
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kendinizle, başınıza gelenlerle, başarılarınız veya başarısızlıklarınızla ilgili yazdığınız hikayeleri hiç düşündünüz mü? Kendinizi tanımlarken kullandığınız kelimeler nereden geliyor? Podcastin bu bölümünde hikayemizi değiştirirsek olduğumuz kişiyi, hatta hayatımızı değiştireceğimizi savunuyorum. Adem ve Havvanın öyküsünden başlayıp, dağ tırmanışçısı Hugh Herr'e ve oradan kendi hayatıma uzanan örneklerle hem insan beyninin işleyişini hem de doğru soruları sormayı araştırıyorum. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Bahsettiğim pdf: https://drive.google.com/file/d/1HsqmMpnDH0PFd9osH-qu0_FRCrZTIF54/view?usp=sharing
Önerdiğim kitap: Kendine Hikayeler Anlatan Beyin - Michael Hyatt
Podcast Danışmalığı İçin: genelsesler@gmail.com'a mail atabilirsiniz.
Mindfulness Koçluğu Almak İçin: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSegX75qHK3opuavI7kO8fsvVIaZjB6jxgiBkjTxhIdM8qu_QA/viewform?usp=header
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Kitap kulübüne katıl: https://www.shopier.com/32954138
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
(Gelen mailleri okumaya bayılıyorum)
Transkript
Nasıl birisin sen?
Bana biraz kendinden bahset desem neler anlatırdın?
Nelerden hoşlanırsın mesela?
Nelerden hoşlanmazsın?
Nelerden korkarsın?
Kendine güveniyor musun?
Hayatının bir amacı var mı?
En büyük arzun nedir?
Kendinle ilgili neler biliyorsun?
Ben şöyle biriyim diye anlatmaya başladığın hikayelerin ne kadar doğru?
Ben akıllıyım, korkarım, kiloluyum, özgüvenliyim, tutkuluyum, çalışkanım, sosyalim, insanları severim, insanları sevmem.
Kendinle ilgili görüşlerin...
Ya da başarısızlıklarınla ilgili yazdığın hikayelerin gerçeklere mi dayanıyor?
Yoksa senin duyguların ve belki de bir takım setgilerin sonucunda oluşturduğun hikayelere mi?
Bizler kendi kendimize hikayeler anlatan varlıklarız.
Beynimiz sürekli olarak gördüğü şeylerden belli çıktılar alıyor ve bunları bir takım şeyleri de içerisine katarak hikayeleştiriyor.
Çünkü olayların nedenlerini bulmaya çok meyilliyiz.
Bir şeyin nedenini bulabilmek için Ona dair hikayeler yazıyoruz.
Sonra bu hikayeleri alıyoruz, kendi gerçekliğimiz haline getiriyoruz.
Ben başarısızım dediğimde bu büyük ihtimalle gerçekten başarısızsın demek değil.
Bu ben kendime başarısızım başlıklı bir hikaye yazdım demek.
Bu arada ben Bilge ve Genel Sesler Podcast'inin yeni bölümüne hepiniz hoş geldiniz.
Bu bölümde kendimize yazdığımız hikayeleri...
Ve bu hikayeleri nasıl daha iyi bir yönde çevirebileceğimiz üzerine konuşacağız.
Bölümün ana ilhamını Michael Hayet ve Megan Hayet Miller'ın yazdığı Kendine Hikayeler Anlatan Beyin isimli kitaptan aldım.
Kitabı daha önce Instagram hesabımda da okurken sık sık paylaştım aslında.
Bu arada eğer beni Instagram'dan takip etmiyorsanız etgenelsesler podcast ismiyle aratıp takip edebilirsiniz.
Okuduklarımı, öğrendiklerimi ve podcast notlarımı sıklıkla orada paylaşıyorum.
Sanırım bunu podcastta ilk defa söyleyeceğim ama yeni bölümleri kaçırmamak için de beni her nereden dinliyorsanız oradan takip etmeyi unutmayın.
