
Transkript
Terapinin katkılarıyla Genel Sesler Podcast başlıyor.
Herkese merhaba, ben Bilge.
Bugün insanın anlama ve anlaşılma ihtiyacı üzerine konuşacağız.
Daha doğrusu insan kendini anlayabilir mi?
Hayatımızda sorun sandığımız şeyler gerçek sorunlarımız mıdır?
Kendimizi ne kadar iyi gözlemleyebiliyoruz?
Kendimizin ne kadar farkındayız?
Bunlar üzerine konuşacağız.
Ve içsel olarak da aslında bir yolculuğa çıktığımız...
Belki de kendi kendimizi ufak ufak sorgulamaya başladığımız, hayatımıza gerçek anlamda yönelmeyi öğrendiğimiz bir bölüm olacak.
Hepimizin kendine anlam veremediği, inatla yapmaya devam ettiği, üzülse, acı çekse bile vazgeçemediği bazı davranışları vardır.
Bazen kendimize en çok biz eziyet ederiz.
Varoluşçu filozof Sartre'ın çok ünlü bir sözü var.
Hatta bu söz benim masamın üzerinde bile asılı.
Şöyle diyor, cehennem başkalarıdır.
Ama bazen cehennem bizizdir.
Bazen geçinilmesi zor olan, kendisiyle bile anlaşamayan o kişi bizizdir.
Bazen yaşadığımız onca acının sebebi bizizdir.
Aşamadığımız kıskançlıklar, yanlış bir insana duyulan ve sevgi olduğu sanılan anlamsız ihtiras, tekrar tekrar kendini sabote etmek, girdiğimiz anksiyete krizleri, bitmeyen aşk acıları.
Ve daha niceleri. Say say bitmez.
Bazen kimseye gerek kalmadan biz kendi kendimizi böyle mahvederiz işte.
Bunun temelinde ise kendimizi anlamamak yeter.
Kişi kendine dair bir şeyleri hep kaçırır.
Görmek istemez, korkar veyahut da başkalarını suçlar.
Bu hayatta elbette ki her şeyin suçlusu biz değilizdir.
Ama bazen farkına varmadığımız ve kendimizde görmediğimiz şeyler hayatımızı mahveder.
Ben bunlara... Kör noktalar diyorum.
İnsanın kendine dair hep bir kör noktası vardır.
Kendimize baktığımızda göremediğimiz bazı yerler vardır.
Bu bölüme ilham olan Laurie Gottlieb'in yazdığı Belki Biriyle Konuşmalısın isimli kitapta şöyle bir alıntı var.
İzninizle sizlere de okumak istiyorum.
İnsanlar anlaşılmak ve anlamak isterler.
Ama çoğumuz için en büyük sorun sorunumuzun ne olduğunu bilmemektir.
Aynı çukura düşüp dururuz.
Ve kendimize şunu sorarız.
Beni mutsuz edeceği kesin olan o şeyi neden tekrar tekrar yapıyorum?
Ve bir türlü işte bunun yanıtını bulamayız.
Az önce söylediğim ve bu bölüme ilham olan kitabı okurken çok etkilendim.
Hem birazcık o kitaptan, her kitabın yazarının hikayesinden hem de birazcık kendi hikayemden bahsetmek istiyorum.
Bundan yaklaşık herhalde 3 ay önce falan olması lazım.
2,5 veya 3 ay önce ciddi bir anksiyete krizi yaşamaya başladım.
Bu anksiyetem o kadar ciddi boyutlardaydı ki geceleri uyuyamıyordum, gündüzleri kalkamıyordum, hareket edemiyordum ve çalışamıyordum.
Hatta o dönem podcastlerimde birazcık bundan bahsetmiştim.
Ara ara Instagram'da da paylaşıyordum.
Gördüğünüz gibi hayatımı oldukça şeffaf bir şekilde sizlerle paylaşıyorum.
Ve anksiyetemin sebebini aslında bildiğimi zannediyordum.
Fakat bildiğimi sandığım şey gerçek değilmiş.
Asıl sorun çok daha farklı bir yerlerdeymiş, aynı bu kitabın yazarının başına gelen gibi.
Ben sonrasında bir süre önce sonlandırdığım terapime yeniden başladım ve bu konuyla ilgili destek aldım.
Gerçek sorunumla ilgili iyi bir içgörüye dindim.
Bahsettiğim kitabın yazarı Lori de aslında benim yaşadıklarımın farklı bir versiyonunu yaşıyor.
