
Hayatta Yapmak İstediğin Şeyi Nasıl Bulabilirsin?
24 Mart 2022 · 40 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bugün başlığı oldukça iddialı bir bölümle karşınızdayım. Bu bölüm arzu ve isteklerimiz üzerine konuşuyoruz. Bizim gerçekten istediğimiz ve dışarıdan görerek istemeyi öğrendiğimiz şeyler arasındaki farka bakıyoruz. Sahip olmak istediğimiz nesneler, deneyimler, kariyer, gitmek istediğimiz okul gibi pek çok isteğimizi acaba gerçekte istemiyor olabilir miyiz? Neyi istediğimizi bulmadan önce, arzunun gerçek yüzünü öğrenmeye çalışıyoruz. Şimdiden hepinize keyifli dinlemelr dilerim.
Bahsettiğim Kaynaklar:
https://www.youtube.com/watch?v=dtBtov2f7e4
https://psyche.co/guides/how-to-know-what-you-really-want-and-be-free-from-mimetic-desire
Meraklısına Kitap: Luke Burgis- Wanting: the power of mimetic desire in everyday life
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Dizimde uyuyan biri var.
O yüzden podcastı burada kapatıyorum.
Umarım birkaç saat sonra görüşürüz.
Genel Sesler Podcast'ından herkese merhaba.
Kaydı yaklaşık 2 saat önce almaya başlayacaktım aslında.
Ama ben hazırlıkları yaparken, işte bilgisayarı, mikrofonu kurarken benim minik kuşum dizimde uyumaya karar verdi.
O uyuyunca da bizim evde hayat duruyor, herkes sesini kısıyor, adımlarına dikkat ediyor.
Böyle bir durumda benim de podcast kaydı almam tabii ki de düşünülemezdi.
Onu uyuttum, 2 saat sonra uyandı, gerindi, azıcık yemeğini yedi.
Şimdi ben de mikrofonun başına geçtim.
Ve bu olaydan sonra tam olarak şöyle bir karara vardım.
Ben bu çocuğa sahip falan değilim kesinlikle.
Kendisi bana sahip olmuş durumda.
İstediği yerde uyuyor, istediği yerde dinleniyor ve onu yapmak istediği bir şeyi asla engelleyemiyoruz.
Her neyse gelelim bana.
Maalesef son iki haftadır talihsizlikler peşimi bırakmıyor.
Gerçi kendimi yalnız hissetmiyorum.
Tüm dünya korkunç şeylerin içinde debeleniyor ama yine de talihsiz olaylar her yanımı sarmış durumda.
Ama ben yaşantımı kendim olmayı deneyimleyerek geçiriyorum.
Aynı herkes gibi. Ve bu deneyimin içinde benim başıma gelenler beni herhangi birinin başına gelenlerden daha çok etkiliyor.
Mesela podcast kaydı yaparken başıma gelen talihsizliklere dünyanın her yerini saran savaştan daha fazla üzülebiliyorum bazen.
Neden böyle oluyor sahi?
Ben mencil biri miyim?
Ya da kötü? Sahi ben ne yapıyorum?
Yaptığım şeyi neden yapıyorum?
Bu tip sorular size tanıdık geliyor mu?
Eskiden tüm bunların yanıtını çok iyi bildiğimi sanırdım.
Ta ki bilmediğimi anlayana kadar.
Panik atak geçirip öleceğimi sanana kadar.
Çok değil az bir zaman önce bir gece yarısı kalbim sıkışmaya, nefesim daralmaya ve kolum uyuşmaya başladı.
Tamam dedim ya. Ölüyorum.
Güle güle sevgili dünya. Her şeye hoşçakalın dedim.
Sanırım ölmek böyle bir şey.
Sonrasında baktım ki ölmüyorum.
Bir süre geçti çünkü. Sevdiğim ve güvendiğim birini aradım.
Ve ona nefes alamadığımı, kalp krizi geçirdiğimi, sanırım ölmek üzere olduğumu söyledim.
O da bana kendine gel.
Nefes alamıyor olsan çoktan ölmüş olurdun.
Dediğin şey mantığa aykırı.
Sen sadece nefes alamadığını sanıyorsun.
Çünkü panik atak geçiriyorsun dedi.
Ben de hayır dedim.
Anlamıyor musun? Bedenim isyan ediyor.
Kalbimin sıkışması boğazımı bile uyuşturuyor.
Ölüyorum ben. Sonra aklıma şu soru geldi.
Eğer ölüyorsam neden haladır ölmemiştim?
Azrail benimle oyun oynamaya karar vermemişti herhalde.
Evet bu yaşadıklarım gerçek değildi.
Ben aslında iyiydim.
Şu an psikolojik bir kıskacın içindeydim.
Zihnim bana oyun oynuyordu.
Bu farkındalıkla acile gitmekten vazgeçtim ve yatağıma uzandım.
Kalbim hala sıkışmaya devam ediyordu ve içimden bir ses eğer uyursam öleceğimi söylüyordu.
Ona hayır sen çarptırılmış bir düşüncesin dediğim halde konuşmaya devam ediyordu.
Tam uykuya dalacakken beni uyandırıyordu.
Böylece kabus gibi geçen bir gecenin ardından sabah oldu güneş doğdu.
Sabah oldu ama benim kafamdaki sorular hala yanıt bulamamış bir karanlığın içindeydi.
Dün akşam gerçek olmadığını bildiğim halde gerçekmiş içerisinde bir şey yaşamıştım.
Kendi zihnimin kurbanı olmuştum ve bu bedenimde bir tepkime yaratmıştı.
Bunu boşu boşuna yaşamış olamazdım.
Hayatımda bir şey vardı.
Kaygılandığım, korktuğum veya istediğimi sandığım, kendimi kandırdığım ama şiddetle istemediğim bir şeyler vardı.
Çünkü zihnim ne yalanlar söylerse söylesin bedenim asla yalan söylemiyordu.
Ne istiyorsun dedim ya kendi kendime.
Gerçekten nedir senin bu halin?
Yoksa kendini falan mı kandırıyorsun?
Ve bu soruları yanıtlamaya karar verdim.
Ama burada bir şeyin altını çizmek istiyorum hemen.
Bugün anlatacaklarım panik atak veya anksiyete ile nasıl baş edebileceğimiz üzerine değil.
Bu konuyla ilgili bir önceki bölümde zaten uzman bir psikiyatrist ile konuştuk.
