
Kendine Liderlik Etmek ( Konuk: Doç. Dr. Tuğba Aydın Öztürk)
5 Şubat 2026 · 40 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm harika bir konuğum var. Doç. Dr. Tuğba Aydın Öztürk ile kendine liderlik etmek, özgüven ve amacını bulmak üzerine konuştuk. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Tuğba hocanın kitabı: https://www.bkmkitap.com/kendi-yolunun-k%C3%A2sifi
Hedeflerine ulaşmak ve daha huzurlu bir hayat için benimle çalışmak ister misin? Mindfulness koçluğu formu: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSegX75qHK3opuavI7kO8fsvVIaZjB6jxgiBkjTxhIdM8qu_QA/viewform?usp=sharing&ouid=112314129287768021996
Kitap kulübüne katıl:
https://www.shopier.com/32954138
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
Transkript
Altyazı M.K.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Bugün harika bir konuğum var.
Doçent doktor Tuğba Aydın Öztürk.
Belki siz kendisini Kendi Yolunun Kerşifi isimli kitabıyla tanıyor olabilirsiniz.
Programı başlamadan önce Tuğba hocadan birazcık kendisinden ve kitabından bahsetmesini isteyeceğim.
Sonrasında ise öz liderlik, kariyer, özgüven ve başarı kavramları üzerine konuşacağız.
Öncelikle hoş geldiniz Tuğba hocam.
Bize birazcık kendinizden ve kitabınızdan bahsedebilir misiniz?
Hoş buldum Bilge ve herkese merhabalar Genel Sesler Podcast'ta dinleyicilerine.
Ben de çok heyecanlıyım şu anda bu arada.
Kendi yolun kâşifinden biraz bahsedeceğim ama önce bir tanışalım.
Ben kimim? Tuğba kim?
Senin de söylediğin gibi doçent doktor ünvanına sahip bir akademisyenim aslında.
Eğitim yolculuğum konservatuarda müzik bölümünü okumak ve ekonomi iktisat fakültesini bitirmekle başladı.
Sonra İstanbul Teknik Üniversitesi'nde master'ımı, doktoramı yaptıktan sonra İngiltere'ye gittim.
Manchester Üniversitesi'nde sosyoloji bölümünde önce postdoc araştırma lisesi olarak çalışıp sonra da Sosyal Ağlar Enstitüsü'nde.
Network Enstitüsü'nde araştırmacı olarak yaklaşık 7-7,5 sene dirsek çürüttüm.
Sonra Türkiye'ye döndüm.
Vakıf Üniversitesi'nde çalıştım bir vakıf üniversitesinde.
Burada da sosyoloji bölümünde öğretim üyeliği yaptım.
Tabii böyle çok farklı yönleri de olan bir insan olduğum için muhtemelen.
Yani hem işte sanat tarafı...
Müzik, edebiyat, sosyal bilimler.
Hep böyle bir yazarlık ve bu öğrendiklerimi insanlarla daha farklı platformlarda yani sadece amfilerde değil de sınıflarda değil başka yerlerde de paylaşma ihtiyacı hissettim zannederim.
Böyle bir güdü geldi içimden.
Müzisyenlerde liderlik kitabını yazdım önce 2023'te.
Sonra 2025'te de.
Nur Topu gibi kendi yolunun karşı bir kitabı çıktı Epsilon yayınlarından.
Şu anda o kitapla alakalı Türkiye'nin farklı yerlerini geziyorum.
Çok da güzel, keyifli geçiyor gerçekten.
Güzel bir ilgi var. O kitabın hikayesinden zaten bugün çok bahsedeceğiz ama biraz böyle yaptığım seanslar yani kariyer gelişimi ve öz liderlik seanslarındaki hikayelerin ortak noktalarını bulup
burada insanlar... En çok hangi problemlerle bana geliyorlar, hangi döngüleri sürekli yaşıyorlar, nelerle hayatlarında mücadele ediyorlar bunların bir ortak kesişim noktasını çıkarttım.
Sonra da öz liderliğin prensipleriyle, temel prensipleriyle bunlar nedir?
Sakinlik, netlik, merak, şefkat.
Cesaret, özgüven, yaratıcılık ve ağlar kurma, bağlantı sağlık.
Bunlarla tamamen bilimsel metotlarla da desteklenmiş bir şekilde nasıl aslında birisi kendi yolunu nasıl daha aydınlatabilir, kendine nasıl daha iyi liderlik yapabilir
bunu yazmaya çalıştım.
Bilmiyorum inşallah güzel bir girizgah yapmışımdır.
Gayet güzeldi hocam.
Çok teşekkür ediyorum. Şimdi benim burada sormak istediğim şöyle bir şey var.
Sizin pek çok profesyonel ve çalıştığınızı biliyorum iş hayatında.
İşe danışanlarınızı destek olduğunuzu biliyorum.
Ve tüm bu süreçler içerisinde işte kitabınızda yazdıklarınız var.
Sizin kendi aldığınız eğitimler var.
Deneyimleriniz var. Şunu sormak istiyorum.
Bir insanın...
Kendine liderlik etmesi, kendini yönetmesi tam olarak ne demek?
Ve bir insan nasıl kendine liderlik edebilir?
Sadece iş anlamında değil, yani işte iş hayatında pek çok şey yapıyoruz ama hem hayatını, özel hayatını dengelerken, hem işini, hem belki eğitim hayatını dengelerken bütün bunları nasıl böyle...
Güzel bir nokta tutabilir.
Ve gerçekten kendini yönetmeyi nasıl başarabilir?
Çok güzel bir soru.
Teşekkür ediyorum. Bu soruyu bu şekilde sorduğun için çok teşekkür ederim sevgili Bilge.
Çünkü şimdi haliyle bir hani kariyer danışmanlığı ismi tabii tabii haliyle ister istemez kariyere fokuslanan bir noktada ama eksik.
Yanlış değil fakat eksik bir yanıyla.
