
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde inançlarımız ve beklentilerimizin hayatımızı nasıl şekillendirdiği üzerine konuşuyoruz. İyi düşün iyi olsun sözü gerçekmiş arkadaşlar :). Daha güzel ve farkında bir hayat yaşamak için düşüncelerimizin farkında olmalıyız. Çünkü düşüncelerin hayatımızı etkileme gücü var.
Transkript
Söylesenize, kendinizin nasıl biri olduğunu inanıyorsunuz?
Ne düşünüyorsunuz kendi hakkınızda?
Akıllı ve çekici misiniz?
Yoksa biraz özgüveni düşük biri misiniz?
Azimli misiniz?
Yoksa kolay mı pes edersiniz?
Önünüze bir iş geldiğinde, yapmanız gereken zorlu bir görevle karşılaştığınızda ben bu işin altından kalkarım mı diyorsunuz?
Yoksa hep başarısız olmaktan mı korkuyorsunuz?
Tam olarak, dürüstçe içinizden geçenleri soruyorum size.
Hiç kendiniz ya da çevrenizdeki insanlar hakkında tahminlerde ve öngörülerde bulunuyor musunuz?
Gerçek şu ki... Hepimizin zihninde, kendimize ve çevremizdekilere dair oluşturulmuş belli başlı bazı düşünce kalıpları var.
Ve ister kabul edelim, ister etmeyelim, bu inanışlar bizim kendimize ve etrafımıza olan davranışlarımızı şekillendiriyor.
Hatta bu kalıplar sayesinde şu şekilde cümleler sarf edebiliyoruz.
Ben bu işe asla giremem.
Çünkü yetersizim.
Kesinlikle bu görevin altından kalkamayacağız.
Kesin kötü bir şey olacak.
Hep kötü bir şeyler olur.
Ve hep de beni bulur.
Eğer buna benzer cümleler normal hayatta kuruyorsanız yalnız değilsiniz.
Hepimiz geleceğimiz, kendimiz ya da çevremizdeki insanlar hakkında tahminlerde bulunuyoruz.
Buna bir nevi falcılık bile diyebiliriz aslında.
Olmayan bir şeyin olma ihtimalini dile getirmek.
Size tam burada bir sır vermek istiyorum.
Kendimizin ve geleceğimizin nasıl olacağına inanıyorsak büyük ihtimalle tam olarak da öyle olacak.
Durun durun bekleyin.
Bu yalnızca öylesine bir kişisel gelişim kavramı değil.
Harry Potter'dan Macbeth'e, Yunan mitolojisinden günümüzün yeni çağ kişisel gelişim akımlarına kadar kendine yer bulmuş bir fenomen.
Psikoloji bilime buna bir isim vermiş.
Kendi kendini gerçekleştiren kehanet.
Bugünkü bölümümüzün konusu da tam olarak bu.
Günümüzün modern romanlarından New Age akımlarına ve psikoloji bilimi tarafından yapılan bazı araştırmalara kadar bu konunun sanatta, edebiyatta ve bilimde nasıl yer bulduğunu incelerken
aynı zamanda kendimize ve çevremize dair inanışlarımızın bizim üzerimizdeki etkilerini sorgulayacağımız bir bölüm olacak.
Bu arada ben Bilge ve Genel Sesler Podcast'ine hepiniz hoş geldiniz.
Bu bölümün esas konusu olan kendi kendini gerçekleştiren kehanet kavramı kısaca kişinin beklentilerinin ve kendi zihni içerisinde oluşturduğu belirli inançların gerçek olma
olasılığı. Çünkü hareket ve davranışlarımızı beklentilerimize ve inanışlarımıza göre şekillendiriyoruz.
Bunun sonucunda da beklentimizin gerçek olmasını aslında desteklemiş oluyoruz.
Bu ismi yani kendi kendini gerçekleştiren kehanet ismini sosyal psikoloji alanında ilk kullanan isim Robert Merton.
Robert Merton insanların inançlarının ve fikirlerinin düşünme biçimlerini derinden etkilediğini söylüyor.
