
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Neden sürekli yapmak istediğimiz asıl şeyden kaçıp gereksiz işlerle oyalanıyoruz, neden sürekli telefonda vakit öldürüyoruz, neden sağlıklı seçimler yapmak yerine inadına sağlıksız tercihlerde bulunuyoruz? Hepinin yanıtı çok açık; kendimizi sabote ediyoruz. Bu bölüm kendini sabote etmek nedir ve nasıl bu durumun üstesinden gelinir sorularına yanıt aradık. Bu bölüm kendini engellemekten vazgeçmek isteyenlere gelsin. Şimdiden keyifli dinlemeler :)Kitap Kulübüne Katıl:https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar ******* Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Nasılsınız?
Umarım hepiniz çok iyisinizdir.
İki haftalık bir aradan sonra yeniden sizlerle birlikteyim.
Bu iki hafta içerisinde kendi kendimi o kadar çok sabote ettim ki maalesef ki bu bölümün gelmesi birazcık uzun sürdü.
Ve tam da böyle kendimi sabote ettiğim bir dönemin içerisindeyken bu konu üzerine bir podcast kaydetmenin oldukça mantıklı ve güzel olacağını düşündüm.
Kendimi sabote etme konusuyla ilgili aslında daha öncesinde bir bölüm kaydetmiştim.
Önündeki en büyük engel sen başlıklı bölümde.
Fakat bu bölüm yeniden konuşmak istiyorum.
kendi kendini sürekli engellediğini, sabote ettiğini ya da bir şekilde kendi kendisinin ayağına çelme taktığını biliyorum.
En çok da bunu kendimden biliyorum tabii ki de.
İnanın kendime saydığım bahanelerin haddi hesabı yoktur.
Öncelikle hastalandım, çok hastaydım.
Sesim gitti. Bu bir bahane değil tabii ki de yani kötü bir sesle kayıt almak istemedim.
Sonuçta onu siz dinleyeceksiniz ve belki de rahatsız olacaksınız diye düşündüm.
Sonrasında da tam böyle sesimin iyileştiği dönemde bir yorum gördüm diksiyonumla ilgili.
Birisi diksiyonuma baya bir laf etmiş.
Sonra bir iki tane daha yorum gördüm böyle ve çok üzüldüm.
Bunun üzerine zaten hiç güzel konuşamıyorum diyerek kendi kendime tribe girdim ve bir süre daha bölüm yapmayı erteledim.
Sonrasında başka başka bahaneler buldum kendime.
Evi toplamak ve işte kedimin sağlığıyla ilgilenmek gibi.
Tüm bunların arasında elbette ki vaktim vardı ama bir türlü kendi kendimi sabote etmekten kendimi alıkoyamadım.
İnanın sadece podcast kaydetmekle ilgili değil, pek çok konuyla ilgili.
Kendimi sabote ediyorum.
Hatta bundan dolayı büyük acı çekiyorum.
Bölümü hazırlarken kendini sabote etmenin belirtileri nelerdir diye bir araştırma yaptım.
Ve araştırmanın çıktığı sonuçlara ben tamamıyla uyuyorum arkadaşlar.
Kendisini sabote eden bir insanın bütün özellikleri bende mevcut.
Herhalde şöyle düşünüyorum.
Sürekli kendimi çalışmaya zorlamasam ve sürekli kendi kendimle bir savaş içerisinde olmasam yaptığım hiçbir şey yapmayı başaramazdım.
Maalesef ki dürtüsel yanım çok kuvvetli ve evrensel dirence karşı koymakta baya bir zorlanıyorum.
Nedir bu evrensel direnç diye merak ediyorsanız bugün baya açıklayacağım.
Hem de Steven Pressfield'ın Yaratma Savaşı isimli kitabındaki direnç kavramından bahsedeceğim.
Kişinin yüksek benliğinden ve kendi yüksek benliğinin çağrısına kulak vermediğinde neler yaşadığından da bahsedeceğim.
Konuşacağımız her şey için oldukça heyecanlıyım.
Masanın üzerinde yaklaşık 6 tane mum yaktım ve tahinli kahvemi de yanıma aldım.
Şöyle sizlerle güzel bir sohbete kendimi gerçekten çok hazır hissediyorum.