Aslında benim bundan bir 8-10 sene önce, kitabı okuyanlar bilecektir, işte Koç Üniversitesi'nde başlayan bir liderlik eğitimi serüvenim var.
Orada bir UNESCO projesi, işte geleceğin rol model kadın liderleri diye bir programın içine dahil olmuştum.
Çok çok şanslı hissettiğim, çok güzel başka yani kadınlarla birlikte olduğum çok güzel bir projeydi.
Sonra bu konu benim ilgimi çekti liderlik konusu.
Araştırmaya, yazmaya, okumaya devam ettim.
Ve Harvard Üniversitesi'nin bir ontolojik ve fenomenolojik liderlik dedikleri.
Yani aslında kendi tarzında liderlik.
Olduğun gibi, otantik, birisi gibi değil, mışkı gibi değil, oldurmaya çalıştığın gibi değil.
Kendi halindeki liderliğin uzunca bir süre, yaklaşık iki sene süren bir eğitimini almış oldum.
Şimdi liderlik çok büyük bir konu da.
Genelde işte siyasi liderler, iş hayatındaki CEO'lar, yöneticiler falan geliyor aklımıza.
Ama şunu fark ettim ben de okudukça.
Yani çok iyi bir yöneticinin de önce kendini iyi yönetmesi lazım.
Yani bu bir ülkeyi yöneten kişi de olabilir, bir futbol takımını yöneten kişi de olabilir, bir koruyu yöneten bir orkestra şefi de olabilir.
Kendi hayatını yönetmeyen hiçbir şeyi yönetemiyordu.
O yüzden kendi liderlik konusu biraz hem kendi yeteneklerine...
Yapabileceklerine, yapamayacaklarına, zaaflarına, hayallerine, hedeflerine odaklanıp oraları iyi tanımak.
İyi tanıdıktan sonra yani ben ne yapacağım, bunu neden yapacağım sorusunun karşılığında o amacı, hayat amacını iyi bulmak.
Sonra aksiyonlarla ve analitik çözümlemeyle devam etmek şeklinde oluyor aslında.
Kendi liderlik metodu diyeyim.
Fakat... Sorunun ikinci kısmını da şöyle yanıtlamış olayım.
Biz hep böyle bütün seanslarda ve benim verdiğim bütün kurumsal eğitimlerde anlattığım şey aslında bir hani masanın dört ayağı gibi.
Masa metaforunu çok kullanıyoruz.
Kariyer sadece bir tane ayağı.
Bütün hayatımızı onun çok iyi olması, orada çok başarılı olmak, bütün emelimizin, arzumuzun, okul ve...
iş hayatındaki başarıya odaklanması durumunda masalının ayakları tabii ki de dengesizleşiyor.
Bize aile ve arkadaşlar sosyal hayatla neler yaptığımız ve kendimizle ilişkilerimiz de çok gerekli.
O yüzden tamamen bütüncül bir yaklaşım bu.
Öz liderlik dediğimiz şey de aslında bir cambaz gibi bunun arasında denge sağlamak.
Yani özel hayat, günlük sosyal hayatta ne yaptığımız?
Çünkü o döngüler muhtemelen hani diyelim ki kendini çok iyi ifade edemeyen, hani bir örnek vermiş olayım, sosyal fobisi olan, sunum yapmakta çekinen gibi
bir birisi var ve aslında iş hayatında ister istemez daha da ilerleyebilmesi için daha kendini iyi ifade etmesi lazım, buraları daha iyi beslemesi lazım.
Mesela bu kişilere şey diyorum yani sosyal hayatta biraz daha farklı şeyler yapmayı, kendini daha böyle çılgınca maceraya atacağı şeylere maruz kalsın istiyorum.
Bir hobi edinsin istiyorum. Yani biz müzisyenlerde şöyle bir şey vardı.
Şimdi tiz seslere çıkmak biraz daha mesela teknik açıdan zordur diyelim ki.
Tizleri geliştirmek için önce peslere çok iyi hakim olmak gerekir.
Kariyerde başarılı olmak ya da hayatınızda maddi stabilite yaratmak, ünvanlara sahip olmak.
işte kendinizi o anlamda başarı yönetimini sağlamak istiyorsanız evli ilişkileriniz, ailenizle ilişkileriniz, kendinizle ilişkiniz, öz şefkatiniz, öz bakımınız buralar nasıl?
Önce oralara bakın. Oraları düzelttiğinizde otomatikman diğerleri de düzelecek diye bir aslında bütüncül bir yaklaşım ortaya koymaya çalışıyorum.
Evet. Buradan şöyle bir soru sormak istiyorum.
O halde kariyerimiz özelinde eşimiz, dostumuz, ailemiz ne kadar önemli?
Çünkü Bir eser olarak söyleyeceğim bunu.
Özellikle böyle son 4-5 aydan beri işte kış döneminde gelmesiyle birlikte çok artan yoğun bir iş tempom var.
Ve o kadar yoruluyorum ki gerçekten kimseyle görüşemiyorum.
Ve görüşmek de istemiyor gibiyim.
Yani hani dinlenmek istiyorum evde.
Ve bu sürecin aslında sosyal bağlarımı zayıflattığını fark ettim.
Ama bu sadece bana özel bir şey de değil.
Yani çevremdeki insanlarda da bunu çok görüyorum.
İş süreçlerimiz, iş hayatındaki sıkıntılarımız, orada yaşadıklarımız, sosyal bağlarımız...
zedeliyor. Bunun önemi nedir?
Ve nasıl bu durumu daha düzeltebiliriz aslında?
Bunu merak ediyorum. Zor bir soru.
Şimdi benim dinleyenler belki arkadaşlarım şey diyecek.
Tuğba'dan ne güzel konuşuyor ama biz de onu aylardır göremiyoruz falan da diyebilirler.
Terzi kendisi ökünü dikemiyor gibi bir durum da olabilir.
Elimden geleni en iyisini yapmaya çalışıyorum.
Aile konusunda şimdi bu Dumbar sayısını belki duyan olmuştur.