Orayı dinleyebilirsiniz. Çok da güzel bir bölüm oldu.
Ben bu bölümde kendi panik atak geçirmeye başladığımdan beri problemlerimi çözmek adına bulduğum, gerçekten yapmak istediğimiz şeyi bulmaya yardım edecek bazı araçları sunacağım.
Çünkü benim rahatsızlığımın ardında yatan şey arzulamadığım şeyler için kendime baskı yapmak ve kaygı uyandırmak yatıyordu.
Bu nedenle bu bölümün konusu otantik isteklerimizi bulmak üzerine kurulu olacak.
Sonra ise eğer yolda karşılaşacağımız belirsizliklerle, kaygılarla nasıl baş edeceğimizi merak ediyorsanız zaten bir önceki bölümde bunun reçetesini verdik.
Şimdi size bir hikaye anlatmak istiyorum.
Hayatta... Ne istediğini gerçekten bilen birinin hikayesini.
Kız kardeşimin hikayesini.
Ya böyle deyince aklıma Zülfü Livanen'in Kardeşimin Hikayesi adlı romanı geldi nedense.
Kız kardeşimin hikayesi deyince her neyse.
Komik değildi ama ben güldüm.
Kardeşim küçükken en çok kıyafet değiştirmeye bayılırmış.
Her gün yeni şeyler giydirmesi için annem zorlar.
Eteğinin ve saatinin renk uyumuna kadar her şeye dikkat edermiş.
Neden bundan mişli geçmiş zamanla bahsediyorum?
Çünkü kardeşimle aramdaki yaş farkı 3 ve...
Çok net hatırlamıyorum onun çocukluğunu şahsen.
Ben de küçüktüm çünkü. Öyle bir resimleri var ki mavi eteğine mavi saat, pembe eteğine pembe saat, tokası pembe, her şey uyumlu.
Daha çocuktan bile baktığınızda ne kadar böyle giyinmeyi seven, modayla, stille ilgili bir çocuk olduğunu görebiliyorsunuz.
Bunları yaşarken de henüz kendisi 5 yaşlarında, 4-5 yaşlarında falan.
Ve de o zamanlarda aklında net bir hayat varmış.
O zamandan gelecekte insanlara stil danışmanlığı yapması gerektiğini, moda ile ilgilenmesi gerektiğini biliyormuş.
Kız kardeşim sonra büyüdü tabii ki.
18 yaşına geldiğinde iyi bir moda tasarım okuluna girdi.
Okula girdiğinde çoktan iyi seviyede dikiş biliyor, tasarımın ne demek olduğundan haberdar bir haldeydi zaten.
Okul bir birincilikle bitirdi.
Okul biter bitmez iş teknikleri almaya başladı.
Çok çok yetenekliydi.
Önce çevresinden birkaç insanın stil danışmanlığı yaptığı, sonrasında yurt dışına çıktığı bir sene daha orada eğitim gördüğü, peşinden döndüğünde ise Türkiye'ye daha ünlü isimlerle çalışmaya başladı.
Şimdilerde yaşı henüz genç olmasına rağmen kariyerinde çok iyi bir noktaya gelmiş durumda.
10 yıla kadar herkesin moda ve stil alanında onun ismini duyacağından emin.
Çocukluğundan beri istediği şeyi yaptığı için ne kadar mutlu olduğundan bahsediyor her gün bana da.
Ve hayatının daha farklı olmasını...
hayal dahi edemediğini söylüyor.
Ona göre doğduğundan beri yapmak istediği şeyi hep biliyordu ve onu gerçekleştirmişti.
Nasıl? Çok güzel hikaye değil mi?
Tamamen yalan olması dışında tabii.
Kardeşimin böyle bir hayatı yok.
Her ne kadar moda ve kıyafetlerle ilgilenmeyi sevse de şu an tam olarak ne yapacağını bilemez bir halde.
Her gün ne istediğini bilmediği için ağlanıyor.
Aynı hepimiz gibi. Ve daha demin anlattığım tarzda hikayelerle zaten çok az insana nasip oluyor.
Hepimiz sürekli fikir değiştiriyoruz.
Ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Çok severek takip ettiğim bir yazar olan Mark Manson şey demişti.
Gelecek planlarımı iç çamaşırımı değiştirdiğimden daha fazla değiştiriyorum.
Yani benimkisi öyle değil ama.
Bence güzel bir benzetme olmuş bu.
Mesela... Dün yazılımcı olmayı bile düşündüm ben.
Sonra kendi kendime iyice saçmalamaya başladım diyerek konuyu kapattım.
Benim gibi sözcüklerle mesut olan, kitaplarından ayrı bir hayat düşünemeyen biri için yazılımcı olmak ancak azap olur.
Ama neden aklıma böyle bir şey düşmüştü?
Neden bir anda acaba yazılımcı mı olsam diye bir düşünce seline kapılmıştım?
Çünkü insan olmam gereği arzuları taklit eden bir doğan var.
Ne? Arzuları taklit etmek mi?
Evet ama bu konuya birazdan.
Geleceğiz. Önce biraz daha kendi dertlerimden yakınmaya devam edeceğim.
Neden mi? Çünkü podcast benim ve burada yapmayı en sevdiğim şeylerden biri.
Sanki dünyanın en büyük sorunu yumuşamasına kendi dertlerimden bahsetmek.
Arada sizinkilerden de bahsetmeyi seviyorum ama lütfen kendinizi dışlanmış hissetmeyin.
Her neyse biliyor musunuz?
Hep böyle daha temin anlattığım kardeşimin hayali hikayesi gibi bir hayata özenmişimdir.
Ama çocukluğumdan beri ne yapmak istediğimi bir türlü kestiremedim.
Hep oradan oraya savruldum.
Çünkü iflah olmaz bir merak duygum var.
Bir yerde uzun süre kalamıyorum.
Daha fazlasını, daha farklı şeyleri öğrenmek ve deneyimlemek istiyorum.
Bir de aynı zamanda dikkat bozukluğum var.
Küçükken bunun için ilaç bile kullanmıştım.
Bir süre tedavi görmüştüm.
Anlayacağınız benim için gerçekten istediğim ve üzerinde uzman olacağım bir konu bulmak çok çok zor.
Podcast'ın adı da farkındaysanız...
Genel sesler. Bu asla tek bir konu üzerine uzun süre kalamam demek.
Ama böyle olunca bir şeyleri başarmak ve uzmanlaşmak imkansız hale geliyor.