Şimdi birazcık onun hikayesini dinleyelim ve onunla empati kurmaya çalışalım istiyorum.
İsterseniz gözlerinizi kapatın ve kendinizi Lori'nin yerine koyun.
Lori, kürklerinin başında olan bir terapist.
Çok sevdiği bir oğlu var ve bekar.
Kitabın başında onu sevgilisinden ayrılmasıyla tanıyoruz.
Kendisi hayatında çok fazla zorluk yaşamış.
Önce gazetecilik ve senaristlik yapmış.
Sonrasında tıp fakültesine girmiş.
Tıp fakültesini bitiremeden yeniden gazeteciliğe geri dönmüş.
Ve o süreçte bekar bir anne olmuş.
Dünyaya bir çocuk getirip ona tek başına bakmış.
Ve ona baktığı süreçte klinik psikoloji yüksek lisansı yaparak terapist olmuş bir kadın.
Hayatı inişlerle ve çıkışlarla dolu, kariyerini sık sık değiştirmiş birisi.
Bakıldığında oldukça güçlü ve aynı zamanda imlenelisi de biri.
Lori'nin hayattaki belki de en büyük talihsizliği, buna talihsizlik denir mi emin değilim ama kendisine doğru bir partner bulamamış olması.
En büyük hayali annelik.
Olan Lori doğru partneri bulamadığı için çocuğunu sperm bankasından aldığı bir spermle dünyaya getiriyor.
Ve 40'lı yaşlarının başına kadar da o doğru partneri bir türlü bulamıyor.
İşte biz bu kitabı okumaya başladığımızda Lori'nin hayatında çok iyi bir partner olduğunu görüyoruz.
Sonunda 40 yaşına ulaşan Lori hayatının erkeğini bulduğunu düşünüyor.
Onu çok seviyor, evlenmeyi planlıyorlar.
Bu adam oldukça ilgili, nazik.
Lori'yi düşünen, onun için her şeyi yapabilecek kapasitede olan gerçekten de akıllı bir adam.
Bu adamın da kendi çocukları var ve boşanmış.
Fakat şu an Lori ile bir evlilikle gelecek hayali kuruyorlar.
Lori bunlardan dolayı çok mutlu.
Fakat bir gün bir sabah birlikte yatağa uzanmış konuşurlarken Lori'nin bütün hayatı ve hayalleri bitiyor.
Çünkü sevgilisi ona evlenmek istemediğini ve yeniden bir çocuğa babalık yapmak istemediğini söylüyor.
Lorin'in hali hazırda 8 yaşında bir oğlu var ve sevgilisi onu aslında çok seviyor gibi gözüküyor.
Ama böyle gözükmesi o çocuğa babalık yapmayı istediği anlamına gelmiyor elbette.
Ve adam bu şekilde bir anda durup dururken ben senin oğluna babalık yapmak istemiyorum diyerek Lori'yi terk ediyor.
40 yaşında, hayatında pek çok şeyden geçmiş, bekar annelik yapmış, birkaç defa kariyerini değiştirmiş, büyük ayrılıklar atlatmış olan ana karakterimiz Lori bu ayrılığı atlatamıyor.
Ve büyük bir krize giriyor.
Bunun da ne yapacağını bilemiyor ve kendisi de bir terapist olmasına rağmen yeniden terapiye başlıyor.
Çünkü belki de onun da asıl sorunu erkek arkadaşın onu terk etmesi değil.
Çok daha farklı şeyler var hayatında.
Görünürde bulunan bir sorun oluyor hayatımızda.
Dert ettiğimiz, kaygımız, anksiyetimiz, depresyonumuz, erkek arkadaşımızın bizi terk etmesi, ailemizle aramızın bozuk olması veyahut da aklınıza gelebilecek herhangi bir şey.
Ama kitapta Rory diyor ki sorunlarımız aslında gerçek sorunlarımız değildir.
Çok daha aşağılarda gizlediğimiz başka şeyler vardır ve onlara ulaşmaktan korkarız.
Peki neden korkarız?
Ona da şöyle yanıt veriyor.
İncinmekten korkarız, küçük düşmekten, başarısız olmaktan veyahut da başarılı olmaktan korkarız.
Yalnız kalmaktan korkarız ve bağ kurmaktan korkarız.
Kalbimizin sesini dinlemekten korkarız, mutlu olmaktan korkarız veyahut da çok fazla mutlu olmaktan korkarız.
