
Bunlar bana niye 20'lerimde söylenmedi dediğim şeyleri bu bölümde sizlerle paylaşıyorum. Bi de sizi çok özlemişim artık geri döndüm :)
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler podcastinden herkese merhaba.
Ben Bilge ve yeniden mikrofonumun başındayım.
Çok da heyecanlıyım.
Bu sene doğru düzgün podcast kaydedemedim.
Bir dönem videokestlere denedim.
Çok da keyiflilerdi ama zaman aldıkları için sürdürülebilirliği biraz düşüktü.
Ve ben de sizi çok özlediğimi, mikrofonun başına yeniden geçmeyi çok istediğimi fark ettim.
Çünkü buradaki kurduğum bağlar gerçekten çok farklı.
Eğer bu bölümü dinliyorsanız lütfen bana Instagram'dan veya mail'den mesaj atın.
Çünkü podcast'ı dinleyenlere olan sevgim çok çok ayrı.
Sanırım 2026 senesi en az podcast bölümü kaydettiğim sene olarak tarihe geçebilir.
Ama bu sene çok fazla şey oldu.
Hayatım çok değişti, çok farklı şeyler yaptım, yeni işler denedim, başarılı olduklarım oldu, başarısız olduklarım oldu.
Ve hepsinden dönen mesele 30 yaşıma girdim.
Benim için çok duygu dolu bir an çünkü ben podcast'a başladığımda 25 yaşındaydım.
Hatta bununla ilgili bir bölüm bile kaydetmiştim.
Eğer eski dinleyicilerimdenseniz benim her sene yaş günümde o yıl öğrendiğim şeyleri anlattığım bir bölüm yaptığımı da biliyorsunuzdur.
Fakat bu sene doğum günümde o bölümü de yapamadım.
Kendimi hazır hissetmedim açıkçası.
30 yaşıma gireli bir buçuk ay oluyor.
Ve 30'a girdikten sonra hayatla ilgili çok fazla sorgulamanın içerisine düştüm.
20'lerimi sorguladım, olduğum kişiyi, dönüştüğüm kişiyi.
Ve fark ettim ki benlik sürekli yeniden ve yeniden inşa edilen bir şey.
olduğumuz kişi tek bir şey değil.
Her seferinde farklı bir forma dönüşebiliyoruz.
Karşılaştığımız insanlar, yaşadığımız olaylar,
yürümeyi seçtiğimiz yollar bizi değiştirebiliyor.
Ve sanırım ben de bu süreçte bayağı bir değiştim.
Ama yine de bu düşüncelerimi sizlerle paylaşma tutkuma karşı koyamadım.
Küçükken 30 yaş benim için çok çok büyük bir yaştı.
Wow! 30 yaş inanılmaz!
Hani nasıl gibi düşünürdüm?
Sanki hiç 30 yaşıma gelmeyecekmişim gibi hissederdim.
Fakat şimdi 30'a geldiğimde fark ediyorum ki aslında hiç o kadar büyük bir yaş değil ve hala içimdeki o çocuksuluğu ve heyecanı taşımaya devam ediyorum.
Ama tüm bunlarla birlikte yaşanmışlığın getirdiği bir şeyler de var ve sanırım bunlar beni daha sakin, daha olgun birine dönüştürdü.
Çünkü seneler geçtikçe yaşanmışlıkların yükü de artmaya başlıyor, tecrübeler de artmaya başlıyor.
Ve tüm bu tecrübeleri eğer iyi bir şekilde eritip harmanlayamazsak, onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışmazsak bize ağırlık oluyorlar.
ve daha mutsuz, daha karamsar yetişkinlere dönüşüyoruz.
Ben bunlardan biri olmak istemiyorum.
O yüzden de aslında 30'a girdikten sonra böyle uzun uzun bir düşünme ihtiyacı hissettim.
Ve böyle 20'lere dönüp baktığımda gördüğüm şey en çok mücadele oldu.
Aileyle mücadele, içinde bulunduğun kültürle mücadele, kendini sevme mücadelesi.
Bir yandan da başarılı olmak için sürekli koşmak, hiç durmamak.
Sanırım 30'larda bunu biraz daha değiştirmek, öğrendiklerim sayesinde kendimi daha iyi korumak,
Daha sakin, daha rahat bir hayat yaşamak istiyorum.
Bilmiyorum kolay mı bu?