Uzunca bir süre bu halimden şikayetlendim, dertlendim, üzüldüm, başladığım okulları bitiremedim.
Yani israf etmek gerekirse...
Birisine ben gitmek istemedim, diğerinde ailem okumamı istemedi falan filan.
Başka şeylere atıldım.
Bir ara aşçı olmaya kesinlikle karar verdim.
Hatta aşçılık eğitimi dahi almak üzereydim profesyonel bir şekilde.
Son anda bundan da vazgeçtim ve şu an bunun çok doğru bir kararı olduğunu biliyorum vazgeçmemin.
25 yaşıma kadar olan bu süreç içerisinde binlerce kez...
Fikir ve hayat planı değiştirdim.
Haladır da ne yapacağımı bilemediğim, kestiremediğim çok an oluyor.
Artık bunlar panik atak ve anksiyete şeklinde bedenimde yaşam bulmaya başlıyorlar.
Sonrasında elbette ki bir yola çıktım.
Dertlerime deva aradım ve buldum da.
Ama ben kendi derdimin devalarını sizlerle paylaşmadan önce gerçekten yapmak istediğimiz şeyi nasıl bulabileceğimizi size de anlatmak istiyorum.
Benim kullandığım yol haritasını ve öğrendiğim bilgileri sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Çünkü her zaman dediğim gibi benim sizden gizlim saklım yok.
Sonrasında ise benim kararlarımdan bahsederiz.
Öncelikli olarak arzu ve ihtiyaç kavramlarını birbirinden ayıralım istiyorum.
Arzu derken aslında istediğimiz şeylerden, hayatta yapmak istediklerimizden bahsediyorum.
İhtiyaç bize gerçekten lazım olan şeydir.
Mesela Maslow'un ünlü bir ihtiyaçlar piramidi var.
Bu piramitte ne der Maslow?
Fizyolojik gereksinimler ilk sıradadır.
Yani nefes almak, yemek yemek, su içmek, cinsellik gibi.
Sonrasında güvenlik gereksinimleri gelir.
Sonrasında ait olma gelir.
Sonrasında saygınlık gereksinimi gelir.
En sonunda da kendini gerçekleştirme gereksinimi gelir.
Bunlar bizim ihtiyaçlarımızdır.
Ama arzu ihtiyaçtan farklı olarak, iyi olarak algıladığımız ama bunun için herhangi bir fiziksel.
veya içgüdüsel temeli olmayan şeylerdir.
Mesela şöyle örneklendirelim bunu.
Sevgilinizden bir mesaj gelmesini beklemek, her seferinde içi çiğ kalan o keki tam ayarında tutturabilmeyi arzulamak veya birileri tarafından övülmeyi istemek bu tip arzulara
örnek olabilir. Güvenlik ihtiyacımız gerçekleştiğinde dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korunmuş oluruz ve bu bariz bir ihtiyaçtır.
Yokluğu öldürücü olabilir.
Ancak Uzun zamandır almayı arzu ettiğimiz o iş teklifi geldiğinde bir mutluluk duyarız.
Fakat bu mutluluk genellikle geçicidir.
Çünkü hemen peşinden arzulayacak başka bir şey buluruz.
Arzu aslında bize neşe getirmez.
Çünkü doğası gereği hep eksikliğini hissettiğimiz bir şeydir.
Fakat arzunun nasıl şekillendiğini anlamak, bizi sonsuz istekler ve bu istekleri gerçekleştiremedikçe basan, anksiyet eden kurtarabilir.
Arzu'nun doğası hakkında bilgi sahibi olmak benim kendimi tanımama inanılmaz boyutta yardımcı oldu.
Bu konuda en çok yardım aldığım isim ise Fransız edebiyat eleştirmeni, antropolog, filozof ve 20.
yüzyılın en büyük beyinlerinden biri sayılan René Girard oldu.
Bu ismi böyle trafiz ediyorum arkadaşlar.
Fransız olduğu için eminim farklı şekilde okunuyordur ama umurumuzda değil şu an bu.
Onun mimetik arzu dediği şeyi öğrenmek ise benim için hayat değiştireceğiydi.
Umuyorum ki sizin için de öyle olacaktır.
Girard arzunun tuhaf bir özelliğini fark etti.
Dedi ki arzu aslında büyük ölçüde sosyal bir sürecin ürünüdür.
Arzularımızın en derin benliğimizden, kişisel delinliklerimizden gelmesini isteriz.
Ama öyle olsaydı arzu olmazdı.
Arzu... her zaman eksikliğini hissettiğimiz bir şeye yöneliktir.
Girard arzunun genellikle hayal ettiğimiz gibi tamamen kontrol ettiğimiz bir şey olmadığını da belirtiyor aynı zamanda.
Ona göre insan neyi arzulayacağını bilmeyen bir yaratıktır ve karar vermek için başkalarına yönelir.
Buna ise mimetik veya taklitçi arzu adını veriyor.
Mimetik kelimesi Yunanca mimik kelimesinden geliyor ve bunun anlamı ise taklit demek.
Yani mimetik arzu dediğimizde taklitçi arzulardan bahsetmiş oluyorum.
Çevremizdeki insanlardan ve kültürlerden taklit ettiğimiz şeyler bu arzulara tam bir örnek olabilir.
Bir kariyeri, yaşam tarzını veya tatili iyi olarak algılıyorsam bunun nedeni başka birinin bunu bana iyi görünecek şekilde modellemesidir.
Girard insanların taklitçi yaratıklar olduğunu söylüyor.
Bir şey yapmayı öğrenmek için başkalarını izler ve taklit ederiz.
Başkalarından öğrendiğimiz en temel şeylerden biri de isteyeceğimiz şeydir.
Yeme, içme, barınma, seks gibi temel şeylerin dışında herhangi bir şeye olan karşı arzumuz DNA'mıza kodlanmış değildir.
Büyürken diğer insanları izleyip neyi arzulamamız gerektiğini öğreniriz.
Girard'ın iddiasına göre arzunun gerçek kökü asla sahip olmak istediğimiz nesnelerde veya deneyimlerde değildir.
Arzunun kökü gerçekte arzu ettiğimiz deneyim veya nesneleri istemeyi öğrendiğimiz kişiyle ilgilidir.
Ve Girard bu insanlara mentor yahut model diyor.
İşte bizim de gerçekten istediğimiz şeyi bulma yolunda ilk ipucumuz bu olacak.