Bunu da sanırım podcastta ilk defa söyleyeceğim ama podcast niye bölümlerini kaçırmamak için Spotify'dan veya Apple Podcast üzerinden.
Veyahut da nereden, hangi platformdan dinliyorsanız oradan takip etmeyi lütfen unutmayın.
Çünkü istatistiklere baktığımda gördüğüm en net şey dinleyicilerin %70'inin falan podcast'ı takip etmediği yönünde.
O yüzden bunu da eklemek istedim.
Yeniden hikayelere dönmek istiyorum.
Özellikle bu konuyla ilgili bir podcast bölümü yapmak benim için çok önemliydi.
Çünkü ben bu kitabı okuduğumda kendi hayatımda çok fazla şey fark ettim.
Kendi kendime yazdığım hikayelerin aslında beni ne kadar çok geriye attığını ve hayatımda bu hikayelerin nasıl bir kendini gerçekleştiren kehanete dönüştüğünü gördüm.
Aynı zamanda yazdığımız bu hikayeler ilişkilerimizi, olaylara yaklaşım şeklimizi ve sorun çöze becerimizi de değiştiriyor.
İnsan beyni maalesef ki boşluk kabul etmiyor.
Sürekli olarak içimizde bir anlatıcı ses var ve bu ses bize durmadan gördüğü şeyler ve hissettiklerinden baz alarak bir şeyler söylüyor, bir şeyleri anlatıyor.
Ayşe böyledir, sen böylesin, bu olay böyle diyor.
Tahmin ettiğin kadar para kazandırmadı çünkü ekonomi kötü.
Evet belki ekonominin kötü olması bir gerçek ama bu senin bu işi satamamanın gerçekten temel sebebi mi?
Bunun başka sebepleri olabilir mi?
İşte bunları görmezden gelmemizi sağlıyor.
Beynimizde geçmişe yönelik anılar üreten ve geleceğe yönelik tahminlerde bulunan sinirsel bir bağlantı ağı var.
Bu anılar ve tahminler kendimize yazdığımız hikayelerin aslında temeli.
Fakat... Yazar diyor ki kitabında geçmişin anıları gerçeklerin anıları değil, gerçekleri hayal edişinizin anılarıdır.
Genelde geçmişe dair şeyleri...
Çok da net bir şekilde hatırlamayız.
Ve geleceğe dair tahminlerimizin de doğru çıkma ihtimali düşüktür.
Ve bu şekilde iki güvenilmez şeyi bir araya getirip bazı hikayeler oluşturuyoruz.
Çünkü başa çıkma stratejilerine ihtiyacımız var.
Zihnimiz tamamen tertemiz bir şekilde bir başlangıç zihniyle olaylara bakmakta zorlanıyor.
Bu başlangıç zihni kavramını ben çok severim.
Bu kavramı Zen Zihni Başlangıç Zihni isimli bir kitapta önce tanımıştım.
söylüyordu başlangıç zihninin tanımı olarak bir olaya baktığınızda bir şeyi dinlediğinizde bir insanla karşılaştığınızda bütün o geçmiş anılarınızı ve geçmişte öğrendiğiniz şeyleri bir kenara
bırakıp tamamen açık bir zihinle hiçbir yargıda bulunmadan Sanki ilk defa biriyle karşılaşıyormuş ya da ilk defa böyle bir olayı görüyormuşçasına bir başlangıç zihniyle bakmak.
Tabii ki de bunu yapmak bizim için çok zor.
Çünkü geçmiş deneyimlerimiz, acılarımız, duygularımız hepsi bizim içimizde bir başa çıkma stratejisi geliştirmemize sebebiyet veriyor.
Ve bu stratejiler aslında işe de yarıyorlar.
Bizim belki de hayata kalmamıza, kendimizi savunmamıza destek oluyorlar.
Fakat aynı zamanda bunların işe yaramadığı yerler de var.
