
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Zorluklar başımıza gelen felaketler midir, yoksa hayatı anlamlı kılmak için çaba gösterip aşmamız gereken, karakterimizi geliştiren öğrenme yolları mıdır? Podcastin bu bölümünde Spinoza, varoluşçuluk, sorumluluktan kaçış ve kendine hak görme kavramları üzerinden çabayı övüyoruz. Şimdiden keyifli dinlemeler :)Kitap Kulübüne Katıl: https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar ******* Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Bugün zorlukların ve çabanın hayatımızdaki önemi üzerine konuşacağız.
Bölümün başlığının birazcık iddialı olduğunun farkındayım.
Çabalamak gerçekten hayatımızın anlamı olabilir mi?
Bence olabilir. Bölümü dinledikten sonra sizin de fikirlerinizin bu yönde değişeceğine neredeyse eminim.
Bu bölümde çok sevdiğim ve hatta en sevdiğim filozof olan fikirleri, hayatımı ve bakışımı derinden etkileyen Spinoza'nın konatus kavramından, zorluklardan, birazcık determinizmden,
sorumluluktan ve sorumluluktan kaçışın hayatımıza getirdiği olumsuz etkilerden bahsedeceğim.
Hayat yaşandıkça güzeldir.
Eğer hayat yaşamak istiyorsa...
O güzelliklere erişmek istiyorsak önümüze çıkacak olan zorluklara ve o zorluklarla mücadeleye yani çabaya gönüllü olmamız gerekir.
Bundan önceki bölümlerde de birkaç defa söylediğim İlber Ortaylı'nın çok sevdiğim bir sözü var.
Diyor ki neden ben bunu yaşıyorum?
Neden ben bu coğrafyada doğdum?
Neden ben bu ailede doğdum?
Diyen insandan daha ahmak biri yoktur.
Elbette ki bunları söylemek anlamsız olabilir.
Ama yine de kendi kendimize bunları sıkça tekrar etmiyor muyuz?
Neden benim başıma bu geliyor?
Neden ben depresyona giriyorum sürekli?
Neden benim biyolojim diğer insanlar gibi değil?
Neden benim ailem böyle değil?
Neden bu ülkede doğdum?
Gerçekten insanın başına her şey gelebilir.
En basitinden harika bir ailede doğmuş, Çok iyi bir ülkede yaşıyor olsanız bile biyolojiniz nedeniyle bir türlü mutlu olamıyor olabilirsiniz.
Evet bu da bir gerçek. Kimi insanların serotonin hormonları diğerlerine göre daha az oldukları için kronik olarak neredeyse mutsuzlar.
Ve bu da bizim başımıza gelebilecek şeylerden sadece bir tanesi.
Kendi açımdan baktığımda hayatımda tanıdığım çok az insanın içerisinden geçtiği bazı büyük zorluklardan geçtim.
Ve hala da geçiyorum.
Tüm bunları düşündüğümde kendi kendime bazen hayıflanmadan edemiyorum.
Bu kadar çok zorlukla karşılaşmasaydım acaba nasıl biri olurdum?
Bir keresinde çok sevdiğim bir dostumla sohbet ediyorduk ve bana şöyle dedi.
Bundan birkaç gün önce dedi birisiyle buluştum.
Bu buluştuğu kişi arkadaşımın bir arkadaşı ve o kişinin oldukça şanslı bir hayatı olduğunu düşünüyor.
Çok iyi bir aile doğmuş, iyi bir sevgilisi var yakında evlenecekler, çok iyi bir akademik kariyeri var, geleceği harika, parlak.
gözüküyor. Çok yakın zamanda da zaten sevgilisiyle evlenip yurt dışına taşınacaklar.
Ona baktığımda dedi şöyle düşündüm.
Bunu seni üzmek için söylemiyorum.
Ama sen bu kızın yerinde olsaydın kim bilir neler başarırdın.
Sen ondan çok daha zekisin, çok daha yeteneklisin.