Anne babamızın onayını alamamaktan ve kendimizi olduğumuz gibi kabul etmekten korkarız.
Sahip olamayacağımız şeyler için ümit beslemekten korkarız.
Değişimden ve değişememekten korkarız.
Böylelikle uzar gider bu korkular.
İnsan bu korkularını saklamak için her şeyi yapar, her şeyin arkasına sığınır.
Gerçekle yüzleşmek her yiğidin harcı değildir.
Ama bu gerçeklerle yüzleşmeden ve sorunun kaynağına inmeden, kendimizi anlamadan bu hayatta gerçekten sağlıklı bir yaşam sürebilmemiz, güzel ilişkiler ve bağlar kurabilmemiz, mümkün
müdür? Lori kendi terapi yolculuğuna başladıktan sonra bir şeyi fark ediyor.
Aslında onu üzen şey erkek arkadaşının onu terk etmesi değil.
O bir hayatın yasını tuttuğunu görüyor.
Erkek arkadaşıyla yaşama ihtimali olan ve o ana kadar hiç yaşayamadığı bir hayatın yasını.
Aynı zamanda bir ölümün de yasını tutuyor.
Ölen hayallerinin yasını ve kendi ölümlülüğünün de yasını tutuyor.
Kişinin en büyük korkularından biri Ölüm korkusudur diyor Irving Yalom, Varoluşçu Psikoterapi isimli kitabında.
Görünürde yaşadığımız çoğu şey, çoğu problem aslında ölüm korkusundan kaynaklanır.
Biz ne alaka deriz ama bilinçaltına indiğimizde kendi ölümlülüğümüzle yüzleşmekten o kadar çok korkar ve kaçarız ki onu sürekli başka sorunlarla örtbas ederiz.
Anlayacağınız insanın kendisini anlaması için önce bu kör noktalarını görebilmesi gerekiyor.
Bu kör noktaları da adı üzerinde kör nokta olduğu için tek başımıza görmek o kadar da kolay olmuyor.
İşte tam burada bölümün sponsoru terapinden birazcık bahsetmek istiyorum.
Terapin bünyesinde 300'e yakın uzman klinik psikolog barındıran ve 6 farklı kategoride hizmet veren bir online terapi uygulaması.
Daha öncesinde de onlardan bahsettiğimi biliyorsunuz.
Bu ikinci iş birliğimiz ve bu yüzden çok mutluyum.
Eğer siz de kendi kaygılarınızın, aksiyetelerinizin ve korkularınızın temel sebeplerini anlamak istiyorsanız, anlamak ve anlaşılmak istiyorsanız bir terapi yolculuğuna başlamanız verebileceğiniz...
en güzel kararlardan biri olacaktır.
Ve bu yolculukta terapinin sizlere çok güzel eşlik edebileceğini düşünüyorum.
Benim en sevdiğim özelliklerinden bahsedeceğim.
Öncelikli olarak uygulamayı açtığınızda bir başlangıç testi yapıyorsunuz.
Size yaşınızı, sıkıntılarınızı, bütçelerinizi ve ne konuda destek almak istediğinizi soruyor.
Ve bütün şartlarınıza uygun olabilecek en uygun psikologları aslında yönlendiriyor.
Ve siz o psikologların özgeçmişlerine, neler yaptıklarına ve danışan yorumlarına bakarak Kimden destek almak istediğinize karar verebiliyorsunuz.
Aynı zamanda seans sonrası psikologla ücretsiz mesajlaşma hakkınız oluyor.
Kendi bütçenize göre, ihtiyaçlarınıza göre istediğiniz psikoloğu seçip kolaylıkla istediğiniz yerden destek alabiliyorsunuz.
Ve güzel bir haberim var. Terapindeki ilk seansınızda...
Sesler 20 koduyla %20 indiriminiz var.
Sesler 20 kodunu girdiğinizde %20 indirimle ilk seansınızı alabileceksiniz.
Benim terapiye ne kadar değer verdiğimi, kendi hayat yolculuğumda, hikayemde ne kadar büyük bir yeri olduğunu zaten biliyorsunuz.
O yüzden de gönül rahatlığıyla terapiye başlamanızı ve terapin gibi bir uygulamadan destek alarak bunu yapmanızı tavsiye ederim.
Şimdi bölüme tekrardan geri dönüyorum.
Reklam arası. Ne diyorduk?
