
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Nedir insanı hayata bağlayan? Yaşama sevinci, umut etme gücü ve kötü duygularla baş edebilme yeteneği nereden gelir? Depresyonun acımasız kollarına düşmeden hayatla yeniden bağ kurabilir miyiz? Yaşadığımızı hissedebilir miyiz? Bu bölüm de okuduğum bir kitaptan yola çıkarak hayatla yeniden bağ kurmanın yollarını konuştum sizlerle. Arada Cumhuriyet'in 100. yılına, hayallerime ve geleceğe dair umutlarıma da yer verdim. Şimdiden keyifli dinlemeler. Bir de unutmadan hepinizi çok seviyorum :)Kitap Kulübüne Katıl: https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar Instagramdan takip et:https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/ ******* Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Nasılsınız?
Umarım hepiniz çok iyisinizdir.
Bugün hissedemediğimiz güzel duyguları neden hissedemediğimiz üzerine konuşacağız.
Birazcık böyle alengirli bir cümle kurdum sanırım.
Daha iyi açıklamak amacıyla şöyle söyleyeyim.
Bugün birazcık depresyon üzerine konuşacağız.
Bu arada kusura bakmayın arkada Lila, bilmeyenler için benim kedim, oyun oynuyor.
Böyle çıngır çıngır bir ses geliyor olabilir.
O onun balıklı oltasının sesi.
Elinden alırsam da kıyamet kopacağı için öyle bir girişinde bulunmayacağım.
O yüzden bu konuyla ilgili affınıza sığınıyorum.
Depresyon dediğimizde tabii ki de bu bir hastalıktır ve benim uzman bir insan olmadığım için psikoloji alanında üzerine konuşma hakkına sahip olduğum bir konu aslında değil.
Bunu öncelikle belirtmek istedim.
Fakat yanılmıyorsam bundan 3 ya da 4 hafta önce Instagram'da mevsimsel depresyon yaşadığıma dair bir paylaşımda bulunmuştum ve pek çoğunuz bu durumdan muzdarip olduğunu söylemişti.
Bu konuyla ilgili aslında bir podcast kaydetmeyi o zaman da düşünmüştüm hatta söylemiştim sizlere ama gözünü yememişti.
Ta ki kitap kulübümüzde Yohan Harun'un Kaybolan Bağlar isimli kitabını okuyana kadar.
Aslında ben bu bölümde...
Tam anlamıyla bu kitaptan öğrendiklerimi paylaşacağım.
Johan Hari araştırmacı bir gazeteci ve çocukluk yaşlarından beri depresyonla mücadele eden bir insan.
Ve yaşamının belli bir kısmından sonra, yanılmıyorsam 31 yaşından sonraydı, depresyonun gerçek nedenlerini ve gerçek tedavi yöntemlerini araştırmaya başlıyor.
Ve gerçekten tam bir araştırmacı bir insanın yazabileceği harika bir kitap yazıyor.
Kaybolan bağlarda hem depresyonun nedenlerini görüyoruz, hem çözümlerini görüyoruz.
Hem de bütün bunların altında yatan o bilimsel verileri ve bu alanda çalışan bilim insanlarının görüşlerini, konuşmalarını ve röportajlarını okuyoruz.
Bu kitabı kitap kulübümüzde okumayı çok istemiştim.
Fakat okuduğumuzda böylesine güzel bir etki yaratacağını düşünmemiştim.
Geçen hafta kitabı okumayı bitirdiğimiz toplantıda gerçekten benim için çok duygu dolu anlar yaşandı.
Ve şunu fark ettim ki her ne kadar teşhiste olarak...
Pek çoğumuz depresyon hastası olmasak dahi modern toplumla birlikte, günümüzün getirileriyle birlikte eskiden kalan bazı güzel şeyleri kaybettik ve bu kayıplar bizi mutsuzluğa sürüklüyor.
Bazı duyguları hissetmekten bizi alıkoyuyor.
Umudu, neşeyi, yeniden başlamayı, belirsizliğe karşı mücadele edebilme gücünü.
Korkuyla baş edebilme gücünü elimizden alıyor.
Sürekli ekranlara kilitli kaldığımız, sürekli başkalarının hayatını izlediğimiz, dikkat yetimizi kaybettiğimiz, muhakeme yeteneğimizi kaybetmeye başladığımız bir dünyaya doğru maalesef ki eriyor
dünyamız. Güzel insanların bir araya gelmesi gittikçe zorlaşıyor.
Daha iyi insanlarla tanışmak gittikçe zorlaşıyor.
Ve tüm bunların ekseninde işte bizler ya depresyona sürükleniyoruz ya depresyonvari duygulara kapılıyoruz.
Yine Instagram storylerinde dün sordum.
Nedir insanı hayata bağlayan, nedir bizi hayatta tutan şey diye çok güzel yanıtlar geldi.
Umuttur diyen oldu, sevdiklerimizdir diyen oldu, işte sevdiğimiz bir iştir diyen oldu.
Ki bence bunların hepsi doğru yanıtlar.
Ama Johan Hari'nin kitabında depresyonun ana tedavisi olarak ya da bu olumsuz duyguların ana tedavisi olarak sunulan en temel şey şu.
Bağ kurmak. Evet, birileriyle bağ kurmaya çok ihtiyacımız var.
Şimdi size bir soru sormak istiyorum.
Bireysel bir insan mısınız?
Yoksa daha toplumsal biri olarak mı kendinizi tanımlarsınız?
Bence bu noktada birazcık podcast'ı durdurup düşünebilirsiniz.
Çünkü sizin bu konudaki bakış açınız aslında size dair pek çok şey söyleyecek.
Şahsen ben kendimi bireysel bir insan olarak tanımlarım.
Hatta kız kardeşim bana sen hayatımda tanıdığım en bireysel insanlardan birisin der.
Kendi kendime vakit geçirmeyi severim, yalnız olmayı çok severim ve çok fazla insanla bir araya geldiğimde maalesef ki sosyal zehirlenme yaşıyorum.
Hatta bunu genelde arkadaşlarıma da söylüyorum.
İşte arkadaşım bana yazıyor, Bilge çarşamba günün sahip misin, buluşalım mı?
Yanıtım şu olabiliyor bazen, sosyal zehirlenme yaşadım ve birkaç gün kimseyle görüşecek halim yok.
Bu şey demek değil tabii ki de.
Fakat şunu kendimde gözlemleyebiliyorum.
Gitgide toplumsal bir varlık olmaktan daha çok bireysel bir varlığa dönüştüm.
Biraz da tabii benim karakterimin yatkınlığı ve bence içe dönüklüğümün de bunda etkisi var.
Şimdi burada anlatacağım şeyler birazcık böyle yanlış anlaşılmaya müsait olabilir.
O yüzden buranın bir altını çizeyim.
Kendi kendimizle kalmak bir ihtiyaçtır.
Kaliteli yalnızlık olması gereken bir şeydir.
İyi üretimler için yalnızlığa ihtiyaç duyarız.