Aslında biz şu anda Yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca insan tarafından tanınıyor, takip ediliyor.
O kadar insanla çok iletişime geçiyor olabiliriz ama aslında bakarsanız bir sosyal psikologtur.
Bu rakam %100 geçerli midir?
Hayır, tartışılan bir rakam ama insanın hayatı boyunca anlamlı ilişki kurabileceği kişi sayısının 150 civarı olduğunu söyler.
Hatta 148 bulup 150'ye yuvarlamıştır.
Şöyle mantıklı bir tarafı var.
Antropolojik açıdan incelediğimiz zaman da eskiden böyle insanlar işte 20'şer, 30'ar kişilik maksimum gruplar halinde yaşarlardı.
Çok önemli zamanlarda bir araya gelirlerdi.
İşte av mevsimi gibi, bir taziye cenaze gibi, bir düğün gibi.
Doğum gibi aslında bugünkü ritüellere çok benzer şeyler.
O yüzden de işte oralarda da 100-150 kişilik klanlar, gruplar oluştururlardı.
Aslında bizlerin de hani hep topu hayatımız boyunca anlamlı, derin ilişki kurabileceğimiz kişi sayısı o.
Fakat bu, bunun da katmanları var.
5 kişi... Yani bu muhtemelen ailemiz, eşimiz, dostumuz, çok yakın partnerimiz, eşi çocuğumuz.
Yani en yakın 5 kişi içerideki çekirdeği oluşturuyor.
Onlar bizim aslında bize de temel sağlamış oluyorlar.
Sonra bir sonraki katmanda 15 kişi var.
15 kişi de genelde iş arkadaşlarımız ya da okul arkadaşlarımız ya da çok sıklıkla gördüğümüz yakın akrabalarımız olabilir.
Sonra 50 kişiye çıkıyor 3.
katman. Bunlar daha sık bir araya geldiğimiz kişiler.
Ama 150 kişi de C-Mind tanıdığımız zaman zaman bir araya geldiğimiz, bir zamanlar görüştüğümüz ama belki şimdi çok bizi hayatın kesiştirmediği kişiler.
Şimdi zaten potansiyelimiz kısıtlı ister istemez.
Yani hele de böyle bahsettiğin gibi yani hani başarı odaklı işte günde 8 saat mesainin çok üzerine çıktığımız ister istemez.
sosyal medya araçlarıyla dikkatimizin, algımızın çokça bölünmeye uğradığı zamanlarda zaten yani hele de büyük şehirlerde yaşıyorsanız ve orada işte trafikte
geçirdiğiniz zaman bir yerden bir yere ulaşmaya çalışırken o kaybettiğiniz zamanları da dahil ettiğinize çok az vakit kalıyor insanların kendisinin için.
Orada da dediğin gibi yani hani bir ayaklarını uzatıp dinlenmek, hiçbir şey yapmamak.
Ya da zaten dışarıda bitmiş bir enerji var muhtemelen.
Eve gideyim bir kendimi şarj edeyim ihtiyacı var.
Orada da hani neyi önerebilirim?
Bilim bize ne söylüyor burada?
Buna bakalım. Hem kendimizi şarj edeceğimiz küçük alanlar, boşluklar yaratmamız lazım.
Çünkü buradan güçleneceğiz ve bu şefkate ihtiyacımız var.
Onu iyi dinlememiz lazım.
Kendimizi refreşlemek, yeni günü hazırlamak için.
Ama diğer taraftan da mesela...
Belki dinleyicilerimiz arasında bilenler zaten vardır ama dünyanın en uzun süren araştırması Harvard Üniversitesi'nin yaptığı mutluluk araştırması.
85 yıl sürüyor bu araştırma.
İşte o dönem 17 yaşında olan yaklaşık 700-800 kişiyle bir araştırma başlatıyorlar.
Bu kişilerin, katılımcıların yarısı Harvard Üniversitesi öğrencileri, yarısı da Boston'ın daha böyle kenar mahallelerinde yaşayan.
eğitim seviyesi ve sosyoekonomik seviyesi daha düşük kişilerden seçiliyor.
İki yılda bir bu kişilerle görüşmeler yapıyorlar.
Temel soru hani mutluluğun formülü nedir acaba?
Aslında araştırmacılar bunu araştırıyor.
Ve artık hani tabii 80'li yaşlara geliyorlar bu katılımcılar daha da ilerleyen yaşlara.
Yani o 700 kişiden işte 80 kişi falan kalana kadar devam etmiş bu araştırma.
Bundan birkaç sene önce de sonuçları yayınladılar.
Sonuçlar şunu söylüyor.
Para, ünvana sahip olmak, iyi bir kariyer bunlar zannedildiği kadar mutluluk üzerinde anlamlı bir etki yaratmıyorlar.
Anlamlı etki yaratan şey bizim sosyal çevremiz.
Çünkü özellikle psikolojik olarak zor zamanlar geçirdiğimizde orası bize bir tampon görevi görüyor.
Hayatla aramızda.
anlamlı bir evet bu hayat yaşanmaya değer hissi veriyor bize.
Hatta şöyle çok ilginç bir şey söyleyeyim Bilge.
Sadece psikolojik değil bahsettiğim iyileşme.
Aynı zamanda fizyolojik ve biyolojik anlamda da bu insanlar daha sağlıklı.
Yapılan daha böyle data incelendiğinde 50 yaşlarında hala aktif bir şekilde arkadaşlarıyla, ailesiyle, çevresiyle görüşen ve sosyal hayatı olan kişiler 80 yaşlarına
geldiklerinde Neredeyse hiçbir sağlık problemleri olmadı ortaya çıkan.
Gerçekten mi? Evet çok ilginç yani ve kalp damar, tansiyon falan şeker bunların hiçbirisine rastlanmıyor.
Ve mental sağlık da aynı şekilde.
Şimdi biz en çok 20'li yaşlarda insanlarla görüşüyoruz.
Çevremiz en çok o yaşlarda kalabalık.
Çünkü 20'li yaşlar hem iş hem eş arayışı sürecimiz oldu.