Ve işte tam bu noktada bizler böyle yanlış bir yere basmış oluyoruz.
Belki de yeni bir fırsatı kaçırıyoruz, karşımızdaki insanı yanlış anlıyoruz.
Belki de kendimizle ilgili ya da yaşadığımız olayla ilgili yanlış şeylere inanıyoruz.
Büyük ihtimalle hepiniz daha öncesinde Adem ve Havva'nın hikayesini duymuşsunuzdur.
İlk insanların hikayesi.
Özellikle de Müslüman, Yahudi ve Hristiyan kültüründe bu hikayenin küçük farklılıklarla ama sonuçta aynı yere varan pek çok varyasyonu anlatılıyor.
Kitapta Adem ve Havva'nın hikayesine dair çok farklı bir bakış açısıyla yapılan bir anlatı vardı.
Biraz onu paylaşmak istiyorum sizinle.
Araştırmacı Judea Pearl, Adem ve Havva'nın hikayesinin çocukluğunu...
beri okuduğunu söylüyor. Fakat biraz zaman geçtikçe ve büyüdükçe fark ediyor ki bu hikayede bazı farklı nüanslar var ve bu nüanslar bizim beynimizin çalışma şekline dair çok
fazla şey anlatıyor. Hadi gelin hikayeyi hep birlikte bakalım.
Bilmeyenler veyahut da hatırlamak isteyenler için Tanrı cennetin bahçesinin ortasına bilgi ağacını diker ve Adem ve Havva'ya der ki bu ağacın meyvesinden uzak durun.
Fakat yılan Havva'yı yasak meyveden yemesi için ikna eder.
Yılan aslında şeytandır bizim anlatımızda.
Havva meyveyi yer ve meyveyi yemesi için Adem'i de ikna eder ve Adem onunla bu yasak meyveyi paylaşır.
Yasak meyveyi yedikleri an Adem ve Havva'nın üzerindeki bütün kıyafetler gider.
Çırılçıplak kadırlar. Bir süre sonra Tanrı Adem ve Havva'yı aramaya başlar ve onlara neredesiniz diye sorar.
Böyle bir sorunun yanıtı ne olabilir?
Bahçedeyiz, bir ağacın altındayız veyahut da şuradayız gibi bir yanıt olmalıdır.
Fakat Tanrı Adem'i bulduğunda Adem ona şunu söyler.
Bahçede sesini duydum, çıplak olduğum için korktum ve saklandım.
Bu neredesiniz yanıtının aslında cevabı değildir.
Bir neden açıklamasıdır.
Neden saklandığının açıklamasıdır.
Bunun üzerine Tanrı bir çift ek soruyla devam eder.
Çıplak olduğunu sana kim söyledi?
Sana yememeni buyurduğum ağaçtan yedin mi?
Bunlar yine basit sorulardır.
Fakat Adem şöyle yanıt verir.
Burada yanıma koyduğun kadın bana ağaçtan biraz meyve verdi ve ben de yedim.
Bu yine sorunun tam yanıtı değildir farkındaysanız.
Tanrı daha sonra dikkatini havaya çevirir.
Bu yaptığın nedir diye sorar.
Böyle bir soruya verilebilecek en basit yanıt meyveden yedim ve sonra biraz da Adem'e verdim olmalıdır.
Fakat hava... Olayın nedenini açıklar.
Yılan beni kandırdı, ben de yedim der.
Şimdi burada baktığımızda öykü aslında oldukça ilginçtir.
Adem ve Havva açıklama yapmak için, yani neden bu şey yaptıklarını söyleyebilmek için sorulan gerçeklerin ötesine geçmişlerdir.
Peki neden bunu yapmışlardır?
Araştırma Judea Pearl diyor ki, biz insanlar dünyanın sadece kuru gerçeklerden oluşmadığını, aksine bu gerçeklerin karmaşık bir neden-sonuç ilişkileri ağıyla birbirine yapıştırıldığını
erken fark ettik.
