
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kişisel bir bölümle karşınızdayım. Hayatımı tamamen kurallar üzerinden şekillendirmesem de, okuduklarımdan ve yaşadıklarımdan elde ettiğim bazı şeyleri maddelere dönüştürdüm. Onları kendi hayat defterimin ilk sayfasına yazdım. Bu kurallara uyarak hayatımı daha zor yapan, canımı sıkan, kararsız bırakan pek çok şeyden kurtulmuş oldum. Ve dedim ki ben neden bunları dinleyicilerimle paylaşmıyorum. Karar vermekten hayat amacını bulmaya, kendini kabul etmeye ve mutluluğa dair pek çok fikrim var. Bana katılıp katılmamak size kalmış. Şimdiden keyifli dinlemeler :) Eğer sizinde kendinize yazdığını kurallar varsa benimle paylaşabilirsiniz.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Senden hiç beklemezdik Bilge.
Hayat kurallarla mı yaşanır?
diyorsanız şimdiden özür dilerim.
Birazcık sizin ilginizi çekmek için böyle bir başlık attım.
Bugün bu bölümde anlatacaklarımın hiçbiri değişmez birer kural değil.
Sadece benim 25 yıllık kısa ömrümde kendimce elde ettiğim ve yaşamımı kolaylaştıran, beni daha mutlu eden bazı fikirler, görüşler veya deneyimler.
Benim hayatımın ilk kuralı.
Kabul et. Psikolog Marshall Nahan, cehennemden çıkışın yolu sefaletten geçer der.
Eğer cehennemden çıkmanın bir parçası olan sefareti kabul etmeyi reddedersen cehenneme geri dönersin.
Bu ne anlama geliyor? Eğer içinde yaşadığın korkunçluğun içerisinden çıkmak istiyorsan birazcık sefil olmayı ya da sefaret içinde olduğunu kabul etmeyi gönüllü olmalısın.
Belki de şöyle çevirebiliriz.
Her ne hissediyorsan ve nasıl biriysen onu hemen kabul et.
İçinde olduğun durumu, duygularını itip çekme veya yok sayma.
Üzgünsen üzgün ol, sürekli torpilemeye veya başkalarının sevimli görünmek için farklaştırmaya çalıştığın yönlerini kabul et.
Kendi yaşam deneyimimden çıkardığım en büyük şeylerden biri, insanın en çok kendini reddettiği ve en çok da kendisinden kaçtığı gerçeği oldum.
Bu konuda üzerine belki saatlerce konuşulur ama tüm konuşma yine sonunda kabul noktasına gelecektir diye düşünüyorum.
Eğer kabul etmezsek...
İlerleyemeyiz. Ben hayatım boyunca hep bir şeyleri reddettim.
Ailemin yaşam biçimini, kendi karakterimi, içinde olduğum bazı boklan konumları.
Argo için üzgünüm ama bazı şeyler ancak argo ile ifade ediliyor.
Reddetmek, olduğum durumu asla değiştirmediği gibi çoğunlukla beni işlevsiz ve kendi gerçekliğinden kopuk biri haline getirdi.
Eğer içinizde kötü bir his varsa ondan kaçmak dünyanın en anlamsız şeyi.
Eğer kendimi kızgınsam...
canım kendim, sen mükemmel bir varlıksın, üzülme ya da aman boşver şimdi bunları demiyorum artık.
Onun yerine neden böyle hissediyorum?
Şu an gerçekten kızgın mıyım?
Yoksa başka duygular da var mı işin içinde diye kendime hep soruyorum.
Öfke sandığım şey gerçekte üzüntü, hayal kırıklığı, kıskançlık, yetersizlik veya ızdırap olabilir mi?
Uzun, çok uzun bir süre hatta daha spesifik olmak gerekirse neredeyse 25 yıllık ömrümde Kendi benliğimin farkına varmaya başladığım andan beri hep kendimden bazı
parçaları reddettim. Annem öyle konuşma dedi, arkadaşlarım ne tuhaf davranıyorsun dedi.