Ve bu düşüncelerin insanları inandıkları şeyi gerçeğe dönüştürmeye zorlayacak şekilde hareket ettirdiğini de ekliyor.
Yani aslında biz inançlarımızın bize söylediği şekilde davranıyoruz.
Ve eğer o inanç gerçek değilse bile ya da o beklenti gerçek değilse bile bir şekilde davranışlarımız sayesinde onun gerçek olmasına katkıda bulunuyoruz.
Bu durum sosyal ilişkilerimizden iş hayatına ve okul başarısına kadar aslında her şeyi etkiliyor.
Mesela bir örnek verelim.
Yapılan araştırmalar göstermiş ki eğer bir insan çekici ve beğenilebilir biri olmadığına inanıyorsa diğer insanları kendinden itecek davranışlar gösteriyor.
Başka bir örnek ise iş hayatı ile ilgili.
Eğer yatırımcılar borsanın çökeceğini düşünürse daha az hisse satın almaya başlıyorlar.
Bu şekilde fiyatlar düşüyor ve piyasa gerçekten de çöküyor.
Bu şekilde aslında yatırımcılar kendi inançlarını Davranışlarını desteğiyle gerçekleştirmiş oluyorlar.
Tam burada kendi kendini gerçekleştiren kehanetle çok ilgili olan Pygmalion etkisinden bahsetmek istiyorum.
Bu ismi ilk olarak 1960 yılında Rosenthal ve Jacobson isimli iki bilim insanı kullanmış.
Sınıfta Pygmalion etkisi adını verdikleri bir araştırma yapıyorlar.
Araştırma kapsamında bir devlet okulundaki öğrencilere seviye tespit sınavı uyguladıklarını söylemişler.
Ve öğretmenlere aslında tamamen rastgele seçtikleri ve haklarında hiçbir fikir sahibi olmadıkları bir kısım öğrencinin IQ'larının çok yüksek olduğunu ve bu dönemin en başarılı
öğrencilerinin bu çocuklar olacağını söylemişler.
Bu şekilde öğretmenlerin bu öğrencilerden yüksek performans beklemesi amaçlanmış.
Dönem sonunda sonuçlara bakıldığında gerçekten de bu rastgele seçilen öğrencilerin en yüksek performansı gösterdiği gözlemlenmiş.
Çünkü öğretmenler bu çocuklar çok zeki diyerek onları daha çok desteklemiş, iyi davranmış ve o çocuklara zeki olduklarını hissettirmiş.
Sizi bilmem ama bu deney benim tüylerimi ürperten bir deney.
Düşünsenize aslında önemli olan ne kadar zeki olduğunuz değil.
Ne kadar zeki hissettiğiniz ya da hissettirildiğiniz.
Tabii ben tüm bunları öğrendikten sonra Hemen döndüm ve kendi hayatıma baktım.
Acaba dedim, benim hayatımda bu etki nasıl bir yer buldu?
Ve tam 10 sene öncesine gittim.
Yani ortaokul yıllarıma.
Tek albinisi olmayan, kitap okumaktan başka bir zevki bulunmayan, arkadaşlarım ve çevrem için kelimenin tam anlamıyla sıkıcı bir çocuktum.
Asla koşup oynamazdım.
Belediye eğitimi dersleri kabusundu ve katılmamak için elimden geleni de ardıma koymazdım.
Arkadaşlarım voleybol veya basketbol oynarken bir köşede kitap okuyabilmek için beden eğitimi öğretmenime yalvarırdım.
Hatta bir gün beden eğitimi öğretmenim bana senin gözlerinde ışık kaybolmuş hareket etmekte bile zorlanıyorsun senin için çok üzülüyorum demiştim.
Mesele benim gözlerimdeki ışığın kaybolması ya da hareket etmekte zorlanmak değildi.
İşin gerçeği ben arkadaşlarım kadar sporda iyi olmadığıma tüm kalbimle inanıyordum.
Katıldığım voleybol takımları için kabus bir üyeydim.
Beni dinleyen bir tane ortaokul arkadaşım var ve eminim o bunları hatırlıyordur.
Topa asla vuramayacağımı inanıyordum.