Bu nedenle bilgimizin büyük bir kısmını sadece saf gerçeklikler değil, bu gerçekliklere dair nedensel açıklamalar oluşturuyor.
Yani insanoğlunun anlamlandırma ve olayların neden bu şekilde gerçekleştiğini, yaptığımız şeyleri neden yaptığımızı ve diğer insanların yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını, başımıza neden böyle bir şeyin geldiğini
açıklamak gibi temel bir ihtiyacı var.
Ve bu ihtiyaç bizi bazen çok yanlış yerlere götürüyor.
Çünkü bildiğimiz şeyin çoğu gerçeklik değil.
Bunlar gerçeklik hakkında kendimize anlattığımız fikirler, varsayımlar, hükümler.
Hissettiğimiz duygular veya hikayeler ve biz buna engel olamıyoruz.
Çünkü beynimiz sürekli olarak kavramlar arasında neden ve sonuç ilişkisi kurmaya yatkın.
Ben bu kendi kendime neden ve sonuçlar arasında ilişkiler kurup hikayeler yazma olayını en çok başarısız olduğum yerlerde veyahut da iletişim kurmakta, ilişki kurmakta zorlandığım insanlarda
yazdığımı fark ettim.
Bu tip durumlarda zihnim sürekli olarak hikayeler anlatıyor.
Şimdi size kendime eskiden yazdığım yanlış bir hikayeyi sonrasında nasıl değiştirdiğim ve olumlu bir hale getirdiğimi anlatacağım.
Ben 20 yaşına kadar İngilizceyi hiç bilmiyordum ve bir türlü de öğrenemiyordum.
Hatta bundan iki yıl önce falan nasıl yabancı dil öğrenilir başlıklı bir podcast kaydetmiştim.
Belki onu dinlerseniz hikayemi orada da dinleyebilirsiniz.
Orada yabancı dil öğrenmenin inceletlerinden de bahsediyordum.
20 yaşıma geldiğimde artık bir üniversiteye gidiyordum ve üniversitede zorunlu olarak İngilizce öğrenmek zorundaydım.
Ve o kadar çok zorlanıyordum ki sayıları dahi bilmiyorum.
Sürekli olarak İngilizceyi öğrenemeyeceğime dair zihnimde bir algı var.
Fakat bunun temel nedeni şuydu.
4. sınıfa giderken yani 10 veya 11 yaşlarındayken ilkokulda ilk İngilizce dersimi almıştım.
Ve o zamanki İngilizce öğretmenim bana, Bilge senin dil öğrenmeye yeteneğin yok demişti.
Ve ben şimdi fark ediyorum ki...
O not'e o zamanlar inanmıştım.
Ve hiçbir şekilde İngilizce'yi öğrenememiştim.
Sınavlarda o kadar kötü not alıyordum ki dersi geçmem için hocalarım bana ekstra puan falan yazıyordu.
Ve ben bu şekilde üniversiteye kadar geldim.
Düşünün. Nasıl geldim hiç bir fikrim yok.
Bu da Türkiye'deki eğitim sistemine dair.
Umarım bize bazı şeyleri sorgulatır.
Üniversitede ilk başladığımda tabii ki çok gerideyim.
Sayıları dahi doğru düzgün bilmiyorum.
Üniversitedeki hocam dedi ki, Bilge sen dedi bu sınıfları geçemezsin.
Mümkün değil. Senin dil öğrenmeye yeteneğin yok.
Bana bu yeniden denmiş oldu bu sayede.
Fakat üniversitedeyken farklı bir durumum vardı.
O okulu bitirmem ve o sınıfı geçmem gerekiyordu.
Bazı dışsal zorunluluklar mevcuttu aslında.
Ve ben bu sefer o hocamın dediği şeye inanmayı reddettim.
Çok çalıştım. Çok çabaladım.