Fakat sadece yalnızsak, gerçekten hayatımızda sevdiğimiz, değer verdiğimiz, anladığımız ve anlaşıldığımız ilişkiler kuramıyorsak, toplumdan önce bireyi düşünen bir zihin yapısına sahipsek ve
her şeyi kendi kendimize çözeceğimize inanıp, başkalarından yardım alamıyorsak, duygularımızı paylaşamıyorsak, depresyona girme, umutsuzluğa kapılma ve hayatın anlamını, amacını kaybetme olasılığımız çok
yüksek. Birlikte atölyelerde verdiğimiz, podcast'ına da konuk olduğum, çok sevdiğim bir insan var.
Siz de artık biliyorsunuz büyük ihtimalle onu.
Psikiyatrist doktor Berna Ermiş.
Kendisi hem benim dostum hem de birlikte iş yaptığım bir insan.
Ve bana şöyle demişti bir keresinde, bu çağın sorunu...
iyi insanlarla buluşmaktaki zorluk demişti ve kendisine o kadar çok hak veriyorum ki maalesef ki Yohan Harini de altını çizdiği gibi ve kitabın adı da Kaybolan bağlar.
Yani bu çağda biz artık o bağları, o topluluk bilincini maalesef ki kaybettik.
Ve gittikçe de kaybetmeye devam ediyoruz.
Özellikle Avrupa'da, gelişen ülkelerde yalnızlığın gittikçe arttı.
İnsanların tek başlarına öldüklerini ve daha pek çok şeyi biliyoruz.
Toksik insanlarla birlikte olmaktansa yalnız kalmak elbette ki iyidir.
Ama hayattaki herkesi toksik ve kötü değil.
Çok güzel, çok iyi insanlar da var.
Ve o insanlarla tanışmak her ne kadar her zamankinden...
daha kolay olması gerekse de her zamankinden daha da zor.
Düşünüyorum da internet çağındayız.
Her yerden de kolaylıkla insanlarla iletişime geçebiliriz.
Ancak bunu yaparken zorlanıyoruz.
İşte kitap kulübümüzün son toplantısında bahsettiğim gibi bu kitabı okuduğumuz o toplantıda katılımcılardan biri şöyle söyledi.
Bilge dedi bu topluluğu oluşturduğun için sana çok teşekkür ederim.
Normalde benim sosyal ansiyetem var.
Ve çıkıp da insanların önünde asla konuşamam.
Fakat burada bu toplulukta kameramı açabiliyorum ve konuşabiliyorum, kendimi ifade edebiliyorum.
Bu demek ki gerçekten kendimi buraya ait hissediyorum ve bir topluluğun parçası gibi hissediyorum.
Bunun için teşekkür ederim dedi.
Ve ben hiç mesela o cümleyi unutamadım.
O bende bir duygu oluşturdu.
Ve bu kitaptan da öğrendiklerimle birlikte bir topluluk oluşturmak, daha farklı bir, böyle birbirini anlayabilecek insanları bir araya getirmek, bir kabili oluşturmak aslında üzerine düşünmeye başladım.
Bir süreden beri aslında zihnimde vardı ama bu daha da büyüyecek büyük ihtimalle.
Şu an kitap kulübümüz var, işte oradaki arkadaşlarımızla çok güzel bağlar kuruyoruz, anlaşıyoruz.
Ama belki ileriki zamanlarda daha farklı yerlere evrilebilecek ve daha büyük bir topluluk oluşturabilecek bir düşünce.
bu benim zihnimdeki. Eğer sizin aklınıza bu konuyla ilgili bir fikir geliyorsa lütfen benimle paylaşın.
Ben istiyorum ki anlaşıldığını düşünmeyen, yalnız olduğunu, iyi insanlarla tanışmanın ne kadar zor olduğunu düşünen, kendi insanlarını arayan, okumayı, öğrenmeyi seven, anlayışlı,
şefkatli insanlar bir araya gelebilsin ve bunlar bir topluluk oluşturabilsin, birbirleriyle arkadaş olabilsin ve birbirlerini besleyip büyütebilsin.
Umarım Kitap Kulübü Düğünde dışında daha farklı bir şeyler oluşturabilirim.
Umarım bu konuda başarılı olabilirim.
Neyse birazcık böyle dallanıp budaklandırdım kendi hayallerimle.
Fakat sizlerle bu hayalim bir parçası olduğunuz için bahsetmesem olmazdı.
Yeniden kitaba geri dönmek istiyorum.
Kitapta yazar 9 tane nedenden bahsediyor.
Diyor ki depresyona girmenize sebebiyet veren, sizi mutsuz eden, hayattan kopuk hissettiren...
9 tane neden var.
Bu nedenleri şimdi tek tek açıklayacağım ve bunların bazılarının çözümleri daha basitken bazılarının çok daha zor ve toplumsal olduklarını göreceksiniz.
Zaten bu toplumsal olarak yani bir bütün olarak çözülmesi gereken problemleri de kendi kendimizi aşamayacağımız için benim topluluk kurma daha fazla insana ulaşma hayalimin nereden geldiğini de anlayacaksınız.
İlki anlamlı çalışmadan kopuk olmak.
Şöyle düşünelim. Sabah kalkıyorsunuz erkenden, hazırlanıyorsunuz, tıkır tıkır işe gidiyorsunuz, akşam dönüyorsunuz, uyuyorsunuz, yine aynı şeyi yapıyorsunuz.
Bunda kötü bir şey yok bu arada.
Fakat bu işin size hiçbir anlam ifade etmediğini düşünüyorsunuz.
Bu işte hiçbir şey yok. Neden bu işi yaptığınızı bilmiyorsunuz.
Hayatta kalmak için çalışıyorsunuz.
Ve bu işin üzerinde bir kontrolünüzün olduğunu, bu işle birlikte dünyada insanlar üzerinde olumlu bir etki bıraktığınızı düşünmüyorsunuz.
Otomatikman... Bu sizi mutsuzluğa sürükleyecektir, diyor yazar.
Bakıldığında yetişkin insanlar hayatlarının büyük bir çoğunluğunu, hatta en verimli zamanlarını iş yerinde harcıyorlar.
Ailelerinden, çocuklarından, arkadaşlarından daha fazla iş arkadaşlarını görüyorlar.
Eğer yaptığımız iş bize doyum ve mutluluk vermezse çok zorlanıyoruz.
Bunun tam anlamıyla bir kıskaç gibi bir sardığını ve içinden çıkılmaz bir hapishaneye düştüğümüzü düşünüyoruz.
Fakat bu sorunla ilgili şöyle bir şey var.
İş hayatımızı devam ettirebilmek için çok önemli bir madde.
Yani para kazanmamız gerekiyor işin aslında.
Her anne babadan zengin değilseniz ya da büyük bir miras size kalmadıysa hepiniz çalışmak zorundasınızdır diye düşünüyorum.
Ben de o şekildeyim. Yani çalışmayla ilgili herhangi bir şımarıklık yapamayız.
Son zamanlarda sürekli insanlara sevmedikleri işleri bırakmaları ve işte o işle çalışmaların anlamsız olduğuna dair çok fazla söylem görüyorum.