Kendimizi anlamaktan bahsediyorduk öyle değil mi?
Ve bunun aslında tahmin ettiğimizden çok daha zor olduğundan.
Biz insanlar olarak aslında hepimiz birer hikaye anlatıcısıyız.
Başımıza gelenlerle ilgili, hayat hikayemizle ilgili, gördüklerimizle ilgili sürekli bir şeyler anlatırız.
Bu kimin sözüydü bilmiyorum ama insan hikaye anlatan hayvandır diyordu.
Gerçekten de öyle. Beyinlerimiz sürekli bir hikaye anlatıyor ve hikaye dinlemeyi de aynı zamanda çok seviyoruz.
Joseph Campbell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu isimli çok sevdiğim bir kitabı var.
Orada aslında insanın hikayelere olan düşkünlüğünü ve neden bu kadar çok hikayelere, mitolojiye ilgi duyduğumuzu, zihnimizde sürekli senaryolar yazdığımızı ve neden filmleri, romanları bu kadar
çok sevdiğimizi çok iyi anlatıyordu.
Eğer okumak isterseniz ek bir okuma olarak aklınızda bulunsun derim.
İnsanın hikaye anlatıcılığı sorunlarını anlatırken de devreye giriyor.
Bir insanla olan problemimizi anlatsın.
anlattığımızda veyahut da kendimizin bir sorunu ile ilgili bir şey anlattığımızda hep bir hikaye yazıyoruz.
Fakat bölümümüzün ilhamı olan yazar Laurie diyor ki anlattığımız hikayelerin çoğu aslında yanlıştır.
Yazdığımız hikayeler gerçekle sandığımız kadar da bağlantılı değildir.
Bunu duyduğumda ilk aklıma gelen şeylerden biri şu olmuştu.
Mesela kız gruplarında eski sevgililerden bahsedilirken çok kötü konuşulur.
İşte o şöyle kötüydü, böyle pis kopattı, şöyle bilmem neydi, beni mahvetti.
Belki de büyük ölçüde bu doğru olabilir.
Ama büyük ölçüde yanlış da olabilir.
Bir insan gerçekten de bu kadar kötü olabilir mi?
Evet bazı insanlar olabilir ama her insan, her eski sevgili bu kadar kötü müdür?
Yazarımız Lori de ilk terapi seansına gittiğinde eski sevgilisinin bir sosyopat olduğunu, bir manyak olduğunu, ruh hastası olduğunu söyleyip hüngür hüngür ağlıyor.
Aslında eski sevgilisi bir sosyopat değil.
Evet duygularını geç ifade etmiş, ne istediğinin belki tam da farkında olamamış ve bunu fark ettiğinde birazcık iş işten geçmiş olan birisi.
Ama asla bir sosyopat değil.
Bazen hikayelerimizi o kadar yanlış şekillerde yazıyoruz ki o yazdıklarımız bize daha da çok acı veriyor.
Ve bazen hikayelerimizin konusu olan ikinci karakterlerle ilgili iyi konuşmak kendi egonuzu incitiyor.
Şuna çok eminim.
Hiçbir insan saf kötü değildir, saf iyi de değildir.
Bize acı veren hikayelerde ki o insanlara dönüp birazcık daha objektif olarak baktığınızda aslında onların sizin sandığınız kadar da korkunç olmadığını görüyorsunuz.
Peki hala bunu yapmak bize ne gibi bir fayda sağlıyor?
Bunu yaptığımızda aslında karşı tarafa şefkat duymaya başlıyoruz bir şekilde.
Ve karşı tarafa şefkat duymak...
Kendimize de şefkat duymak demek oluyor.
İnsan karşısındakinin eksikliklerini, üzüntülerini, onu bu noktaya getiren yolu fark ettiğinde kendisini de fark etmeye başlıyor.
Kendisinin de neden bu kadar çok acı çektiğini, o insana neden bu kadar çok yüklendiğini veyahut da neden zihninde sürekli yanlış hikayeler yazdığını görmeye başlıyor.
İnanın yazdığımız yanlış hikayeler tahmin ettiğimizden çok daha fazla bize acı veriyor.
Korkularımızın üzerini kapatmak için kendimizi sürekli kandırmaktan Başka işe yaramıyorlar.
Korkular dediğimizde birazcık da aslında rüyalara değinmek istiyorum.
İnsanın kendini anlamasına en çok yardımcı olacak şeylerden biri Bence rüyalar.
