
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba. Bu sefer hazırlıksız bir şekilde karşınızdayım. Bu bölüm sizinle sohbet ediyorum. Son zamanlarda yaşadığım bazı zorlayıcı duygulardan bahsederken bir yandan da kendine bakmak denen şeyin asıl anlamını sorguluyorum. Hepimiz bazen dibe düşeriz, yaptığımız şeye olan inancımızı kaybedebiliriz ve yaşamımızı boşlamak isteyebiliriz. Buna hakkımız var ve bence bu normal. Hayatın beklemediğimiz anda bize attığı tekmelere bazen yenik düşebiliriz. Kendine bakmak denen şeyi kendimce yeniden tanımladığım ve bol bol başka şeylerden de bahsettiğim bu bölüme hoşgeldiniz. Keyifli dinlemeler.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Bu bölüm sunucunuz Bilge.
Yani ben, yani bu podcast'in yapımcısı, editçisi, yazarı ve bilinen evrendeki tek çalışanı.
Farklı bir format deniyor olacak.
Son 3 haftadır acı verici duyguların girdabında kapılmış olan ve kötü şeyler yaşayan bendeniz artık sonsuza kadar yeni bir bölüm çekecek gücü bulamayacağımı düşündüğüm bir anda elimi mikrofonu
aldım ve hazırlıksız olarak sizinle konuşmaya karar verdim.
Daha çok samimi bir muhabbet şeklinde konuşacağım bu bölümde duygularımdan nasıl yüzleşmeyi öğrenemediğimi, evet öğrenemediğimi eğer öğrenmeyi bekliyorsanız hiç beklemeyin hemen gidin.
Ara verdiğim halde yeniden terapiye başlamaya karar verişimi, hayatın anlamını nasıl çabuk kaybedebildiğini, ruhsal sağlığın aslında bu hayattaki en kıymetli şey oluşunu ve ailem
covid'e yakalandıktan sonra nasıl koşa koşa aşı bulmaya gittiğimden bahsediyor olacağım.
Şu son maddene alakalı benim de hiçbir fikrim yok.
Eğer siz de bu kızı dinlemeye hazırsanız başlıyoruz.
Tekrardan hoş geldiniz.
Evet, bu bölüm tabii ki de normalden birazcık farklı olacak.
Bunu zaten demiştim galiba daha temin öyle değil mi?
Önümde herhangi bir yazı yok.
Normalde bir yazı hazırlarım, konumu belirlerim, araştırmalarımı yaparım.
Fakat bu bölüm öyle değil.
Yanıma çayımı çikolatamı aldım.
Neden çikolata derseniz tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.
Neden çay derseniz boğazım kurumasın diye.
Bunlarla birlikte sizinle muhabbet edeceğim.
Birazcık dertleşeceğim.
Birazcık da kendine bakmak gerçekte ne demek sorusuna yanıt arayacağım.
Bugün tam anlamıyla yanıtlar bulamayabiliriz.
Fakat hem yokluğumda nerelerde olduğunu size anlatmak hem de birazcık sorduğum sorularla kafa açmak niyetindeyim.
Yani valla kafa açmak dedim.
Öyle bir niyetim de yok aslında galiba.
Düşündürmek niyetindeyim diyeyim.
Evet bu çok daha doğru bir kelime oldu.
Şimdi öncelikle mail atan, instagramdan yazan, bana mesaj gönderen, yeni bölüm nerede diyen herkes.
Yeni bölüm burada. Ay çok saçmalıyorum galiba şu an.
Gerçekten 3 haftadan beri falan yeni bölüm koymuyorum.
Tabii ki de isteyerek olmadı bütün bunlar.
Elimde olmayan sebeplerden dolayı.
Yeni bölüm gelemedi maalesef.
Peki neler oldu? Evet güzel bir soru.
Ailem koyu da yakalandı.
Ben yakalanmadım.
