bu dünyadaki benim gibi olan ve kendilerini anlaşılmamış hisseden insanlara yardım eli uzatmaktı bölümdeki asıl amacım.
Bölümü sevdiyseniz sevdiklerinizle paylaşmayı lütfen ihmal etmeyin.
Eğer anlamlı bağlar kurduğunuz güzel bir topluluğa ait olmak istiyorsanız da benim yaklaşık bir yıldan beri yürüttüğüm bir kitap kulübüm var ve o kitap kulübüne katılabilirsiniz.
Katılmak için açıklamalar kısmına linkini bırakıyorum.
Bir dahaki bölüme kadar... Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
