
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde bir hafta önce gittiğim tatilde yaşadığım bazı şeylerin beni nasıl hayatın anlam ve amacı üzerine sorgulamalara ittiğini konuşuyoruz. Kendimce hayatın amacını irdelediğim ve neyi neden yapıyoruz sorusuna yanıt aradığım bir bölüm oldu. Şimdiden keyifli dinlemeler :)Duygusal Zeka Ve İlişkiler Atölyesine Katıl:https://superpeer.com/bilgesen/collection/duygusal-zeka-ve-iliskiler-atolyesiKitap Kulübüne Katıl : https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar*******Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Kızılay Doğal Maden Suları'nın katkılarıyla Genel Sesler Podcast başlıyor.
Ne daha fazlası? Ben Bilge.
Lütfen başta okuduğum bu cümleyi unutmayın.
Bölüm boyunca onu anlamlandırmak için çok fazla fırsatınız olacak.
Bu bölümde birazcık tatil anılarımdan, özellikle tatilde aklıma düşen bazı fikirlerden, hayatın anlamı ve amacı üzerine kendi kendime geliştirdiğim düşüncelerden bahsedeceğim.
Özellikle hayatın anlamı üzerine olan fikirlerimi çok da fazla ciddiye almamanızı öneririm.
Çünkü doğruluğu kanıtlanmış şeylerden değil, kendi bireysel ve öznel fikirlerimden, düşüncelerimden bahsedeceğim.
Eğer bu sizin ilginiz çekiyorsa lütfen dinlemeye devam edin.
Yaklaşık 5-6 gün önce tatilden döndüm.
Arkadaşlarımla birlikte Ayvalık'a ve Cunda'ya gittik.
Orada çok güzel vakit geçirdik gerçekten.
Bu yıl yaptığım ilk tatildi ve büyük ihtimal son tatil olacak.
Yeniden çıkabileceğimi düşünmüyorum.
İşlerimi ve kedimi bu kadar uzun süre bir daha bırakamam diye düşünüyorum.
Fakat tatil sürecinde aklıma gelen, beni düşündüren çok fazla şey oldu.
Aslında sorarsanız tatile dinlenmek amacıyla çıkmıştım.
Kendi kendime böyle bazı bunalımları...
ve düşünce krizlerine girmek için değil.
Tatil bana dinlenmeyi, eğlenceyi, neşeyi ve mutluluğu kesinlikle verdi.
Ama onunla birlikte aklıma bazı fikirler de düşürdüm.
Ayvalık'a gittiğimiz ilk gün hava oldukça nemli ve sıcaktı.
Bunaltıcı bir hava hakimdi ve o zaten beni birazcık böyle sıkıştırmaya başladı o gün.
Arkadaşlarım... Çok tatlı eski bir Rum evi tutmuşlar.
Bu ev restore edilmiş.
Bu tarz evler zaten benim içimde yine farklı duygular uyandırırlar.
Evin kapısına geldiğim an bu evi çok seveceğimi hissetmiştim.
Yerleştikten sonra akşam üzerine doğru bir şeyler yemek için dışarıya çıktık.
Ve sonrasında da ayrılıkta ünlü bir muhallebici varmış sanırım.
Badeni muhallebi yapıyorlarmış.
Oraya gittik. Gittiğimiz zaten her yer çok sıkışıktı.
Ve muhallebici de aynı şekilde çok sıkışık ve kalabalıktı.
Neyse zar zor geldim. bulduktan sonra oturduk muhallebilerimizi sipariş ettik.
Ben yemekte yani akşam yemeğinde çok fazla yediğim için muhallebi yemeğe yerim kalmamış.
O yüzden bir şey söylemedim.
Siparişler geldikten sonra tam böyle arkadaşlarım yerken ben de çayımı yudumlarken kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım ve sanırım o anın varoluşsal bir krize girmek için çok doğru bir an olduğuna karar verdim.
Kararı Bilinçli olarak ben vermedim ama içimde bir his uyandı.
Uzun zamandan beri beni yoklamayan ve yanıma uğramayan bir his.
Bu hayatla ne yapıyorum hissi.
Böyle çok garip anlarda ve çok garip zamanlarda olduğum ortama yabancılaşabiliyorum ben.
Yabancılaşma kavramı üzerine çok düşündüm ve bunun ara ara bana uğramasını olağan bir şey olarak kabul ettim.
Eskiden bu fikir yani hayatımla ne yapıyorum fikri bana birden geldiğinde kendimi çok kötü hissederdim ve kaybolmaya başlardım.