Eğer onun sahip olduğu aileye ve şartlara sahip olsaydın belki de şu an hayal dahi edemeyeceğin yerlerde olabilirdin.
Tüm gün boyunca ona bakıp bakıp hep seni düşündüm ve kendi kendime de üzüldüm.
Lütfen bu söylediklerim için sen üzülme ama bazen Ben bile senin adına böyle hislere kapılabiliyorum dedi.
O böyle dediği zaman ben de tabii ki de elimde olmadan bu tip sorgulamaları yeniden düştüm.
Tam o sırada yine çok sevdiğim başka bir arkadaşımın tavsiyesiyle Michael Foday'in Saçmalıklar Çağı isimli kitabına başladım.
Hani böyle bazı yazarlar vardır ya sanki yanınızda olsalar onunla en yakın arkadaş olabileceğinizi, saatlerce hiç sıkılmadan muhabbet edebileceğinizi hissedersiniz.
Michael Foley de tam olarak benim için öyle oldu.
Saçmalıklar Çağı kitabında bu çağda uyum sağlayamadığım, anlam veremediğim ne kadar aşırılık varsa, ne kadar saçma ve tuhaf olduğunu düşündüğüm şey varsa hepsine böyle güzel bir
ışık tuttu ve bana dedi ki senle aynı fikirdeyim.
Yalnız değilsin. Bu kitabın içerisinde zorlukları ve çabaya dair de çok farklı bir bakış açısı olduğu için bölüm içerisinde sık sık kitaptan bahsedeceğim.
Olay şu ki arkadaşımın bana söyleyip hayıflandığı, bu kadar zorluğa sahip olmamdan, bu kadar zorlukla baş etmemden dolayı bana üzüldüğü, acıdığı şeyler aslında benim hayatımı,
benim hayatım yapan şeyler.
Bir açıdan bakıldığında beni var eden şeyler bu olaylar.
Kimliğimi, oluşumu.
Geldiğim noktayı. Eğer daha farklı şartlarda doğmuş olsaydım belki de şu an bu podcast'ı asla kaydetmiyor olacaktım.
Bu arada büyük ihtimalle podcast kaydetmiyor olurdum.
Bir gün size neden podcast yaptığım ve neden sosyal medya işine giriştiğimi anlattığım bir bölümde kaydetmeyi planlıyorum.
Gerçekten çok ilginç bir hikayesi var.
Bu arada şunu da söylemiyorum.
Başımıza gelen her zorluğun bir anlamı olmak zorunda değil.
Bazen gerçekten kötü şeyler yaşıyoruz ve bunlar anlamsız gelebilir.
Ama totalde hayatın kendisine bakıldığında yaşamın içerisine karşılaştığımız zorluklar ve onları aşmak için gösterdiğimiz çabaların hepsi bizi biz yapıyorlar.
Hayatımızı oluşturuyorlar.
Çünkü hayat çabadan ibaret.
Çok sevdiğim bir belgesel var Netflix'te, Statz isimli.
Orada psikiyatrist Dr.
Phil Statz'ın söylediği bir şey var.
Diyor ki, hayatta değişmeyecek bazı şeyler vardır.
Bunlardan bir tanesi acı, diğeri ise sürekli çalışmadır.
Yani acı her zaman vardır hayatta ve sürekli çalışmaya kaç yaşına gelirsek gelelim devam etmek zorundayız.
Eğer bunlarla barış ilan edersek, bu fikre şimdiden okey olursak belki de gelecek hayatımız çok daha rahat ve akışta geçer.
Tam burada birazcık Spinoza'nın Konatus kavramından bahsetmek istiyorum.
Hatta onu Michael Foley'in kitabından okuyacağım bir alıntıyla önce size anlatacağım.
Şöyle diyor yazar kitabında, Spinoza çabalamının doğamız olduğu önermesini ortaya atmıştı.
İnsan doğası için kullandığı Latince sözcük Konatus.
çabalama ve gayret anlamlarına gelir.
Her bir şeyin varlığını sürdürmede kullandığı çaba, esasında o şeyin bizatihi özünden başka bir şey değildir.