Ben de her deneyimi ciddiye aldım.
Hep bir sevimli görünme çabası, hep bir içimden yükselen duygulardan, işaretlerden kaçma halindeydim.
Şu an çoğunuzun benim durumumla bağlantı kurabildiğini biliyorum.
Çünkü genel olarak insanlar böyle.
Bir gün terapistimin koltuğunda otururken yine kendimden yakınıyordum.
Ben şöyleyim, ben böyleyim.
Bunu nasıl düzelteceğim diye ağlanıyordum.
O da bana düzeltmek zorunda değilsiniz dedi.
Belki siz böyle birisiniz ve herkes sizi sevmek zorunda değil.
Zaten herkesin sizi sevmesi garip olmaz mıydı?
Sonuçta böyle bir şey yapmak için sürekli şekil değiştirmek gerekir.
Ve sürekli her insanın arzusuyla uyum sağlamak gerekir.
Bunları duyduğum an derinlerde bir yerde bir farkındalığa kavuştum.
Evet herkes beni sevmek zorunda değildi.
Ve ben sevimli olmak zorunda değildim.
Mesela bazen olmayacak insanların yanında olmayacak şakalar yapabiliyorum.
Çok konuşuyorum. Kendimi durduramıyorum.
Bir de pot kırmak alnımdaki yazgı gibi.
Yerinde duramayan bir şey anlatırken aşırı heyecanlanan biriyim.
Hemen sesim daha yüksek çıkmaya başlıyor.
Elimde olmadan içimden geleni söylüyorum ve bu çoğunlukla diğer insanları benden soğutuyor.
Aynı ortamda olduğumuz zamanlarda kardeşim benim sansürsüz konuşmalarımdan kalp krizi geçiriyor.
Genelde pek gizlim saklım olmasını sevmiyorum.
Başkalarının saklamam gerektiğini düşündüğü şeyleri dışarı dökmekten çekinmiyorum.
Tabii sürekli gülme durumu var bir de.
Hani çok ünlü bir karikatür var ya böyle bir adam var şey diyor ay ben gülerim.
Eğer bulursam o karikatürü bölüm kapağı yapacağım.
İşte ben tam olarak oyum.
Fazla sinirli ve ciddi kalamıyorum.
Ve hep ay ben gülerim modunda geziyorum.
Bu nedenle bir türlü havalı birine dönüşemiyorum.
Oysa havalı biri olmak istiyorum.
Ama neden her şeye gülesim geliyor gerçekten bilmiyorum.
Terapistim bunun benim sinir sistemimden kaynaklandığını söylemişti bir keresinde.
O halde ne yapmalıyım?
Biyolojimi mi değiştirmeliyim?
Bu imkansız olurdu. Tüm bu özelliklerimden en fenası ise insanların hiç beklemediği anda ters köşe yapmam herhalde.
Bir şey canımı sıktı mı o sevimli, konuşkan ve pek ciddi olmayan kişiliğimin altından garip biri çıkıyor.
Eğer Jung haklıysa bu benim gölgem olabilir.
O zamanlarda yırtıcı oluyorum.
Herkese haddini bildirmek, köprüleri yıkmak gibi saçma sapan şeyler yapıyorum.
Kendimle mücadeleyle geçen yılların sonunda o sonsuz mutluluk halini yaşatan şey Ben de buyumu kabullenmek oldu.
Bu delicesinde bir mutluluk anıydı.
Ben buyum demek, hep öyle kalacağım demek değil.
Hayatı yaşadıkça değişim ve dönüşüm kaçınılmaz olacaktır.
Ama ben kabul içinde olduğum müddetçe, kendimle barış ilan etmiş ve içsel uyum içinde olacağım.
Bu nedenle hayatım için ilk kuralım kabul et.
Kendini, karakterini, duygularını, içinde olduğun durumu Kabul et.