Bu arada bu podcast'ı da taşınma arefesinde kaydediyorum.
Biliyorsunuz ki ben 4 sene önce Bursa'dan Eskişehir'e taşınmıştım.
Ve bu benim için çok zorlu bir süreçti açıkçası.
Tamamen tek başıma yaptığım, tek başıma karar verdiğim bir şeydi.
Bu 4 senede çok fazla şey yaşadım ve şimdi yeni bir eve taşınıyorum.
Aslında yeni de bir hayata başlıyorum.
Bunun tam 30 yaşıma gelmiş olması da gerçekten çok ilginç.
Bugün 30'uma girdikten sonra 20'lerime dönüp baktığımda fark ettiğim, hayata dair öğrendiğimi, gördüğümü düşündüğüm şeyleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Özellikle eğer 20'lerinizdeyseniz ya da 30'larınızın başındaysanız belki bunları duymak size de iyi gelebilir diye düşündüm.
Açıkçası paylaşacağım şeyleri 30 yaşımda kendime birer rehber olarak kullanacağım ve hiç unutmamak için kulağıma küpe edeceğim.
Tam 10 tane madde hazırladım ve bunlardan ilki zor konuşmalardan kaçmamak.
Bence yetişkin olmanın en önemli şeylerinden bir tanesi o zor konuşmaları, rahatsız olduğumuz şeyleri gidip yapmak demek.
Normalde ben tartışmadan hiç hoşlanan birisi değilim.
Kolay kolay kimseyle tartışmam, kimseyle kavga etmem, sesimi yükseltmem.
Bence bunlar hoş şeyler değiller zaten ama bazen bazı insanlarla tartışmamız gerekir.
Bazı insanlarla rahatsız edici konuşmaları yapmamız gerekir.
Öteki türlü sınırlarımız ihlal edilmeye açık, duygularımız da sömürülmeye açık bir hale geliyor.
Ya da bir arkadaşınızda, bir ilişkinizde rahatsız olduğunuz bir durum varsa ve bunu paylaşmıyorsanız
onun bedelini yine siz ödüyorsunuz.
O rahatsızlığı sürekli çekmeye devam ederek ödüyorsunuz bir de bunu.
Ki bence bu korkunç bir şey.
Eğer bir şeyi siz rahatsız ediyorsa, bir şey yapmak istemiyorsanız, bir konuyla ilgili tartışmanız gerekiyorsa bunu yapın.
Gerekirse polemiğe girmek ve bundan da kaçmamak gerekiyor.
Bir keresinde bir yerde bir cümle duymuştum.
Şöyle diyordu, hiç kimseyi hayal kırıklığına uğratmıyorsan kendini uğratıyorsundur.
Bu da işte bizi ikinci maddeye getiriyor.
Pek çoğumuz sevilmek istiyoruz. Birileri tarafından kabullenilmek, sevilmek, iyi biri olarak görülmek istiyoruz.
Fakat kabul görmek zaten bir ihtiyaç. Ben bunu anlayabiliyorum.
Ama büyüdükçe fark ettiğim bir şey var ki herkesin bizi sevmesi, herkesle iyi anlaşmamız ve kimseye hayal kırıklığına uğratmamamız mümkün değil.
Eğer kendimizi seçmek istiyorsak, eğer kendimiz olmak istiyorsak birileri bizden hoşlanmayacak ve birileri bizim yüzümüzden hayal kırıklığına uğrayacak.
Dönüp baktığımda hayatımla ilgili aldığım bütün büyük kararlarda, beni ben yapan şeylerde pek çok insana hayal kırıklığına uğrattığımı görüyorum.
Hatta onları kırdığımı, onları üzdüğümü görüyorum.
Bunları tabii ki de isteyerek yapmadım.
Kimseye bilerek veya isteyerek bir zarar veremem.
Ama kendini seçmek demek birazcık başkalarının seslerini kısmak demek oluyor.
Evet kabul görmeye, sevilmeye ihtiyacımız var.
Ama en çok kendimiz tarafından kabul görmeye ve sevilmeye ihtiyacımız var.
En çok kendimizi seçmeye ihtiyacımız var.
O yüzden lütfen başka birilerine hayal kırıklığına uğratmaktan kaçınmayın.
Birilerinin sizi sevmemesi normaldir.
Özellikle 30'larımda bunu hiç unutmak istemiyorum.