Ben de buna benzer şeyleri söylüyorum ara ara ama bunun altını boş bırakarak asla söylemek istemem.
Türkiye'de yaşıyoruz ve birazcık da bizim ülkemizin de yaşam şartlarını göz önünde bulundurarak konuşmak istiyorum.
Eğer o işten başka şansınız yoksa...
ve o paraya gerçekten ihtiyacınız varsa yapacağınız bir şey yok gideceksiniz ve belki o anlamı o işin size verdiği hayatınıza kattığı şeyler üzerinden, kolaylaştırıcılar üzerinden.
değerlendirmeye çalışacaksınız.
Böyle bir iş yapan bir arkadaşımla geçenlerde konuşuyordum.
Kendisi çok sıkı çalışıyor.
Yani hafta içi sabah 6'da kalkıyor.
İşte akşam 7'de eve dönüyor.
Büyük ihtimal sizlerin arasında da bu şekilde çalışan çok fazla insan vardır.
Şey dedim ona yani bu işi seviyor musun?
Dedi ki işime karşı bir duygu mu yok?
Peki dedim... Mutlu musun?
Yani dedi mutluluk ya da mutsuzluğu düşünmüyorum.
Ben dedi bu işi yapmam gerekiyor.
Çünkü bu işin bana getirdiği parayla mutlu oluyorum.
Ve bu parayla birlikte dışarı çıkıyorum, geziyorum.
İşte ihtiyaçlarımı karşılıyorum.
Sevdiğim insanlarla bir şeyler paylaşabiliyorum.
Hobilerime vakit ayırabiliyorum.
Hobilerim için para ayırabiliyorum.
Ve bu dedi beni mutlu ediyor.
Bence bu şekilde düşünmek...
Bir seçenek ya da gerçekçi olarak yeniden işimize ve yaşam şartlarımıza bakıp ben yeni bir iş yaratabilir miyim kendime, yeni bir alanda kendimi yetiştirebilir miyim diye düşünmek de var.
Bu da şöyle oluyor. Kendinizi kandırmayacaksınız.
Yani belki bir süre işinizi bıraktıktan sonra o anlamsız işinizi bıraktıktan sonra parasız kalacaksınız ya da zorlanacaksınız.
Ama belki de günün sonunda yeterli çalışmayla sevdiğiniz bir işi yapmaya doğru evrilebileceksiniz.
Bu tabii ki de belli noktada cesaret istiyor.
Bu cesareti gösterebilir misiniz?
Karşınıza çıkan zorluklarla savaşabilir misiniz?
Ve günün sonunda olası bir hayal kırıklığına karşı dayanacak gücünüz var mı?
Bunları sorgulamak lazım. Mesela benim çok severek takip ettiğim bir komedyen var.
Kaan Sekban. Eminim ki adını daha öncesinde duymuşsunuzdur.
Kaan Sekban da bir bankacıymış.
Fakat sonrasında işte istifa ediyor.
Hatta pek çok zorluklar yaşıyor.
Ve komedyen olma yolunda ilerliyor.
Şu an kendisi alanında çok başarılı bir insan.
Onun hikayesi... bakabilirsiniz ve bunun gibi pek çok insan var.
İlla ünlü olunmasına gerek de yok yani şu anki işinizi bıraktıktan sonra.
Eski işlerini bırakıp farklı yerlere yönelen, çok farklı şeyler yapan ve daha mutlu olduğunu söyleyen insanların yaşamlarına da bakılabilir.
Dediğim gibi bu noktanın çözümü iki tane bence.
İkisinden birini seçmek ve kendinizin mutluluğuna en iyi yatırım yapacak olan da ilerlemek sizin elinizden.
İkinci maddeniz ise İnsanlardan kopuk olmak.
Aslında bunu bölümün açılışında da söyledim.
Yohan Hari 9 maddenin içerisindeki en güçlü maddenin bu olduğunu düşünüyor.
Yani insanlardan kopuk olmanın, sosyalleşmemenin, duyguları paylaşmamanın gerçekten bizi aşırı derecede mutsuz ettiği bilinen bir şey.
Bu konuyla ilgili yapılan bir araştırma var hatta.
1970'lerin başında John isimli genç bir sinir bilimci yalnızlıkla ilgili bazı araştırmalar yapıyor ve yalnızlığın yani gerçek anlamda kimseyle bağ kuramamışlığın fiziksel
olarak bizi nasıl etki ettiğini araştırıyor.
Ve şunu buluyor. Kendini yalnız hissetmek kortizol seviyelerinde yapabileceğiniz en rahatsız edici olaylarla aynı ölçüde patlama yaratıyor.
Yani bu deneye göre ciddi bir yalnızlık.
en az fiziksel bir saldırı kadar stres yaratıyor.
Eğer yalnızsanız bir insan tarafından fiziksel saldırıya uğramışçasına stres hissi içerisinde yaşıyorsunuz ve sürekli bununla yaşıyorsunuz.
Elbette ki bunun insan sağlığını ne kadar kötü etkileyebileceğini tahmin edebiliyorsunuzdur.
Yine bu araştırmaya göre yalnız hisseden insanların 2-3 kat daha fazla ölüm risklerinin olduğunu, kanser, kalp hastalığı ve solunum problemlerine daha sık yakalandıklarına Bu araştırmaları
yapan sine bilimci John diyor ki yalnızlığının son bulması için en azından bir insanla en iyisi çok daha fazla insanla aranızda bir tür karşılık koruma hissi bulunması gerekiyor.
Şunu görüyoruz ki arkadaşlar birilerinin bizi sevmesi, biz birileriyle bağ kurmak, birileri tarafından korunup kollanmak bir ihtiyaç.
Bana çok fazla şu tarz mesajlar geliyor.
Hiç arkadaşım yok, beni seven kimse yok, hiç kimseyle bağ kuramıyorum.
Biliyorum gerçekten yeni insanlarla bağ kurmaya çalışmak o kadar çok incitildikten ve yaralandıktan sonra yeniden birilerini sevmeye çalışmak hiç kolay değil.
Şimdi 27 yaşındayım ben.
Görece gencim aslında ama belli bir noktada da yaşanmışlıklarım da var.
Şöyle geriye dönüp baktığımda insanlar tarafından kaç defa incitildiğimi, kaç defa zarar gördüğümü, kaç defa ihanete uğradığımı görebiliyorum ve kendi kendime diyorum ki yahu ben...
nasıl gerçek anlamda yeni tanıdığım birilerine güvenebilirim?
Nasıl gerçekleşir?
Herhalde bu noktada bizim o duygusal zekamız ya da esnekliğimiz ortaya çıkıyor.
İnsanlara zamanla alan açmaya çalışmak, küçük küçük tanışıp sonra o seviyeyi arttırmak, ilk bakışta çok fazla güvenmemek ama her insana da güvensizlikle
bakmamak ve zamanla belki tanıdıkça, sevdikçe güvenmek.
Sınırlarını genişletmek, alan açmak ve belki de bir dostluğun kapısını açmak mümkün olabilir.