Hepimiz aynı evde yaşıyoruz. Testlerim negatif çıktı.
Hiç hastalanmadım.
Ayakta geziyordum gayet.
Fakat benim haricimdeki bütün üyeler, evin bütün üyeleri aşırı derecede hastalandı.
Ve tabii ki de onlarla ben ilgilenmek mecburiyetinde kaldım.
Çünkü benden başka kimsecikler yoktu.
Böyle bir bakım vermek zorunda olduğum için de tahmin edersiniz yeni bir bölüm çekmek ya da işte araştırma yapmak, konu bulmak falan filan böyle şeyler imkansızlaştı.
Aranızda Covid geçirenler var mı yok mu bilmiyorum.
Ama gerçekten Covid çok kötü bir hastalıkmış.
İki defa Covid ile karşılaştık bu iki senelik süreçte.
Daha öncesinde hiç kimseye bulaşmamıştı ailemizden.
Ve gerçekten onların o kadar ağır geçirdiğini, ne kadar zorlandıklarını gördükçe...
Aşı vurularak ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha fark ettim.
Anneanne babam aşı olmamıştı fakat kız kardeşim bir doz olmuştu.
Benim de bir tane dozum vardı.
Kardeşim bir tane bir dozu olmasına rağmen çok ağır atlattı.
Haladır mesela 20 gün geçmesine rağmen üzerinden hani.
İyileşmelerinin değil koyut olmalarından itibaren 20 gün geçmesine rağmen kokusu ve tadı geri gelmedi.
Aynı şekilde annemin de öyle.
Babamın da bir %50 geldi yanılmıyorsam.
Ve haladır hasizlik, öksürme gibi şeyler yaşamaya devam ediyorlar.
Bu süreçte normal bir gripten daha farklı ve çok daha ağır atlatılan bir hastalık olduğunu gördükçe aslında aşının önemini bir kez daha kavradım.
Ve gerçekten karantina biter bitmez.
Ertesi gün ben ikinci dozum olmaya gittim.
Çünkü ilk dozdan sonra yalan söyleyemeyeceğim yan etkiler görmüştüm.
Özellikle kalp ağrısı, göğüs sıkışması gibi beni korkutmuştu birazcık.
Aynı yasaklık olmamıştım ama uzun bir süre kalbimde şiddetli ağrı, göğüs sıkışması, spor yaparken falan çok zorlanmıştım.
Hatta spora ara vermiştim.
O yüzden ikinci dozu olmaktan çok korkuyordum.
Biz Biontech olduk kardeşim ve ben.
Biontech aşılarında 30 yaş ve altında kalp rahatsızlığı yapabileceğini söylemişti doktorum.
Bakın doktorumun yalancısıyım.
Ben şimdi böyle konuşuyorum. Yanlış da olabilir.
Gerçekten hiçbir şey bilmiyorum. Doktorum böyle söyledi.
Biraz da bunun korkusuyla ikinci dozu erteliyordum.
Ama şu an çok şükür iyiyim yani.
Oldum. Üzerinden de iki gün geçti.
Sadece kolum külçe gibi o kadar kalkamıyor yerinden.
Onun dışında ne bir kalp sıkışması ne bir göğüs ağrısı hiçbir şey yaşamıyorum.
Valla çok mutluyum olduğum için.
Umarım Covid'e yakalanmam.
Umarım umarım umarım. Umarım siz de yakalanmazsınız.
Eğer yakalandıysanız da güzellikle atlatmışsınızdır.
Eğer aşı olmadıysanız...
Ben tabii ki de bir sağlık çalışanı veya yetkili merci değilim ama bence olun.
Bence bu hastalığı yaşamayın.
Bıraktığı hasarın aşının vereceği hasardan daha yüksek olduğunu düşünüyorum.
Her neyse. Bu sıkıcı hastalık ve COVID-19 muhabbetinden sonra şu süreçte beni tek mutlu eden şeye geleceğim.