Çünkü her ne kadar bunu söylemek biraz canımı yaksa da kabul görmeyi, sevilmeyi ben de herkes kadar istiyorum.
Ama şunu da kendime hep hatırlatıyorum.
Kendimi kendim olarak, otantik bir varlık olarak ortaya koyabilmem için birilerini hayal kırıklığına uğratmam çok normal.
Üçüncü maddemiz ise yüzeysel ilişkilerin bizi öldürdüğü gerçeği.
Yani en azından beni öldürüyor ve bence herkesi öldürüyor.
Sadece fark etmiyoruz.
Yaşım büyüdükçe arkadaş sayım arttı, tanıştığım insanların toplamı artmaya başladı ve genel olarak gördüm ki büyük insanlar çok daha yüzeysel ilişkiler kuruyorlar.
Hani böyle küçükken best friend'imiz olur, en sevdiğimiz arkadaşlarımız olur, böyle bir takımımız olur ve onlar için her şeyi yaparız ama zamanla büyürüz.
İşte o lisedeki, üniversitedeki arkadaşlarımızla yollarımız ayrılır, zaman ve mekan bizi ayırır, farklı yerlere doğru gideriz ve artık bir arada olmayız.
Sonra yeni arkadaşlıklara dinmeye başlarız ve bu arkadaşlıklarda o zamanki samimiyeti bulamayız.
Çünkü görürüz ki yetişkin yaşamında herkes yüzeysel ilişki kuruyor.
Ama şöyle bir gerçek var, aslında herkes içten içe bağ kurmak ister.
Herkes birilerinin onu gerçekten tanımasını, gerçek benliğini görmesini ister ve bunu yapmak için de gerçek bağlar kurmaya ihtiyaç duyar.
Ama gerçek ve yakın bir bağ kurmanın bazı bedelleri vardır.
Bir insanı gerçekten sevebilmenin bedelleri vardır.
Çünkü birisiyle yakınlaştığımızda aynı zamanda kendimizle de yakınlaşırız.
Onda sinir olduğumuz şeylerde kendimizi görürüz.
Ya da onun sorumluluklarını almamız gerekir.
Sevmenin sorumluluğunu almamız gerekir.
Ve bu kolay bir şey değil.
Bu sorumluluğu alamayan insanlarsa genelde etraflarıyla yüzeysel ilişkiler kurmayı tercih ederler.
Ben şunu anlamıyorum. Bir masaya oturduğumda eğer gerçekten sevilmediğimi düşünüyorsam, arkamdan konuşulduğunu düşünüyorsam ya da görülmediğimi hissediyorsam neden orada olayım?
Etrafımızdaki insanların, arkadaşlarımızın niceliğinden daha çok niteliğine ihtiyacımız var.
Gerçek bağlara ihtiyacımız var ve çok az insanla da bunu yapabilirsiniz.
İki tane yakın insan size yüzlerce insandan daha gerçek hissettirebilir.
Yüzlerce insanın içerisinde yalnız hissedip o iki insanın yanında gerçekten görüldüğünüzü hissedebilirsiniz.
O yüzden 30'larımdaki bir diğer önceliğim ise etrafımdaki insanların kalitesine ve niteliğine önem vermek.
Dördüncüsü anlık bir başarının olmadığını bilmek.
Her şey zamana ihtiyaç duyar.
Zaman, zaman ve zaman.
Ve bu zamanın içerisinde ilerlemeye devam etmek.
Düşsek de, yorulsak da, kalbimiz de kırılsa ilerlemek zorundayız.
Bugün eğer bir yetenek öğrenmeye başlarsanız 3 gün içerisinde o yetenekte uzman olmanız mümkün değil.
Ama belki bir sene sonra o alanda iyi olmaya başlarsınız ve 3-4 sene sonra da o alanda ustalaştığınızı görürsünüz.
Bu bir sürecin sonucudur.
Yani bir anda zengin olmak, bir anda başarılı olmak, bir anda bir yeteneği geliştirmek diye bir şey zaten mümkün değil.
Ama sürece güvendiğinizde böyle devam ediyorsunuz, ediyorsunuz ve bakıyorsunuz ki gerçekten bir anda o şeye kavuşmuşsunuz.
Bunu en çok son 4 yılda yaşadıklarımda görüyorum.
4 sene önce Eskişehir'e ilk taşındığımda hem yarıda bıraktığım okulumun yasını tutuyordum
hem de sıfırdan bir şeylere başlamanın zorluğu içerisindeydim.