Çok merak ediyorum sizlerin de aynı benim gibi gün içerisinde kendi kendini engelleyip istediği şeyleri yapamadıktan sonra yatağa gittiğinde düşünüp yarın çok farklı bir gün olacak, yarın
her şey en baştan başlayacağım, olabildiğince erken kalkacağım ya da işten döndüğümde aklımda olan şu şu şeyleri yapacağım diye uyuduğunuz oluyor mu?
Ertesi gün geliyor tabii ki de ve...
O gece kararını verdiğim hiçbir şey yapamadığımı fark ediyorum.
İnanın bunu o kadar çok sık yaşıyorum ki her akşam kendime sözler vererek yatıyorum ve ertesi sabah o sözleri bir türlü yerine getiremediğimi fark ediyorum.
Son haftalarda kendime verip de tuttuğum tek söz sanırım 8 haftalık meditasyon yolculuğum.
Hatırlarsınız 8 haftada beynini değiştir isimli bölümde böyle bir yolculuğa başlayacağımdan bahsetmiştim ve ona hala devam ediyorum.
Kendi kendime birazcık sorgulamalara girdim ve şöyle düşündüm.
Belki de kişinin kendisini sabote etmesinin altında kendi içsel değerini görememesi, başarıyı hak etmediğini düşünmesi, bazı konularda yaparsa eğer rezil olabileceğine
inanması olabilir. Ki yapılan araştırmalar ve bu konu üzerine yazılan yazılar da bunları destekler nitelikte.
Bir insan neden saatlerce telefonda takılır da yarım saat spor yapamaz?
Ya da alkole, sigaraya para harcar da sağlıklı gıdalara para harcamaz.
Bir insan neden sürekli toksik ilişkilerinin içerisinde kalır?
Veyahut da hayalindeki kurduğu o şeyi yapmaktan sürekli kaçar ve bir gün hayatının sonuna geldiğinde o şeyi yapamadığının acısıyla bu hayatı sonlandırır.
Bir insan neden sürekli kendi kendisini engeller?
Neden iyi seçimleri yapmak yerine kötü seçimleri inatla yapmaya devam eder?
Dışarıdan bakıldığında oldukça...
mantıksız görünüyor birisinin bunu yapması.
Fakat insan psikolojisi o kadar farklı ve o kadar değişik şekilde çalışıyor ki aksiyonlarımızın altında çok farklı inançlar ve sebepler yatabiliyor.
Birazcık bunları irdeleyeceğim.
Öncesinde kendi kendinizi sabote ettiğinizi nasıl anlarsınız?
Bundan bahsetmek istiyorum.
Ben şimdi maddeleri sayacağım.
Elbette ki bundan daha farklı maddeler de vardır.
Ama bu söylediklerimde kendinizden parçalar buluyorsanız büyük ihtimalle kendinizi sabote ediyorsunuz.
Birincisi aşırı yüksek standartlara sahip olmak.
Sürekli en iyisini, en tepedekini kendine hedef koyup oraya ulaşamayacağını fark ettiğinde ya da oraya ulaşmanın ne kadar zor olduğunu gördüğünde hayal kırıklığına uğrayıp vazgeçmek.
Şöyle bir söz var, kim söylüyordu bilmiyorum.
Bir işte en kötü olmadan en iyi olamazsınız diye.
O kadar doğru ve haklı bir söz ki, yapmaya başladığımız şeylerde en başta en iyisine olmayı hedefleyemeyiz.
Hatta benim yüksek standartlarım üzerine terapide çalıştıktan sonra belirlediğim bir sınır var ve o da şu, yeterince iyi.
En iyi olmak değil, yeterince iyi olmayı hedefliyorum.
Kendi yapabileceklerimin en iyisini yapmayı hedefliyorum ve öğrencilerime de her zaman bunu söylüyorum.
Derslerinizi çalışırken, sınavlara girerken en iyi olmaktan Belki de yeterince iyi olmak en iyisi olmak demektir.
İkinci maddemiz sürekli negatife odaklanmak.
Eğer yaptığınız şeylerde veyahut da hayatınızda sürekli negatif olana odaklanıyorsanız büyük ihtimalle kendinizi sabote ediyorsunuz.
Sahip olduklarınıza değil de olmadıklarınıza odaklanmak, yaptıklarınıza değil de yapamadıklarınıza odaklanmak sizi kendinizden memnuniyetsiz bir hale getirir ve yeni şeyler yapmanızın önüne geçer.