Ve çabanın değerli olması zorluğuna bağlıdır.
Hiç Spinoza'nın felsefesine daha önce ilgi duydunuz veyahut da bu konu üzerine bir okuma yaptınız mı bilmiyorum.
Fakat Spinoza'ya göre Her birey tanrının kendisi olan doğanın bir parçasıdır.
Her canlı buna dahildir.
İnsan, hayvan veyahut da bitki hepsi doğa tanrının bir parçası.
Aslında onun neredeyse ta kendisidir.
Ve tüm bu varlıkların içerisindeki yaşam gücüne Spinoza Konatus der.
Konatus bireyin, varlıkların, her şeyin aslında içsel gücünün ta kendisidir.
Aslında şöyle söyleyebiliriz.
Konatus kişinin var kalma çabasıdır.
Var olmaya devam etme çabasıdır.
Aynı zamanda Spinoza mutluluğun ve iyi hislerin konatusumuzu arttırdığını, mutsuzluğun ve depresif hislerin ise konatusumuzu azalttığını söyler.
Bir de tabii ki isteklerimiz var.
İsteklerimiz ise konatusumuzu besleyen bir yakıt gibidir.
Onu besleyen, onu devam etmesini sağlayan bir şeydir.
Arabanın benzini gibidir yani.
Varlığın var kalma çabası bir çabaysa yani onun konatusuysa bizler eğer yaşamaya devam etmek istiyorsak sürekli bir hareket ve devinim halinde olmalıyız.
Öyle değil mi? Şöyle düşünelim.
Depresyona girdiğimiz zamanlarda hiçbir şey yapmak istemeyiz.
Aslında orada var kalma çabamız yani konatusumuz ölmeye başlar.
Mutsuzluk gibi hisler Spinoza'nın da dediği gibi konatusumuzu kötü etkiler.
İnsan depresyona girdiğinde yataktan çıkmak istemez, perdeleri açmak istemez, birileriyle görüşmek veyahut da sosyalleşmek istemez.
Karşısına çıkan hiçbir zorluğa karşı çaba göstermek ve onu aşmak istemez.
Fakat kişi enerjik olduğunda, kendini iyi hissettiğinde sanki bütün o zorluklar hepsi aşılabilirmiş gibi gelir.
Yeni insanlarla tanışmaya açık olur.
Yani var kalma çabası, konu atası ayaktadır ve oldukça işlevsel bir şekilde kişiyi hayatta tutmaya devam eder.
Tüm bunları okuduğumda aslında şöyle bir farkındalığa vardım.
Arkadaşlarımla oturup sohbet ettiğimde veyahut da kendi kendime defterime yazı yazarken işte şu geldi başıma, bu kadar çok çalışmak zor.
bunu aşmak için şöyle çabaladım, böyle yaptım diye yakınmak yerine belki de artık şöyle bir tepki verebiliriz.
Bunun için gerçekten çok çabaladım.
Bunun üstesinden gelmek için büyük bir efor sarf ettim ve kendimi oldukça şanslı hissediyorum.
Eğer karşıma bu zorluklar çıkmasaydı, bu çabaları göstermeseydim yaşadığımı hissetmezdim.
İnsanı ayakta tutan bence birazcık da o istekleri ve çabası.
Yani hayalini kurduğumuz şeylere...
Düşünsenize bu hayatta istediğiniz hiçbir şey kalmasa ve uğruna çabalayacağınız hiçbir şey olmasa yaşamak için bir nedeniniz olur muydu?
Hayattaki güzel olan her şey büyük zorluklarla geliyor.
Eğer ben iyi bir iş kurmak istiyorsam bu zor bir şeydir ve çok çabalamam gerekir.
Ben anne olmak istiyorsam bir çocuğa sahip olmak, ona bakmak, büyütmek çok zor bir şeydir, müthiş bir çaba ister.
Ama sonucunda bir evladınız olmuş olur.