Bazen bu beni uzun süreli depresyonlara ya da içsel sıkıntılara sürüklerdi.
Fakat bu sefer daha farklı oldu.
Çünkü bu konuyla ilgili yaptığım uzun okumalar ve daha öncesinde kendi kendime geliştirdiğim ve başka filozoflardan, başka düşünürlerden de yardım alarak...
böyle harmanladığım bir hayat felsefem oluşmuştu.
O imdadıma koştu diyebilirim.
Bu neden buradayım ve hayatımın anlamı nedir hissi beni Ayvalık'ın o güzel koylarında yüzerken bazen gün batımını izlerken bazen arkadaşlarımla oturmuş bir şeyler
yiyip içerken de yakaladı.
Özellikle de denize girdiğim zamanlarda bunu çok fazla hissettim.
Ayvalık'ın Çok güzel koyları var.
Gitseniz zaten biliyorsunuzdur.
Gitmediyseniz de eğer yolunuz oraya düşerse kesinlikle belki bir tekneyle açılıp bir tekne turu yapıp o koylarda yüzün derim.
O güzel ve tertemiz koylara atladığımda belki de boyumun kaç katı kadarı olan suda ve uçsuz bucaksız denize doğru bakıp Kendi kendime yine o ansiyeteye girdim ve ne yapıyorum, ne kadar küçüğüm
ve bunun anlamı ne hissine kapıldım.
Aynı zamanda da doğayla bir araya gelmek de beni çok güzel etkiledi.
Spinoza doğayla birleşmenin bize büyük bir mutluluk ve haz vereceğini, hayatın anlamını orada bulabileceğimizi söylüyor.
Çünkü biliyorsunuz Spinoza'nın...
Doğa tanrı dediği bir şey var.
İnsanın bu doğanın bir parçası olduğunu ve sonrasında oradan yani doğanın içerisinden geldiğini ve öldüğünde de yine onun içine karışacağını, ait olduğumuz yerde daha fazla vakit geçirmenin bizi daha huzurlu ve mutlu
hissettireceğini söylüyor.
Bu konuda kendisine hem katılıyorum hem katılmıyorum.
Doğa bana muhteşem, sonsuz bir huzur verdiği gibi aynı zamanda içimdeki sorgulamaları da ara ara arttırıyor.
Tam böyle doğal güzellikler, sular demişken bölümün sponsoru olan Kızılay doğal maden sularından birazcık bahsetmek istiyorum.
Kızılay doğal maden suları binlerce yıllık kaynaklardan elde ediliyor ve doğallığı bozulmadan hijyene dikkat edilerek son teknolojiyle şişeleniyor.
Kızılay doğal maden sularında oldukça zengin mineral ve magnezyum içeriği var.
Magnezyumun da artık faydaları biliyorsunuz çok ünlü.
Hem uykuya, bağırsak düzenine ve kas yorgunluğuna çok iyi geliyor.
Eğer siz de benim gibi dolabımda maden suyunu eksik etmeyenlerdenseniz birbirinden farklı lezzet seçenekleriyle Kızılay doğal maden sularını tercih edebilirsiniz.
Evet, reklam aramız bittiğine göre bölüme yeniden geri dönüyorum.
Hatırlarsınız, başlangıçta size bir cümle okumuştum ve bunu hatırlayın demiştim.
Hayatın anlamı ve amacı üzerine konuşurken, özgürlük kelimesi ve özgürlüğün içinde ihtiva ettiği anlamlar bence çok önemli.
Böyle kendi kendime balkonda oturup yıldızları izlerken, ayvalığın koylarında yüzerken, arkadaşlarım bademini muhallebiyerken ve pek çok o garip, beklenmedik anlarda içime...
Bu anksiyete düştüğünde hep aynı kelimeyi kendi kendime söyledim.
Özgürüm. Ne demek özgür olmak?
Bu bana varoluşçuluğun hediye ettiği bir kelime.
Varoluşçu filozofların ve varoluşçu felsefenin hayatımdaki yerini sanırım asla yatsıyamam.
Sartre şöyle söylüyor.
İnsan özgürdür.
Her şeyden önce özgürdür.
Ve bir seçim yapabilme hakkı her zaman vardır.
Seçim yapabilmek şu demek.
Kendi hayatımızın anlamını ve amacını kendi kendimize belirleyebiliriz.
Ben yaşamın anlamını bulmaya oldukça bireysel bir yerden bakıyorum.