Bu negatif şeylere odaklanma konusunda geçenlerde kendi kendime küçük bir aydınlanma yaşadım.
Böyle sürekli arkadaşlar arasında ya da tek başıma kaldığımda kendi kendime söyleniyordum.
Ekonomi çok kötü, işte ne yaparsam yapayım bir türlü istediğim standartlara ulaşamıyorum.
Çalışıyorum ama çalıştıklarımın karşılığını alamıyorum.
Neden böyle? Neden yeterince iyi değilim?
Neden işimi istediğim noktaya kadar getiremiyorum diye üzülüyordum.
Ve bunu o kadar çok sık dile getirmeye başlamıştım ki son zamanlarda.
Bence çevremdeki insanlara da birazcık rahatsızlık veriyordum.
Geçen akşam yatarken şunu fark ettim.
Belki hayalimdeki yeri getiremediğimi düşünüyorum.
İşlerimi veyahut da kendi ekonomik durumumu olabilir.
Belli bir noktaya getirdim.
Yani bu iş benim ilk başladığım noktada asla değil.
Çok gelişti, çok değişti.
Hayal dahi edemeyeceğim şeyler yaptım.
Hayal dahi edemeyeceğim kadar insana ulaştım.
Pek çok farklı kişiyle tanıştım.
Olumlu tarafına baktığımda aslında ne kadar çok şey başardığımı gördüm.
Ne kadar çok şey kazandığımı, ne kadar çok şey elde ettiğimi gördüm.
Ve dedim ki ben neden sürekli yapamadığıma odaklanıyorum.
Neden sürekli elimde olmayana odaklanıyorum?
Oysa elimdekilere odaklansam, olumlu geri dönüşlere ve başarılı olduğum şeylere odaklansam yeni şeyler yapabilmek için heyecanım da artacak ki öyle oldu.
Çok yakında duyurusunu yapacağım.
Yeni yıla girmeden önce hep birlikte harika bir etkinlik yapacağız.
Umarım çok güzel olacak. Şu an hazırlık aşamasındayım çünkü bayağı böyle geniş ve güzel bir etkinlik olmasını planlıyorum.
Umarım yetiştiririm, umarım hayalimdeki gibi olur.
Eğer şimdiye kadar başarabildiğim şeyleri görmeseydim bu etkinliği hazırlayacak cesareti bulamazdım.
Ama çok şükür ki olumluya odaklanmayı yeniden kendi kendime ısrarla öğretiyorum.
Üçüncü madde, işleri son dakikaya bırakmak.
Kendileri sabote eden insanlar işlerini son dakikaya bırakırlar.
2 dakikaya bırakıyorsanız. Düzenli olarak çalışma pratiğiniz yoksa kendinizi sabote ediyorsunuz demektir.
Belki de düzenli çalışırsanız da başarılı olamayacağınıza inanıyorsunuz.
Belki de işlerinizi son dakikaya bırakıp yeterli randımanı alamayıp bak gördün mü zaten başarısız oldun inancını kendi içinizde pekiştiriyor olabilirsiniz.
Dördüncüsü sürekli kendinden şüphe etmek ve bir şeyleri yapmaktan korkmak.
Yeni bir şeyleri yaptığınızda başarısız olacağınıza, başkalarının size güleceğine ya da rezil olacağınıza inanıyorsanız.
Ve sırf bunu düşünüp hayalinizdeki şeyleri yapmıyorsanız yine kendinizi sabote ediyorsunuz.
Bu konuyla ilgili çok ufak bir şey söyleyeceğim.
İnanın ne yaparsanız yapın eğer insanları ve çevrenizin yorumlarını kafaya takıyorsanız o insanlar hiçbir zaman mutsuz olmayacaklar sizin yaptıklarınızdan.
Hayat çok kısa.
Bu dünyada çok az bir zaman kalacağız.
Hem biz hem de tanıdığımız herkes.
Yani şöyle düşünebilirsiniz.
Bizler de tanıdıklarımız da maksimum 80 yıl sonra büyük ihtimalle ölecek.
Ve bu dünyada artık olmayacaklar.
Bir gün unutulacağız. Bu evrende yok olacak.
Hepimiz yok olacağız. Yani böyle düşündüğünüzde birazcık insanları takmamanız gerektiğini de öğrenmeye başlıyorsunuz.