René Girard ile ilgili bir şey daha söylemek istiyorum.
Kendisi Peter Thiel'in akıl hocasıymış.
Peter Thiel ise PayPal'ın kurucularından ve Facebook'un ilk büyük yatırımcılarından birisi.
Önemli bir iş insanı ve Sıfırdan Biri isimli gerçekten çok iyi bir kitabı var.
Okumanızı tavsiye ederim. Özellikle yeni bir iş kurmak istiyorsanız, yeni bir şeyler yapmak istiyorsanız.
Peter Thiel Girard için diyor ki, onun sayesinde Facebook'un gücünü diğerlerinden önce gördüm ve aynı zamanda tatmin edici olmayan kariyerimi değiştirerek mimetik yani taklitçi sürüden kurtuldum.
Kendim için düşünmeye...
ve diğer insanların arzularının ürünü olmayan projeler üstlenmeye başladım.
Gerçekten de Girard'ın bu taklitçi arzu öğretisi pek çok insanın hayatını değiştirdi ve onun arzu duyduğumuz şeyin bir nesne veyahut da deneyimle değil de o nesne veyahut
da deneyimi bağdaştırdığımız insanla ilgili olduğunu söylediği bu Kur'an gerçekten çok önemli bana da soracak olursanız.
Bununla ilgili yapabileceğimiz ilk şeylerden biri isteklerimizi etkileyen insanları belirlemek elbette.
Yani arzu etmeyi kimlerden öğrendik?
Bugünlerde taklitçi arzunun en yoğun olarak yayıldığı yerlerden biri elbette ki sosyal medya.
Bu nedenle sosyal medya üzerinden bir örnek vermek istiyorum.
Diyelim ki kendinize yeni bir mutfak robotu almayı istiyorsunuz.
Kendinizce bunun için geçerli sebepler sıralıyorsunuz.
İstediğim her şeyi kolayca öğütebilirim, mutfakta elim ayağım olur ve her şeyi kolaylaştırır falan diyorsunuz.
Ama bu robotu almak fikri size nereden geldi?
Dediğim gibi arzu sosyal bir sürecin ürünüdür ve oturup düşündüğünüzde büyük ihtimal bunu ya bir influencerda ya arkadaşınızda ya da bir reklam filminde gördüğünüzü fark edeceksiniz.
Ve aslında arzu ettiğiniz şey o robot değil de büyük ihtimalle o robotun reklamını yapan kişinin veyahut da kişilerin hayatlarına duyduğunuz arzu olduğunu da fark edebilirsiniz.
Tam bu noktada John Berger'in Görme Biçimleri isimli kitabından bir alıntı okumak istiyorum.
Bu kitap benim gerçekten favori kitaplarımdan biri ve aynı zamanda John Berger ne yazsa okuyacağım biri.
Aşırı derecede seviyorum.
Bundan önce de birkaç kitabını zaten tavsiye etmiştim.
Kendisi reklamlarla ilgili bir şey yazmış.
Diyor ki reklamın amacı seyircide içinde bulunduğu yaşamdan bir ölçüde memnun olmadığı duygusunu kamçılamaktır.
Toplumun yaşamında değil kendi özel yaşamında bir eksiklik duymalıdır seyirci.
Reklam seyirciye sunulan nesneyi aldığında yaşamın daha iyi olacağını söyler.
Ona içinde bulun... Yani bundan öncesinde de belirttiğim gibi arzu bizde olmayan şeye karşı duyulan bir şeydi.
Ve aynı zamanda reklamlar bize neyi öğretmeye çalışıyorlar bir yandan?
Senin hayatın aslında o kadar iyi değil ve sen bunu alırsan daha da iyi olacaksın.
Mesela bir reklamı izleyin.
Genellikle reklamı yapılan üründen daha çok o ürünü isteyen, kullanan kişiye odaklanılır.
Bu nedenle 30 liraya satılan bir şampuan için ünlü birisiyle 3 milyon, 4 milyon liralık bir anlaşma imzalanıyor.
Reklamlar direkt olarak bizim taklitçi doğamızı hedefe alıyorlar.
Neyi taklit etmek istiyoruz?
O gördüğümüz güzel saçlı kadını.
Aslında o şampuana arzu duymuyoruz.
Arzu duyduğumuz şey o şampuanın reklamını yapan insanın yaşadığı hayat ve bizim hayatımızda olmayıp da onun hayatında olan şeyler.
Burada birazcık olayı saptırdığımı ve hayattaki amacımızı istemektense tüketim alışkanlıklarına kaydığımı düşünmeye başlamış olabilirsiniz ve haklısınız da.
Ama bunun önemli bir örnek olduğunu düşünüyorum.
Bu durumu kariyer seçimi, okuduğumuz bölüm, romantik ilişkilerimize kadar her şeyi uyarlayabiliriz.
Mesela okuduğumuz bölümü neden okumak istiyoruz?
Gerçekten o bölümü İçimizden gelen otantik bir arzu nedeniyle mi yoksa o bölümü okuyan bazı insanların hayatlarında duyduğumuz hayranlıktan dolayı mı?
Şimdi arzularımızı şekillendiren kimseleri tanımak için size bazı sorular vereceğim.
Bunlardan ilki şu, sahip olmayı arzu ettiğin yaşantıyı hayal ettiğinde aklında o yaşantıyı somutlaştıran, o hayatla eşleşen birisi var mı?
Bir düşün, gözlerini bir kapa.
Mesela yurt dışına taşınmak istiyorsun belki.
Ama neden yurt dışına taşınmak istiyorsun?
O hayal sana geldiğinde aklına birileri geliyor mu?
Bunu arzu etmeyi öğrendiğin birisi var mı?
Bu soru önemli. İkinci bir soru ise ailen dışında çocukluk yıllarından biri seni en çok etkileyen kişi veya kişiler?
Bu insanları bilmek, belki işte karşı komşunuzun kızı, okulda hep başarılı olan o çocuk, onlara benzeme çabası bazen hayat boyu bizi takip edebiliyor.
Belki toplumda bizden daha iyi kabul gördüğünü düşündüğümüz bir arkadaşımız, akranımız, yaşımız ne kadar büyüse bile haladır onun yaptıklarını farkında olmadan taklit
ediyor olabiliriz.
Çünkü bilinçaltımızda onun aldığı o kabul, onun gördüğü o önemi...
Biz de görmeyi istiyor olabiliriz.