O da Dune'un filmi çıktı arkadaşlar.
Bilenler bilir. Bundan önceki bölümlerde Frank Herbert'in Dune eserinden alıntılar yapmıştım.
bahsetmiştim. Gerçekten de hayatımı etkilemiş kitaplarlandır.
Hani öyle bir bilim kurgu romanı olarak değil de onun da ötesinde benim kendi hayatımı, hayata bakış açımı etkilemiştir.
Filmi geldi. İki defa sinemada gittim, izledim.
Öldüm, bittim. Başrolü de Paul'u oynayan arkadaş da benle eşit 25 yaşındaymış.
Allah onun belasını versin.
Ay çok kötü konuşuyorum bu bölüm ya.
Umarım benden sormazsınız.
Yani 25 yaşında bu kadar yetenekli olması birazcık kalbimi kırdı.
Çünkü ben de 25 yaşındayım ve birazcık kendimi çöp gibi hissettim.
Ya dedim İnsanlar neler yapıyor.
Görüyor musunuz?
Akşam eve geldiğimde şey diyordum.
Ben neden kadın Paul Atreides rolünü oynayamıyorum?
Bu kendini acındırma olayından hemen vazgeçmem gerekiyor şu dakikada.
Bu kısa ve gereksiz ön bilgilerden sonra neden benim aslında 3 haftadır gerçek manada duygusal olarak yıkık olduğuma geleceğiz.
Tabii ki de diyebilirsiniz. Bilgeciğim çok normal ailen.
Covid geçirmiş. Kaç günden beri karantinada kalmışsınız, dış hayatı özlemişsiniz, rahatlatmışlar, bir sürü bir sürü şey olmuş.
Herkesle ilgilenmek zorunda kalmışsın evdeki.
Tubusal olarak ben çok normal diyebilirsiniz.
Ama bundan da öte bir şeyler oldu arkadaşlar, gerçekten oldu.
Yani acaba hatta bir ara şey dedim.
duygusal olarak çökmek yerine hani covid kapıp bedensel çökmek belki daha az acı verecekti bana.
Bu covid süreciyle, ailemin covid süreciyle benim bu duygusal dengesizliğimin, duygusal çöküşümün aynı anla denk gelmesi gerçekten dünyada oluşabilecek en kötü kombinasyondu.
Birazcık bu durumdan bahsedeceğim.
Bence size de tanıdık gelecektir yaşadıklarım diye düşünüyorum.
Öncesinden başlığımıza bir dönelim.
Ne demişim bölümün başlığında?
Kendine bakmak ne demek?
Evet hiç kendime bakamadığım, peril perişan olduğum bu günlerde en çok aslında bu soruyu düşündüm.
Bir itirafta bulunacağım. Ben her bölümde bir itirafta bulunuyorum galiba.
Şu an fark ediyorum.
Ben bir kendine bakma bağımlısıyım arkadaşlar.
Evet mesela şu an bunu kız kardeşim duyduğunda kafasını bilmiş bilmiş sallıyor.
Kendi kendine diyor ki evet benim ablam gerçekten de böyle biri.
Gerçekten kendine bakmayı çok severim.
Kişisel bakımıma çok önem veririm.
Mumlarımı yakarım akşamları.
Yazımı yazarım. Kahvemi içerim.
Kitaplarımı okurum.
Özellikle böyle psikoloji olsun.
Kaliteli kişisel gelişim kitapları olsun.
Kendimi ilerletmek adına bunları okurum.
Belgeseller, filmlerle kültür hayatımı zenginleştirmeye çalışırım.
Kendime vakit ayırırım. Meditasyon yaparım.
Yani anlayacağınız şu an piyasada kendine bakmak adına ne bulacaksanız onların hepsini ben yaparım.
Yanlış anlamayın bunlar gerçekten çok çok güzel şeyler.
Hani burada böyle bunları dalga geçiyormuş gibi söylemiyorum.