Değiştirmek istediğin şeyleri bile kabul et.
Çünkü olduğun noktanın farkına varmadan değişimi başlatamazsın.
2. Anda kal.
Matthew Killingsworth ve Daniel Gilbert isimli psikologlar yaptıkları klinik araştırmalarda insanların geçmişi veya geleceği düşünerek bugün düşünmekten kaçınmaya çalıştıklarında çok daha az mutlu
olduklarını bulmuşlar. Lao Tzu'ya affedilen bir cümle de şöyle diyor.
Depresyon geçmişte yaşamaktır.
Kaygı gelecekte yaşamaktır.
ve şimdiki zamanla yaşarken sevinç bulunur.
Benim zihnim bir türlü anda kalmayı başaramıyor.
Kış geldi mi yazı, yaz geldi mi kışı düşünürüm.
Mesela bu bölümü hazırlarken acaba dinleyecekler mi diye düşünüyorum.
Kahve yaparken tadı iyi olacak mı, ders çalışırken acaba sınavı geçebilecek miyim diye düşünüyorum.
Zihnim hep geçmişte veya gelecekte olduğu müddetçe asla mutlu olamadığımı keşfettim.
Gerçek olan tek şeyin şu an olduğunu, geçmişin bittiğini ve geleceğin ise var olmadığını Kendimi hatırlatmaya çalışıyorum sürekli.
Bunun için en iyi yolun ise nefesimle ve bedenimle bağlantı kurmaktan geçtiğini de fark ettim.
Mesela bakın kendinize şimdi.
Nasıl nefes alıyorsunuz?
Kesik kesik mi?
Yavaş mı? Hızlı mı?
Nefesi diyaframdan mı alıyorsunuz yoksa ciğerlerden mi?
Duruşunuz nasıl? Bedeninizin nasıl durduğunun farkında mısınız?
Bir bakın kendinize.
Şu ana gelin.
Şu an her şey demek çünkü.
Bu anın içinde olmadığımız her an gerçek yaşamı ıskalıyoruz ve hayallerin içinde kalıyoruz.
Şu anı unutmak çok kolay.
Çünkü beynimiz mutlu olmak ve anda yaşamak için değil hayatta kalmak için evrildi.
Hep bir tehlike arıyor kendince.
İhtimaller peşinde koşup henüz gerçek olmayan şeylerin kaygısını çekiyor.
Bizler için farkındalığı kaybetmek gerçekten çok kolay.
Bu nedenle meditasyon hocamın bir tavsiyesini hayata geçirdim.
Telefonuma iki saatte bir çalacak şekilde alarm kuruyorum.
Alarm her çaldığında ekranımda anda mısın yazıyor ve ben hemen beş dakikalık bir nefes egzersizi veya meditasyon yapıyorum.
Bu şekilde ana dönüyorum.
Kaygım, korkum, endişem azalıyor.
Ve daha da iyisini biliyor musunuz?
Yaptığım her şey daha iyi oluyor.
Anın farkında olduğum her dakika yaşamın güzelliğini hissediyorum.
Ve biraz romantikleşmek gerekirse içimde çiçekler açıyor.
Size de bu egzersizi öneririm.
Bir de Eckhart Tolle'nin Şimdinin Gücü kitabını iki defa öneririm.
Normal ve spritüel yazarlar bana göre değildir.
Yoga ve meditasyon ile spritüel olduğum için değil, bilim bunların faydasını kanıtladığı için ve bana iyi geldiğini gözlemlediğim için ilgileniyorum.
Şimdinin Gücü gerçekten...
İyi bir kitaptır. Eğer spritüel biri değilseniz ve böyle şeylere burun kıvırıyorsanız bile ön yargılarınızı kırın ve bu kitabı okuyun derim.
3. İçsel oğlu arkadaşının sözünü fazla dinleme.