Bir ikinci yol ise sistemin.
Yani bu arzu sisteminin dışına çıkmak.
Bununla ilgili okuduğum bir makalede şöyle bir hikaye okudum.
Yıllarca üst üste Michelin yıldızı alan bir restoranın sahibi en sonunda kendisini Michelin defterinden çıkarıyor.
Michelin yıldızı ne diye sorarsanız eğer bilmeyenler için hemen açıklayayım.
Dünyadaki bu lüks ve en iyi yemekleri yapan restoranları gelip yemeklerini yiyen ve bunları değerlendirip durumlarına göre, beğenmelerine göre 1, 2 veyahut da Üç yıldız veren
bir kurum Michel'in.
Verdikleri yıldızları da tabii ki de Michel'in yıldızı deniyor.
Ve o Michel'inden gelen ne diyeyim artık gurmelerin mi ya da yargıçların mı denir her neyse bilmiyorum işte.
O gelen insanları memnun etmek için elbette ki bu restoranlar çok büyük çaba sarf ediyorlar.
Çünkü Michel'in yıldızı almak restoran sektöründe çok önemli ve çok...
Havalı mı denir ona? Aynen havalı bir durum.
Yani bir restoranın bir, iki veyahut da üç tane Michelin yıldızı olması çok önemli bir şey.
Böyle söyleyeyim en azından. Bu sürekli Michelin yıldızı alan şefimiz en sonunda artık yeter diyor.
Ve diyor ki artık istemiyorum.
Michelin yıldızı almak bu insanlara kendimi beğendirmek istemiyorum.
Çünkü onlara kendimi beğendirmeye çalışırken, o sistemin içerisini, sistemin arzularını karşılamaya çalışırken ben kendi yaratıcılığımı kaybediyorum.
Bu durum aynı şuna da benziyor.
Siz üniversite mezunusunuz.
Belki de mühendislik okudunuz.
Çok iyi bir okulda ve harika bir şirkette çalışabilirsiniz.
Ama aslında aşçı olmak istiyorsunuz.
Ama toplum size diyor ki yani saçmalama.
Şimdi bir kafeye girip başlangıçtan aşçı olmaya mı çalışacaksın?
O kadar meslek okudun. İşte gir bir şirkete iyi maaşında çalış falan filan diyor.
Bunu söyleyen şey bize toplumun arzu sistemi.
Toplumların, okulların, kurumların kendilerine ait...
Arzu sistemleri bulunuyor.
Mesela bir okulu düşünün.
Okuldaki arzu sistemi nasıl işler?
Testlerde birinci olmaktır.
Ya da yüksek sıralarda olmaktır.
Öyle değil mi? Ama resim ve sanatla ilgilenen ya da müzikle ilgilenen bir çocuk matematik testinde aldığı puan o kadar da önemli değildir.
Onun arzusunu ifade etmez.
Eğer o sistemin içerisinde bir yerlere gelmek istiyorsa sevdiği şeylerden kopması ve matematikte, fizikte, kimyada iyi notlar alması gerekir.
O halde gerçekten de kendi otantik isteklerimizi bulmanın diğer adımı ise bu arzu sistemlerinin dışına çıkmak olabilir.
Pekala şimdi arzu sistemlerini tanıdık.
Mimetik arzu nedir?
Taklitçi arzu nedir?
Bunu öğrendik. Bize bunları kim öğretmiştir?
Bunların peşine düşmeyi de öğrendik.
Yahu bizim hiç mi otantik arzumuz olamaz?
Bunun yanıtı aslında şöyle.
Otantik arzularımız, içimizden gelen arzularımız elbette olacak.
Ama biz yapımız gereği başkalarından da öğreneceğiz bunları.
O yüzden hani %100 tamamen içimden gelmeli gibi bir takıntıya kapılmayın.
Başkalarından da gördüğünüz, öğrendiğiniz şeyler olabilir ve bu çok normal.
Ama çoğunluklu olarak kendi arzu sistemlerinizi yaratmak, kendi isteklerinizi, kendi yolunuzu bulmak size hayatta daha doyumlu bir yaşam biçimi sunacaktır.
Bununla ilgili okuduğum şeylerle en sık karşılaştıklarımdan biri şuydu.
Diyorlar ki davranışlarının altında dini veya felsefi bir değeri olan insanlar taklitçi arzulardan...
daha az etkileniyorlar.
Yani kendi hayat felsefeleri, kendi yaşam biçimleri, zihinlerine oturttukları bir vizyonları olan insanlar oradan buradan gelen taklitçi esintilerden daha kolay sıyrılabiliyorlar.
Hayatta yapmak istediğimiz şeyleri bulmamıza yarayacak.
Bizim kendi belki de felsefi sistemimizi oturtmamıza yarayacak.
Birkaç soru paylaşmak istiyorum sizinle yine.
Bu bölüm farkındaysanız Yanıtlardan daha çok sorularla sizin aranızdayım.
Çünkü sizin ne yapmak istediğinizi ben bulamam.
Siz bulabilirsiniz. Bu sorularla sizin yapmak istediğiniz şeyi bulmanıza yardım edecek bir araç.
Fakat yeniden altını çiziyorum.
Lütfen öncelikle...
Arzularınızı taklit ettiğiniz kişileri ve hangi isteklerinizin taklidi, hangisinin otantik olduğunu bir ayırt etmeye çalışın.
Sonrasında ise bu sorulara odaklanabilirsiniz.
Bunları ben kendim yazmadım bu arada bu soruları.
Yine bölümün başında da bahsettiğim, severek takip ettiğim bir yazar olan Mark Manson'un bir blog yazısından aldım.
O yazıyı aşağıya linkleyeceğim.
Aynı zamanda René Girard ile ilgili çok uzun ve güzel bir makale var.
Onu da koyacağım. Hatta iki tane makale var.
Eğer vaktiniz olursa onları okumanızı tavsiye ederim.
Bir iki tane de YouTube videosu var.
İzlemek isterseniz onları da linkleyeceğim.
Bakarsınız daha geniş bilgiye sahip olmak için.
Mark Manson diyor ki, yapmak istediğiniz şeyi bulmak için birinci olarak kendinize şunu sorun.
Yemeğe gönüllü olduğun pislik sandvici...
Nedir? Pislik sandivici ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Pislik sandivici şu demek.
Ne yapmak istiyorsak isteyelim.