Bütün meditasyon, egzersiz, sağlıklı beslenmek, kişisel bakımını yapmak, kitap okumak gibi şeyler size çok iyi gelecek hayat kalitenizi arttıracak şeyler yapın.
Ama tüm bunlar gerçekten kendine bakmanın karşılığı mı oluyor?
İşte bu soruya geleceğim şimdi.
Geçtiğimiz 20 günlük bölüme yinemadığım süreçte Ailemin hasta olmasından bağımsız olarak kendi duygularımı düzenleyememeye başladım.
Öyle bir haldeydim ki aslında, dürüstçe söyleyeceğim, hayattaki her şeyin anlamını yitirdiğini hissettim.
Instagram'a giriyorum mesela, sosyal medyada.
Böyle birileri var, karşıma ünlü insanlar çıkıyor, isimler çıkıyor.
Hepsi böyle, her şey çok saçma geliyor.
Birileri bir şeyler başarmış, saçma geliyor.
Yemek yemiyorum, 5 kilo verdim.
Tam 5 kilo verdim. Günde böyle bir öğünü zar zor tüketiyorum.
Canım hiçbir şey yapmak istemiyor.
Bu podcast mesela çok anlamsız geliyordu.
O kadar anlamsızdı ki hani yapmaya değmez.
Hiçbir şey yani yaşamak yaşamaya değmezmiş gibi gelmeye başladı.
Dünyam karardı. Sanki böyle şöyle yatakta yatsam hiç çıkmasam daha değerli gibi.
Yaşamım anlamsızmış gibi hissetmeye başladım.
Daha öncesinde bunu bu kadar yoğun yaşamamıştım.
Yani gerçekten ara ara her insanda olduğu gibi varoluşsal krizler yaşarım.
Bunu zaten sık sık burada belirtiyorum.
Bir tarafı geçmişim de var biliyorsunuz.
Boşu boşuna gitmedim o terapiye ben.
Ara ara duygusal durumlarında çöküşler yaşarım.
Bu kadar uzun süreli ve bu kadar karanlık bir noktaya daha öncesinde hiç girmemiştim.
Bilmiyorum bu bir depresyon olabilir mi?
Olabilir. Tabii ki de buna teşhis koyacak kişi ben değilim.
Eğer depresyon değilse bile ona bayağı yakın bir şeydi yaşadığım.
Sürekli bir ağlama, sürekli bir mutsuzluk.
Yani düşünebiliyor musunuz?
Ben yemek yemeyi çok severim arkadaşlar.
Gerçekten çok severim.
Ama en sevdiğim yemekleri dahi görmek istemiyorum.
Mesela film izlemek istiyorum.
Güzel bir film açayım. O filmler de izlemeye değer gelmiyor.
Hiçbir şey. Yani şöyleydi günlerim.
Ailem için, onlarla ilgilenmek için ayağa kalkıyorum.
İşte belki bir çorba hazırlıyorum.
Bir şeye ihtiyaçları var mı diye bakıyorum.
Sonra yatağıma geri dönüyorum ve yatıyorum.
Sanki aynı hasta bir insan gibi.
Saatlerce yataktan çıkmıyorum.
Eceleri uykum kaçtı.
Uyuyamaz hale geldim. Ve tüm bunlar yani anlatıyorsun ama Bilgeciğim bir anda mı oldu diye soracak olursanız hayır tabii ki de bir anda olmadı.
Kendi kendine gelmediler. Şöyle öncesinde bir yetersizlik hissetmeye başladım.
Bulunduğum noktayla ilgili.
Sanırım tetikleyen şey de o oldu.
Bu yetersizliği nasıl hissetmeye başladığımı soracaksanız.
Bundan öncesinde 5000 kere söylediğim üzere ben 25 yaşındayım.
Hiç de yaşımı saklamıyorum görüyorsunuz.
Ve daha öncesinde okuduğum hiçbir bölümde tutunamadığım ve sevemediğim için şu an yeniden üniversite sınavlarına hazırlanıyorum.