Ve gerçekten de her seferinde o topu kaçırıyordum.
Asla yakalayamıyordum.
Asla hızlı koşamıyordum.
Sporun bana göre bir şey olmadığına kesin olarak emindim.
Peki benim kendime dair bu inanışım gerçek miydi?
Voleybolda ya da...
Diğer spor dallarında başarısız olmam benim gerçekten de sporda yeteneksiz olduğumun kanıtı mıydı?
Tüm kalbimle söylüyorum ki hayır.
Çünkü o iki adım atmaktan çekinen kız 3 yıldır aralıksız spor ve yoga yapıyor.
Burada bir alkış efekti koyabilseydim inanın kendime koyardım.
Yürümekten, matın üzerinde çılgın hareketler yapmaktan ve nefes nefese kalmaktan müthiş bir zevk alıyor.
Çevresindeki insanlar şimdi ona ne kadar atletik biri olduğunu söylüyorlar.
Hatta annemi geçen gün bir arkadaşına benim kızım kımıldamaktan dahi korkarken nasıl bu hale geldi şaşıyorum derken yakaladım.
Aslında... Gerçeği soracak olursanız ben içimde hala da kitap okumaktan ve tek başına vakit geçirmekten hoşlanan o kızım.
Değişen tek şey kendime olan inancım.
Peki bu nasıl oldu derseniz ben de bilmiyorum.
Yani öyle bir sabah kalktım ve dedim ki benim bedenimin egzersize ve spora ihtiyacı var.
Bir şekilde bedenimi hareket ettirmem gerekiyor.
Çünkü gerçekten sağlıksız olduğumu hissediyordum.
Bunca insan yapıyorsa ben de yapabilirim dedim.
Bir spor salonuna gittim.
Başladım ve o günden beri de spor yapmaya gerçekten aşığım.
Yani neredeyse haftanın her günü yapıyorum ve hani sağlıklı olmak için ya da fit olmak için değil gerçekten zevk aldığım için yapıyorum.
Düşünsenize öğretmenleri, arkadaşları ve aileleri tarafından yeterince akıllı bulunmayan ve buna göre muamele gören onlarca çocuk bir gün kendilerine inanmaya karar verseydi ne
olurdu? Bir sabah kalksalardı ve artık zeki olduklarına ve her şeyi yapabilir kapasitede olduklarına inansalardı ne olurdu?
Peki ki bir gün hepimiz kendimize inanmaya karar verseydik ne olurdu?
Gerçek şu ki beklentilerimizin gerçek olma gücü var.
Ve bu insanın en garip ve inanılmaz özelliklerinden biri.
Belki de falcıların ve kahinlerin sözlerinin doğru çıkmasının sebebi budur diye düşünüyorum.
Onların sözlerine inanırız.
Ve davranışlarımızı buna göre şekillendiririz.
En yakın arkadaşın sana ihanet edecek derse ve biz de ona inanırsak arkadaşımıza olan tavrımız otomatik olarak o yönde değişecektir.
Belki bize kötü bir şey yapmak aklından bile geçmeyen arkadaşımız bizim farkında bile olmadan gerçekleştirdiğimiz davranışlarımız sonucunda günün sonunda bize ihanet edecektir.
Bilemiyorum tabii ki bu benim düşüncem.
Ama bu düşüncenin içinde yer aldığı çok bilindik ve popüler bir eser var.
Neyden bahsediyorum?
Tabii ki Harry Potter'dan.
Şimdi burada birazcık kitabın içerisindeki olaylardan bahsedeceğim.
Yani Harry Potter için de bir spoiler olacak falan demek istemiyorum.
Umarım aramızdan bu durumdan şikayet edecek birisi çıkmaz.
Ama yine de eğer haladır okumadıysanız ya da filmlerini izlemediyseniz bilin ki kitabın içerisindeki olaylardan ve biraz da sonundan bahsedeceğim.
Kitapta bir kahin Voldemort'a yani kötü karakterimize bir çocuğun onu öldürecek güce sahip olacağı üzerine kehanette bulunur.