Rüyalara dair bakış açım zaman içerisinde çok fazla değişti.
Böyle 20'li yaşlarımın başındayken rüyalarıma çok anlam yüklerdim.
Sonrasında okuduğum bazı bilimsel makale ve kitaplar rüyaların aslında sadece kimyasal döngüleri olduğuna ve hiçbir anlam ifade etmediğine dair olan inancımı geliştirdi.
Fakat son 1-1,5 seneden beri bu inanç da bende değişikliğe uğradı ve artık rüyaların bazı anlamlarının olduğunu düşünüyorum.
Her rüya anlamı değildir veyahut da rüyalarından yola çıkarak asla büyük kararlar almam.
Ama rüyalarım anksiyetimi ve kaygımı anlamlandırmakta bana çok yardımcı oluyorlar.
Bölümün başında bahsettiğim şu anksiyete ve kaygıyı hatırlıyorsunuz değil mi?
Hani çok kötüydüm ve artık yeniden terapiye başlamaya karar vermiştim.
İşte o anksiyetin sebebini bulduğumda aslında oldukça şaşırdım.
Şöyle ki ben bu kaygının nedeninin ailemle yaşadığım bazı problemler ve hayatla baş etmekte güçlük çekmem olduğunu zannediyordum.
Ama aslında terapi yolculuğunda gördüm ki asıl korkum bir şeyleri kaybetmekmiş.
Bu bir şeyleri kaybetme konusunu biraz daha açacağım ama öncelikli olarak bunu nasıl anladığımı anlatmak istiyorum size.
Bir gün terapide terapistime rüyalarımdan birini anlattım.
Rüyalarımda sürekli olarak tekrar eden bir döngü vardı.
Böyle çok detaylı bir şekilde oraya inmek istemiyorum ama geceleri sürekli bir şeyleri kovaladığımı ve kovaladığım şeylerin durmadan benden kaçtığını Tam onu tutacakken ellerimden kayıp gittiğini,
kaybolduğunu ve acı çektiğimi görüyordum.
Bu minvalde ilerleyen ve hikayeleri sürekli değişen rüyaları durmadan durmadan görüyordum.
Terapistime bu rüyalarımı anlattığımda bana aslında gerçekten korktuğum şeyin sürekli bir şeyleri kaybetmek olduğunu söyledi.
Çünkü... geçmiş yaşantımızda yaşadığımız şeyler bazen bizi o kadar çok üzüyor ki yeniden onları yaşamamak için farkında olmadığımız savunma mekanizmaları geliştiriyoruz.
Fakat bu savunma mekanizmaları genelde yanlış olduğundan dolayı bizi korumaktansa yeniden aynı şeyleri yaşamamıza sebebiyet verebiliyor.
Ve biz aslında neyden kaçtığımızı, neyi neden yaptığımızı dahi fark etmiyoruz.
En acısı da bu.
Yaşımız ilerledikçe kayıplarımız artıyor.
Dostlar, sevgililer, hayaller kaybolup gidiyor.
Birazcık daha aslında 25-30 yaş üstü insanlar benim bu söylediklerimi daha iyi anlayacaklardır diye düşünüyorum.
O kadar çok acı çekiyoruz ki bazen daha fazla onları hissetmemek için kendimizi kendimize dahi kapatıyoruz.
Bazen bir şeyleri geçti sanıyoruz, iyileştik sanıyoruz ama geçmiyor.
Bu kayıpların beni getirdiği en son nokta ise geçenlerde yaşadığım anlamsız bir ağlama krizi oldu.
Biliyorsunuz ben kuşumu kaybettim geçtiğimiz yazın Temmuz ayında.
Bununla ilgili bölümde yaptığım başka yerlerde de bahsettim.
Ama ne kadar konuşursam konuşayım, nerede anlatırsam anlatayım.
Sonsuza kadar kaybedilen bir şeyin acısını yaşamak çok farklıymış.
Umarım kimse bu kadar derin bir acıyı yaşamaz.
Fakat aradan geçen bu zamanla birlikte yasa atlattığımı, daha iyi olduğumu, Artık o kadar çok bu durumdan etkilenmediğimi düşünüyordum.
Fakat geçenlerde böyle çok anlamsız ve alakasız bir yerde korkunç bir ağlama krizine girdim.
Sadece aklıma kuşum geldi ve çok kötü bir haldeydim gerçekten de.
Dışarıdaydım. Sonrasında eve geldim, yattım.