Hatta bazen sorduğum sorular o kadar basit şeylerle ilgili oluyordu ki sınıftakiler bana gülüyordu ya da bunu sorduğum arkadaşların bilgi inanamıyorum bu kadar da mı İngilizcen yok diyordu.
Ve ben o senenin sonunda İngilizceyi çok güzel bir şekilde öğrenmiştim ve çok akıcı bir şekilde.
Konuşuyordum. Sonrasında IELTS'e girdim.
Çok yüksek bir puan aldım IELTS'ten.
Şu an İngilizcem neredeyse böyle ana dilim kadar iyi diyebilirim.
Hatta ve hatta sonrasında bunu ilerlettim.
Özel İngilizce dersleri vermeye başladım ve ders verdiğim öğrencilerim yurt dışında okullardan kabulleri aldılar.
İşte istedikleri okullara girdiler, hayallerine kavuştular.
O kadar çok şeye şahitlik ettim ki.
Ve geçenlerde bir tane arkadaşımla İngilizce üzerine konuşurken bana şöyle bir şey dedi.
Bilge dedi, senin dil öğrenmeye yeteneğin var.
O an fark ettim.
Bu kitabı okuduktan sonra oldu bu konuşma bu arada.
Hikayemi değiştirmiştim.
Geçmişteki ben bana söylenenlere inanmış ve dil öğrenmeye yeteneğim olmadığına inanıyordu.
Ve bununla ilgili zihnimde bazı neden sonuç ilişkileri kuruyordum ve bununla ilgili bahaneler buluyordum.
Sonrasında bazı zorunluluklar ve bir takım kendi kendime yaptığım motivasyonlar sonucunda aslında dil öğrenebildiğimi keşfettim.
Ve artık dil öğrenmeye yeteneği olan bir insandım.
Bu arada İngilizceden sonra iki tane daha dil öğrendim ve hala da böyle dil öğrenmeye çok merakım var.
Devam etmek istiyorum.
Fakat hani 20 yaşıma kadar geldiğim sürede ki yani bu çok küçük bir yaşta değildir.
Dil öğrenemeyeceğine inanamayan birisinin şu an bundan 8 yıl sonra yani 28 yaşındayken bu hale gelmesi, hikayesini değiştirmesi ve hikayesini değiştirmesinin sonucunda da kendi gerçekliğini değiştirmesinin bir
örneği bence bu hikaye.
Ve bunların hepsine baktığımda görüyorum ki gerçekten bize söylenenler veyahut da yaşadığımız olaylara bakıp da bazı şeylere inanmayı...
Evet belki de başarısız oldunuz, belki de o ürünü satamadınız, o işe giremediniz, onu yapamadınız.
İçinizdeki anlatıcının gerçekleri ve varsayımları birbirinden ayırması gerekiyor.
Bu nedenle hikayelerimize yeniden sıfır bir zihinle bakabilmek için yapmamız gereken birkaç şeyden bahsedeceğim.
Birincisi şunu bir fark edeceğiz.
Duygular gerçekler değildir.
Gerçeklik hakkında nasıl hissettiğimizdir?
Bir yorumdur, bir hikayedir.
Bir yerde bir duygunun bana getirdiği etkiyle bir şeylere inanıyorsam ya da bir şeyler söylüyorsam bu büyük ihtimalle yanlıştır.
İkinci olarak dil sürçmelerine dikkat etmek gerekiyor.
Peki nedir dil sürçmesi?
Diyelim ki bir iş yapıyorum, bu işi yapmaktan dolayı çok yorgunum, sinirlerim çok gergin ve sürekli olarak diyorum ki bunu yapmak zorundayım, bıktım, nefret ediyorum, şöyle böyle.
Peki gerçekten bu işi yapmak zorunda mısınız?
Şunu diyebilirsiniz. Evet bilge.
Çünkü para kazanmam gerekiyor.
Çünkü işte şu var, bu var.
Tamam. Gerçekten yapmak zorunda mısın?