Bu kafana takma sözünü ben seviyorum aslında sorarsanız.
Herkes bir şeyler söylüyor.
Herkes ooo inanın var ya.
Şimdiye kadar insanların bana söylediklerini düşünüp de kendimi her şeyden engelleseydim benim için hiç iyi şeyler olmazdı büyük ihtimalle.
O yüzden aklınızdaki şey her neyse yapın gitsin.
Rezil bile olsanız birkaç güne kalmadan unutulacaktır.
Çok da önemli değiliz yani.
Bunu söylemeye çalışıyorum.
Aslında kendimiz için çok önemliyiz ama büyük resme bakıldığında...
Çok da önemli değiliz. Her şey gelip geçici.
O yüzden kendinizden şüphe etmekten ve başarısız olmaktan, korkmaktan vazgeçin derim.
Bir diğer ve son maddemiz ise aşırı derecede çalışmak ve gereğinden fazla iş yüklenip gerçekte yapmak istediğiniz şeylerden kendinizi uzaklaştırmak.
Eğer iş hayatında veyahut da evdeki sorumluluklardan çok fazla şey yükleniyorsanız, başkalarının hayatını kolaylaştırmak için kendi hayatınızdan kopuyorsanız ve kendinize odaklanmak yerine sürekli başkalarının
iyiliğine odaklanıyor.
belki de kendi kendinizi sabote ediyorsunuz.
Böyle insanlar genel toplumda oldukça fedakar, iyi niyetli, iyi kalpli olarak görünürler.
Fakat bu insanların gerçekte yaptıkları şey kendilerini engellemek, kendi hayatlarındaki ilerlemenin önüne geçmektir.
Birilerine yardım etmek, birileri için çalışmak veyahut da çok çalışmak yeri geldiğinde iyi olabilir.
Ama sizi gerçek hayallerinizden, gerçekte olmak istediğiniz şeyden uzaklaştırıyorsa bu kendi kendini sabote etmektir.
Peki... Diyelim bu özelliklerin pek çoğu bizde var ve kendimizi sabote ettiğimizi fark ettik.
Ne yapacağız? Sürekli bitmeyen o sosyal medya bağımlılığından, içsel şüphelerimizden, o düşüncelerimizin karmaşasından, olumsuzu odaklanmaktan nasıl kurtulacağız?
Birincisi yanlış içsel inançlarımızı fark etmemiz gerekiyor.
Bu o kadar basit bir şey değil.
Bununla ilgili psikoterapi alınabilir kesinlikle.
Çünkü terapide böyle şeyler çok iyi fark ediliyor.
İnsanın genelde her zaman Hatta kendine dair kör noktaları oluyor.
Ve biz bu kör noktaları görmekten aciziz.
Başka bir insan dışarıdan bize baktığında bu noktaları rahatlıkla görebiliyor.
Terapi de aslında burada devreye giriyor.
Son zamanlarda çok güzel bir kitap okudum.
Belki biriyle konuşmalısın kitabın adı.
Hatta bu kitabı kitap kulübümüze de okuyacağız.
Çünkü çok beğendim kitabı.
Kitabın yazarı bir psikiyatrist ve kendisinin evlenmek üzere olduğu sevgilisinden ayrıldıktan sonraki sürecinde başladığı terapi yolculuğundan ve kendi hastalarından birazcık bahsediyor.
Kitapta şunu görüyorsunuz.
İnsan her ne kadar bir psikiyatrist dahi olsa, yıllardır terapi verse ve bu alanda başarılı bile olsa yine kendisine dair kör noktaları ve yanlış inançları her zaman oluyor.
Bu yüzden başka birisinin şefkatle bize onları göstermesi iyi gelebilir.
Bir diğeri ise eğer terapiye gitmiyorsak yazmak ve meditasyon yapmak.
Yazmak üzerine her bölümde neredeyse konuşuyorum.
Yazdığımızda da düşüncelerimiz ve inançlarımız kağıda döküldüğü için sonra da onu yazdıklarımızı dışarıdan bakıp belki de kör noktalarımızı keşfedebiliriz diye düşünüyorum.
Ne yazacağım diye düşünüyorsanız da gerekirse podcast'ın yazarak iyileşmek isimli bölümünü dinleyebilirsiniz.
Ya da benim genelde her sabah yaptığım gibi bilinç akış şeklinde yazabilirsiniz.