Nasıl devam edeceğimi, neyin ne olacağını bilmiyordum ve hayata tutunamamaktan gerçekten çok korkuyordum.
Ama bu 4 senenin sonunda hayal ettiğimden çok daha iyi bir yere geldim
ve beni ne buraya getirir diye dönüp baktığımda gördüğüm şey ilerlemekten vazgeçmemek oldu.
O yüzden eğer şu an bir şey yapıyorsanız, çok zorlanıyorsanız, sonucunu ne zaman alacağını bilmiyorsanız devam edin.
Bir güne sonuca ulaşacaksınız.
bir gün varmak istediğiniz yere varacaksınız.
Ama gerçekten de zamana ihtiyacınız var.
Beşinci maddem ise sorumluluk.
Benim gözlemlediğim kadarıyla çoğu yetişkin aslında sorumluluktan kaçıyor.
Ama hayat sorumluluklardan ibaret.
Özellikle büyüdükçe bu daha da artıyor.
Evimizle ilgilenmemiz, etrafımızla ilgilenmemiz, eşimizle ilgilenmemiz,
eğer çocuklarımız varsa onlarla ilgilenmemiz ve kendimizle ilgilenmemiz gerekiyor.
Ve biz büyüdükçe belki ebeveynlerimiz yaşanıyor, onlarla da ilgilenmemiz gerekiyor.
Aslında bir şekilde hepimiz birbirimizden sorumluyuz ve hepimiz birbirimize bağlıyız.
Bireysellik birazcık bir mit gibi geliyor bana.
Tabii ki de kişinin bireysel olarak kendine zaman ayırması, kendisiyle eğilenmesi çok önemli.
Ama aynı zamanda biz sorumluluklar ağı içerisindeyiz.
Ben hiçbir şeyin sorumluluğunu almak istemiyorum, ben şunu yapmak istemiyorum, ben bunu yapmak istemiyorum demek benim için çocukça bir şey.
Ve böyle 30 yaşına gelmiş ve hayatında hiçbir sorumluluk almak istemeyen insanları gördüğümde karşımda 30 yaşında bir insan yok da
3 yaşında bir çocuk var gibi görüyorum.
Ve maalesef ki sorumluluk alamayan insanlara saygı da duyamıyorum artık.
Bu arada sorumluluk almanın böyle uç bir noktası da var.
Çok fazla şeyin yükünü almak.
Bunu da yapmayın.
Kendime de söylüyorum.
Bu kadar uca da gitmeyeceğiz.
Ama dengede kalmamız ve o hayatı bir şekilde sırtlayıp götürmemiz gerekiyor.
Bir diğer olarak hayat boyu bence benden kalacak olan bir madde bu.
Bunu daha öncelerde de çok kez söyledim.
Ekonomik özgürlük önemli, önemli ve çok önemli.
Ben 30'la birlikte bundan çok daha emin oldum.
Özellikle de bir kadınsanız lütfen ekonomik özgürlüğünüzü önceleyin.
Hiç kimse için çalışmaktan vazgeçmeyin.
Hiç kimse için kariyerinizden, hayallerinizden vazgeçmeyin.
İnanın hayatta herkes sizi hayal kırıklığına uğratabilir.
Herkes sizi yarı yolda bırakabilir.
Yani hani böyle eşiniz, sevgiliniz, arkadaşınızı geçiyorum.
Anne ve babanız bile sizi yarı yolda bırakabilir.
O yüzden ayakta kalmak için hem duygusal anlamda kendimizi beslememiz hem de ekonomik anlamda her zaman dik durmamız gerekiyor.
Ben kendimi bulduğum, kendimi ifade ettiğim, özgür olduğum her yere ekonomik özgürlüğümü kullanarak geldim.
Gerçekten ekonomik olarak özgürlüğünüz varsa her yere gidersiniz.
Virginia Woolf'un dediği gibi bir kadının her zaman kendine ait bir odası olmalı.
Bu benim bu hayatta hiç kimse için vazgeçmeyeceğim bir şey.
Geldik 8. maddemize.
Büyümek demek bazı hayallerden vazgeçmeyi öğrenmek demek bence.
Bazı hayallerimin ölmesine 30 yaşımda izin verdim ve ben bunun yasını tuttum.
Maalesef her şeyi yapamayacağımızı kabullenmemiz lazım.