Ve itiraf edeceğim. Üniversite mezuniyetim yok.
Bıraktım okulu. Evet yok.
Bilgiyle idare edin.
Gerekli de değil aslında günümüzde o kadar çok üniversite mezunu olmak ama ben genel olarak bir meslek edinmek için değil de üniversiteden...
Her şeye bilgilenmek, ilim öğrenmek, kendini geliştirmek, güzel insanlarla tanışmak için gidilmesi gereken bir yer olduğunu düşünüyorum.
O yüzden de gerçekten iyi bir üniversitede çok arzu ettiğim bir bölümde okumak istiyorum.
Şu an 25 yaşımdan sonra.
Bu bölümü kazanıp kazanmayacağım konusunda hiçbir fikrim yok.
Çünkü birazcık matematik çözmem gerekiyor.
Aslında birazcık değil bayağı çözmem gerekiyor arkadaşlar.
Matematikte berbat. Yani bunu da bin kere söyledim artık.
Böyle çalışırken üniversite sınavlarına.
Tabii yaşım da 25 olması da var.
25 yaşındaki arkadaşlarımın benden çok daha farklı yerlerde olduklarını görmek de var.
Mesela şöyle söyleyeyim. Benim bir tane sınıf arkadaşım şu an doktor.
Hem de pratisyen değil.
Uzman doktor oldu bildiğim kadarıyla.
Uzman da olmamış olabilir ama uzmanlık yapıyor.
Öyle bir şey. Ay hiç bilmiyorum.
Ama evet yani uzmanlıkla ilgili bir şey yapıyor.
Buna eminim. TUS'tan iyi bir yer kazandı yani.
Onu biliyorum. Her neyse.
Tabii böyle saçma sapan kıyaslamalar içerisine insan girebiliyor.
Beni mahveden şey tabii ki de aman arkadaşım doktor oldu da ben böyleydim falan değil.
Bütün her şeyin toplanması oldu.
Seneye üniversiteye girdim de 26 yaşında olacağım.
Mezun olduğumda 30 ya da 31 yaşında olacağım.
Bu hayat nereye gidiyor?
Ben ne yapıyorum? Ben kafayı mı yedim?
Benim çalışmam da gerekiyor aynı zamanda.
Bütün bunları yetiştirebilecek miyim?
Sosyal hayatım ne olacak? Ne bileyim duygusal bir ilişki bu esnada hiç vaktim olacak mı?
Öyle bir şeyle uğraşabilecek miyim?
Ya bakın her şey uğraşılacak bir şey haline gelmiş bir hayatımda.
Duygusal ilişkilere dahi böyle bakıyorum.
Ve sinirlerin bozulmaya başladı tüm bunlardan.
Bir de tabii evdeyim. Bunda çok etkisi var.
Herhangi bir şekilde dışarı çıkmıyorsunuz.
Sürekli evden çalışıyorum. Bir yandan da okumalarıma, kendimle ilgilenmeye tabii de devam ediyorum.
Ama tüm bunlar üstüme üstüme geldi.
Sonuçta 25 yaş dediğimiz şey çok da...
Yani evet çok genç bir yaş aslında.
Elbette ki genç bir yaş. Çok çok genç bir yaş.
Ama üniversite kazanmak için çok genç değil arkadaşlar.
Yani şu an bakıyorum benle birlikte sınava girecek olanlar kaçlı?
2002'li falanlar mı?
Hayır 2004'lüler galiba.
Bebekler daha benim gözümde.
Ciddi söylüyorum. Bu yaştan sonra buna gelişmek kim ne derse desin.
Hiçbir şey için geç kalmadınız.
İşte her şey işte zamanındadır.
Evren yolunu bulur.
hayat sana istediğini verir gibi falan söylemler var ya, onlar işe yaramıyor.
Hiçbir şekilde işe yaramıyor.