Eğer ben bir ev inşa etmek istiyorsam bu oldukça zordur ve müthiş çaba göstermem gereken bir şeydir.
Yani tüm bunları yapabilme kabiliyetimiz beni hem hayrete düşürüyor hem de insanın isteklerinin ve çabasının sonucunda neler başarabildiğini görmek beni çok mutlu ediyor.
Bir şeylere çabasızca ve kolaydan ulaşmak tahmin ettiğimiz kadar aslında güzel bir şey değil.
Hani böyle zor geçmiş, zor ama...
Ama dolu dolu geçmişle pek çok işi hallettiğimiz bir günün sonunda.
Şöyle rahatlamayla koltuğumuza yığılırız ya.
Ya da ne bileyim güzel bir duş alırız.
Sakince bir yemek yiyeriz ve ah bunu hak ettim deriz.
İşte gerçekten yaşadığımızı hissettiren şey bence bu.
Hayat çaba olmadan hiçbir anlam ifade etmiyor.
Bizler çabalamadan aslında kendimizi ölü gibi hissediyoruz.
Yani hareket, devinim ve devamlılık yaşamın özü.
Peki hala çaba bu kadar önemliyse neden bizler başımıza gelen zorlukları kötü bir şey olarak görme eğilimindeyiz?
Sürekli olarak bir yakınma durumundayız.
Çünkü bu da birazcık modern çağını da bize getirdi.
Kendini hak görme durumundan kaynaklanıyor.
Yine Michael Foley'in bu konudaki bakış açısını gerçekten çok sevdim.
Şöyle diyor, herkes kendine bir şeyleri...
Hak görüyor. Herkes daha fazla para kazanmayı, biraz daha ünlü olmayı, sınavlardan yüksek notu almayı, terfi almayı kendine hak görüyor.
Bunlar aslında kötü şeyler değiller.
Her podcast yapan bu alanda başarılı olmayacak.
Her müzik yapan ünlü olmayacak.
Her çalışan iyi bir terfi almayacak.
Bunlar gerçekten mümkün değil.
İsteyebiliriz ve bunun için çabalayabiliriz.
Ama olmayabilir. Sürekli kendimize bir şeyleri hak görmekten aslında vazgeçmek gerekiyor.
Bazen hayatta başarısızlık da vardır.
Hatta diyor ki yazar, başarısızlık başarıdan çok daha yaygındır.
Bir defa başarılı olup 10 defa başarısız olabilirsiniz.
Ve bu normaldir. Sürekli bir şeyleri kazanmak, sürekli bir konularda iyi olmak zorunda değilsiniz ve bu zaten mümkün değildir.
Bu noktada bence şöyle bir bakış açısı geliştirmek gerekiyor.
Yaşamın hiç kimseye çok adil davranmadığını, Ve bizim de bundan payımıza düşeni alacağımızı...
Ne olursa olsun bazen başarılı bazen başarısız olsak da hayatın devam ettiğini ve kimsenin bize gül bahçesi vaat etmediğini sürekli hatırlamak gerekiyor diye düşünüyorum.
Mesela benim de böyle bir zihin yapım vardı.
Mükemmelliyetçi bir insan olduğum için ve yüksek standartlara sahip olduğum için sürekli olarak en iyisini hedefliyordum.
Sürekli olarak. İşte kişisel hayatımda, arkadaşlıklarımda ve ilişkilerimde de.
Ama şöyle bir gerçek var ki ben mükemmel değilim.
Kimse mükemmel değil ve hiç kimse bundan muafta değil.
Bu yüzden o mükemmelliğe ulaşamadığınızda ve hak ettiğiniz, düşündüğünüz şeyleri alamadığınızda hayata ve kendinize sinirlenmeye başlıyorsunuz.
Bu sinir zamanla kendinizi ve etrafınızdakileri cezalandırmaya doğru dönüşüyor.
Ve gittikçe acı vermeye başlıyor, kendinizi prangalara hapsedilmiş gibi hissediyorsunuz.