Eğer daha yüksek, daha kapsamlı bir yerden bakarsam hayat tamamen anlamsız ve boş gelebilir.
Ve büyük ihtimalle zaten öyle.
Bir simülasyonun parçası olabiliriz.
Evrenin bir köşesinde unutulmuş, zavallı bir gezegenin, uzaydaki diğer canlılar tarafından bilinmeyen misafirleri olabiliriz.
Tesadüfen oluşmuş olabiliriz ki bilim bu şekilde oluştuğumuzu söylüyor.
Veya daha büyük bir güç tarafından yaratılabilir.
ve hayatımıza bir anlam yüklenmiş olabilir ve bazılarımız bunu algılayamıyor olabiliriz.
Gerçekten çok fazla şey olabilir.
Bir noktada türümüzün yok olacağını hepimiz biliyoruz ve dünyamızın, galaksimizin, güneş sistemimizin yok olacağını da biliyoruz.
Bilim bunu söylüyor bize.
Bir gün her şey, bu evren de yok olacak.
O halde bunun sonucunda ben kendi kendime şöyle bir yere varıyorum.
Hiçbir şey bilmiyorum. Bir bilinmezliğin içerisindeyim.
Bu yüzden hayatımın bir anlamı ya da amacını olmasını istiyorsam, kaybolmadan ayaklarımın yere basmasını istiyorsam şu ana gelmeyi tercih ediyorum.
Yaşadığım dünyaya ve ayaklarımın bastığı yere bakıyorum ve buradan bir anlam çıkarmaya çalışıyorum.
Şu an bunları hissediyorsam...
Duygularımı yaşamayı tercih edebilirim.
Şu an içerisinden bir şeyler çıkarmayı tercih edebilirim.
Sevmeyi, üretmeyi, yaşamımda yeni bir şeyler yaratmayı ve bunun içerisinden bir amaç çıkarmayı tercih edebilirim.
Ve her şeyin ötesinde şunu çok iyi biliyorum.
Ben bu dünyaya aitim.
Bu dünyanın bir parçasıyım.
Bu dünya benim yuvam.
Ve sadece bir tanecik hayatım var.
Olabileceğim sayısız yer vardı ama buradayım.
Sonsuz olasılıklar var fakat ben bu olasılığın içerisinde yaşıyorum.
Diğer ihtimallere kafa yoracak kadar da aptal değilim.
Bu dünyada benim elimden tutacak, bu hisle benden önce baş etmiş çok fazla düşünür var dediğim gibi benim aklıma direkt hayatın anlamını bulmak deyince Sartre, Kierkegaard, Nietzsche ve Spinoza gibi.
Onlar da şunu söylüyorlar, hayatın bir anlamı veya amacı var mı sorusuna direkt evet veya hayır demek kesinlikle mümkün değil.
Fakat biz o amacı yaratmayı seçebiliriz.
O içimizde oluşan memnuniyetsizlik, yalnızlık, hiçlik, anlamsızlık hisleri yerine kendimiz anlamı, birlikte olmayı, sevmeyi koyabiliriz.
Bunları yaşamayı seçebiliriz.
Sonuçta ben duygularımın gerçek olduğunu düşünmek ve bunların üzerinden bir yere varmayı.
tercih etmek istiyorum. Bu dünyada uğruna savaş verdiğim her şeyin anlamsız olması fikrini kabullenmek istemiyorum.
Eğer öyleyse bile bunu kabul etmek istemiyorum.
Çünkü hayatın içerisinde çok doyum yaşayacağımız, çok iyi hissedeceğimiz anlar da var.
Sürekli böyle hissetmek bence mümkün değil.
Bir savruluşun içerisinde olmamız, ara ara benim tatilde yaşadığım gibi çok gereksiz yerlerde birden varoluşsal bir krize girmemiz...
Çok normal, bunu asla yadırgamıyorum.
Fakat genel olarak hayatımızda iyilik halini tercih edebiliriz.
Hatta buna optimistik nihilizm deniyor.
Yani bir anlamsızlığın ve hiçliğin içerisinde anlam bulabileceğine, kişinin kendisinin bunu yaratabileceğine inanması ve kabul etmesi demek.
Bahsettiğim varoluşçu felsefe de sürekli bundan bahseder.
Öncelikli olarak varoluşçuluğa göre özgür olduğunuzu ve hayatınızın bir anlama sahip olması, Veya olmamasını sizin seçiminize kaldığını kabul etmeniz gerekiyor.
Ben kendi yaşamımda bir amaç belirledim.