Bir kere yetersizlik ve kıyaslama kuyusuna düştüğünüz anda artık o size sunulan hiçbir şey işe yaramaya başlıyor.
Bundan önce yaptığım bölümlerde biliyorsunuz, hep sizinle bazı tüyolar, hayatı iyileştirecek şeylerden bahsediyorum.
Bunları kendi hayatımda da uyguluyorum.
Mesela şükran günlüğü tutarım, meditasyon yaparım, yoga yaparım, böyle şeyler hayat kalitemi arttıracak şeyleri düzenli olarak yaparım.
Fakat gerçekten, Gerçek anlamda duygusal bir yıkım yaşadığımızda ben bunların işe yaradığına inanmıyorum.
O yüzden kendine bakmak denen şeye geri döndüğümüz, bu bize sunulan çözümler o en zor, en karanlık anlarımızda yeterli olmuyor.
Hatta deli saçması geliyor.
O halde biz bu zamanlarda kendimize bakmayıp kendimizi mahvediyoruz.
Bence hayır. Bu yaşadığım son 20 günde şöyle bir karara vardım.
Bazen kendine bakmak gerçekten her şeyi savmak demek.
Çok uzun süre değil elbette.
Belki birazcık salmak, sana ihtiyacı olan insanlara bir şeyler vermek.
Her zaman yaptığın o rutinlerinden vazgeçmek demek.
Bence insan olmak, kırılgan olmak ve mükemmellikten uzak olmak da demek.
Aynı zamanda ne çok demek kelimesini kullandım.
Mükemmel değiliz. Kırılganız.
Düşünsenize dünyaya gelirken bile geleceğimiz yeri seçemedik.
Belki pek çoğumuz talihsiz doğduk.
Böyle hisseden var mı?
Yani bilmiyorum. Bence Türkiye'de doğup da bunu hisse en az insan vardır.
Bazen her şey kontrolümüzden çıkmış gibi hissediyoruz.
Hayatta geride kalmış, başarısız.
Şu İngilizce tabirle loser.
Güldüğüme bakmayın. Bundan öncesinde bol bol ağladığım için gülüyorum şu an.
Hatta hatta ben o dönemde bir gün böyle yatakta yatarken gece yarısı bir bölüm çekmeye çalıştım aynı bu şekilde.
Ama ağlamaktan çekemedim.
Bakın beni üzerseniz o bölümü vallahi ayına koyarım.
Dinlerseniz sizin de hayatınız kayar.
Gerçekten dinleyenin hayatını kaydırır yani.
Öyle bir depresif, öyle bir karanlık, sürekli ağlamalı bir bölüm çekmişim.
Ha dedim bunu insanlara asla sundum ama bu ne biçim bir şey.
Ben bile editlemeye çalışırken mahvoldum.
Sonra editlemedim tabii ki de yayına da koymaktan vazgeçtim.
Şu an biraz daha modum iyi olduğu için yeni bölüm kaydediyorum.
Ama kendine bakmanın...
birazcık kendinle ve duygularınla uyumlanmak demek olduğunu düşünüyorum artık.
Mesela bu geçtiğim zamanlarda tüm bu yetersizlik hislerini yaşarken, yoğun bir şekilde yaşarken duygularımdan kaçtığımı fark ettim.
Nasıl kaçıyorum duygularımdan?
Kolay olana giderek kaçıyorum.
Kitap okumuyorum. Benim gerçekten yüzleştirecek kitapları okumaktan kesinlikle kaçınıyorum.
Yaptığım en temel şey sosyal medyaya girip amaçsızca kaydırmak ekranı.
Önüme gelen şeylerin ne olduğunu hiçbir önemi yok.
Tükettiğim şeylerin ne olduğunun hiçbir önemi yok.
Sadece oradayım.