Bunu bırakıp başka bir iş bulabilirsin.
Belki daha düşük maaşlı bir yere geçeceksin.
Ama bu bir seçenek. Veyahut da bunu yapmayı reddedip...
Üstlerinle belki kavga edebilirsin.
Veyahut da tamamen bu işten çıkıp bir süre işsiz kalıp kendine farklı bir iş, sıfırdan kendine ait bir iş kurabilirsin.
Aslında hayatta her zaman bir seçenek vardır.
Çok sevdiğim Viktor Frankl İnsan Anlam Arayışı kitabında der ki insan her zaman seçim yapabilir.
En en en kötü durumda bile.
Bu ölmek ve ölmemek arasında bile bir seçim olabilir.
Bu nedenle genelde yaptığımız şeyleri aslında Bizler tercih ediyoruz.
Bazı mecburiyetlerimiz, işte bazı yaptığımız negatif, pozitif tabloları sonucunda bunu yapmamızın daha mantıklı olduğunu düşünüp onu tercih ediyoruz.
Bu tip durumlarda yapmak zorundayım yerine ben bunu yapmayı tercih ediyorum demek.
Veyahut da bu işe gitmeyi tercih ediyorum.
Burada böyle olmayı tercih ediyorum.
Bu ilişki çok kötü gidiyor fakat ben bu ilişkinin içerisinde kalmayı tercih ediyorum.
demek ve fark etmek de çok önemli bir adım.
Bunu yaptığımızda aslında gerçekleri ve yanlışları birbirinden ayırmış ve kendi irademizi elimize almış oluyoruz.
Kendi Hikayeleri Anlatan Bey'in isimli bu kitabın yazarlarının web sitelerinde zihnimizdeki yanlış hikayeleri düzeltmek için kendimize sorabileceğimiz soruların olduğu bir pdf vardı.
Bu pdf tamamen ücretsizdi.
Ben indirdim ve bir kısmını Türkçe'ye çevirdim.
Bu soruların hepsine detaylı bir şekilde podcast'ın açıklama...
Oraya pdf'nin linkini bırakacağım.
Direkt tıklayıp bu soruların hepsine ulaşıp belki tek tek yanıtlayabilirsiniz.
İçindelerinden birkaç tanesini seçip kendi hikayelerini sorgulamak için kullanabilirsiniz.
Ama ben burada en sevdiklerinden bir iki tanesini de paylaşmak istiyorum.
Bir şeyi anlamak için öncelikli olarak onu tanımlamanız lazım.
Yani bu anlatıcınızın size anlattığı hikayeyi tanımlamaktır.
Ben bunu nasıl anlatıyorum?
Bu hakkında hikayeler anlattığım problem, sorun, sıkıntı her neyse hangi koşullar altında ortaya çıkıyor?
Ve bu bende nasıl hisler bırakıyor?
İkinci adım sorgulama.
Bu hikayenin gerçekleri nelerdir?
Gerçeklerden bahsediyorum ama doğrulanabilir, nesnel ve kesin olan şeylerden.
Bu hikayenin varsayımları nelerdir?
Bu hikayede boşluklar var mı?
Ve bu hikayede hangi kısımlar hatalı olabilir?
Belki de kendinize siz de benim gibi dil konusunda yeteneksiz olduğunu söylüyorsunuz.
Peki bu gerçekten nesne doğrulanabilir ve kesin bir şey midir?
Yoksa sizin bir zaman bir süreden beri inandığınız ya da birkaç defa başarısız olduktan sonra evet ben böyleyim dediğiniz bir konu mudur?
Üçüncü adım hayal etmek.
Eğer her şey mümkün olsaydı, istediğinizi başarabilseydiniz bu söyledikleriniz yine doğru olur muydu?
Ve bu durumu nasıl yeniden çerçeveleyebilirsiniz?
Gerçekleri ve varsayımları birbirinden ayırdığınızda neleri yapabileceğinizi düşünüyorsunuz?