İçsel oğlu arkadaşı kavramıyla ilk defa Michael Singer'ın Özgür Ruh isimli kitabında tanıştım.
Hepimizin içinde konuşan bir ses vardır.
Bunu kendi sesimiz sanırız.
Ama aslında o ses bizi tarif etmez.
Bizi tanımlamaz.
Yemek yerken bunun tadı niye böyle diye söylenir.
Parkta yürürken şunun kıyafetine bak ne kadar komik der.
Yaratıcı bir şey yaparken beceriksizsin der.
Bir arkadaşınızla konuşurken uff bu da amma abarttı der.
Temizlik yaparken bu ev de ne kadar pislenmiş der.
Az bir sakinleşmeye çalışsanız ne oturuyorsun kalk çalış der.
Çalışsanız ne çok çalıştın artık çok yoruldun der.
Bu sesin hep söyleyecek bir lafı vardır.
Hep yargılar. Hiç susmaz daha da beteri her görüşünü ciddiye alır.
Bu ses hayatımızı mahveder.
Ben ne zaman bu içsel sesin aslında beni ifade etmediğini, gelip geçici olduğunu, gerçek varlığımın bu sese tanık olup onu fazla ciddiye almadıkça ortaya çıkacağını
fark ettim. İşte o noktada yaşantım değişti.
Bu her şeye laf eden, susmak bilmez içsel oda arkadaşınızın sizinle birlikte yaşayan gerçek bir insan olduğunu hayal edin şimdi.
Yanınızda hiç susmayan, sürekli ona buna laf eden biri var.
Ne yaparsınız? İki gün belki dayanırsınız, üçüncü gün yetti artık sana dayanamıyorum deyip ilişkinizi bitirirsiniz.
İşte içimizde yaşayan o sesi de fazla önemsememeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Bizim işimiz her şeyi yargılamak değil.
Bizim işimiz yaşamak ve yaşama tanık olmak.
Kendi zihninize tanık olmak istiyorsanız meditasyon yapın.
Oturun yere. ve kafanızdan geçen her düşünceyi gözlemleyin.
Her birini sen düşüncesin deyip gitmesine izin verin.
Kafanızdan ne kadar çok şey geçtiğine ve çoğunun ne kadar da anlamsız olduğunu görüp şok olacaksınız.
O düşünceleri yok edecek, durduracak gücümüz yok.
Bence bu imkansız.
Ama onları fazla önemsememek ve gelip geçici olduklarını bilmek çok rahatlatıcı.
4. Korktuğun şeyle yüzleş.
O kadar da korkutucu olmadığını göreceksin.
Ben korku filmlerinden çok korkarım.
Asla izleyemem. İzlersem günlerce uyuyamam.
Bir defasında cesaret edip izlediğimde 10 gün kız kardeşimin ayak ucunda uyudum.
Neden ayak ucu diye soracak olursanız.
Beni yanında istemiyordu.
Ben de o uyuduktan sonra gecenin yarısı odasına girip ayağının ucuna kıvrılıyordum.
Gerçekten tek başıma uyuyamıyordum.
Onu deli ettim bu şekilde.
Geçenlerde okuduğum bir yazı korku filmleriyle ilgili şöyle bir örnek vermişti ve çok dikkatimi çekti.
Diyordu ki bir korku filmini ilk defa izlediğinizde çok korkarsınız.
İkinciyi izlediğinizde yine korkarsınız.
Üçte bu biraz azalır.
Eğer aynı korku filmini üst üste on defa izlerseniz artık o sizin için pek de bir şey ifade etmemeye başlar.
Çünkü ona alışırsınız ve aslında korktuğunuz o filmin gerçek olmadığını, Ondan korkmanın ne kadar da saçma olduğunu fark edersiniz.
Bence hayat da böyle.
Bazı şeylerden, aynı benim korku filmlerimden korktuğum gibi korkuyoruz.