Romantik ilişkilerde, sevgililik ilişkilerinde de bu böyle.
Böyle yaşlı insanlar gibi yeni çağ ve gençlere laf sokuyormuş gibi kendimi hissediyorum ama eskiden de böyle miydi ben bu çağda yaşadığım için bu çağla ilgili yorumlar yapıyorum.
İyi insan bulmak gerçekten çok zor.
İnsanların böyle iyi insan maskeleri altına nasıl gizlendiklerini ve size ne derece zararlar verebileceklerini kestiremiyorsunuz.
Ben gerçekten çok iyi olduğunu düşündüğüm, bir anda çok güvendiğim insanlardan çok farklı muameleler gördüm.
Belki ben de birilerini incittim.
Belki ben de birilerinin ruhunda hasar açtım istemeden, elimde olmadan bilmiyorum.
İşte o kadar çok birbirimizle bağlantılıyız ki birbirimize hem iyi geliyoruz hem de kötü geliyoruz.
Ama yeni insanlarla bağ kurmaya çalışmaktan hiçbir şekilde vazgeçmemek gerekiyor.
Eğer tabii ki de yanlışsak.
Şu an zaten hali hazırda bir dost çevreniz, mutlu olduğunuz, sevdiğiniz, sevildiğiniz, anlaşıldığınız ilişkileriniz, bir komüniteniz varsa Çok şanslısınız.
Fakat özellikle 20'li yaşlarda bence.
Bizler genelde böyle işte yeni işlere giriyoruz, yeni bir yerlere taşınıyoruz.
Yeni partnerler ediniyoruz kendimize, hayatımızın aşkını arıyoruz.
Ve bu süreçte sürekli yeni birileri hayatımıza giriyor çıkıyor, giriyor çıkıyor.
Kötü şeylere maruz kalabiliyoruz, iyi şeylere maruz kalabiliyoruz.
Bu dönemde işte o örselenmelerin ağına düşmeden, sağlıklı kalmaya çalışarak, deneyimlemekten kaçınmamak ve duygularımızı paylaşmaktan utanıyoruz.
Bence çok önemli.
Bazı konularda yanlış şeylere maruz kaldığımızda da yanlış insanlara, yanlış davranışlara bunun suçlusunun biz olmadığını, o insan olduğunu kabul edip Onu bırakmak ve yolumuza devam edebilmeyi
öğrenmek gerekiyor. İşte böyle böyle güzel bağlar kurabiliyoruz.
Güzel insanlarla karşılaşabiliyoruz.
Aman diyeyim, aman diyeyim yanlış insanlarla bağ kurmayın.
Yalnız kalmamak için yanlış kişilere takılmayın.
Yanlış kişilerin ağında kalmayın.
Çıkın oradan yani. Kötü ilişkidense yalnızlık daha iyidir.
Bunun altını çizeyim. Bu yalnızlıkla ilgili bir örnek daha vermek istiyorum.
Amişler hiç duyduğunuzu bilmem.
Bir Hristiyan tarikatı çok dindar, çok inançlı ve tamamen kendi içlerinde yaşayan, teknolojinin nimetlerini reddeden bir kabile.
Fakat bulunan birbirlerine o kadar bağlılar ve o kadar bir topluluk kültüründe yaşıyorlar ki üzerlerinde yapılan bir araştırmada şu görünmüş.
Bu insanlar hiçbir şekilde geceleri uykularında mikro uyanma yaşamıyorlar.
Normalde neredeyse hepimiz geceleri ufak ufak mikro uyanmalar yaşıyoruz.
Bunun sebebi ise kendimizi güvende hissetmememiz.
O aslında güvensizlik hissi bizim uykumuzda küçük uyanmalara sebebiyet veriyor.
Fakat amişler kendilerini o kadar güvende, o kabilenin içerisinde o kadar rahat hissediyorlar ki geceleri uykularında mikro uyanma dahi olmuyor.
Ben bunu şeye benzettim aslında.
Eğer sevdiğiniz biriyle uyursanız gerçekten bebek gibi uyuyorsunuz.
Nasıl anlatayım? Sabah uyandığınızda kendinizi çok rahat, çok güvende hissediyorsunuz.
Bu belki aile evi olabilir, belki sevdiğiniz bir insanla, eşinizle birlikte uyumak olabilir ya da bir arkadaşınız sizde kaldığında hissettiğiniz bir şey olabilir.
Eminim buna benzer bir şey yaşamışsınızdır.
Bence almışlar da böyle hissediyor.
Fakat bizler hep tetikteyiz.
Hep tetikteyiz çünkü kendimizi güvende ve rahat hissetmiyoruz.
Eskiden mahalle kültürü diye bir şey vardı.
Benim ilk... Dolduğum evde mesela annem sokaktaki komşularıyla sürekli bir iletişim halindeydi.
Giderlerdi, gelirlerdi falan.
Sonra biz taşındık. Taşındığımızda annem ufak bir depresyona girdi.
Burada hiç komşusu olmadığı için, arkadaşı olmadığı için çok aşırı üzgündü.
Eski evine taşınmak istiyordu falan.
Onu şimdi çok daha iyi anlıyorum.
Bir noktada o komün hayatı, sağlıklı.
noktada kaldığı müddetçe insana iyi gelen bir şey.
Yani orada birilerinin olduğunu, size destek olduğunu bilmek bize çok iyi geliyor.
Mesela o mahallede çok iyi hatırlıyorum.
İşte biri vefat ettiğinde evine yemek götürülürdü.
İşte bir sünnet olur, bir düğün olur.
Herkes giderdi. Haftada bir toplanırlardı.
İşte Ramazanlar'da yufka açarlardı.
Böyle şeylere her ne kadar şu an bize uzak gelse bile aslında insanı besleyen şeylermiş.
Mesela ben şu an tek yaşıyorum ve apartmandaki insanların neredeyse hiçbirini tanımıyorum.
Yani iki kişiyi tanımıyorum. Bir tanesiyle zaten mecburen tanışmıştık buraya taşındığımda.
Diğerini ise 3 ay önce falan tanıdım ve öyle merhaba bu kadar.
Hiçbir şekilde birbirimize bir şey ikram etmek, gitmek, gelmek diye şeyler söz konusu değil.
Daha yazar da bundan bahsediyor.
Yazarın annesi de mahalle hayatında yaşayan bir insanmış eskiden.
Sonrasında Londra'nın daha güzel bir yerine taşınmışlar.
Ve orada gerçekten şok olmuş, çok mutsuz olmuş hatta.
Buradaki insanların birbirleriyle konuşmuyor olmasından, birbirlerinin ihtiyaçlarını gözetmiyor olmasından ve yüzeysel olmalarından.
Herhalde dünyanın gittikçe daha bireysel...
bir hale geldiğini düşünüyorum ben ve bunun önüne geçmek elimizde mi bilmiyorum ama kendi kendimize alabileceğimiz önlemlerden işte birazcık bahsetmiş oldum.
Üçüncü neden anlamlı değerlerden kopuk olmak.