Tabii daha çok insan tanıyalım istiyoruz.
Sonra da ben buna eğitimlerde mesela şirketlere gittiğimde de görüyorum.
İnsanlar da ya çevrem bana yeter.
Kalabalık istemiyorum.
Benim görüştüğüm iki arkadaşım var yıllardır ona giderim gelirim.
Hatta bunun daha da ileri boyutu kedim bana yeter gibi bir yere geliyor.
Ama bilim bize bunu...
yetmeyeceğini söylüyor.
O insanlar çok kıymetli.
Çünkü güven anlamında eğer geçmişten getirdiğiniz dostluklarınız aile akraba bağlarınız varsa onlara sıkı sıkı sarılın.
Onlar çünkü her durumda oradalar.
İşte insanın hani böyle rock konserlerinde şarkıcı kendini bırakır ya kalabalığa ve tutulacağını bilir.
Herkes onu kucaklar.
O kişiler bizim için öyle.
Biz yani onları arkamızda yasak zaten biliyoruz onlar bizi tutacaklar.
Ama bu demek değildir ki yeni insanlarla tanışmayalım.
Bu arada small talk bile olur.
Yani şunu bile ölçümlemişler.
Tek başına yaşıyor diyelim birisi.
Bir çıktık kafede birisiyle konuştu.
İşte esnafla bir hoşbeşet.
Çok küçük sohbetler.
Birer ikişer dakikalık.
Onun bile modu çok yükselttiği ortaya çıktı.
O yüzden sosyal bağlara evet ihtiyacımız var.
Aslında buna katılıyorum. Ben bile mesela işte gün boyu kimseyle görüşmüyorum ama sabahtan pilates dersine gidiyorum ve pilates ocağında bir etkileşimim oluyor.
Onun bana iyi geldiğini fark ediyorum.
Yani modumu yükselttiğini fark ediyorum.
Her ne kadar böyle işte...
Kendimle kalmak istesem de aslında başka insanlarla bir araya geldiğimde bunun bana mutluluk verdiğini hissedebiliyorum.
Ama belki de genel işte bir sorun yaşıyoruz bu konuyla ilgili.
Tek ben değilim yani çoğu insan bunu yaşıyor.
İşten dolayı, hayatlarının yoğunluğundan dolayı ya da güvensizliklerden dolayı bir şekilde daha asosyal bir noktaya doğru evriliyoruz.
Umarım hepimiz kendi insanlarımızı bulduğumuz, kendi kabinemizi bulduğumuz, onlarla güzel zaman geçirdiğimiz bir çevreye sahip oluruz.
Hem sağlığımız için. Hem de genel o well-being'imiz, iyilik halimiz için yani.
Şimdi ben size bir şey sormak istiyorum.
Podcast'ı takip eden çok fazla genç insan var.
Hatta genel böyle yaş istatistikimiz 24 ve 35 yaş arası gibi düşünebilirsiniz.
Daha böyle belki yeni kariyerlerle başlamış, üniversiteyi bitirmek üzere olan ya da kariyerlerine ilerlemek isteyen insanlar.
Ve bana en sık gelen sorulardan bir tanesi şu.
Diyorlar ki bilgi hani Türkiye'de yaşamak gerçekten zor bir gerçekliğimiz var.
Hem ekonomik anlamda hem her türlü anlamda yani.
Ve diyorlar ki nasıl yapacağımızı bilmiyoruz.
İşte sosyal medyaya bakıyoruz, insanların ne kadar güzel hayatlar yaşadıklarını görüyoruz ve...
Kendimizi sürekli olarak onlarla kıyaslıyoruz, mutsuz oluyoruz, ne yapacağımızı bilmiyoruz.
İşin şey yanı bunu bana soruyorlar ama ben de buna benzer şeyler yaşıyorum.
Çünkü bu çağ yani günümüz hiç normalde bilmememiz, tanınmamamız gereken insanların hayatlarını kendi hayatlarımızdaymışçasına şahit olmamıza sebebiyet veriyor.
Yani benim işte Amerika'da yaşayan ya da başka bir yerde yaşayan çok şanslı doğmuş, çok varlıklı, çok başarılı bir insanın hayatını normalde görme fırsatım olmaz.
Eskiden böyleydi yani ama şu an her saniye her dakika görebiliyorum onu nasıl bir yerde yaşadığını ne yaptığını ne olduğunu ve tabii ki de bu kıyas hepimizi mahvediyor.
Burada sormak istediğim soru şu.
Türkiye'nin bu gerçekliğinde bir şeyler başarmak isteyen, kendi yollarını bulmak isteyen ve bu kıyas döngüsünden çıkmak isteyen insanlara özellikle gençlere.
Ne önerirsiniz? Yani bu arada sadece gençler değil yetişkinler de bunu yaşıyor.
Hatta Türkiye yapılan bir araştırmada böyle yetişkinler arasında sosyal medya kullanımının en yüksek olduğu ikinci ülkeydi.
En son rakamları tekrar bakmak lazım ama top üçteyiz hani onu söyleyeyim.
O yüzden gençler bunu yaşıyordur, yetişkinler de yaşıyor benzer şekilde.
Tabii o gençlerin o kıyası biraz daha gerçek zannetme durumları olabilir.
Yani hakikaten o hayatlar...
daha mükemmel görünüyor olabilir.
Belki bu özel danışmanlık yapmak bana hayata biraz daha farklı bir pencereden bakmayı da öğretmiş olabilir.
Yani bunu çok samimi bir yerden paylaşacağım.
Bir araştırmadan ya da daha analitik bir yerden değil, daha duygusal bir yerden.
Şimdi insan belli bir ailenin ve sosyal çevrenin içine doğuyor.
Ve tabii ki bu da bir coğrafya kaderdir gibi bir durum yaratıyor haliyle.
O oluyor. O dağın o oluyor.
Yani bir memur ailesine doğduğunda gerçekliğin oluyor.
İşçi ailesi gerçekliğin o.