Mesela işte ben podcast yapayım, siz müzik yapın ya da başka birisi doktor olsun.
Her işin böyle kötü, sıkıcı, yapmayı arzu etmediğimiz bir tarafı vardır.
Hiçbir işin her noktası sonsuz eğlenceye sahip değildir.
O yüzden bu yapmak istemediğimiz kısımlara Mark Manson pislik sandivici diyor.
Ve diyor ki hangi işi yaparsan.
bu sandviç yemeğe gönüllü olursun.
Mesela kendimden örnek vereyim.
Podcast yapmayı çok seviyorum ama bazen çok sıkıldığım, okumaktan bunaldığım, yazı yazmak istemediğim, konuşmak istemediğim zamanlar olabiliyor ya da ne bileyim bazen bu editleri yapmak istemiyorum, yayın
yapmak istemiyorum, moralim yerinde olmuyor.
Hani belki böyle bunlar çok basit, sıradan ve gereksiz şikayetlenmeler gibi gelebilir ama bu esnada yaşarken benim için oldukça ağırlar.
Ama ben bu işi totalde yapmayı sevdiğim için bu işin bana getireceği o diğer sıkıcı rutinleri de kaldırmayı kabul ediyorum.
Aynı şekilde mesela bir sınava hazırlanırken de kazanmak istediğim bir şey var ve sınava hazırlanma süreci gerçekten rezalet.
Yani çok sıkıcı.
Tez çöz, tez çöz, tez çöz.
Ne yapacaksın? Sıkılıyorsun.
Konular saçma geliyor. Öğrenmek istemiyorsun o konuları.
Ama sonuçta bir şey elde edeceksin.
Ve bu da o şeyi elde etmek için yemen gereken pislik sandviçi.
Yemeğe gönüllü olduğunuz pislik sandviçi hangisi ise?
Aslında sizin gerçekten yapmayı arzu ettiğiniz şey de oradakisi olabilir.
İkinci soru ise sana yemek yemeyi ve tuvalete gitmeyi unutturan şey nedir?
Aslında ben bunu şöyle de çevirdim.
Seni akışa sokan şey nedir?
Yani zamanın aktığını unutturan, içinde kaybolduğun o şey.
Belki bu soruya yanıt vermek birazcık sizin için zor olabilir.
Şöyle de diyebilirsiniz. Bilgeciğim yani bilmiyorum daha öncesinde hiç böyle bir deneyim yaşamadım.
Ve eğer yaşamadıysanız da bence bu çok absürt bir durum değil.
Onun yerine kendinize şu soruyu sorun.
8 yaşındaki Halim'in yaparken en zevk aldığı şey neydi?
Bence bunu bulabilirsiniz.
Mesela ben küçükken kitap okumayı ve okuduğum kitapları kardeşime anlatmaya bayılırdım.
Kız kardeşim bana hatta şöyle diyor.
Senin yüzünden profesyonel bir dinleyici oldum.
Benim okuduğum kitapların hiçbirisini okumadığı halde küçükken her birinin konusuna Tamamen hakim.
Çünkü sevdiğim iki aktivite vardı.
Okumak ve okuduklarımı anlatmak.
Tek dinleyicim ise kız kardeşim olduğu için onun başının etini yiyordum.
Yani saatlerce koltuğa oturtturup karşısında anlatıyordum, anlatıyordum, anlatıyordum.
Artık böyle sıkılıyordu, mahvoluyordu, gitmek istiyordu, izin vermiyordum.
Yani bu şekilde ona eziyet ediyordum.
İnanın aradan yıllar geçti.
Artık ben 25 yaşındayım o 22 yaşında ve haladır yanına gidiyorum ve 2 saat bir şeyler anlatıyorum ve artık şey diyorum.
Abla seninle harcamam gereken vaktin sonuna geldik.
Gider misin? Çünkü hayatını sabote ediyorum bir yerden sonra.
Gerçekten de öğrenmeye ve anlatmaya bayılıyorum.
Mesela o yüzden şu an bir podcast yapıyorum ya da bunu başka alanlarda da aslında kullanıyorum.
Mesela bir öğretmen olmak, birilerine bir şeyler öğretmek, anlatmak benim için gerçekten...
Keyifli ve zevkli şeyler. Ve bu sorudan yapmak istediğim şeyi bulmaya dair yani otantik, o içimden gelen, çocukluğumdan beri var olan, taklitçi olmayan şeyi bulmaya dair çok güzel
ip uçlarına ulaşabilirsiniz bence.
Bu soru üzerine düşünülmeye çok değerli bir soru.
Lütfen es geçmeyin. Bir diğer sorumuz ise kendinize sorun.
Dünyayı nasıl kurtarabilirim?
Tabii ki de biz bireysel olarak dünyayı kurtaramayabiliriz.
Yani bu çok doğal ve normal.
Ama... hayatta olumlu bir etki bırakmak, ufak da olsa bu dünyada iyi bir değişim yaratmak bizi gerçekten çok besleyebilecek, çok mutlu hissettirebilecek bir şey.
Bu nedenle Mark Manson diyor ki çözebileceğiniz bir problem bulun ve o problemin üzerinden Kendinize bir kariyer inşa edin.
Ben bunu sadece Mark Manson'da değil gerek Türk olsun gerek yabancı olsun pek çok girişimci böyle sosyal girişimcilerde özellikle duydum.
Onlar da aynı şeyi söylüyorlar.
Yani işte kadın hakları olabilir, eğitim hakları olabilir, hayvan hakları olabilir, ne bileyim fakirlik olabilir.
Her neyle ilgileniyorsanız iklim olabilir, iklim krizi.
Kendinizi tutkulu hissettiğiniz bir alan bulun ve o alandan kendinize bir kariyer inşa edin.
Bu arada bunu yapmak zorunda değilsiniz.
Kariyer inşa etmek yerine ekstradan bir iş yaparken tutkulu olduğunuz o konuda da değişiklikler yaratmaya çalışabilirsiniz.
Mesela ben. kişisel olarak söyleyeyim, kadın hakları ve ondan sonrasında ise hayvan hakları üzerine oldukça tutkulu olduğumu söyleyebilirim.
Diğer konularla da ilgileniyorum elimden geldiğince.
İklim krizi olsun, dünyamızı korumak olsun, fakirlik, açlık, dünyaya saran eşitsizlik ama tabii ki de her şeye yetişemeyeceğim için kendime bir alan seçiyorum ve bu alanda yapmak istediğim değişiklikler adına ufak
da olsa bir şeyler icra ediyorum.