Depresyona sürükleyen üçüncü neden ise anlamlı değerlerden kopuk olmak.
Şimdi içsel değerler ve dışsal değerler diye değerlerimizi ikiye ayırabiliriz.
İçsel değerler başkaları memnun etmek için yapmadığımız, birilerini hava atmak için yapmadığımız sadece ve sadece kendi içsel tatminimiz için ve kendi mutluluğumuz için yaptığımız şeyler.
Mesela daha iyi bir baba olmayı istemek, daha iyi bir ebeveyn olmayı istemek.
çocuğumuzun iyiliği için, sadece keyif aldığımız için dans etmek, sağlıklı beslenmek için yemek yapmak, sokak hayvanlarını beslemek, birilerine bir şeyleri göstermek için değil de bizi iyi hissettirdiği
için, bizi mutlu ettiği için ve doğrusunun bu olduğunu düşündüğümüz için bir şeyleri değer verip yapmak içsel değerlerimizi temsil ediyor.
Başkalarının onayını almak için ve daha gösteriş odaklı yaptığımız şeyler.
Sınıf arkadaşlarımızdan daha üstün olmak için yüksek notlar almaya çalışmak.
Mesela bu bir dışsal değerdir.
Yüksek notlar almayı içselleştirebiliriz.
Daha iyi bir hayata ve geleceğe sahip olmak için yüksek notlar almayı hedefleyebilirim ve benim içsel değerim olur.
Fakat başkalarına gösteriş yapmak için bunu yaparsam bu dışsal olur.
Ya daha büyük bir ev almaya çalışmak, daha suslu giyinmeye çalışmak, sürekli birilerini bir şeylere kanıtlamak ya da özendiğimiz kişilere benzemeye çalışmak.
dışsal değerleri temsil ediyor ve gösteriyor ki yapılan araştırmalar içsel değerler insanı daha mutlu daha huzurlu daha anlamlı bir hayata götürürken dışsal değerler ise gitgide daha mutsuz ve
daha depresif bir yaşama sürüklüyor çünkü başkalarını istesek de benzeyemeyiz çünkü biz biziz birilerini Sürekli kendimizi özendirmeye çalışmak ya da havalı biri olmaya
çalışmak da gerçekçi hedefler değillerdir.
Sürekli bizden daha iyisiyle karşılaşacağız.
Elimizdeki şeylerden daha iyisiyle karşılaşacağız.
Daha iyi bir eve, daha pahalı çantalara, daha iyi bir işe sahip olmak her zaman mümkün olacak.
Daha, daha ve daha.
İşte bu dünyanın bitmeyen şeyi bu belki de.
Aynı zamanda dışsal değerlere bizi sürükleyen şeylerden birisi de reklamlar ve sosyal medya tabii ki de.
Sürekli orada birilerinin yeni bir şeylere sahip olduğunu, daha zengin olduğunu görmeye başlıyoruz.
Onların yaşadığı gibi bir hayata sahip olma, onlara benzeme isteğimiz artıyor.
Ve sürekli dışa dönüyoruz.
Reklamlardaki şeylere sahip olmak istiyoruz.
Fakat şunu zihnimize yerleştirirsek...
pek çok şey çözümüne kavuşacak, her zaman daha iyisi ve daha fazlası vardır.
O yüzden şimdi durmak, içimize dönmek ve gerçekten kendimiz için bir şeyler yapmaya başlamak ve bu hayatı kendi içsel değerlerimiz eksenine şekillendirmek bizi gerçekten mutluluğa götürecek şeylerden biri
olabilir. Dördüncü maddemiz çocukluk travmasından kopuk olmak.
Çocukluk travması dediğimiz zaman aklımıza direkt fiziksel bir şiddet ya da cinsel bir tacizin gelmesine gerek yok.
Duygusal olarak istismar edilmek de bir travmadır ve hatta duygusal istismarın fiziksel istismardan daha büyük hasar verdiği gözlemlenmiş bir şey.
Biz çok mutlu bir çocukluğumuz olduğunu zannediyor olabiliriz fakat farkında olmadan duygusal bir istismarın kurbanı olmuş olabiliriz.
Bence en azından Türk toplumunda büyük bir çoğunluğun bu şekilde bir duygusal istismar...
mağara maruziyetinin olduğunu düşünüyorum.
Belki yanlış düşünüyorum ama genel olarak toplumumuza ve anne babalarımızın da yetiştirili şekline baktığımızda.
baktığımızda bizlerin de bunların etkilenmemesi ve onların o hasarlı benliklerinin bize zarar vermemesi bence imkansız.
Çocukluk travmalarına giriş yapıldığında kişi ebeveynlerinden ve işte onu yetiştiren insanlardan nefret edebiliyor.
Fakat sakın böyle bir tuzağa düşmeyin.
Çünkü şunu unutmayın ebeveynlerimiz de kim bilir nasıl büyütüldü ve kim bilir onlar nerelerden geçtiler.
Şu dakikadan sonra yapabileceğimiz en mantıklı şey kendi çocukluğumuza, kendi travmalarımıza, kendi yaralarımıza...
ve onları iyileştirmeye çalışmak, onları reddetmemek işin aslında.
Bu konuyla ilgili kitapta çok güzel bir örnek vardı.
Bir doktor obezler üzerinde yaptığı bir deney sonucunda obez bireylerin hızlıca kilo vermesini kolaylaştıracak bir yöntem buluyor.
Ve gerçekten de programına katılan obez insanların çoğu kısa sürede çok ciddi kilo kaybediyorlar ve zayıflıyorlar.
Fakat bu doktorun programına katılan obez kadınlardan bir tanesi 40-50 kilo verdikten sonra doktora öfkelenmeye başlıyor, sinirleniyor, programı bırakıyor ve yeniden deli gibi yemeye başlayıp verdiği
bütün kiloları geriye alıyor.
Doktor buna çok şaşırıyor çünkü bu insanlar aslında buraya kilo vermek için geldiler ama kilo verdiklerinde sinirli yeniden kilo almaya başlıyorlar.
Aslında bu insanların sorunu...
Obezlikleri ya da kiloları değil.
Bu insanlar kendilerini bir şeyden korumaya çalışıyorlar.
Bu kadının örneğinde bu obez olan kadın yani önce kilo verip sonra alan.
Çocukken cinsel istismara uğramış ve büyüdüğünde kilolarının onu erkeklerden koruyacak bir şey olarak görmeye başlamış.
Ne kadar kilolu olursam o kadar erkekler beni çekici bulmaz diyerek yedikçe yemiş yedikçe yemiş bir savunma mekanizması olarak kilosunu kullanmaya başlamış.
Bu tip durumlarda yani işte obazite, duygusal yeme, depresyon, başka pek çok hastalıkta sadece hastalık lokal olarak çözümlenmiyor.
Bir şeyleri tam anlamıyla çözmek için çocukluğumuzda yaşadığımız travmalara inmek, oradaki istismarı görmek ve oradaki yarayı tamir ettikten sonra yeniden şu ana dönmek gerekiyor.
Kitapta bunun altını çok güzel çizmişti.