Girişimci bir evdeysen gerçekliğin o.
Ya da ülke de benzer şekilde.
Hata yapmana ne kadar olanak tanınmadığı, rezil olma kaygının ne kadar olup olmadığı.
Bunlarla büyüyoruz, büyütülüyoruz gerçekten de.
Fakat ben şimdi insanların başarı ya da kariyer hikayelerini dinledikçe o kadar farklı şeyler duyuyorum ki yani hani mesela okula gidebilmek ki bu kitapta
da bu hikayeyi yazmıştım.
Üniversite sınavından sonra işte başka bir şehirde üniversiteye gidebilmek için böyle bütün aile bireylerini tek tek karşısına alıp hepsini daha böyle dededen, neneden falan başlayıp ikna etmesi
gereken genç kızlar var.
Ülkede genç çocuklar var yani bir türlü işte maddi durumlarını yettiremediği için aslında çok daha iyi bir yerde eğitim alabilecekken ancak
kendi şehrinde ki herhangi bir okula giden.
Potansiyelinin çok daha altında bir şeyler yapmak zorunda olan insanlar var.
Şimdi minnet duygusu da önemli bu arada.
Diyorlar ya hani okuma yazma biliyorsan.
Bazen hatta bazı ekonomi kitapları vardır.
Şimdi ben zaten ekonomi okuduğum için.
Kendimi günlük hayatta da severim.
Bu tarz davranışsal ekonomi kitaplarını okumayı.
Hep şunu yazar. Yani bu kitap size ulaştıysa zaten dünyadaki %10'dasınız.
Okuma biliyorsunuz.
Her gün 3 öğünlüğü ekiyorsunuz falan gibi bir şey yapar.
İndirilir indirilir onu.
Yani bir tümden gelim yapar.
Zaten seni yüzde beşlik dilime sokar.
Birçoğumuz ki bu podcast'ı dinleyen de aslında bu.
Bu teknolojiye ulaşmış, bu farkındalığa erişmiş.
İşte genel session of well-being, öz farkındalık halini bilen.
Aslında yine de azınlıktan bahsediyoruz ya.
Buraya kadar gelmiş kişinin zaten çakraları hayatta ne olup bittiğiyle alakalı algısı mutlaka farklı.
düşüyor muyuz o kıyas tuzağına ya da bir şekilde işte o attention ekonomi dedikleri yani bu işte Facebook'tan itibaren sosyal medya kurulurken bir hani dünya olarak içeride
o kadar çok işte antropolog, davranışsal ekonomist, işte psikolog, sosyal psikolog çalıştı ve çalışıyor ki ve mühendisler aynı şekilde ya onların bütün gün düşündükleri şey ne
yapalım da bu insanlar burada daha fazla vakit geçirsin.
Yani Biz onlara karşı yarışıyoruz.
Bunu farkında olmamız lazım.
Tıpkı bir kasino gibi hani işte nasıl kumar alışkanlığı olan insanlar için orası penceresiz işte renk renkli işte kolları çekip böyle bir sürü bir şey kazanma
ihtimali ve sürekli anlık dopamin sana verilen yerlerdir ya şimdi ona benzer bir şey.
Mesela Ben hatırlatma koyuyorum belli bir dakikaya geldiğinde zaman aşımı oldu diyor.
Ve ben mesela 30 dakikanın bir saatin geçtiğinde gerçekten farkında değilim.
Çünkü içeride bir kedi var, bir bir şey var, bir video var, bir eğlenceli bir kardeşim bana bir şey atmış oluyor.
Eşime ben bir şey gönderiyorum böyle falan.
Çok eğlenceli içerisi.
Kabul edelim. Ama her zaman da değil.
10 tane bir şeye denk geliyorsun.
11.si çok eğlenceli.
O ihtimalden dolayı o bildirimde seninle ilgili bir şey olduğunu bilmen içeride bir sürekli ödül mekanizmasını aslında sürekli sürekli canlı tutuyor.
Bunun farkında olacağız ve sınırlar koymak durumundayız.
Başka türlü kaptırırız kendimizi.
Yani şu an çok ciddi bir dijital bağımlılık içindeyiz zaten.
Bu neye etkiler dersen hani hepimizin yaşadığı odaklanma.
Artık bak 28 dakikaydı TED ilk.
TEDx konuşmaları 2000'lerin başında ilk başladığında süre 28 dakika.
Çünkü bir insanın odak süresinin maksimum 28-30 dakika olduğu söylenmişti.
Şimdi o videolar 8 dakika konuşmalar.
Ve bizim dikkat süremiz saniyeler.
Saniyeler içerisinde ya 3 saniye izleniyor bir video geçiyor ondan sonra.
Bak biz anlatıyoruz anlatıyoruz anlatıyoruz.
Bir yerde birkaç dakika birini yakalarsak şans gibi.
Bunu bileceğiz. Burada bir tuzak var.
O sorumluluğu kendimiz alacağız.
Amacımızı hatırlayacağız sürekli.
Yani benim hayat amacım ne?
Ben neye erişmek istiyorum?
Hayatta ne olmak istiyorum?
Bu engelleri biraz düşelim, biraz müsaade edelim kendimize ama yenik düşmeyelim.
Burada bir soru sormak istiyorum.
Benim gözlemlediğim kadarıyla insanlardaki kafa karışıklığı ve amaçsızlık çok yaygın.
Ben bunun ekonomik parametrelerle de ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Genelde Türkiye'de temel bir yaşam standartını sağlamaya çalışmak bile gerçekten zor.
İş hayatı çok zor, acımasız.
Hayatın böyle bir şeyi var yani.
Ama tüm bunların içerisinde bu kafa karışıklığımızı ve amaçsızlığımızı nasıl yenebiliriz?
Yani güçlü bir amaç duygusuna nasıl sahip olabiliriz?
Çünkü sanki tek çıkış oradaymış gibi hissediyorum.
Bir amaca sahip olmaktan.
Öteki türlü çünkü tutunacak hiçbir şeyimiz kalmıyor.