Yani aklınıza gelen her şeyi yazın.
Yapmak istediklerinizi gün içerisinde, zihninizde dolaşan bazı şeyleri, geleceğe dair planlarınızı, o kafanıza dönen her ne varsa onu yazın ve sonrasında da dönüp Şöyle bakın yazdıklarınıza
birkaç gün sonra. Bakalım orada neler görüyorsunuz?
Nasıl inançlar görüyorsunuz?
Eğer kendinize dair bir değersizlik hissinizin olduğunu ya da başarılı olamayacağınızı düşündüğünüzü fark ediyorsanız.
Bu konuyla ilgili de meditasyonlar ve yürüyüşler yapmak işe yarayabilir.
Bunlar böyle çok sık söylenen, çok sık tavsiye edilen şeyler biliyorum.
Ama ben hem meditasyonun hem de aktif meditasyonla yapılan yürüyüşün işte büyük değişimler yarattığını düşünüyorum.
Meditasyon yapmak, yürüyüş yapmak insanın sinir sistemini rahatlatan ve bir şekilde hayata olan bakışını değiştiren şeyler.
Sinir sistemimiz rahatladığında kendimizi daha sağlıklı hissediyoruz ve hayata daha sağlıklı bir pencereden bakabiliyoruz.
Ve belki de bu yanlış inançlarımızın bizi nasıl saptırdığını rahatlıkla görebiliyoruz.
Bu basit pratikleri hayatınıza ufak ufak eklemek belki de size büyük ölçüde yardımcı olabilir.
Bir diğer maddemiz sağlıklı yetişkin yanımızla bağ kurmaya çalışmak.
Nedir sağlıklı yetişkin yan?
Ben şema çarepisi gördüm ve hala da görüyorum.
Şema çarepide modlar vardır ve bu modların içerisinde bize en yardımcı olan mod...
Sağlıklı yetişkin modudur.
Sağlıklı yetişkin duygular ve mantık arasındaki farkı görebilir.
Eve duyguların kurbanı olmadan yaptığı seçimlerin, hareketlerinin onu nereye götüreceğini ve hayatının bundan nasıl etkileneceğini görür.
Sağlıklı yetişkin demek böyle katı biri olmak demek değildir.
Eğlenmesini de bilir sağlıklı yetişkin.
Yeri geldiğinde dürtüsel de davranır.
Ama nerede dürtüsel davranması gerektiğinin farkındadır.
Belki tatile gittiğinde rahatlıkla eğlenir, gezer, istediğini yapar.
Ama çalışması gerektiğinde ya da bir şey yapması gerektiğinde o noktada dürtüserliğine ket vurup evet burada çalışmalısın der.
Sağlıklı yetişkin yanımız aynı zamanda yanlış içsel inançlarımızdan da bizi korur.
Aynı böyle iyi bir ebeveynin çocuğuna söyleyeceği gibi hayır sen başarısız değilsin.
Hayır sandığın kadar büyük bir hayal kırıklığı değilsin.
İyi birisin. Bunu yapabilirsin.
Sana güveniyorum. Sağlıklı yetişkin modumuzla bağ kurmaya çalışmak bizi bu hayatta çok daha mutlu ve duyumlu birisi haline getiriyor.
Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz belki Mod Terapisi kitabını okuyabilirsiniz ya da Şemalarla İlgili de Hayatı Yeniden Keşfedin isimli kitabı okuyabilirsiniz.
İnsanın böyle sağlıklı yönlerini güçlendirmeye çalışması kendisinin yapabileceği en büyük yatırımlardan biri.
Aynı zamanda sağlıklı yetişkin yanı böyle yaptığımız sanatsal aktiviteler, duygusallar, zekamızı güçlendiren şeylerle de destekleniyor.
Böyle basit bile gelse bir müze gezmek, kitap okumak, sanatla ilgilenmek de duygusal zekamızı güçlendirip otomatik olarak sağlıklı yetişkin tarafımıza katkıda bulunuyor.
Bunlar da aklınızda kalsın.
Son madde ise Steven Pressfield'ın bahsettiği evrensel direnç.
Birazcık böyle dirence gireceğim.
Direncin ne olduğunu ve onunla nasıl mücadele edebileceğimizden bahsedeceğim.
Steven Pressfield'ın Yaratma Savaşı isimli kitabını sanırım bundan iki buçuk sene önce falan okudum ve ilk okuduğum andan itibaren çok etkilendim.