Eğer böyle bir şeyinizin olduğunu düşünüyorsanız belki destek almayı düşünebilirsiniz bir psikologdan veya psikiyatristten.
Çünkü çocukluk travmaları maalesef kendi kendimize...
kolaylıkla geçirebileceğimiz şeyler değil.
Eğer destek alma şansınız yoksa da belki işte meditasyon yapmak ya da bu konuyla ilgili kitaplar okuyup podcastler dinlemek, videolar izlemek size iyi gelebilir.
Günümüzde hani pek çok bedava materyal de var bu tip konularda bilgi edinebileceğimiz.
Bunları değerlendirebilirsiniz diye düşünüyorum.
Gelelim beşinci maddeye.
Statü ve saygıdan kopuk olmak.
Eğer... Kendimizi toplumun alt kısmında hissediyorsak, statümüzün ve saygınlığımızın olmadığını düşünüyorsak, hiyerarşide at basamaklarına ezildiğimizi düşünüyorsak otomatikman depresyona giriyoruz.
Bununla ilgili Robert Sapolsky'nin yaptığı bir araştırmaya yer vermiş kitap.
Robert Sapolsky benim de çok severek takip ettiğim ve kitaplarını çok beğendiğim bir bilim insanı.
Gerçekten müthiş kitapları ve müthiş düşünceleri, videoları var YouTube'da bakabilirsiniz.
Sapolsky babunları izleyerek uzun bir dönem getiriyor ve babunlar bizim yakın akrabalarımız ve onların üzerinden insan davranışını anlamaya çalışıyor.
Ve gözlemlediği şeylerden biri de şu.
Babunlarda çok güçlü bir hiyerarşi var.
Yani bir toplumun en başında olan bir babun var ve o babun istediğini yiyebiliyor, istediği kadınla beraber olabiliyor ve herkes onun sözünü dinliyor.
Bir de en alt tarafta olan zayıf babunlar var.
Ve bu babunların stres seviyelerine bakıldığında hiyerarşinin en altındaki babunların çok fazla stres hormonunu salgıladığı, mutsuz oldukları ve kendilerini iyi hissetmediklerini gözlemliyor.
Babun yani lider olan babun da başka bir genç tarafından devrildiğinde yani daha genç ve daha sağlıklı bir babun onun yerine geçtiğinde şiddetli bir depresyon yaşamaya başladığı, toplumdan izalo almaya başladığı hatta
ve hatta babunlar kabile şeklinde yaşamalarına rağmen kabileyi terk ettiğini gözlemliyor.
Yani kendimizi saygın biri olarak görmüyorsak, bu toplumda iyi bir yerimizin olduğunu düşünmüyorsak depresyona girme ihtimalimiz artıyor.
Özellikle de Şöyle diyor yazar, gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu ülkelerde bu çok daha bariz oluyor.
Mesela gelir eşitsizliğinin az olduğu Danimarka, Norveç, İsveç gibi ülkelerde insanlar bunu çok daha az yaşarken Amerika gibi zenginin zengin, fakirinse fakir olduğu ülkelerde bu
hissi daha fazla yaşıyorlar.
O kadar arada büyük bir uçurum oluyor ki fakir olan insanlar o zenginlerin muhteşem zenginliklerine bakarak kendilerini çok değersiz ve bir şeye sahip olamamış, bir yere gelememiş gibi hissediyorlar.
Şimdi Türkiye'de durum bu noktaya doğru eriliyor aslında.
Bakıldığında orta sınıf gittikçe yok oluyor.
Sadece Türkiye değil, sanırım bütün dünyada böyle.
Çünkü kitap kulübümüzde bir arkadaşımız var, yurt dışında yaşıyor.
O da o gün şey dedi, inanın dedi sadece Türkiye'de değil burada da durumlar böyle.
Gittikçe orta sınıf yok oluyor ve bir fakir sınıf bir de zengin sınıf kalıyor.
Böyle durumlarda insan şey diyor peki buna nasıl çözüm bulacağız?
Yani kendimiz daha saygın ve statü sahibi hissetmek için ne yapacağız?
Bu noktayla ilgili ben kendi kendime birazcık düşündüm.
Birincisi belki kendimize yatırım yapmak şu açıdan zihinsel yatırımlar yapmak.
Yani kendimizi geliştirmek, zihinsel olarak bir yere gelmeye çalışmak bu çok önemli.
Zekamızı ve duygusal zekamızı ilerletmeye çalışmak.
İkinci olaraksa elimizdeki maddi imkanları genişletmek için neler yapabileceğimize bakmak.
Kendimizi çok fazla zorlamadan tabii ki de.
Yani daha iyi bir kazanç elde edebilir miyim?
Nasıl daha fazla yapabilirim?
Elimdeki fırsatlarla neler elde edebilirim diye bakmak ve paramızı yönetmek.
Belki bununla ilgili adımlar atmak.
Son olarak da Alain de Botton'un Satür Endişesi isimli kitabını okumak bize iyi gelebilir diye düşünüyorum.
Tabii ki de statü ve saygınlık dediğimiz şeyler şu an çok farklı olarak gözüküyor dünyamızda.
Ama statünün ve saygınlığın zihnimizdeki yapısını değiştirmeye çalışırsak belki de o depresyona girmemizi ve kendimizi alt tabakada hissetmemizi sebebiyet veren duyguları da yenmeye başlayabiliriz.
Aynı zamanda yazar kitabında bu hissi sosyal medyanın da tetiklediğini söylüyor.
Yani telefonumu açtığımda çok güzel bir evde yaşayan bir influencer görüyorum ya da işte o zengin oyuncu.
Ve sürekli ekranımda onlar var, izlediğim dizilerde onlar var.
Ve elimde olmadan bilinçaltım bana şunu söylemeye başlıyor.
Bak gördün mü? Onların güzel evleri, güzel hayatları var.
Onlar senden daha üstünler, statüleri daha yüksek.
Onlar değerli ve sen onlar kadar değerli değilsin.
Bu bilinçaltımızın farkında olmadan bizi aşıladığı bir şey.
Belki bunları fark etmeye çalışmak da bize yardımcı olabilir diye düşünüyorum.
Altıncı nedenimiz ise...
Doğal dünyadan kopuk olmak.
Bizler aslında doğaya ait varlıklarız.
Ben kendim için de böyle düşünüyorum.
Doğal dünyayla iletişime girdiğimde kendimi çok daha mutlu, huzurlu ve sakin hissediyorum.
Kitabın yazarı aslında doğal dünyadan nefret ettiğini fakat sonrasında yaptığı araştırmaların sonucunda doğayla bağ kurmaya başladığını söylüyor.
Bu kısımda Oxford'da çalışan evrimsel bir biyologla bir röportaj yapıyor.
Bu Isabelle isimli bir kadın.
Isabelle hayatının büyük bir kısmını bonoboları izleyerek geçirmiş.
Bonobolarda aynı babunlar gibi aslında bizim yakın akrabalarımız ve DNA'larımızın %99'u neredeyse uyuşuyor.