Ve son olarak da uygulamak.
Bunu gerçekleştirmek için yani hikayemdeki yanlışları fark ettikten sonra adım atabileceğim şeyleri gerçekleştirmek için neler yapabilirim?
İlerlememi yol boyunca nasıl takip edebilirim?
Planlarımı uygulamama kim yardımcı olabilir?
Yine İngilizce'den gidelim. Belki işte bir hocayla çalışmak olabilir, bir koçla çalışmak olabilir, belki bir eğitim satın almak olabilir.
Her neyse. Ve bütün bunları böyle yazıp, maddeleyip, bir anlamaya çalışmak, bir çerçeveye oturtmaya çalışmak gerçekten çok önemli.
Genelde böyle başarısız olduğumuzda ya da kendimize özellikle hayal kırıklığına uğrattığımız zamanlarda yanlış hikayelere tutunmaya çok meyilli oluyoruz.
Ve ben yanlış hikayelerin hep o kendi kendine gerçekleşen bir kehanesi dönüştüğüne ve o kehanetlerin de hayatımızı mahvettiğine inanıyorum.
Aynı zamanda şuna da çok inanıyorum.
Zihnimizi ne kadar iyi görmek olumlu.
...konuyu görmek, fırsatları ve şansı görmek için eğitirsek...
...ne kadar kendimize olan güvenimizi beslersek...
...ne kadar kendi tarafımızı tutarsak, ne kadar kendi toprağımızı sularsak...
...hayatımız da o kadar iyi bir yer oluyor.
Gerçekten hayatta olumsuzluklar, kötü insanlar, yanlış giden işler hiç bitmiyor.
Keşke bitselerdi. Bazen böyle kendimi o kadar kötü hissediyorum ki Allah'ım diyorum neden her şey bu kadar kötü gidiyor?
Ben ne kadar şanssız bir insanım?
Benim hayatımda niye böyle insanlar var?
Ya da neden benim başıma bunlar geliyor?
Ama sonra kendimi durduruyorum.
Diyorum ki Bilge bir sakin ol.
Bu söylediklerin şu an doğrular değil.
Bunlar senin duygularınla birlikte ay yukarıya çıkmış olan varsayımların.
Sen şanssız biri değilsin.
Hayatta çok şanslı olduğun yerler de var.
Senin hayatındaki insanlar yanlış değil.
Çok güzel insanlar da var çünkü hayatında.
Ya da sen başarısız değilsin.
Çok güzel başarıların da var.
Bu arada bence asıl mesele zor şeyleri yaşarken, zor şeylerin içinden geçerken hikayemizde yazdığımız yanlışları bulmak ve kendi tarafımızı tutmak.
Asıl böyle zamanlarda...
Kendi toprağımızı sulamaya daha çok değer vermeliyiz.
Daha çok farkına varmalıyız.
Daha çok zihnimizi olumluya eğitmeliyiz ki o zor şeyin içerisinden kolaylıkla çıkabilelim ve yeniden bir şeyleri yapmak için kendimizde güç bulabilirim.
Bu bölümü kitapta çok sevdiğim birinin hikayesini anlatarak bitirmek istiyorum.
Bu hikaye bana çok ilham oldu.
Eminim size de olacaktır.
17 yaşındaki Hu Herr kaya tırmanışı dünyasında bir daha sayılıyordu.
8 yaşına geldiğinde Kanada'nın Alberta eyaletinin güneyindeki 11.627 metrelik Temple Dağı'nı tırmanmıştı.
Ardından Ocak 1982'de Herr, New Hampshire'ın Beyaz Dağları'ndaki en yüksek zirve olan Washington Dağı'na tırmanmak için yola çıktı.
Ama yolculuk tam bir felakete dönüştü.
Korkunç bir kar fırtınasına yakalanan Herr, İnişte kayboldu ve neredeyse ölüyordu.
Bacakları donmuştu.