Hayalini kurduğumuz her şey gerçek olmayacak.
İstediğimiz her yere gidemeyeceğiz.
Her şeyi yapamayacağız.
Bazı şeyler de olmayacak.
Bırakın olmayanlar gitsin.
Onların yükünü taşımak da bence bizi çok yoruyor.
Ben bunu 30 yaşıma girdikten birkaç gün sonra yaptım aslında.
biraz böyle yazdım çizdim ve o yapamadığım şeylerin yasını tutup onları bırakmaya karar verdim.
Hala yeni şeyler yapabilirim.
Hala farklı şeylerin hayalini kurabilirim.
Ama bazı şeyler de olmayacaktır.
Ve bence bunu kabullenmek de bir olgunluk.
Dokuzuncu maddem başkalarının gerçekliğini kendi gerçekliğim haline getirmemek.
Bir insana bir tavsiye sorduğunuzda ya da öneri istediğinizde
bir şekilde kendi deneyimlerinden ve kendi yaşantılarından baz alarak size bir öneride bulunur.
O belki bir girişimde bulunmuştur ve batmıştır.
ya da birisiyle evlenmiştir ve mutsuz olmuştur ve size de böyle anlatır.
İşte evlilik kötüdür, bir işe girişmek zordur, bunda başarısız olursun gibi.
Ama onun gerçekliği hayatın bütün realitesini ifade etmez.
Aslında hepimiz farklı kişileriz, farklı yerlerden geldik ve farklı hayat yollarına gideceğiz.
O yüzden eğer bir şey yapmak istiyorsanız bence başkalarından çok fazla tavsiye almayın.
Tabii ki de o işi önceden yapmış, size iyi bir öneride bulunacağını düşündüğünüz birileri varsa gidip onunla konuşun.
Ama başkalarının hayal kırıklıklarını, başkalarının olmamışlıklarını kendi gerçekliğiniz haline getirmeyin.
Deneyin, görün.
Eğer başarısız olursanız da kendi başarısızlığınız, kendi hayal kırıklığınız olsun.
Ben zaten böyle biriyimdir.
Birilerine bir şey sorsam bile yine de kafamın dikine giderim ve yapmak istediğim şeyi yaparım.
Bugüne kadar da bundan hiç pişman olmadım.
Hata da yapsam, düşsem de bu benim için bir öğrenmedir dedim.
Ama kendi istediğim yere gittiğim için kendimle hep gurur duydum.
Son maddem ise zamanın kıymeti.
Zaman o kadar kıymetli, o kadar önemli bir şey ki sahip olduğumuz en büyük değer.
Bunu gençken bu kadar net anlamıyordum.
Hani çok fazla söyleniyor zaman her şeyden önemlidir diye.
Ama büyüdükçe bunu daha da iyi fark ettim.
Düşünsenize zaman hiçbir parayla, hiçbir şeyle satın alamayacağınız bir şey.
Ve her an bitiyor.
Yani siz yaşamaya devam ettikçe zamanınız eksiliyor.
Bu bir anksiyeteye sürüklemesin lütfen sizi.
Bir dönem çünkü beni sürükledi.
Hani o sağlıksız bir yere doğru gidiyor.
Ama zamanınızın kıymetinin farkına vardığınızda onu hiçbir paranın alamayacağını,
hayattaki en önemli şeyinizin zaman olduğunu fark ettiğinizde birden kendinize kıymet vermeye başlıyorsunuz.
Çünkü aslında zamanınıza kıymet vermek demek kendinize kıymet vermek demek.
O saçma insanlarla görüşmüyorsunuz, sürekli sizden bir şeyler almak isteyen kişilerle iletişiminizi azaltıyorsunuz
ve hatta zamanınızı daha böyle ucuza almak isteyen, daha kıymetsiz gören kişilere karşı bir set çekiyorsunuz.
Eğer biliyorsanız ben kendi işimi yapıyorum.
Daha önce de bundan bahsetmiştim.
Bir sosyal medya ajansım var ve orada markalara, kişilere, sosyal medya alanında büyümeleri,
işte satışlarını, hacimlerini arttırmaları için destek oluyoruz.
Bir ekibimiz de var ve ben bu işe giriştikten sonra insanlarla çok fazla iletişim kurmaya başladım.
Zaten bir yandan içerik üretiyordum, bir yandan İngilizce dersleri veriyordum.