Kısa ve oldukça akıcı bir kitap.
Ve birazcık da böyle tinsel bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum kitabın.
Ama hiç rahatsız edici değil.
Ve okuduğunuzda cidden zihninizde yeni kapılar açılıyor.
Bu kitaptan aklımda kalan dört tane kelime var.
Bunlar şöyle. Direnç, çağrı, korku ve yüksek benlik.
Şöyle söylüyor, direnç dediğimiz şey evrenseldir ve herkes dirençle mücadele eder.
Ona karşı koymayı eğer öğrenmezsek yüksek benliğimizin çağrısına kulak veremeyiz.
Ve hatta şöyle söylüyor, çoğumuzun iki hayatı vardır.
Yaşadığımız hayat ve içimizdeki yaşanmamış hayat.
İkisinin arasında ise direnç durur.
Bu yaşanmamış hayat dediği şey yüksek benliğimiz.
Yüksek benlik içimizden gelen çağrıdır.
Yapmayı istediğimiz, olmayı istediğimiz o yerdir, o kişidir.
Yüksek benliğimiz oraya varmak ister, o şeyi yapmak ister, o hayalindeki şeyi almak ister.
Ama direnç bunun önüne geçer ve karşı koyar.
Bazı şeyler söyler, yapamazsın, edemezsin diye.
Aslında direnç kendini sabote etmektir.
Ama böyle bir kelimeyle tanımlandığında bence çok daha sağlıklı oluyor.
Bazen böyle kendimi sabote ettiğimde fark ettiğimde şey ediyorum.
Direnç geldi. Şu an dirençle yüz yüzesin Bilge ve bununla savaşmalısın.
Eğer insan içinden gelen o çağrıya kulak vermezse, kendisini sıkışmış, kendini gerçekleştirememiş, olmak istediği kişi...
olamamış olarak hisseder ve aslında kendisinden uzaklaşır.
Bir ayrışma başlar ortadan.
Neden bu dünyaya geliyoruz ki?
Bazen bunu düşünürüm ve verdiğim yanıt hep şöyle olur.
Bu dünyaya kendimi gerçekleştirmek için geldim.
Bu dünyaya bağ kurmak, sevmek, hissetmek, başarmak.
Üzülmek ve yeniden denemek için geldim.
Eğer içimden gelen çağrıya kulak veremiyorsam bu hayatta yaşamımın ne anlamı var?
Çağrıya kulak verdiğimizde elbette ki önümüze yumuşacıkalılar serilmiyor rahatlıkla yürüyüp geçelim diye.
Onun da pek çok zorluğu var ama hiçbir şey direnci kurban olmak kadar zor değildir diyor Steven Pressfield.
Kendimizi dirence bıraktığımızda Genellikle kurben rolüne gireriz, başımıza gelenler için başkalarını suçlar ve makus talihimizi kabulleniriz.
Ben bunu şeyde çok görüyorum, çok zeki insanlar var tanıdığım ve bir türlü hayatta istedikleri yere gelememişler, başarılı olamamışlar ve bununla ilgili ailelerini, çevrelerini suçlamaya eğilimliler.
Doğduğumuz evin kaderimiz olduğunu düşünüyorum ama bir nebzeye kadar o ev bizim kaderimizdir.
Yani belki evet o evde doğmasak, o coğrafyada doğmasak çok çok daha farklı.
biri olabilirdik ama yine de o evin bize çizdiği şeyi kabul etmek zorunda hiçbir zaman değiliz belki de çok yüksek bir şey yapamayacağız Ama yine de kendimiz için bir yol
çizebiliriz. Birazcık dişimizi sıkıp, zorluklara katlanıp, farklı bir hayata sahip olma potansiyelimizi değerlendirebiliriz.
İnanın bu hayatta çok zor şartlar altında doğmuş, çok böyle olmayacak şeyler yaşayıp da yeniden toparlanan, kendine yeni bir hayat çizen çok fazla insan var.
Kurban rolüne sığınmak kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biri.
Belki de dirence kendimizi bırakma sebeplerimizin en büyüğü korku.
Hani bahsettiğim vardı ya kendini sabote etmenin belirtilerinden biri de şüphedir diye.
Şüphe ve korkuyu sanırım yan yana koyabiliriz.