Uzuvlarını kurtarma girişimleri tamamen başarısızlıklı sonuçlandı.
Her iki bacağını da dizinin hemen altından kaybetti.
Ve Her'in doktoru ona o dağlara bir daha asla tırmanamayacaksın dedi.
Bu cümle bana direkt şeyi hatırlattı.
Dördüncü sınıftaki İngilizce öğretmenimin bilge senin dil öğrenmeye yeteneğin yok demesini.
Peki sonra neler oldu? Sizce Her buna nasıl bir tepki verdi?
Şimdi Harry'in hikayesini duymadan önce böyle bir durumda olsaydınız siz nasıl bir tepki verirdiniz bunu düşünmenizi istiyorum.
Gerçekten deha sayıldığınız bir alanda sizi başarıya götüren en önemli şeylerden biri olan bacaklarınızı kaybettiniz.
Ve doktorunuz dedi ki bir daha asla tırmanamayacaksın.
Bunu kabul mü ederdiniz?
Üzülüp ağlayıp depresyona mı girerdiniz yoksa farklı bir şey mi yapardınız?
Şimdi size Harry'in ne yaptığını anlatacağım.
Harry'in doktorunun hikayesi uzuvlarının her ikisinde kaybetmiş bir insana dair bir varsayım içeriyordu.
Yani bir daha asla tırmanamayacaksın varsayımı.
Fakat Herr buna inanmadı.
Doktorunun ona yazdığı hikayeyi kabul etmedi.
Ve şöyle dedi. Ben bacaklarımı kaybettim.
Aklımı değil. Hala bir kaya tırmanıcısının bilgi birikimine ve zihin yapısına sahibim.
Vücudumu sert kaya duvarlarında nasıl konumlandıracağımı biliyorum.
Ben engelli değilim.
Sadece bir takım cihazlara ve mekanik düzeneklere ihtiyacım var.
Ve bunu söyledikten sonra her makine atölyesine gidiyor ve kendisine buz ve taştan oluşan dikey duvarlara tırmanmak için özel protezler yapıyor.
Birkaç ay sonra da dağlara doğru yola koyuluyor.
Ve inanın her eskisinden daha da avantajlı olduğunu görüyor.
Çünkü metal bacakları normal kendi eski bacakları gibi üşümüyor ya da ağrımıyor ve tasarladığı ayaklar çok çok daha hafif neredeyse 10 kilodan.
Daha fazla hafiflemiş durumda.
Bu şekilde Herr kazasından bir yıl sonra yani 1983 baharında inanılmaz bir geri dönüş yapıyor ve Outside dergisinin kapağına da konuk oluyor.
Ve inanır mısınız Herr burada da kalmıyor.
Uzuvlarını kaybeden kendisi gibi olan insanlara daha fazla yardımda bulunabilmek için protez teknolojilerine daha fazla ilgi duyuyor, bu alanda daha çok yatırım yapıyor ve bu alanla ilgili çalışmalarını devam ettiriyor.
Herr... Doktorunun ona yazdığı hikayeye inanmayarak hem kendine hem de ondan ilham alacak pek çok insan için yeni bir kapı ve yeni bir yol açıyor.
Bu hikayeyi bana çok iyi hissettirmişti.
Umarım size de öyle gelmiştir.
Kendinize yazdığınız yanlış hikayeleri daha iyi anlamak için açıklamalardaki pdf'den sorulara bakabilirsiniz.
Bu arada tamamen ücretsiz bir şey.
Kendimi kullanmak için hazırlamıştım öncesinde.
Sonrasında da sizinle paylaşmak istedim.
Eğer bölümü sevdiyseniz, sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz.
İnstagram'da hikayelerinize koyup beni etiketlediğinizde görüyorum.
Çok çok mutlu oluyorum.
Gerçekten. Hepiniz iyi ki varsınız.
Bu bölümü dinlediğiniz için tekrardan teşekkür ediyorum.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. En
uygun paketi hemen keşfedin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