Yanlış bir şey vermiş olabilirim burada ama 90 ve üstü bir uyuşmamız var genler olarak.
Özellikle bonobolarla. Ve İzabel diyor ki bonoboları Kongo'da kendi doğal hayatlarında da gözlemledim.
İngiltere'de hayvanat bahçesinde de gözlemledim.
Ve şöyle bir farkındalığa vardım.
Bonobolar kendi doğal ortamlarındayken gayet mutlular.
Birbirlerini kaşıyorlar, tımarlıyorlar, yiyorlar, içiyorlar ve depresyona girmiyorlar.
Ancak hayvanat bahçesine getirildiklerinde ve kendi doğal dünyalarında uzakta kaldıklarında şiddetli bir depresyona girmeye başlıyorlar.
İşte birbirlerine artık kaşımıyorlar, kendilerini yaralıyorlar, yemekten içmekten kesiliyorlar.
Yani diyor her ne kadar o hayvanat bahçesinde onlara doğal bir ortam sunulmaya çalışılsa bile gerçek doğalarından uzak kalmak onları depresyona sürüklüyor.
Bu insanda da aynısı.
Isabelle hatta bunu şöyle anlatıyor.
Oxford'da çalıştığı zamanlarda depresyona girmiş ve mutsuz olduğu çok zaman olmuş.
Fakat Kongo'daki yağmur ormanlarına bonoboları incelemeye gittiğinde hiç depresyona girmediğini fark etmiş.
Oysa ki gittiği sıralarda Kongo'da savaş varmış, yağmur ormanlarında gerçekten hiçliğin içerisinde yaşıyormuş.
Yani çok zor şartlarda, böyle işte elektriği suyu olan bir evi yok, yatacak iyi bir yeri yok.
Gerçekten tehlikenin ortasında savaşın olduğu bir ülkede ve yağmur ormanlarında bonoboları inceleyen bir kadın.
Diyor ki işte orada hiç depresyona girmedim.
Çünkü aklıma öyle depresyona girecek bir şey gelmedi.
İşim gücüm vardı, doğanın zorluklarıyla savaşıyordum bir yandan.
Fakat... Her şeyin kolaylaştığı bu modern çağda diyor mesela Oxford gibi İngiltere'nin işte belki de dünyanın en iyi yerlerinden birinde gayet medeniyetin olduğu bir ülkede depresyona
girdiğini ve kendisini mutsuz hissettiğini söylüyor.
Ve diyor ki yazara ne olursa olsun doğaya gitmelisin.
Uzun yürüyüşler yapmalısın.
Bakmalısın. Doğanın atalarımıza hissettirdiği hisleri yeniden yaşamalısın.
Belki ayağına bir çalı takılacak.
Belki bir hayvan sesi duyacaksın ve korkacaksın.
Belki yorulacaksın, terleyeceksin, kuşların sesini duyacaksın, ağaçların hışırtısını duyacaksın.
Tüm bunlar diyor sana yaşadığını hissettirecek.
Çünkü insan yaşadığını hissetmediğinde depresyona girer.
Bu kısmı okuduğumda aklıma Japonların...
Orman banyosu dedikleri bir şey geldi.
Japonlar orman banyosu yapıyorlar gidip de.
Uzun işte çıkıyorlar uzun bir orman yürüyüşü yapıyorlar ve buna da orman banyosu adını takmışlar.
Bu yürüyüşlerde streslerini attıklarını ve zihinlerini topladıklarını söylüyorlar.
Ne olursa olsun doğayla vakit geçirmek ister sevin ister sevmeyin bir ihtiyaç.
Ve depresyonumuzu iyileştiren, bize yaşadığımızı hissettiren şeylerden biri.
Yedinci madde, umutlu ya da güvenli bir gelecekten kopuk olmak.
İşte tam da burada herhalde uzun uzun konuşabilirim ama çok da fazla dert yanmak istemiyorum sizlere.
Bizler hepimiz bu ülkede yaşıyoruz ve özellikle genç nesil olarak benim işte yaş aralığım bence çok da umutlu hissetmiyor.
Mesela kendi adıma söyleyeyim.
Her zamankinden daha fazla çalışıyorum sürekli.
O çalışma yüküm artıyor, iş yüküm artıyor ama kazancım ya da geleceğe dair umudum gittikçe azalıyor.
Bu ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair umudum elimde olmadan azalıyor.
Yani buna hakim olamıyorum bir türlü.
Ve gelecekten umut duymamak, geleceğe karşı güvensizlik duymak da biz depresyona ileten şeylerden bir tanesi.
Ve sanırım buna kendi kendimize çözülmemiz imkansız.
Yani ben bireysel olarak buna ne kadar çözüm bulabilirim?
kendi kendime, ben kendimden sorumluyum, kendi kazancıma bakarım, kendi parama bakarım.
Ama böyle bir şey mümkün değil.
Bizler toplumsal varlıklarız.
Ve kitabın ilk maddelerinde söylendiği gibi toplumun yararını düşünmediğimizde ve mutsuz bir toplumun içerisinde yaşadığımızda bizler de otomatik olarak mutsuz oluyoruz.
Hatta bununla ilgili kitapta yine çok güzel bir deneyden bahsediyordu yazar.
Ve bu deneyde Avrupalılar ve Asyalılar var.
Her iki gruba da kısıtlı olarak mutlu olmaya çalışmaları söyleniyor.
Avrupalılar ve Asyalılar kısıtlı olarak mutlu olmaya çalıştıklarında Avrupalıların mutlu olamadıkları fakat Asyalılarınsa mutlu oldukları gözlemleniyor.
Diyorlar ki neden böyle bir şey oldu?
Yani Avrupalılar mutluluğu bulamazken Asyalılar nasıl buldu?
Çünkü Asyalılar kendilerinden önce çevrelerini mutlu etmeye çalışıyorlar, toplumu mutlu etmeye çalışıyorlar.
Avrupalılar ise sadece kendilerini mutlu etmeye çalışıyorlar ve bu yüzden mutlu olamıyorlar.
Bununla ilgili de en iyi örnek şu, bir fotoğraf gösteriliyor her iki grubada.
Fotoğrafta bir kız var.
Kızın yüzü gülüyor ve kızın etrafında insanlar var.
Diyorlar ki... Bu kız sizce mutlu mu?
Avrupalılar kızın mutlu olduğunu, Asyalılar ise kızın mutsuz olduğunu söylüyor.
Neden farklı yanıtlar verdikleri sorulduğunda ise Avrupalılar çünkü kızın yüzü gülüyordu ve mutlu olduğunu düşündük diyorlar.
Asyalılar ise kızın yüzü gülüyordu ama çevresindeki insanların yüzleri gülmüyordu.
Etrafı mutlu olmayan bir insan mutlu olamaz.
Bu yüzden kızın da mutsuz olduğunu düşündük diyorlar.
Evet arkadaşlar.
Eğer umutlu bir gelecek istiyorsak, daha iyi bir gelecek istiyorsak sadece kendimizi için değil toplumumuz için de çalışmamız gerekiyor.