Başarısızlık korkusu, bir şeyi yapamama korkusu.
Deneyim korkusu, başına kötü bir şey geleceğinin korkusu, tüm bu korkular insanı adım atmaktan engelliyor.
Geçen sene ailemin yanından ayrılıp da başka bir şehre taşınırken bütün bu korkuları içimde yaşıyordum ve kendi zihnimde o kadar çok felaket senaryosu çizmiştim ki size anlatamam.
İlginçtir ki o senaryoların hiçbiri gerçek olmadığı.
Çok farklı şeyler gerçek oldu ama.
Yani hiç korkmadığım şeyler başıma geldi ama korktuklarımın hiçbiri başıma gelmedi.
Bir şeyden korktuğunuzda kendinizde bunu hatırlatın.
Büyük ihtimalle hayatta başınıza kötü şeyler gelecek.
Bundan kaçmanın bir yolu yok.
Ama başınıza gelecek şeylerin içinizde büyüttüğünüz ve korktuğunuz şeyler değil de çok daha farklı ve tahmin edemeyeceğiniz şeyler olduğunu düşünüp bunların hepsini pas geçin.
Ve şöyle bir durum daha var.
O uzaktan zor görünen şeyler başımıza geldiğinde rahatlıkla katlanır.
Yani aşamayacağınız bir şey yok ortada.
Ve direncin bir diğer belirtisi ise bence en fenası bu rasyonalize etmek.
Yani o yapmaktan kaçındığım şeyi yapmamak için mantıklı bahaneler bulmak.
Bence bu benim en sık yaptığım şeylerden bir tanesi.
Zihnimde o kadar rasyonel ve mantıklı şeyler buluyorum ki o şeyi yapmamak veyahut da yapmaya devam etmek için.
Genelde bunu kötü bir ilişkinin içerisindeyken yapıyoruz.
Kötü ilişkiler insanın kendini en çok sabote ettiği yerlerden biri bence.
Çünkü yanlış bağlandığımız, toksik bir ilişkimizin olduğu insan hayatımızı mahveder.
Bunun hiç kaçarı yok.
Ve otomatik olarak o ilişkinin içerisinde kalarak kendi kendimizi sabote ederiz.
Ve belki de şöyle rasyonel bahaneler buluyor olabiliriz.
Ama aslında o iyi biri.
Ama aslında bana şunu yapmıştı.
Ama aslında bana bunu yapmıştı.
Şöyle güzel yönleri de var.
Fakat bunların hepsi farkındaysanız...
Bir bahanedir. Aynı şekilde bu yapmak istediğimiz bir iş için de olabilir.
Ama ekonomi çok kötü.
Ama ailem bana destek olmuyor.
Ama şu şöyle. Ama bu böyle.
Belki de evet öyle, ekonomi kötü, belki de aileniz size destek olmuyor, bunlar gerçek şeyler.
Ama bunların hepsi rasyonel bahaneler olmuş oluyor.
Ve yine bunlar direnceye teslim olmak demek.
Peki bunlara nasıl karşı koyacağız?
O yaratıcı benliğimizin ortaya çıkmasını engelleyen, yapmak istediğimiz şeylerden bizi geri çeken, belki de iyi bir ilişki kurmamızın önüne çıkan dirence ve kendini sabote etmeye nasıl karşı
koyacağız? Bu konuda Steven Pressfield'ın verdiği tavsiye...
Bu kabul noktasında yine benim size...
biraz önce örnek verdiğim içsel inançlarla benzetebiliriz diye düşünüyorum.
Olduğumuz durumun farkına varmak, şu an rasyonel bahaneler buluyorum, şu an kurban rolüne giriyorum, şu an kendi kendimi bilerek sabote ediyorum, şu an bile bile saatlerce Reels izlemeye devam ediyorum diyerek
öncelik olarak bir farkındalık sağlamak gerekiyor.
Sonrasında ise kendimize ve hayatımıza karşı profesyonel bir yaklaşımı benimsemeyi öğrenmemiz lazım.
Steven Pressfield bir yazar ve bu konuyu Şöyle hallediyormuş, diyor ki ben kendi kendimin bir işçisiyim aslında ve her sabah kalkıp kendimin işine gidiyorum.
Ben Steven şirketiyim ve kendim tarafından işe alındım.
Her sabah kalkacağım ve bu şirkette çalışmak için işe gideceğim.