Akışkan ve esnek olsak, hayatında böyle bir yer olduğunu kabul etsek ve her şeyi kendimize hak görmekten vazgeçsek belki çok daha iyi hissedeceğiz.
Bunun dışında bir de çabalamanın önemini gösteren harika bir deney var.
Bunu sizinle paylaşmak istiyorum.
Çok sevdiğim Mindset kitabının yazarı Carol Divek'in yaptığı bir araştırma bu.
Divek ve arkadaşları bir grup okul öğrencisinin üzerinde bir test yapıyorlar.
Öğrencilere önce bir test çözdürüyorlar.
Sonrasında öğrencilerin yarısına bunu başardığın için çok akıllı olmalısın.
Diğer yarısına da çok çalışmış olmalısın diyorlar.
Yani ne olmuş oluyor?
Öğrencilerin yarısı zekaları için övgü alırken diğer yarısı ise çabaları için övgü alıyor.
Sonrasında bu öğrencilere yeniden bir test yapmak istiyorlar ve önlerine iki tane seçenek sunuyorlar.
Bu testlerden bir tanesi zor bir tanesi ise kolay.
Çabaları için övgü alan öğrenciler zor olan testi seçerken zekaları için övgü alan öğrenciler ise kolay olan testi seçiyorlar.
Karadivek'in buradan vardığı sonuç ise şu oluyor.
Zeki oldukları için övgü alan öğrenciler başarısızlık korkusuna kapılırken çabaladıkları için övgü alan öğrencilerin ise hatalarından ders çıkarma eğiliminde olduğuydu.
Bu zor ve kolay olan testler yapıldıktan sonra öğrencilere diğer arkadaşlarının kağıtlarına bakmaları isteniyor.
Ve yine zeki oldukları için övgü alanlar Kendilerinden daha kötü not alanların kağıtlarına bakıp hemen kendi öz beğenilerini arttırma yoluna giderken çabaladıkları için övgü alanlar ise kendilerinden
daha yüksek not alanların kağıtlarına bakmayı tercih edip hatalarından ders çıkarma yoluna gidiyorlar.
Yani burada görüyoruz ki çabanın övüldüğü zaman insan...
Daha alçak gönüllü hatalarından ders çıkarmaya daha meyilli oluyor.
Zeka övüldüğünde ise daha çok kendine hak görme olayı ve bir kendini beğenmişlik, başarısızlıktan korkma gibi şeyler ortaya çıkıyor.
Size burada bir şey itiraf edeceğim.
Kendimi övme gibi gözükecek farkındayım ama bence harika bir örnek buna.
Çocukluğumdan beri her zaman zekam için övgü aldım.
Hem okumayı kendi kendime öğrenmiş olmamdan kaynaklı hem de okuldaki notlarım hep iyi olduğu için genelde pek bir başarısızlıkla...
yaşlarımdayken karşılaşmadığım için hep bana zeki olduğum söylendi.
Büyüdüğümde ise bu devam etti.
Hala arkadaşlarım ve çevremdeki insanlar zekam için beni överler.
Ama hiçbir zaman çabam için övgü almadım.
Çünkü insanlara çabaladığımı göstermekten hep korktum.
Zaten hiçbir zaman hayalimdeki kadar da çabalamadığımı düşünüyordum.
Zihnimde hep böyle bir kriter vardı.
Ve sürekli başarısızlıktan korktuğum için bazı şeylere girişmekten kendimi alıkoydum.
Özellikle iş hayatına atıldıktan sonra bu benim Beni çok fazla etkilemeye başladı.
Çünkü iş hayatına girdiğinizde özellikle benim gibi kendi işinizi yapıyorsanız hani böyle ufak bir girişim gibi görüyorum ben kendi yaptığım işi, düzenlediğim şeyleri insanların beğenisine sunuyorum ve alan alıyor, almayan almıyor.
Ve bu noktada başarısızlık korkusu o kadar çok etkin olmaya başlıyor ki eğer çabalamazsam bir noktaya gelemeyeceğimi çok iyi fark ettim.
Ve bu durum aslında gittikçe beni zorlamaya başladı.