Ben bu konuda artık daha farklı adımlar atacağım.
Kendi adıma bunu söyleyeyim.
Bu ülkenin de geleceği bizim elimizde.
Hazır Cumhuriyet'in 100.
yılına da girmişken. Böyle benim milli duygularım çok kabardı.
Asla kendimi milliyetçi bir olarak tanınamam ama ülkemi, cumhuriyeti, Atatürk'ü ve onun ilkelerini çok seviyorum ve sonuna kadar sadığım.
Bu cumhuriyetin 100. yılının da bana verdiği motivasyon, heyecan ve güçle daha ülkemi düşündüğüm.
daha fazla topluma katkıda bulunmaya çalıştığım, çevremi daha mutlu etmeye çalıştığım ve geleceğime sadece kendim için değil de ülkemdeki bütün gençler, herkes için yatırım yapmaya çalıştığım bir
noktadan bakacağım. Size de bunu tavsiye ediyorum.
Eğer umutlu bir gelecek, daha iyi bir hayat ve daha mutlu bir toplum istiyorsan el ele vermemiz gerekiyor.
Etrafımızda düşünmemiz gerekiyor.
Sadece ben demek bize bir şey getirmiyor.
Yani sadece ben dediğimizde o mutluluğu zaten yakalayamıyoruz.
O halde ne yapacağız?
Birbirimiz için, bütün bu güzel insanlar için, bu güzel ülke için çalışacağız.
Daha iyi bir geleceği inşa etmek için hep birlikte çabalayacağız.
Ve Cumhuriyetimizin 100.
yılı kutlu olsun. Bunu da buraya eklemek istedim.
İyi ki bu topraklarda doğduk.
Bazen ne kadar öfkelensen bile bu ülkede yaşadığım için kendimi mutlu ve şanslı hissediyorum.
Atatürk gibi bir liderin çıktığı bir ülkede yaşadığım için de kendimi çok şanslı hissediyorum.
Cumhuriyette sonuna kadar koruyacağımıza inancım tam.
Biraz duygulandım.
Evet, depresyondan, mutsuzluktan Cumhuriyete bağladık arkadaşlar.
Ama yapacak bir şey yok.
Bence yerinde bir bağlama oldu.
Son maddemiz ise genler ve beynimizdeki değişimler.
Elbette ki bizi depresyona ve bu tarz mutsuz hislere genlerimiz ve beynimizdeki bazı şeyler de sürüklüyor olabilir.
Mutsuzluğun gensel bir aktarımı var.
Fakat şöyle diyor araştırmacılar, depresyon size aktarılmış olabilir fakat o gen aktive edilmezse depresyona girmezsiniz.
Yani çevrenizin buna uygun hale gelmesi gerekiyor o depresyon geninin aktive olabilmesi için.
İşte bütün bu maddeler bir araya gelirse ve sizde de bu gen varsa otomatik olarak mutsuz olursunuz diyorlar.
Ama iyi bir haberim var, insan beyni de değişebilen bir şey.
Yani insanın beyninin bir...
Neuroplastik sitesi var.
Biz her ne kadar mutsuz, umutsuz hissetsek bile tam tersini beynimize öğretebiliriz.
Beynimizi çok daha mutlu olmaya, çok daha iyi hissetmeye yönlendirebiliriz.
Yaptığımız aksiyonlarla, çevremizi düzenleyerek aldığımız bilinçli kararlarla o nöral yollarda değişiklikler yaratabiliriz.
İnsanın beyni yani müthiş bir yapı gerçekten.
Nöroplastiste ile ilgili bir bölüm zaten hazırlamıştım ama sanırım yeni okuduğum araştırmaları da bir araya getirerek yeni bir bölüm daha hazırlayacağım.
Kişinin o kendi içsel gücünü keşfetmesinde beyninin nöroplastistesini keşfetmesinin de büyük rolü olduğunu düşünüyorum.
O yüzden bunun altını bir kez daha çizmek istedim.
Evet. Artık toparlayacağım bölüm birazcık uzun oldu.
Böyle kitabı bitirdikten sonra kendi kendime bir mutluluk reçetesi yazdım.
Onu paylaşacağım sizinle.
Dedim ki maddeler de önümde.
Birinci olarak üret.
Üretebildiğin kadar üret yazdım.
Yani podcastlerini üret, içeriklerini üret, kendin için bir şeyler yap, kendin için dans et, iyilikte bulun, yardım et ve yaratıcılığını konuştur.
Tüm bunlar hem sana hem de çevrene iyi gelecek ve içsel değerlerinle bağ kurmana yardımcı olacak.
İkinci olarak bağ kur yazdım.
Yani güzel insanlarla, iyi insanlarla bağ kurmaktan çekinme, birileriyle tanışmaktan çekinme, korkma yazdım.
Üçüncü madde dene, dene ve dene.
Çünkü denemek...
Bizim öğrenme yöntemimiz, yeni insanlarla tanışma yöntemimiz belki de, belki dizlerimiz incinecek, belki üzüleceğiz ama yine denemeye bir şekilde devam edeceğiz.
Burada denemek derken kendinizi zorlamak ve hırsa kapılmak ve sürekli bir şeyin çabanın içerisinde olmaktan bahsetmiyorum.
Sadece hayatın içerisinde olmak yani aktif olabilmekten bahsediyorum.
Yaşamaktan ve umut etmekten vazgeçmemekten bahsediyorum.
Ve son olarak da şey yazdım.
Duygularını paylaşmaktan ve park yürüyüşlerini yapmaktan sakın vazgeçme.
Zaten ben sık sık doğayla vakit geçirmeye çalışıyorum.
Düzenli olarak parkta yürüyüşlere çıkarım, bir şeyler yaparım.
Ama onun da ötesinde duygularımı paylaşma yönünde bazı...
Eksikliklerim olduğunu fark ettim.
Arkadaşlarımla hislerimi paylaşmaktan çekinmiyor ama gerçek anlamdaki bazı derin duygularımı saklıyorum.
Belki de utanıyorum onları paylaşmaktan birisiyle.
Çok alakasız bir şekilde.
Bu konuda daha paylaşıma açık olmaya karar verdim.
Ve daha böyle birileriyle gerçek anlamda iletişim kurmak için kendimi daha da açmaya karar verdim.
Kendim için yazdığım reçete böyleydi.
Umarım size de bu reçete iyi gelir.
Umarım bugün burada dinledikleriniz size çok iyi gelir.
Kitapta çok daha detaylı şeyler var.
Okuyabilirsiniz. Ve gerçekten beğeneceğinizi düşünüyorum.
Fayda sağlayacağınızı da düşünüyorum.
Aslında bugün söyleyeceklerim bu kadar.
İnanın konuşmaktan birazcık bo...
Boğazım kurudu. Ama kaydetmesi benim için çok keyifli bir bölüm oldu.
3 haftalık bir ara vermiştim podcastlerime ve 3 haftadan sonra yeniden geri döndüm.
Mikrofonumu konuşmayı gerçekten çok özlemişim.
O halde kendinize çok iyi bakın.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