Şimdi bu Japonların falan vardır ya iki gayesi işte sabah seni yataktan kaldıran şey.
Bütün kültürlerde aşağı yukarı buna benzeyen şeyler var.
Yani seni yola sokan durum ne?
Dürten, sürekli sürekli sana rahatın yerindeyken bile böyle arkada unutamadığın bir şey.
Amaçsız olduğunda hiçbir hedef.
Ulaşmıyor bu arada gideceği yere yani o karga oraya ulaşmıyor.
Amaçsız hedef olmaz sözünü çok seviyorum.
Çünkü şimdi mesela ne diyor insanlar ben işte dil öğrenmem lazım diyor.
Neden öğreneceksin diye konuşuyoruz.
Ya şimdi herkes biliyor bak o kıyas.
Herkes biliyor diye değil yani hani.
altına kişisel bir şey doldurmam lazım.
Bir kişisel menkıbe yani. Benimle ilgili olan kısım ne?
Hani ben işte belki bir yerlere başvuracağım, belki yurt dışına gitmek istiyorum, belki kendimle alakalı kariyerimi iyileştirmek istediğim konular var ya da işte zayıflamak istiyorum,
spor yapmak istiyorum, kitap okumak istiyorum.
Neyse hedefimiz tamam.
Ne? İlk önce ne olduğuna karar verdik ama neden olduğunu açıklayamadığımız zaman Öyle bir boşluğa düşüyor ki.
Belki yapmıyor insanlar.
Yani ne oluyor biliyor musunuz? Her yılbaşı böyle listeler oluyor ya.
Bu yıl bunu değiştireceğim, bunu değiştireceğim.
Şubatta bitiyor hepsi.
Yani bütün yılbaşı planları Şubatta bitmeye mahkum.
Çünkü sadece ne yapacağını yazdın.
Bunu neden yapacağını anlamlandırmadın.
Yani anlamı olmayan hiçbir şey devam etmiyor zaten.
O yüzden amaç böyle şey gibi.
Bir denizcinin yola çıkmadan önce pusulasına bakıp yani önce bir kuzeyi görmesi gibi ya da işte namaz kılacakken işte kıble aramak gibi yani
bir şeye karşı değil mi yani bir referans noktası almaktan bahsediyorum aslında.
O referans noktası almadığında o kadar hızlı o dağa dağılır ki insanını kayboluverir ve unutur ya benim amacım neydi yani ve ben Türkiye'nin böyle bir amaçsızlar ordusuna
dönmeye başladığını düşünüyorum.
Gerçekten birçok insan bence ekonominin çok çok büyük bir etkisi var bu arada.
Çünkü hayatta kalan survivor modunda insanlar.
Hiç böyle amacınız olsun işte işinize dört elle sarılın falan bunu böyle elitist bir yerden hiç anlatmıyorum.
Böyle şey bir noktadan değil isteğin olur falan gibi bir hani minnoş bir yerden anlatmıyorum.
Eninde sonunda oraya varacak.
Öğrencilerimden mesela üniversitede 40'lı 50'li yaşlarında üniversiteye yeni başlayan bir sürü kişiyle tanıştım.
Ancak bana sıra geldi demişti bir öğrencim.
Mesela üç çocuğumu büyüttüm ancak bana sıra geldi.
Benim bu hayalim de amacım da şimdi gerçekleştiriyorum diyor.
Gerçek bir amacı, kalbi bir amacı ancak öteleyebilirsiniz ama yok edemezsiniz.
En fazla yeri değişir.
Ama kalpten, zihinden güçle bağlanmadığınız o amaççıklar diye onlar da günün sonunda böyle ufalanır gider, kırıntı kırıntı olur.
Yani bir yere varmaz.
Bir yere vardıracağınız o asıl kalbinizden geçen, onu yapmak için harcayacağınız çaba, emeğin gözünüzde büyümediği, zamanın
size yük gelmediği.
Belki uykusuz kalacağınız, çok çalışacağınız, çok yerler değiştireceğiniz, rahatınızı defalarca kez bozmak zorunda kalacağınız şey size zor gelmez.
Zaman nasıl geçtiğini unutursunuz bile.
Asıl amaç oralarda.
Oralara bir bakın bakalım.
Yani orada cevap var muhtemelen.
Çok teşekkür ederim hocam.
Gençten çok güzel bir yanıttı.
Şimdi biraz böyle artık programımızın sonuna doğru geliyoruz.
Burada sormak istediğim bir şey var.
Çok fazla bir erteleme durumu olduğunu da görüyorum insanlarda.
Ve erteledikçe de özgüvenimiz düşüyor.
Başarılı onun potansiyelimizi kaybediyoruz.
Sürekli bir şeyleri erteliyoruz.
Belki yapamayacağımıza inanıyoruz.
Belki de o işe girdiğimizde çok zorlanacağımızı düşünüyoruz.
Neden olduğunu buna bilmiyorum. Neden hem gündelik işlerimizi erteliyor hem de...
Önemli kararlar almaya erteliyoruz.
Bu bizim için neden bir alışkanlık haline geliyor?
Ve bunu nasıl çözebiliriz?
Bununla ilgili bir öneriniz, bir söyleyecek bir şeyiniz var mı bize?
Galiba son 1-2 senedir en çok bana sorulan konulardan bir tanesi bu.
Erteleme döngüsünü kırmak diye bir eğitim açmıştık.
Böyle sınıf dolmuştu falan.
Böyle kontenjan bitmişti.
İnsanlar hala üstüne ne zaman yeni eğitim olacak?
O zaman onu fark ettim ki evet.
Demek ki bu çok kolektif bir konu.
Yaş ortalamasına dikkat ettim.
18'den 65'e falan şeklindeydi.
Öğrenciler, gençler de erteleme sorunu yaşıyor.
Gayet yetişkinler ve hatta yaşlılar da yaşıyorlar.
Şimdi neden erteleriz?
Bir kere hepimiz erteleriz.
Farklı şeyler erteleriz.