Bence her insanın bu hayatta bir vizyona, bir değişiklik yaptığını görmeye ihtiyacı var.
O yüzden bir sorun bakalım.
Siz hangi konunun savunucusu olmak, hangi konuya karşı gelmek, bir şeylerin hakkını savunmak istiyorsunuz?
İnanın bunu bulduğunuzda biraz daha yaşıyor gibi hissetmeye başlayacaksınız.
Hatta belki de dediğim gibi bunun üzerinden koskoca bir kariyer dahi inşa edebilir ve yapmak istediğiniz gerçek şeyi bulabilirsiniz.
Sorularımız bitti mi? Hayır bitmedi.
Hiçbir yere kaybolmayın. Sizi biraz daha zorlayacağım.
Bir sonraki sorumuz da şu. Kendini nasıl utandırabilirsin?
Şimdi bir şeyi ilk yaptığımızda aptal gibi hissetmemiz çok normal.
Hatta ve hatta o işi yani biraz kötü bir kelime ama aptal gibi yapmamız da çok normal.
Hiçbir şeyin ilki iyi değildir.
Çok sevdiğim bir yazar olan Brene Brown'un şöyle bir sözü var.
Diyor ki fuck the first time.
Yani bunu tam çeviremeyeceğim.
Yani neyse sadece İngilizce söyleyeceğim arkadaşlar.
Türkçesine kendiniz bakın. Yani diyor ki ilkinin hiç önemi yok.
At gitsin onu diyor.
Bu sorunun amacı şu.
Yapmak istediğiniz şeyde kendinizi nasıl daha iyi utandırabileceğinizi düşünüyorsunuz.
Ve tam olarak o utanç anlarını zihninizde canlandırıyorsunuz.
Ve bunun çok normal olduğunu kendinize ikna ediyorsunuz.
Bu aslında adım atmak için çok önemli.
Özellikle işte böyle podcast yapmak isteyen, Instagram'da sayfa açmak isteyen, belki sosyal medyada içerik üretmek isteyen çok fazla insan bana yazıyor.
Ve genellikle şey görüyorum.
Kimileri başlıyor, başladığı gibi bırakıyor.
Kimisi diyor ki ya olur mu bilmiyorum.
Kimisi mesela bana soruyor, uzun uzun anlattırıyor.
Ondan sonrasında hiçbir şey yapmıyor.
Yeniden sorduğunda da diyor ki ya işte bilemiyorum, yapamadım falan.
Yani yapmayayım, beni kim okur falan böyle şeyler söylüyor.
İşin aslı şu ki ben de ilk başladığımda bu işe ilk mikrofonun karşısına oturduğumda çevremde hiç kimse olmamasına rağmen kızarmış, bozarmış, terlemeye başlamış.
Kendimi aptal gibi hissetmiştim.
Ve size bir sır vereceğim.
Ben podcast'tan önce iki tane daha podcast başlattım.
Her birine bir bölüm attım.
Ondan sonra adlarını beğenmediğim için ikisini de bıraktım.
Aslında benim üçüncü podcast'ım.
Diğer ikisini bulamayacaksınız.
Hiç ümitlenmeyin. Zaten bir bölüm ya da iki bölüm olması lazım onlarda.
Kendimi aptal... Tal gibi hissediyordum ve her seferinde artık yapmak istediğim şeyi erteliyordum.
Her neyse gün geldi artık bu genel sesleri başlattım.
İlk bölümü attım ama nasıl böyle ağlıyorum ortalıklarda.
İğrenç oldu falan rezil oldu.
Rezil olduğum kişi de bu arada dinleyen dört arkadaşım.
Başta kimse dinlemiyordu çünkü.
Ama şimdilerde o zamana baktığımda aslında utanmamın, aptalca bir şey yaptığımı düşünmemin çok normal olduğunu görüyorum.
Çünkü deneyimsizim ve ilk defa yapıyorum.
Yani bu çok normal.
Lütfen bu şekilde hissetmekten kaçınmayın ve korkmayın.
Bir diğer sorumuz ise bir yıl sonra öleceğini bilsen şimdi neler yapmaya başlardın ve öldüğünde nasıl hatırlanmak isterdin?
Şu an bir sene sonra öleceğini sana sorduğum an aklına ilk ne geliyor?
Belki onun için çalışmalısın.
Benim aklıma seyahat etmek geliyor.
Benim seyahat etmeye karşı ciddi bir korkum var.
Aynı zamanda müthiş de bir isteğim var.
Belki de artık ufak ufak bir yerlere seyahat etmeye başlamanız gerekiyordur.
Ya da yaptığınız işte kazandığınız parayı boş şeylere değil de daha çok deneyimlerinize harcamaya başlamanız gerekiyordur.
Burada hani yapmak istediğiniz şeyi bulmaktan kastım illa bir kariyer inşa etmek ya da yeni bir meslek bulmak değil.
Belki... Bunlar deneyimler de olabilir ve bence bu sorunun tam olarak da bu deneyimleri bulmak için kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Son sorumuz ise şu.
Birisi bugün kafanın silahda yasa.
Ne dese ki? Gün içerisinde eve giremezsin.
Kesinlikle dışarıda olacaksın.
Ve dışarıda öyle kafelere gitmek, Facebook'ta, Instagram'da takılmak falan da yok.
Bir şeyler yapacaksın. Gün boyu dışarıdasın.
Ev yok. Başka hiçbir işin yok bu arada.
Tembellik yok, kafelerde takılmak yok.
Ne yapardın? Nereye giderdin?
Mesela bir seminere mi giderdin?
Ya da ne bileyim bir dikiş nakış kursuna mı giderdin?
Yüksek lisans yapmak için üniversiteye mi başvururdun?
Bir konsere mi giderdin?
Bunu düşündüğünde kendini nerelerde vakit geçirirken görüyorsun?
Belki o vakit geçirmeyi arzu ettiğin yerler de senin otantik isteklerine dair.
Bazı ipuçları barındırıyor olabilir.
Evet sorularım buraya kadardı.
Oldukça böyle soru soru bir bölüm oldu farkındayım.
Ama dediğim gibi yapmak istediğiniz şeyi bulabilecek tek insan sizsiniz.
Bu nedenle bu bölümde yanıtlardan daha çok sorular var.
Gelelim şimdi ben nasıl kararlar aldım bu sürecin sonucunda.