Hatta birkaç tane amaç belirledim ve bunları da sizlerle paylaşacağım.
Belki size de bir ilham olur.
Bu hayata beni tutan şeyleri sizinle paylaşmam.
Sizin de kendi hayatınızdan böyle çıkarımlar yapmanıza belki yardımcı olabilir diye düşündüm.
Varoluşçu filozof Sartre şöyle söylüyor.
İnsanı kurtuluşa götüren çizilmiş bir yol yoktur.
Her insan daima kendi yolunu sürekli kendisi...
Ve umut tümüyle kendi içindedir.
İnsanın kendisine bu kadar çok şey yüklemesi ilk başta oldukça korkunç gelebilir.
Özgür olduğumuzu kabul etmek içimizde bir kaygı uyandırabilir.
Bir diğer varoluşçu filozof olan Kierkegaard'ın da söylediği gibi kaygı özgürlüğün baş dönmesidir.
Tüm bunları kendimize yüklediğimizde böyle bir karmaşanın içerisinde bulabiliriz kendimizi gerçekten de.
Bu varoluşçu filozofların yani Sartre'ın ve Kierkegaard'ın ikisinin de yeri bende ayrı.
Ve ikisinin de birbirinden zıt olan çok büyük bir özellikleri var.
Sartre koyu bir ateistken Kierkegaard inançlı bir insan.
Tanrı'ya inanıyor ve bir dine mensup aynı zamanda.
Fakat ikisi de varoluşçu ve ikisinin de bu durumla baş etmekle ilgili iki farklı yöntemi var.
Sartre kişinin umudu ve her şeyi kendi içerisinde bulması, özgürlüğün baş dönmesi olan kaygıyla baş ederken kendi kendine tutunması gerektiğini söylerken Kierkegaard ise Bunu Tanrı'ya yaslanarak
yapmanın çok daha iyi olacağını söylüyor.
Bu inanç ve inançsızlık karmaşasına elbette ki burada girmeyeceğim.
Bu bölümün konusu asla değil.
Sadece herhangi bir dine mensup olmanızın veya olmamanızın bence varoluşluluktan beslenmenize engel olamayacağını düşünüyorum.
Bir diğer varoluşçu isim ise Viktor Frankl.
Viktor Frankl bir psikiyatrist adını duymuşsunuzdur.
Ben de podcast'te çok defa bahsettim.
Ünlü bir kitabı var İnsanın Anı.
o arayışı diye. Frankl Yahudi.
Nazi Almanyası'nda yaşıyor ve ailesiyle birlikte toplama kamplarında uzun bir süre hapsediliyor.
Ailesinin bütün üyeleri öldürülüyor.
Sadece kendisi hayatta kalıyor.
Onu hayatta tutan şeylerden birisinin yazdığı kitap olduğunu söylüyor.
Toplama kamplarına girmeden önce Frankl bir kitap yazıyormuş ve yazdığı kitap da cebindeymiş.
O toplama kamplarında bütün işkenceye, acıya maruz kalırken ve ölümün kıyısında yaşayıp da akrabalarının, sevdiklerinin kaybına şahit olurken Ellie sürekli cebinde.
O minik kitapta duruyor ve kendisine bunu hatırlatıyor.
Bir amacının olduğunu, yapmak istediği bir şeyin olduğunu.
Ben de buradan yola çıkarak şunu söylemek istiyorum.
Benim bu hayattaki en büyük amaçlarımdan birisi ve hayatıma anlam katan şeylerden birisi kendime bir hedef belirlemiş olmam.
Bu hayatta tutkuyla yaptığım, kendi yeteneklerimi kullanabildiğim ve kendimi kanıtlayabildiğim, potansiyelimi kanıtlayabildiğim bir alana sahip olmak.
beni çok hayatta tutuyor ve kendime getiriyor.
Bu benim en büyük amacım.
Şu an bunu işimle yapıyorum.
Yani podcast yaparak, sosyal medya içerik üreterek ve öğrencilerime ders vererek yapıyorum.
Bu şekilde başkalarının hayatlarına anlam katarak, başkalarının hayatlarına, sizlerin hayatlarına dokunarak bir yandan bir yandan da kendi kendimi potansiyelimi ortaya koyduğum için duyumlu hissederek, kendimi kanıtladığımı
hissederek anlamlı ve amaçlı bir hayat yaşadığımı düşünüyorum.
Benim bir İngilizce öğrencim var.
Henüz 12 yaşında. Çok tatlı bir kız gerçekten.
Bana dersin sonunda şöyle bir soru sordum.