Artık sadece zekam değil, çabam da gerekiyordu.
Ve insanlar zekama değil, çalıştığım insanlar ortaya koyduğum efora bakıyorlardı.
Bir de elbette beni deli gibi zorlayan, çağımızın hastalıklarından biri olarak da görülen ADHD'den muzdaribim.
Bunu birkaç defa podcastlerde söyledim.
Benim dikkat eksikliğim çocukluktan konulmuş bir tanı bu arada.
Hani böyle sonradan ortaya atılan bir şey değil.
Ve beni genelde çok fazla zorluyor.
Arkadaşlarımla muhabbet ederken de bir işler için...
çalışırken de, bir şeye odaklanmaya çalışırken de sürekli dikkatim dağılıyor.
Bir konuşmanın ortasındayken bir anda farklı bir yere varabiliyorum.
Şu podcast'i kaydetmek bile bazen benim için çok zor olabiliyor.
Bazen o kadar harekette oluyorum ki etrafımdaki kişiler bundan rahatsızlık dahi duyabiliyorlar.
Fakat benim ADHD'imin olması veyahut da herhangi başka bir rahatsızlıktan da muzdarip olabilirdim.
Bu hayatla çabalamam için bir engel mi?
Bir şeyleri yapmaktan vazgeçmem mi gerekiyor?
Ben böyleyim ve bunun için yapabileceğim bir şey mi?
Yok mu demem gerekiyor?
Bu noktada yine Michael Foley'in çok güzel bir bakış açısı var.
Diyor ki, çağımızın getirdiği şeylerden bir tanesi de katı bir deterministik düşüncedir.
Yani her şeyin genlerimizden veyahut da evrimleşmemizden veyahut da biyolojimizden kaynaklandığını düşünüyoruz.
Pekala, gerçekten de böyle mi?
Evrimsel biyologlar biliyorsunuz bazı şeyleri evrimle bağdaştırıyorlar ki böyle bakıldığında her şey çok açıklanabilir duruyor.
Ki genelde ben de evrimsel biyologların açıklamalarını oldukça tatmin edici buluyorum.
Bazı bilim insanları ise davranışlarımızı genlerimize bağlıyorlar ve diyorlar ki genlerinizden gelen kalıtımsal nedenlerden dolayıdır bu.
Ki bu da mantıklı olabilir. Genlerimiz de çünkü üzerimizde büyük etkiye sahip.
Hem sahip olduğumuz hastalıklarla ilgili, hem karakterimizle ilgili, görünüşümüzle ilgili çoğu bilgiyi genlerimiz taşıyor.
Kimileri ise bunun beynimizdeki kimyasalların eksik olmasına bağlıyor.
Peki biz bunları böylece kabul edip, tamamen hiçbir şekilde özgür irademizin olmadığını varsayıp, katı bir deterministik bakış açısıyla benim elimden bir şey gelmez.
Ben zaten ADHD'yim, bende zaten şöyle bir bozukluk var deyip kendimizi sanmamız mı gerekiyor?
Hayır. Çünkü başka bir etken daha var hayatımızda bizi etkileyen.
O da çevre. Varoluşçu filozoflardan ne kadar çok etkilendiğimi hepiniz biliyorsunuz.
Ve yine çok sevdiğim varoluşçu filozof Sartre şöyle söylüyor.
Herkes kendi hayatından ve kendi seçimlerinden sorumludur.
Ben aslında çok katı bir varoluşçu değilim.
Yani bütün sorumluluğu ve suçu bireyin omuzlarına yükleyen bir bakışım yok.
Fakat bireyin seçimlerini ve kendi çevresini düzenlemenin bu noktada çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Nasıl? Benim ADHD'imin olması etrafımı buna göre düzenleyip bununla baş etme konusunda etkili adımlar atamayacağım anlamına gelmez.
Mesela ben ne yapıyorum?
Masamı sürekli düzenli tutmaya çalışıyorum.
Çevre mi? kendime çalışmayı hatırlatacak şekilde düzenliyorum.