Ve sanki böyle robot gibi, beynim durmuş gibi elimin, o ekranı kaydıran elimin benden emir almadığını ve kendi kendine özgürlüğünü ilan etmiş bir şekilde o ekranı kaydırdığını
hissediyordum. Kendimden kopmuştum.
Yani tamamen kopuk bir moda geçmiştim.
Duygulardan kaçtıkça, onlarla yüzleşmedikçe sorun asla çözülmüyor.
Bu hayatta en korktuğumuz şeylerden biri duygularımızla yüzleşmek.
Çünkü gerçekten işin sonu çok kötü bir yere varabilir.
20 gün boyunca duygularımdan evet kaçtım.
Bu sabah terapiye gittim.
Herhalde en son Haziran ayında gitmiştim.
Bayağıdır ara vermiştim. Gerçeklerle yüzleşebilmek için.
İşe yaradı mı derseniz evet yaradı.
Haladır tam olarak onlarla yüzleştiğimi söylemiyorum.
Ama kendime baktığımı hissediyorum.
En azından bunun için çabaladığımı.
Kendine bakmak mesela bu demek.
Hep esas sorunun yanıtlarını arıyoruz ya bir yandan da.
Kendine bakmak bazen gerçekten de küçük bir adım atmak demek.
Bir de bence kabullenmek.
Olduğumuz noktaya kabullenmemiz gerekiyor.
Yaşadığımız dünyayı, yaşadığımız coğrafyayı, yaşadığımız aileyi, yaşadığımız gerçekliği kabullenmemiz gerekiyor.
Ve bu çok zor. Bakın şunu demiyorum.
Kabullenin ve bırakın.
Aman işte böyleymiş deyin.
Asla demiyorum. Ama önce kabullenmek gerekiyor.
Devam etmek için de, savaşmak için de, yeni bir gerçeklik yaratabilmek için de önce kabullenmek gerekiyor.
Yani belki şu an çok böyle İngilizce'de bir kelime var cheesy diye.
Türkçe olarak bunu nasıl söyleyeceğimi gerçekten bilemedim.
Hani basit saçma anlamına geliyor olabilir.
Böyle konuşuyormuş gibi gelebilirim.
Ama gerçekten bunu içten gelen bir farkında söylüyorum.
Yani herhangi bir yerden okumadım.
Herhangi bir yerden bir fikir almadım bunu söylerken.
Kabullenmek gerekiyor. Olduğumuz yeri.
Doğduğumuz aileyi.
Belki talihsiz olarak doğduk.
Belki hayatta yanlış seçimler yaptık.
Belki yanlış bir yere gidiyoruz.
Belki yaşımız yapmayı istediğimiz şeylere nispetle birazcık geçti.
Belki yanlış biriyle evlendik.
Belki çocuklarımız var ama hayallerimiz de var.
Eğer gerçekten kendinize bakım vermek istiyorsanız bunlarla yüzleşmeniz ve önce kabullenmeniz gerekiyor.
Bu var. Bunu kabul ediyorum.
Şu an bu noktadayım.
Bunu kabul etmek bana acı veriyor.
Gerçekten acı veriyor. Az buçuk artık beni tanıdınız.
Ben birazcık mükemmelliyetçilik ve yüksek standartlara olan bir insanım.
Ama tüm bunlara rağmen ilerlemeye ve adım atmaya devam ediyorum.
Bu tip şeyler insanın bazen elini kolunu bağlıyor.
En ufak bir adım atmasını dahi engelleyebiliyor.
Yani şöyle düşünüyorum artık.
Bu benim gerçekliğim.
Ben şu an bu noktadayım.
Buradan ilerleyebileceğim.
Olduğum yerden yeni yollar bulmayı öğrenmek zorundayım.
Bugün bana terapistim şöyle bir şey söyledi.
Onunla Dune, Çöl Gezegeni filminden birazcık konuştuk.
Gerçekten terapistimi ben boşuna seçmedim terapist olarak kendime.
Kendisi de böyle çok seviyor okumayı, güzel filmler izlemeyi.