İngilizce öğretmenliği bu arada benim ilk mesleğim.
Bunu daha önce burada paylaşmış mıydım bilmiyorum.
Sonra sosyal medya alanında da böyle işte insanlarla çalışmaya başladım.
Onların hesaplarını büyütmelerine, kendi seslerini bulmalarına yardımcı olmaya başladım.
Ve bir şeyi fark ettim.
Özellikle insanlar çalıştığınızda insanlar sizin zamanınızı çok kıymetsiz görüyorlar.
Bir şeyi, bir hizmeti ne kadar ucuza alabileceklerse o kadar ucuza almaya çalışıyorlar.
Ama siz kendi zamanınızı kıymetli gördüğünüzde ve ona bir değer biçtiğinizde
ve benim bilgim, benim zamanım bu değerdedir dediğinizde
insanlar birden size saygı duymaya başlıyor.
Çok ilginç gerçek.
Kendinizi ne kadar ulaşılabilir ve ne kadar ucuz bir şeyden koyarsanız
o kadar az değer görüyorsunuz.
ne kadar ulaşılamaz ve ne kadar daha
premium olursanız da değeriniz o kadar
artıyor. Çünkü kendinize saygı duyduğunuzda
kendinizden emin olduğunuzda karşınızdaki
kişiler de aynı bu şekilde hissetmeye
başlıyor size karşı. Bu benim iş anlamındaki
çıkarımımda ama sadece iş anlamında
değil. Gerçek hayatta da bu böyle. Yani
zaman kıymetli bir şey ve ben o zamanı
saçma sapan şeylerle harcamak istemiyorum.
Kitap okumak istiyorum. Belki
bir yürüyüşe çıkmak istiyorum. Hayatımı
o kıymetli zamanımı harcayabileceğim
daha iyi şeyler bulmak istiyorum.
Hatta son zamanlarda sosyal medyada da böyle çok ünlü olan whimsical akımı var.
İnsanlar boş zamanlarını onlara aslında çok katkı sağlamayacak ama doğayla ve kendileriyle daha yakından bağ kurabilecek şeylere harcamaya başladılar.
Bu arada katkıdan kastım maddesel bir katkı.
Tabii ki de ruhsal olarak, well-being olarak çok büyük katkılar sağlıyor bu tarz hobiler bize.
Ben de bu arada bu akımı destekliyorum.
Sosyal medyada gördüğüm az sayıda güzel akımdan biri.
Hatta bununla ilgili yani hobiler ve kendimize zaman ayırmak, hayatı daha neşeli kılmakla ilgili bazı alışkanlıklarımı da sizlerle paylaşmak istiyorum başka bir podcast bölümünde.
Kısacası gördüğüm şey şu ki 20'ler benim için hayallerle doluydu.
Her şeyi başaracağımı sandım ve her şeyi başarmak için çok çalıştım, çok isyan ettiğim, kendimi çokça aştığım bir zamandı.
Ama 30'lar biraz daha kendimi buldum.
Gerçekçe hayallere doğru ilerlediğim, başarılarımı da başarısızlıklarımı da kabullendiğim bir dönem olacak.
Daha sakin hissediyorum.
Hala o içsel neşemi koruyorum ama daha farklı birine doğru gittiğimi fark edebiliyorum.
Geçenlerde böyle podcastimin ilk bölümlerinden birini dinledim.
Ve sesim bana o kadar yabancı geldi ki ne kadar küçükmüşüm.
Sesim bile küçükmüş yani.
O zamanki o kızla ben şu an aynı değilim.
Aynı şeyi düşünmüyorum.
Ve belki de 5 sene sonra da aynı böyle hissedeceğim.
Gerçekten büyümek harika, mucizevi bir şey.
Ve ben bu yolculuğumu sizinle paylaşabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Ve resmi olarak artık buraya geri döndüğümü herkes bilsin.
Bundan sonra her hafta söz vermiyorum ama düzenli olarak podcast bölümleri atmaya devam edeceğim.
Eğer bilgi şu konuda da konuşsan çok iyi olur dediğiniz şeyler varsa benimle paylaşın.
Bu bölümle ilgili yorumlarınızı lütfen benimle paylaşın.
Sizi çok sevdiğimi ve burada olmaktan çok mutlu olduğumu da sakın unutmayın.
İyi ki varsınız, iyi ki beni dinliyorsunuz.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