Bazımız günlük sorumlulukları erteler, elinde büyür.
Bazısı her şeyi kusursuz yapar, işle evle ilgili.
Bir türlü dinlenmeye geçmez, dinlenmeyi erteler.
Kendine vakit ayırmayı erteler, alışverişe çıkmayı erteler, gardırobunu yenilemeyi erteler.
Neticede erteleme alışkanlığı var içimizden geliyor.
Ama bu bir zamanı yönetememe meselesi değil, duygu yönetme meselesi.
Ertelediğimiz şey muhtemelen...
Ve orada bir döngü var.
Onu iyi anlamamız lazım. Şimdi ilk önce bunu erteledim dediğinizde bir rahatlama gelecek.
Çünkü o bir ödül. Yani kuş.
Hani bunu ben bir ittim.
Öteledim. Bu meseleyi bir rafa kaldırdım.
Oh bu bugünün konusu değil.
Bu yarınki Tuğba'nın, yarınki Bilge'nin konuşacağı, düşüneceği bir konu.
Şimdilik bununla kafamı hiç bulandırmıyorum.
Ama bir Türklere özgü kültürel alışkanlığımız da var.
Son dakika. Son dakikada iyi bastırdığımızı da biliyoruz.
Hepimiz muhtemelen sınavlara son günde hazırlandık.
Pazar akşamları ödevler yaptık.
Ve bu alışkanlık yetişkinlikle de benzer.
Yani mesela ben çalışma dosyaları gönderiyorum şimdi danışanlarıma.
Diyelim ki çarşamba öğlen bizim seansımız.
Çarşamba sabah geliyor bana sonuçlar.
Çünkü anca o zaman yapmış.
Yani ama bir hafta vardı mesela yapması için.
küçük küçük ertelemeler varsa bu böyle çok büyük bir sorun değil.
Ama kronik ertelemeciysek yani genelde işte bu escape bizim dediğimiz kaçınmacı erteleme yani bu sabah daha yatağın ucunu toplamaktan tutun domino
taşı gibi hayattaki her şeyi erteleyenlerde bir boşvermişlikte muhtemelen orada kaçtığı bir duygu var.
Onu iyi tespit etmek lazım.
Burada birkaç tane belki hani benim çalıştırdığım ve işe yarayan metodu söyleyebilirim.
Bir kere eşref saatinizi bulun diyorum.
Çok metot var şeyle ilgili.
Erteleme ve zaman yönetimiyle ilgili.
Hatta ben böyle bir 17 sayfalık falan bir şey çıkarmıştım.
Dosya çıkarmıştım. İşte 25 dakikalık bu komodorolar.
İşte ye o kurbağayı sabah.
En zor işi ilk yap.
Aradan çıkar falan. Bir yığın şey var.
Fakat şunu gördüm ki Bize kesinlikle kişiselleştirilmiş reçete lazım.
Yani o tepeden yazın.
ChatGPT'ye de yazabilirsiniz.
Google'da her yere sorabilirsiniz.
Ertelemeyi nasıl önlerim size bir şeyler söyleyecek.
Ama sizin kültürünüz, yaşadığınız çevre, nasıl bir evdesiniz, nasıl bir ekonomik şarttasınız bunların hepsi rengini değiştirecek olayın.
Şimdi mesela tam zamanlı çalışan iki tane çocuğu olan Evde ev işleriyle de ilgilenmek zorunda olan bir kadına.
Ama sabahları bir saat erken kalkıp işte kendin için şunu yapabilirsin demek.
Biraz da şımarıkça gibi oluyor günün sonunda.
Yani böyle de çalıştığımız oluyor.
Mesela sabah biraz daha erken kalkmıştı bir danışanın.
Çocuk da onunla beraber kalktı.
Anlatabildim mi? Tabii Türk aile yapısını bilmeden bizim kendi şartlarımız içerisinde.
Biz ne yapabiliriz onu düşünmemiz gerekiyor.
O yüzden kişiselleştirilmiş reçete önemli.
Sabah mı kafanız daha açık?
Akşama doğru mesela 10-10.30 arası.
Bazen diyor ki mesela bir danışanın bir sınava hazırlanması lazım.
Ama o gün içinde inanılmaz yoğun.
Bir de aile sorumlulukları var.
Ayağını uzatabildiğin zaman ne zaman diye sordum.
Dedik ya akşam 10 gibi.
Böyle bir herkes odasına çekiliyor.
Ben bir ayağımı uzatıyorum. Son günün kahvesini, Türk kahvesini yapıyorum.
Dedim o senin eşref saatin işte.
Tamam belki kafa daha yorgun ama hani en azından böyle çok yeni öğrenilecek bir şey olmasa da bir kendimle ilgili düşüneyim, bir plan yapayım.
En azından bunu yıllarca ertelemek yerine gün içindeki eşref saatimizi bulacağız.
Çok çok çok küçük adımlarla başlayacağız.
Yani tek şınav metodu diyoruz buna.
Çünkü bizim Bir şeyi ertelemedeki başat korkumuz onun bizim gözümüze çok büyük görünmesi.
Hani bir fili nasıl yersin sorusu vardır ya ilk ısırıkla başlayarak yoksa bir fil yani bir ton nasıl yiyeceğiz biz onu.
Muhtemelensiz bir görev işte yurt dışına taşınmak ya da işte ne bileyim bir iş başvurusu yapmak.
İş başvurusu yapmak...
gerektiğini bilen ama hiç CV hazırlamayan bir sürü insanla tanışıyorum sürekli.
Yani hem paraya ihtiyacı var hem bir an önce işe başlaması gerekiyor.
Mezun oldu ikisi de ne olmuş?
CV'nin hazır mı diyorum? Hayır diyor mesela.
Çünkü iş başvurusu yapmak demek o CV'yi üzerinde günlerce çalışmak, tekrar tekrar revize etmek, defalarca kez red cevabından Evet belki üzülsen de bir gün sonra tekrar ayağa
kalkıp devam etmek, mülakatlara gitmek, ona göre uygun işte gardırobunu düzenlemek.