Ne zaman bir şeyden bahsediyorsam hep biliyor.
O da izlemiş filmi.
Gerçekten çok çok beğenmiş.
Filmde... Firemenler diye bir insan topluluğu var.
Çölde yaşıyorlar. Gerçekten çöldeler ve korkunç bir sıcakta yaşıyorlar.
Mağaralarda ve gizlenerek yaşamak zorundalar.
Çünkü sürekli olarak bir ölüm tehdidi altındalar.
Çölde giydikleri özel bir kıyafet var.
Onların vücut suyunu dönüştüren.
Çünkü günde 5 litre su tüketmezseniz firemenlerin yaşadığı çölde hiçbir şekilde hayatta kalamazsınız.
Fakat bu gezegende evet dünya değil burası bir gezegen.
Tamamen çöl gezegeni zaten filmin adı da.
Şu an gelecekten gelen Bilge konuşuyor.
Dünya değil burası bir gezegen demişim.
Evet Bilgeciğim dünya gezegen değil aslında bir asteroittir.
Tövbe yarabbim ya. Bunu düzeltmeden edemezdim.
Aslında yazarın burada anlatmaya çalıştığı şey Dune'un dünyadan farklı bir gezegen olduğu.
Dünya da bir gezegendir.
Bu son kararım.
Bu gezegende bulunması en zor şey su.
Çünkü su yok, yağmur yağmıyor, her yer çöl.
Ve bu insanlar orada gizlenirken, suları yokken, hiçbir şeyleri yokken farklı yollar bulmayı öğrenmişler.
Terapistim bugün dedi ki bana işte, fremenleri bir düşünün dedi.
Yokluğun içinde hiçbir şey yokken farklı yollar bulmayı öğreniyorlar.
Kendilerine su damatıcı giysiler yapıyorlar.
İçeride serpiliyorlar, büyüyorlar, gelişiyorlar.
Bazen gerçekten tamamen yokluğun içerisinde kalabiliyoruz.
Hiçbir şey yapamayacak gibi hissedebiliyoruz.
Bulunduğumuz yeri kabullenmekte zorlanıyoruz.
Ama artık çölün de ortasında olsak, bir damla suya dahi muhtaç olsak farklı yollar bulabileceğimize inanıyorum.
Ve bunun tam anlamıyla kendime bakmak olduğuna da inanıyorum.
İçinde bulunduğum gerçekliği kabul ediyorum.
Ve buradan... Nasıl yeni yollar çizebileceğime, nerelere gidebileceğime hep birlikte bakacağız.
Sizden bir şey gizlemem merak etmeyin.
Bu bölümü daha fazla uzatmak istemiyorum.
Konuşacaklarım bu kadar. Sanki biraz daha konuşursam iyice saçmalayacakmışım gibi geliyor çünkü.
Ama son olarak şunları söyleyeyim.
İçimden gelenler bunlar.
Kendine bakmak demek. Gerçekten.
Kendine yalan söylememek.
Olduğun yeri kabul etmek.
Ve bundan sonrasında gerçekçi bir rota çizmek demek.
Bazen olduğun kişiyi kabullenmek ve ortalama birisi olduğunu kabul etmek demek.
Bazen önemli şeyler için alışık olduğumuz şeylerden vazgeçebilmek demek.
Bazen günlerce hiçbir şey yapmama hakkını kendine vermek.
Bazense uzun vadeli iyiliğimiz için bizi rahatsız eden seçimleri yapabilmek demek.
Bence. Sizce ne demek?
Birazcık bu soru üzerine bence düşünün.
Sonrasında bana yazın.
Nereden bana ulaşabileceğinizi biliyorsunuz.
Mail üzerinden, Instagram üzerinden yazabilirsiniz.
Elimden geldiğince bütün mesajları okuyorum.
Geri dönüşü yapmaya çalışıyorum.
O halde bu bölümü kapatayım.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Kendinize iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