Bu arada hemen eklemek istiyorum.
Artık panik atak geçirmiyorum.
Bir süre geçirdim yani birkaç gün üst üste geçirdim.
Sonra bir hafta sonra yeniden geçirdim.
Fakat hani bu sorulara yanıt verdikten sonra biraz daha sakinleştikten, kendi yapmak istediğim şeye dair daha net gülgüler elde ettikten sonra o kaygı, güvensizlik, panik atak durumu gerçekten iyileşti.
Benim bulmam gereken şey demek ki buymuş.
Şöyle kararlar verdim kendi kendime.
Dedim ki, Öncelikli olarak bir süre boyunca sosyal medyada çok fazla vakit geçirmek kesinlikle yok.
Yok yani artık o iş bitti.
Elbette ki genel sesler podcast hesabına, instagramda içerik üretmeye devam ediyorum.
Ama onun dışında yani çoğu şeye bakmamaya çalışıyorum.
Çünkü dediğim gibi bu mimetik arzularımızı çok fazla ateşleyen bir yer sosyal medya.
İnsanlarda sürekli bir şeyler görüyoruz ve taklit ettiğimizi dahi anlamadan o istekleri...
İstemeye başlıyoruz. Bunun tehlikeli ve yıkıcı olduğunu düşünüyorum.
En azından bir süreliğine bu duruma ara vereceğim.
Bir diğeri ise ne zaman bir şey istesem içimden o istekle özdeşleşen biri var mı?
Bunu bana öğreten kim var diye bakmaya karar verdim.
Yani bundan sonra isteklerime sadece istek olarak değil de arkasında yatan bir insan ya da başka bir şey var mı diye de sorgulamak.
Planlarım arasından. Son olarak ise verdiğim bir diğer karar beni rahatlatan.
Hayat felsefem üzerine daha fazla düşünmek.
Yaşam amacımı daha sağlam temeller üzerine kurgulamak istiyorum.
Zaten kendime ait bir yaşam felsefem olduğunu kesinlikle düşünüyorum.
Ama henüz yaşamın da genç olması ve deneyimimin de az olması hasebiyle çok da böyle sağlam olduğuna inanmıyorum artık.
yaşam felsefemin. Bazı oturan şeyler kesinlikle var ama oturmayan şeyler de var.
Hatta Hayat Yaşamaya Değer Mi?
isimli bir bölüm çekmek Orada birazcık kendi yaşama bakışımdan, hayatı neden yaşamaya değer bulduğundan birazcık bahsetmek istiyorum.
Ama o bölümü hazırlamadan önce elbette ki biraz daha çalışmam.
Kendi felsefem üzerine düşünmem lazım.
Tabii ki hayat felsefesi dediğimiz şey her zaman değişebilecek, evrilebilecek bir şey.
Yani bu esnek olmalı.
Asla benim böyle bir yaşam biçimim var ve ben bundan başkasını yaşamam gibi muhafazakar bir noktada dindarcı bir bakış açısına karşıyım.
Ama hani o esnekliğin de içerisinde ayaklarımı yere bastıran, bir şekilde yaşamama perspektif sağlayan bir hayat görüşüne, felsefeye ya da inanca, siz her ne diyorsanız sahip
olmak bence çok güzel bir şey.
Bu da benim verdiğim bir diğer karar oldu.
Son zamanlarda birazcık felsefe kitaplarına kendimi kaptırmış bulunmaktayım.
Bu nedenle yeni şeyler görüyorum.
Ve son kararım ise şu oldu arkadaşlar.
Birazcık daha okumaktansa...
Yani genel olarak şu yaşıma kadar çok fazla okumaya yoğunlaşmışım.
Çok fazla kendimi bu konuda zorlamışım hatta.
Hani sevmenin ve zevk almanın dışında.
Üniversite okumak istediğimi biliyorsunuz.
Belki bu hayalimi bir sene erteleyebilirim.
Henüz tam kesin karar vermedim.
Bir alan açmak, şöyle bir senelik evden uzaklaşmak, tek başıma...
Ya da sevdiğim bir insanla farklı şehirlere gitmek.
İlla hani bu yurt dışı olmak zorunda değil bu arada.
Asla böyle bir kısıtlı bir yapıya sahip değilim.
Çünkü hani ekonomik durum da belli.
Yurt dışına gidip yaşamak şu an için...
Benim için çok olası gözükmüyor ama Türkiye için de farklı bir şehre de gidilebilir.
Bu fikri de İlber Ortaylı'nın son okuduğum kitabından aldım.
Belki Türkiye'nin farklı şehirlerine gidebilirim, farklı yerlerde bir süre yaşayabilirim.
Bu kadar çok okumaya birazcık ara verebilirim ve yeni insanları hayatıma davet edebilirim.
Bunlar şimdilik aldığım ve kendi otantik isteklerimi bulmak üzerine.
oluşturduğum bazı şeyler.
Kendimi çok daha iyi hissediyorum.
Çok daha az sınırlanmış hissediyorum.
Ve daha özgün hissediyorum.
Umuyorum ki siz de böyle hissedersiniz.
Ve lütfen şeyi de unutmayın.
Bir dönem istediğiniz şeyleri buldunuz, düşünürsünüz, kuş gibi hafiflersiniz, iyi olursunuz.
Sonra bir dönem bu durum değişebilir.
Çünkü hayat böyle.
Hiçbir şey kalıcı değil.
Hiçbir şey sonsuza kadar...
İyi gitmiyor. Bazı şeyler değişiyor, dönüşüyor, yıkılıyor, yeniden inşa ediliyor.
Ama her ne olursa olsun içinizde otantik ve özgün olan bir parça var.
Hepimizde var. Ve bilinçli bir farkındalıkla, istekle, arzuyla...
Bakın arzu dedim, istek dedim yine.
O noktaya ulaşılabilir, dokunulabilir ve bu şekilde daha mutlu bir hayatın kapıları açılabilir diye inanıyorum.
Bu arada bir şey söyleyeceğim. Bu bölüm çok güzel oldu.
Benim için en azından.
Kendi kendime çok sevdim bu bölümü.
Umarım siz de seversiniz.
O halde şimdilik bölümü kapatıyorum.
Eğer bana ulaşmak isterseniz her zaman mail atabilirsiniz.
Instagram'dan etgenelseslerpodcast ismiyle ulaşabilirsiniz.
Hepinizi çok seviyorum. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