Öğretmenim dedi, sizin hayatınızın amacı ne?
Bir an şok oldum. Ondan böyle bir soru beklemiyordum.
Bu öğrencimin şöyle bir özelliği vardır.
Her dersin sonunda bana hayatla ilgili farklı bir soru sorar.
Benim de hoşuma gidiyor onun bana böyle sorular sorması, benim bilgi birikimimden faydalanmaya çalışması, sürekli bunları not alması falan.
Fakat bu soru bir an ağır geldi ve ona da şöyle bir iki dakika düşündükten sonra aynı yanıtı verdim.
Ve dedim ki sanırım benim hayatımın amacı tutkuyla yaptığım, insanlara yardım edebildiğim bir işe, bir şeye sahip olmak.
Eğer hayatınızda kendinizi faydalı hissettiğiniz, işe yarar hissettiğiniz ve yeteneklerinizi ortaya koyabildiğinizi düşündüğünüz bir şey yapmıyorsanız, yaşamınızı oldukça anlamsız ve boş hissetme
olasılığınız yüksek.
Benim hayat amaçlarımdan bir diğeri ise sadece bir tanecik bir hayata sahip olduğumun her zaman farkında olmak ve bu nedenle kendime şefkatli, iyi davranırken çevreme de aynı şekilde
şefkatli ve iyi davranmak.
Düşünsenize tüm evrenin doğuşundan bu yana müthiş bir zaman geçti ve insanlık tarihi...
Bu zaman içerisinde çok küçük bir alan kaplıyor.
İnsanlık yok olduktan sonra da büyük ihtimalle bu evren yaşamını bir süre daha sürdürmeye devam edecek.
Tüm bu sonsuz zaman içerisinde.
Kısa bir süre içinde var olan insanlar olarak yine o insanlık tarihinde çok kısa bir süre kaplayan hayatlarımız ve bu hayatlarımızın içerisinde hayatları bizlerle kesişen başka insanların
hayatları var. Bu kısacık zaman içerisinde kendimize ve çevremize iyi davranmak, güzel anılar biriktirmek, sevmek ve sevilmek, bu anın içerisinde duygularımızın sorumluluğunu almak
ve iyi bir insan olmaya çalışmak bence çok güzel bir amaç.
Ben bilgi olarak şu an 27 yaşındayım ve belki de bir 50 yıl daha yaşayacağım.
77 yaşında hadi öleyim.
Hadi 80 olsun.
Ne kadar olabilir ki daha fazla?
90 olsun, 100 olsun.
Yani burada belli maksimum 50-60 yıllık bir yaşam sürem daha var.
Ve büyük ihtimal bu dinleyenler için de geçerli.
Bu süre içerisinde yaşayacağımız bütün o güzel duyguların sorumluluğunu almak ve iyi seçimler yapmak, kafamızı yastığa huzur içerisinde koyabilmek, sevmeyi tercih etmek, şefkatli bir insan olmayı tercih
etmek sizce de harika bir amaç değil mi?
Bu kısa ömrü çok iyi anlarsınız.
anlamlandıran bir şey değil mi?
Dediğim gibi eğer kendimize bırakırsak ve hayatın anlamsızlığı üzerine kafa yorarsak kaybolmamız çok büyük bir olasılık.
Bu şekilde büyük bir nihilizmin içerisine sürüklenen ve depresif hayat yaşayan çok fazla düşünür ve filozof da var.
Fakat ben onlardan biri olmayı tercih etmiyorum.
Ben mutlu olmayı, anlamını ve amacını kendim yazdığım güzel, dolu dolu bir hayat yaşamayı tercih ediyorum.
Yer geldiğinde bu hayat için fedakarlıklar yapmayı, da kabul ediyorum.
Yeri geldiğinde acı çekmeyi, üzülmeyi de bu hayatın bir parçası olarak görüyorum.
Anlayacağınız İyi bir hayatı, anlamlı bir hayatı bilinçli olarak seçiyorum.
Ve hayatın içerisinde acıya da yer var, mutsuzluğa da yer var.
Ara ara umutsuzluğa düşmeye, kendimizi kötü hissetmeye de yer var.
Hayatın mükemmel bir yer olduğunu ya da bir gül bahçesi olduğunu savunmuyorum.
Acıdan kaçışın olmadığını biliyorum.
Ve acı geldiğinde onunla bir süre vakit geçirmeyi, sonrasında o acıdan bir şeyler öğrenmeyi ve en sonunda da onu salmayı, bırakmayı, Gerekli buluyorum.