Bir işe başladığım zamanlarda bildirimlerimi hep sessize alıyorum.
Mesela Instagram'da çok fazla takipçim var ve sürekli bana mesaj geliyor Instagram'dan.
Eğer Instagram bildirimlerim açık olursa ben kafayı yerim.
Genel olarak bu arada kafayı yerim.
Yani bir insanla muhabbet dahi edemem.
O yüzden Instagram bildirimlerim sürekli olarak kapalı.
Hatta bazen WhatsApp'ı da sessize alıyorum.
Her şey sessize aldığım zamanlar oluyor.
Bu şekilde birazcık daha uyaranlarımı azaltmayı tercih ediyorum.
Veyahut da uzun doğa yürüyüşleri, sakin ve sessiz kendi kendime geçirdiğim vakitler, çok sevdiğim bir kitabın içerisinde kaybolmayı deneyimlemek.
Bütün bunlar benim bu ADHD'ime oldukça iyi gelen şeyler.
Yani suçu tamamen beynime veyahut da genlerime atmak yerine bu konuyla ilgili etkin adımlar atmaya ve çabalamaya çalışıyorum.
Çünkü Eğer hiçbir şeyin üzerinde gücüm olmadığına inanırsam ve çabadan vazgeçersem korkunç bir nihilizmin ve karamsarlığın kollarına düşerim ve ilerleyemem.
Fakat hayat umut ettikçe, devam ettikçe ve çabaladıkça güzel.
Aslında hayatın anlamı bu.
Konatusumuz bizim bu.
Var olabilmek için çabalamaya devam etmemiz gerekiyor.
Var kalmanın kendisi bir çaba.
Daha da güzeli ise davranışlarımız ve seçimlerimiz beynimizde değiştirebiliyor.
Nasıl? Bu da çok sık bahsettiğim nöroplastiste kavramıyla ilgili.
Biz bazı konularda yetersiz olabiliriz.
Bazı şeyleri çok iyi yapamıyor olabiliriz.
Ama zamanla zamanla çabaladıkça beynimizde yeni nöral ağlar, yeni yolaklar oluşturur.
Kendimize farklı şeyleri öğretme gücümüz var.
Mesela ben dikkatli olmayı bir noktada dikkatimi yoğunlaştırabilmeyi kendime öğretebilirim.
Bu benim beynimin nöroplastistesi yani değişim gücüyle alakalı.
Egzersiz yaparak yürüyüşler yaparak belki meditasyon yaparak meditasyon bu arada çok etkili bir yöntem bu noktada aktif bir çaba göstererek beynimi değiştirebilirim bireyin sorumluluklarını kabul edip etkin
ve bilinçli olarak adım atması ve kendini değiştirmeye çabalaması bu dünyadaki en kıymetli şeylerden bir tanesi benim gözümde çünkü bu kadar yaşamaya gönüllü olan kendini, bedenini, zihnini
değiştirmeye, kendi hayatının sorumluluğunu aktif bir şekilde almaya çabalayan kişinin bu hayatta mutsuz olmasının çok da mümkün olmadığını düşünüyorum.
Zaten o kişi elinden geleni yapmıştır.
Fakat tüm bunları yaparken yine az önce de bahsettiğim kendini hak görmeye tuzağına düşmemek lazım.
Ben böyle zamanlarda yani bir şeyler için çok çabalayıp da sonucunu alamadığımda kendime hep şöyle diyorum.
Senin çaban değerliydi.
Bu sefer sonuç alamamış olabilirsin.
Ama başka bir zamanda kesinlikle alacaksın.
Çünkü çaba böyle bir şeydir bu arada.
Benim bir tane tanıdığım bir arkadaşım vardı.
Şimdi aklıma o geldi örnek olarak.
Bir Instagram hesabı vardı ve Instagram'da uzun zamandan beri içerik üretiyordu.
Fakat bir türlü takipçi kitlesi büyümüyordu.
O kadar çok bunun için çabaladı.