Bizi korkutan ne biliyor musun Bilge?
Ertelemeye iten o. O alttaki açılan maddeler çok fazla geliyor.
Çok fazla iş yükü geliyor.
Ondan korkuyoruz biz.
Çok katılıyorum bu arada. Yani buradaki en önemli şey gerçekten minik bir adım atarak başlamak.
Küçük küçük. Yani işte belki 5 dakika sonra 10 dakika sonra 15 dakikaya çıkararak.
Bunu ben kendi hayatımda çok uyguluyorum.
Mesela bazen spora ara verdiğimde yeniden dönmek istediğimde işte diyelim vücudum artık hamlamış unutmuşum o eski performansını düşüyor.
Çünkü spor böyle bir şey.
Bir ay ara verseniz hemen düşüyor kondisyonunuz.
Şeyi çok iyi biliyorum.
Diyorum ki tamam şimdi geri dönüyorsun.
Küçük başlayacaksın. Hep bu metotla başlarım ben.
10 dakika. Yapacaksın.
15 dakika yapacaksın. Sonra belki işte bir stüdyoya gideceksin.
Ve işte orada devam edeceksin uzun derslere.
Ve her zaman bu metot burada işe yarıyor.
Ben bunu sürekli kullanıyorum. Ama hayatımın diğer yönlerinde bu kadar başarılı kullanabiliyor muyum bilmiyorum.
Ama küçük başlamanın gücüne inanıyorum kesinlikle.
Kesinlikle öyle. Yani küçük başlayın sonra zaten yani şimdi şöyle motive eden şey o zaten.
Yapabildiğini görüyor ya insan.
Hani bir soru çözerek başlamak sınavsa.
Sadece bir üniteyi bitirmek.
Kendinizi zorlamadan.
Yani gerçekten bu küçük alışkanlıklar büyük sonuçlar kitabında da vardır.
O kadar saçma bir küçüklüğe kadar indirin ki hedefinizi yapmamak abes kaçsın.
Yani bunu da yapar insan canım.
Tek şınav demesi o zaten.
O kadar küçük ki bunu da yap yani.
Bugün işte gardıro temizliği.
Bugün örnek vermiş olduk.
Bir tane kaza.
Katlamak falan belki. Çünkü bir sefer yapınca yapabildiğini görecek ya insan.
Ya da dediğin gibi hani işte uzun zamandır hamladım spor yapmadım ya bir 10 dakika bir yürüyüşle başlayayım gibi.
Bir de üçüncü bir şey de söyleyebilirim belki.
Bu da Mel Robbins'in hani kitabında anlattığı çokça podcastinde de bahsettiği bir teknik.
Şu 5 saniye kuralı.
Bu da fiziksel olarak harekete geçirmek için iyi oluyor.
Çünkü aslında bizi ertelemeye iten şey genelde düşünceler.
Mesela bir şey yapmak istiyoruz.
Diyelim ki ben bu hafta sonu dışarı çıkmak istemiştim ve İstanbul çok soğuktu.
Bilenler, dinleyenler bilecekler.
Bu kış, Ocak, Şubat ayları çok soğuk geçiyor bu ara.
İlk önce bir hadi çıkalım boğaza dedim.
Ve sonra hemen şu geldi.
Ya şimdi üşürsem, üşütürsem bu hafta bir sürü işlerim var zaten.
Bir anda açıldı.
Alt alt alt bir sürü düşünce açıldı böyle işte.
Kafama üşüştü. 5-4-3-2-1 geri sayın.
Kendinize düşünme payı bile bırakmayacak bir şekilde de hızlıca eyleme geçin diyor.
Ben bunu yataktan kalkmak için kullanıyorum.
Evet genelde zaten fiziksel eylemlerde işe yarıyor.
Yani üşenmek, yapmayı üşendiğiniz şeyleri de 5'ten geriye sayıp bu hadi, hadi kendine bir hadi demek.
Evet kesinlikle. Özellikle kış hallerinde sabah uyanmak benim için çok zor.
Çünkü güneş yok ve ben güneş enerjisiyle çalışan bir insanım yani güneş olmadan benim hayatım çok kötü oluyor.
Ama bunu uyguluyorum kalkmak istemediğimde.
Geri sayım yapıp hadi diyorum ve kalkıyorum.
Gerçekten de işe yarıyor.
Hocam çok teşekkür ederim.
Bayağı bir konuştuk.
Aslında benim sormak istediğim başka şeyler de vardı size.
Ama vaktimiz artık tükendiği için belki başka bir zaman yeniden sizi konuk alırım ve o zaman bunları konuşuruz.
Ben dinleyicilerimize şunu söylemek istiyorum.
Tuğba Hocam'ın kitabını açıklamalar kısmında bırakacağım.
Kendisiyle danışmanlık almak isterseniz web sitesinin de bırakacağım linkini.
Belki oradan bakabilirler, size ulaşabilirler.
Instagram hesabınızı da bırakacağım.
Açıklamalar kısmından bütün bu bilgilere erişebilirler.
Bugün konuğum olduğunuz için bu güzel bilgilerinizi ve deneyimlerinizi bizimle paylaştığınız için çok çok teşekkür ediyorum.
Sizin eklemek veya söylemek istediğiniz...
Son bir şey var mı? Çok teşekkür ediyorum Bilge'ye davet ettiğin için.
Ve çok kendimi doğru bir yerde, ait hissettiğim bir yerdeydim bugün.
Çünkü senin kabileni biraz tanıyorum.
Siz orada çok tatlı bir ruh barındırıyorsunuz.
Çok güzel şeyler konuşuyorsunuz.
Çok güzel farkındalıklarınız var.
O yüzden ben burada misafir edilmekten dolayı...
Çok huzurluydum ve kendime kitabımı anlatma şansı bana verdiğin için de çok teşekkür ediyorum sana.
Ne demek. Tekrardan kısadığınız için teşekkürler.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Sonraki bölümlerde görüşmek üzere diyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