Ve bu kehanetin gerçekleşmesinden korkan Lord Voldemort yeni doğmuş Harry'i öldürmeye gider.
Onu öldürmeye çalışırken istemeden kendi güçlerinin bir kısmını ona geçirir.
Aslında... Voldemort'un duyduğu kehanet gerçek değildir.
Yalnızca Voldemort ona inanmıştır ve bunun sonucunda kendini yok edebilecek olan tek gücü yani kendi gücünü Harry'e vermiş olur.
Ve Harry hikayenin sonunda onu bu güçle öldürür.
Kehanet kendi kendini gerçekleştirmiştir aslında.
Eğer Voldemort bu kehanete inanmamayı tercih etseydi Aslında bu kehanet hiçbir şekilde gerçekleşmeyecekti.
Zaten kitabın içerisinde bu da düşünülüyor.
Yani Harry'nin özel biri olmadığı, aslında Voldemort onun kendisini yok edeceğine inanmasaydı Harry gerçekten de onu yok etmeyecek olan son derece sıradan bir çocuk olacaktı.
Onu kitabın baş karakteri yapan yani Harry Potter yapan şey aslında düşmanının yani Voldemort'un inancı.
Peki ya bizler başarısız olacağımıza?
Hayatımızın kötü gideceğine ya da buna benzer daha birçok olumsuzluğa inanmasaydık ne olurdu?
Ve bütün davranışlarımızı buna göre dizayn etseydik.
Duyduğumuz kırıcı ya da bir kalıba sokulmaya çalışıldığımız o sesleri kızsaydık.
Farkındayım şu an çok fazla kendine inanma ve inandığın şeyin gerçek olması temasının üzerinden gidiyorum.
Ve bu şu sıralar çok fazla duyduğumuz New Age akımlarının da bir argümanı aynı zamanda.
Hatta bu konuyla ilgili yazılan en ünlü kitaplardan biri The Secret.
Türkçesi sır olan bir kitap.
O kitapta yazar insanın olacağına inandığı şeyin gerçek olacağını savunuyor.
Ve buna çekim yasası diyor.
Ama işin aslı.
Bu bir sır değil ki. Bu bir gerçek.
Burada bahsettiğim şey ünlü olacağına inanırsan ünlü olacaksın gibi bir şey değil.
Bahsettiğim şey eğer gerçekten inanırsanız hareketlerinizin bu inanışa göre şekilleneceği ve er geç bir şekilde inandığımız şeyin gerçek olacağı.
Belki gerçekten hayatta imkansız diye bir şey yoktur.
İmkansızın... gerçek olduğuna inanmak vardır.
Burada bölümü kapatırken sizi bir düşünce egzersizi yapmaya davet edeyim.
Kim olduğunuza dair inançlarınız ve çevrenizin sizden bekledikleri hayatınızı nasıl şekillendiriyor?
Düşünün, kendinizi kalıplara sokup kısıtlıyor musunuz?
Yoksa hayata özgürce bakıp kendinize inanmayı mı tercih ediyorsunuz?
Kendi kendinize bulunduğunuz kehanetler sizin hayatınızı nasıl şekillendiriyor?
Ben de bundan sonraki hayatım boyunca bu sorular üzerinde düşünmeye çalışacağım.
Çünkü gerçekten de bunların üzerine düşünmenin kendimizi ve davranışlarımızı anlamak için çok önemli olduğunu ve aslında başımıza gelen şeylerde pasif konumda olmadığımızı,
bizim de bütün bu olayların içerisinde bir etki alanımızın olduğunu ve bu etki alanını arzu ettiğimiz şekilde olumlu ya da olumsuz kullanabileceğimizi gösteriyor.
Pekala Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Eğer bana ulaşmak, bölüm hakkında yorumlarınızı ya da yapıcı eleştirilerinizi iletmek isterseniz mail üzerinden her zaman yazabilirsiniz.
Farkındayım bu bölüm çok geç geldi.
Fakat bundan sonrasında arayı bu kadar açmamaya, daha sık bölümler koymaya özen göstereceğim.
Şimdilik kendinize iyi bakın.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