Böyle birkaç sene hatta çabaladı.
Bir türlü büyümedi yani.
3-4 binde kaldı. Ve ben o sırada ben de işte Instagram hesabı açmıştım.
Ondan hatta bir süre sonra açmıştım hesabımı.
Ben ona göre bayağı bir kat kat büyüme gösterdim.
Fakat sonrasında birden bir şeyler oldu ve çabasının karşılığını almaya başladı.
Şu an hesabı kendisini çok çok ileriye götürdü ve hayatı bu noktada değişmeye başladı.
İstediği gibi içerikler üreten bir içerik üreticisine dönüştü aslında sorarsanız.
İlk başlarda umutsuzluğa kapılıp kendisine hak görme tuzağına düşüp ben bu kadar çabaladım ve olmadı deyip sinirlenip hayata küslük bıraksaydı şu an olduğu bu noktaya gelemezdi.
Fakat o çabanın ve yolun kendisine değer verdiği için aslında şu an...
Hem istediği noktaya geldi hem de kendisinden memnun birisi.
Bölümün sonuna doğru yavaş yavaş gelirken aslında hepinize son kez şunu hatırlatmak istiyorum.
Hayat değişken ve akışkan bir yapıya sahip.
Önemli olan yaşamın içerisinde akmayı ve bu akışın içerisinde kendi hayatımızı ve kendimizi dönüştürmek için aktif bir şekilde çaba göstermeyi ihmal etmemek gerekiyor.
Şu an olmayan bir şey gelecekte olabilir veyahut da hiç olmayabilir.
Hayatın her şeye hakkı vardır bunu sakın unutmayın.
Fakat hiçbir şey sonsuza kadar kötü sürmez.
Zorluklar ve çaba, başımıza gelen iyi veyahut da kötü şeyler bizi biz yapan.
karakterimizi, olduğumuz kişiyi ortaya çıkaran şeylerdir.
Doğduğum yer, başıma gelenler, çabalarım, şu noktaya beni getiren her şey aslında beni ben yaptı.
Bugün bu konuşmaları yapmama sebebiyet verdi.
Ben bu sayede bilgi oldum.
Belki de başka şartlar altında da olsaydım asla sahip olamayacağım.
İçgörülere sahip oldum bu sayede.
Daha iyi bir hayat benim için mümkün müydü bilmiyorum.
Ama bana kalırsa mümkün hayatlarımın en güzellerinden birini yaşıyorum.
Bu düşüncemin sebebi... Hedefi harika şartlara sahip olmam ve çok iyi şeyler yaşıyor olmam değil.
Tamamen hayatımın sorumluluğunu almış ve elimdekilere bakıp yapabileceğimin en iyisini her zaman yapmış olduğuma emin olduğum için.
Şimdi şöyle dönün, hayatınıza bir bakın.
Başınıza gelen iyi veya kötü şey olan her şeye ama her şeye teşekkür edin.
Sizi siz yaptıkları için, bu noktaya getirdikleri için onlara olan minnettarlığınızı sunun.
Sonrasında ise önünüze bakın.
Bu hayat sizin hayatınız.
Konautusunuza, neşenize sahip çıkın.
Ve size tam bu noktada harika bir kitap tavsiye etmek istiyorum.
Çetin Balaniye'nin Zibinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor isimli kitabı.
Bence kesinlikle okumalısınız.
Hayattaki neşenizi ve mutluluğunuzu artıracağına emin olduğum bir kitap.
Gönelsesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Eğer bu bölümü sevdiyseniz sevdiklerinizle paylaşmayı lütfen unutmayın.
Beni Instagram üzerinden etgenelseslerpodcast ismiyle aratabilir ve takip edebilirsiniz.
Instagram'da düzenli olarak içerik üretiyorum.
Okuduğum kitapları, hayatıma dair küçük anekdotları oradan paylaşıyorum.
Eğer podcastleri seviyorsanız bence oradan da beni takip etmeyi seversiniz diye düşünüyorum.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Çabalamaya devam edin.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