Herhangi bir ilham beklemeyeceğim, herhangi bir şeyin olmasını beklemeyeceğim ve sadece çalışacağım.
Disiplin, dirence karşı koymanın...
En temel maddelerinden bir tanesi.
Bu noktada birazcık kendimizi zorlamak ve eğitmek gerekiyor.
Hep bahsettiğim gibi insan beyninin bir nöroplastistesi var.
Her ne kadar kendinizi disiplinsiz, iyi alışkanlıkları bir türlü hayatına oturtamayan biri gibi görseniz dahi inanın bunları yapabilirsiniz.
İhtiyacınız olan tek şey birazcık zorlanmak ve beyninizin nöroplastistesini o yönde...
Zihninizdeki o disiplinli olmaya dair nöral ağlar kurulduktan sonra ve o ağlar pekiştikçe artık bir işe düzenli olarak yapmak sandığınız kadar
zor ve korkutucu gelmeyecek.
Bu noktada biraz diş sıkmak gerekiyor.
Çok da fazla böyle içimizdeki o dürtüsel parçaya, sürekli zevk peşinde, has peşinde koşan o sese kurban olmamak gerekiyor.
Son olarak da Steven Pressfield'ın burada önerdiği şey eyleme geçmek.
Dirence karşı en etkili silahlardan birisi eylemdir diyor.
Yaratıcı işlere veya hedeflere yönelik somut adımlar atmak direnci aşmanın temelidir.
Peki bu somut adım ne olabilir?
Mesela o yapmak istediğiniz şey için küçük bir liste çıkartın kendinize.
Nasıl yapacağım? Buna giden yolda nasıl adımlar atabilirim diye.
Ya da her neyi geliştirmek veyahut ilerletmek istiyorsanız onunla ilgili işte bir plan çıkarmak, çizelge yapmak, ufak bir araştırma yapmaya başlamak.
Yani minik de olsa bir eylem ve hareketlilik göstermek gerekiyor.
Zaten o ufak eylem başladıktan sonra onun devamı yavaş yavaş geliyor.
Konuştuğumda çok kolaymış, rahatmış gibi gelse bile kendini sabote etmenin önüne geçmek ve dirence karşı koymak hiç de kolay değil.
Zaten kolay olsaydı çoğumuz bu şekilde acı çekmiyor ve istediğimiz her şeyi rahatlıkla yapıyor olurduk.
Ama son zamanlarda fark ettiğim bir şey var ki genelde bu hayatta zor olan şeyler güzel.
Yani kolayca kendimi sabote edip, haz aldığım şeylerin peşinden koşup, dürtlerimin kurbanı olduğumda o kadar da muslu olmuyorum.
Dişimi sıkıp Her ne kadar canım istemese bile, yapmak istediğim, yapmam gereken şeyi yaptığımda, hayalim için ufak da olsa bir adım attığımda, başarısızlıktan korkmayıp, korkularımın kurbanı
olmayıp ilerlemeyi tercih ettiğimde, günün sonunda çok daha mutlu ve çok daha özgüvenli birisiyle dönüşüyorum.
Bunu da şöyle söyleyeyim. Mesela şu an bu podcast'in sonuna doğru geliyoruz ve ben kayda oturmadan öncesinden çok daha mutlu ve kendimi tatmin hissediyorum.
O halde size şöyle küçük bir görev...
Tabii ki de yapmak isterseniz yapın.
Bu bölümü kapattıktan sonra kendinizi sabote ettiğiniz ya da bir türlü yapamadığınız şey her neyse.
Eğer öyle bir şey varsa.
Onun için küçük bir eylem yapın.
Küçük bir adım atın. Hatta belki bu adımınızı attıktan sonra beni etiketleyip sosyal medyanızda paylaşabilirsiniz.
Veyahut da bana gönderebilirsiniz.
Şunu yaptım diyerek.
Bu şekilde de aslında...
Hem kendinize hem de bana bunu kanıtlamış olursunuz ve belki kendinizi daha tatmin hissedersiniz.
Tamamen size bırakıyorum elbette.
Beni dinlediğiniz için ve burada olduğunuz için hepinize çok teşekkür ederim.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Eğer bölümü sevdiyseniz sevdiklerinizle ve arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.
Onların da beni dinlemesinden çok mutluluk duyarım.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakmanızı diliyorum.
Görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