Bunun da bize çok fazla şey öğrettiğini, hayatımızı daha anlamlı bir hale getirdiğini düşünüyorum.
Eğer sürekli mutlu olsaydık ve her şey iyi olsaydı, olgunlaşmamıza, büyümemize ve kendimizin daha iyi bir haline gelmemize olanak bulamazdık.
Buda'nın hikayesini hiç duyduğunuzu bilmiyorum.
Buda bir prenstir ve babası onu acıdan uzak olarak büyütür.
Doğduğu andan itibaren ne fakirlik, ne açlık, ne yalnızlık, ne ölüm, ne de hastalık görür.
Hatta yaşlılığı bile görmez.
Zenginlik içerisinde, güzellik, gençlik, sağlık içerisinde büyütür.
Fakat bu da bir gün hasta bir dilenci görür ve şok olur böyle bir şeyin olduğunu görünce.
Ve dışarıda farklı bir hayatın olduğunu düşünerek o hayatı öğrenmesi gerektiğine inanır.
Bir gece yarısı arkadaşıyla birlikte, yanlış hatırlamıyorsam arkadaşıyla olması gerekiyor, sarayını terk eder.
Uzun bir süre. dilencilerle birlikte yaşar, acıyı görür, sokaklarda kalır.
Yani anlayacağınız kötü bir hayat deneyimler ve hayatın anlamını ve amacını orada arar ve sonrasında bir ağacın altında suyun kenarında oturur ve meditasyona başlar, orada aydınlanmaya ulaşır.
Bilmiyorum bizim hayatlarımızdaki aydınlanma bu şekilde mi gelir?
Fakat ben kendimin oturarak ya da sadece düşünerek bir yere varacağımı düşünmüyorum.
Hayatın içerisinde var olmayı, kendi hedeflerimin, hayallerimin peşinden koşmayı, dediğim gibi Sevmeyi ve sevilmeyi, insanlar için ve kendim için iyilik yapmaya sürekli devam etmeyi, tüm canlıları
elimden geldiğince koruyup kollamayı ve iyilik için, iyilik adına bir şeyler yapmayı hayatımın amacı olarak görüyorum.
Bu şu anki benim düşüncelerim tabii ki de.
Gelecekte bu durum nasıl şekillenir, nasıl bir hale varırım bilmiyorum.
Ama anlamsızlığın ve nihilizmin kollarına düşmekten çok korkuyorum.
Çünkü oranın dipsiz bir kuyu olduğunu ve bir çıkışının olmadığını biliyorum.
Ruhumu, kendimi, benliğimi oradan olabildiğince korumaya ve her zaman amaçlı ve iyi bir hayatı yaşamayı bilinçli bir şekilde seçmeye kendimi itiyorum.
Söylediğim şeyler sizin hayat amacınızda yer bulmayabilir.
Siz kendinize farklı şeyler seçebilirsiniz.
Kendi hayatınızın anlamını ve amacını yaratabilirsiniz.
Eğer siz onun var olduğunu düşünürseniz o var olur.
Bu kadar basit. Her şey sizde bitiyor.
Seçim sizin elinizde ve özgürsünüz.
Bugünlük aslında söyleyeceklerim, anlatmak istediklerim bu kadar.
Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum.
Uzatmaya kalksam birkaç tane daha şey anlatırım ama ana fikri zaten verdiğimi düşündüğüm için dallanıp budaklandırmanın bir alemi yok bence.
Sizin bu konuyla ilgili görüşlerinizi, fikirlerinizi gerçekten çok merak ediyorum.
Dün size Instagram'da sorduğum hayatın anlamı ve amacı üzerine bir bölüm kaydedeceğim.
Sizce hayat bir amaca sahip mi diye.
Şöyle bir yanıt geldi. Bu
hem endişe verici hem de rahatlatıcı bir düşünce.
Bize bağlılığı.
Ben özelinde bir anlamı var hayatın.
Bu harika yanıt için bu mesajı yazan kişiye çok teşekkür ediyorum.
Umarım anlamlı bir hayat sürersiniz.
Kızılay Doğal Madençuları'nın sunduğu Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Eğer bölümü beğendiyseniz sevdiklerinizle ve arkadaşlarınızla paylaşmanız beni çok mutlu eder.
Bölümle ilgili yorumlarınızı her zaman bana yazabilirsiniz.
Instagram üzerinden veya mail olarak.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Sevgiyle kalın. Kızılay Doğal Maden Suları'nın sunduğu Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