Rüyalarımda sürekli onunla ilgili bir şeyler gördüm.
Bunun üzerine düşündüğümde aslında sadece kuşumu kaybettiğim için acı çekmediğimi aynı zamanda Onunla iken yaşadığım hayatın kaybının da yasını tuttuğumu fark ettim.
Sadece bir varlığın kaybı değil, onunla yaşanan hayatın varlığının da.
kaybının acısıydı yaşadığım.
Kuşum ailemin evinde yaşıyordu ve ben de onunla birlikte olduğum dönemlerde ailemle birlikte yaşıyordum.
Fakat sonrasında taşındığımı ve yeni bir eve, yeni bir şehre geçtiğimi zaten artık hepiniz biliyorsunuz.
Bazı şeyler bir daha geri gelmeyecek.
Bunu çok iyi biliyorum.
Hayatımda vermekten çok mutlu olduğum bir karar bu ayrı yaşama kararı.
Fakat yine de insan kaybettiği hayatın, kaybettiği şeylerin yasını tahmin etmediği şekillerde yaşayabiliyormuş.
Bunu da en son geçenlerde fark etmiş oldum.
Yaşanılan bazı ayrılıkların bizi tahmin ettiğimizden daha da kötü etkilediğini anladım.
Ve bunun da insan olmakla alakalı olduğunu gördüm.
Lori kitabında diyor ki terapiye gelen insanların En büyük sıkıntılarından biri yalnızlık ve bağ kurma eksikliğidir.
Sanırım ben bağ kuramamaktan ve yalnız kalmaktan da çok korktum ve hala korkuyorum.
Bazen bazı insanlar en yakınlarımız dahi olsa bizi anlayamayabilir.
Onlarla birlikte yaşamamız yalnız yaşamaktan daha fazla bize zarar verebilir.
Böyle durumlarda kendi yolumuza bakarız.
Kendi yolumuza gitmeye cesaret ederiz belki ama o yolda da yalnız mı olacağız?
Veyahut da yanımıza sevdiğimiz birileri olacak mı?
Kimse bunun garantisi yok. Ben bağ kuramamaktan ve sevememekten de çok korktum sanırım.
Yeniden aynı şeyleri hissedememekten.
İşte öyle aslında. Birazcık böyle derinlere girmiş oldum bu bölümde ama hepimiz insan olduğumuz için, hepimizin kayıpları, üzüntüleri, yıkılan hayalleri olduğu için beni anladığınızı çok iyi biliyorum.
Ve bu duyguların evrensel olduğunu bilmek, çoğu insanın da bunları yaşadığını bilmek bana garip bir şekilde iyi hissettiriyor.
Yani o hep korktuğum yalnızlık duygusundan birazcık sıyrılmaya başlıyor.
Burada bahsettiğim yalnızlık gerçekten yalnız kalma korkusu bu arada.
Hayatımızda kimsenin bizi sevmemesi, bir daha kimseyle çok iyi bağ kuramama, kimseyle çok iyi dost, sevgili arkadaş olamama korkusu.
Bu korkular aslında yersiz.
Yaşamım ilerledikçe ve hayatta yeni şeyler deneyimledikçe görüyorum ki bağ kurabilme kapasitesi hepimizin içinde var.
Bazı insanlar bunu çok fazla baskılıyor.
Bazı insanlar ise bunu yaşamaktan korkmuyor.
İşte o korkmayan insanların arasında olmak, beyinden sevmeye, bir arada olmaya kalbimizi açmak gerekiyor.
Böyle kör noktalarımızdan ve kendimizi anlayamamaktan konuyu nerelere getirdim gördüğünüz gibi.
Aslında bu kısımları konuşmak planımda yoktu.
Bir anda böyle mikrofonun başında ihtiyaç hissettim ve konuşmak istedim.
Umarım hepiniz acısıyla tatlısıyla bu hayatı yaşarsınız.
Korkmadan tüm duygularınızı kucakladığınız, anladığınız ve anlaşıldığınız bir hayatınız olur.
Umarım önce kendinizi sonra diğerlerini anlarsınız.
Sevmekten ve sevilmekten korkmayın.
Hepinizi çok seviyorum.
İyi ki varsınız. Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Eğer bölümü sevdiyseniz sevdiklerinizle paylaşmayı lütfen unutmayın.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Terapinin katkılarıyla Genel Sesler Podcast...
Sana erdi.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