İnsanlar tarafından aşağı görülmekten, hor görülmekten, evsiz kalmaktan, parasız kalmaktan, statünüzün düşmesinden veya başka bir sürü şeyden, belki sağlığımızı kaybetmekten, bilmiyorum neyden
korktuğunuzu. Benim mesela kendi...
İçimde milyonlarca korkum ve kaygım var.
Ama bunlarla baş etmenin tek bir yolu olduğunu düşünüyorum.
O da onlarla yüzleşmek.
Korktuğunuz şeyi yaşayın.
Bundan stoğacılık bölümünde de bahsetmiştim.
Stoğacı filozof Seneca, eğer evsiz kalmaktan korkuyorsanız bir ay boyunca evsiz yaşayın diyordu kendi öğrencilerine.
Siz böyle bir şey yapmayın ama yine de korktuğunuz şeyi bilerek yaşantınıza davet edin.
Aslında o kadar da korkutucu olmadığını keşfedeceksiniz.
5. Başarı bir barış noktası değildir.
Bence çoğumuz şu minvade sözler duymuşuzdur.
Başarı varılacak bir nokta değil, üzerinde yürünecek bir yoldur.
Sonuca değil, sürece odaklan.
Bu konularda her ne kadar sürekli duysak bile, bazen kilişe gelse bile çoğumuzun özümseyebildiğini düşünmüyorum.
Çünkü başarı dediğimiz şeyin gerçekten planlanan, varılması gereken bir hedef olduğunu inanıyoruz.
Bu şekilde eğitildik ve zihnimiz de buna göre şekillendi.
Bana kalırsa. Fakat...
Sadece bir hedefin başarı olduğuna inanırsak ona ulaştığımız anda hayatımızda geri kalan her şey anlamını yitirebilir veya daha da fenası o hedefe ulaşmak için çabaladığımız yıllardan
en ufak bir zevk almayız.
Sadece o 5-10 dakikalık veya 1-2 saatlik başarıya varış anı için bütün zamanlarımızı hayatımıza heba etmenin ne anlamı var?
Bence başarılı olmak çok başarılı bir sonuca ulaşmak değil, Yapmayı arzu ettiğimiz şeyi yaparken o sürecin içerisinde mutlu olmayı, kendinden memnun olmayı ve
yaşamayı sevmeyi gerektirir.
6. Mutluluğundan ve hayatın amacını bulmaktan kendin sorumlusun.
Hiçbir insan gerçekleşmesini istediğimiz olay veya nesne bizi sonsuza dek mutlu edemez.
Hayata entropi hakimdir ve doğası gereği her şey kötüye gitmeye meyillidir.
Evimize verilen amaçlar bunlar siyasi, dini veya kişisel olabilir.
Hepsi boştur. Dışarıdan empoze edilen ve inanmamız istenen bir amaç bence amaç değildir.
Mutluluğumuzu da hayat amacımızı da kendimiz buluruz.
Mutlu olmak için mutlu olmaya karar vermek yeterlidir.
O karar verildikten sonra sevmediğimiz insanları hayatımızdan çıkarmak, negatif gördüğümüz şeylerin pozitif yönlerini görebilmek ve kendimize göz kulak olmak, oldukça kolay olacaktır.
Amaç konusunda ise bence kişi kendi amacını bulabilir.
Kimisi bir dine mensup olur, kimisi bir partiye.
Sanırım buradaki anahtar fikir tüm bunları kendi irademizle yapabilmektir.
Bize öğretilen bir şeye körü körüne itaat ederek değil.
En azından her insan kendi mutluluğunu ve hayatını yaşama amacını bulma yolculuğuna çıkmalıdır.
Mesela ben hayatın doğası gereği bir amacı olduğuna inanmam.
Benim gözümde yaşamın bir anlamı yoktur.
Ama yine de karamsar ve depresif biri değilim.
Hatta bayağı mutlu biri olduğumu söyleyebilirim.
Bunu amaçsızlığın içinde kendi hayatımın kurallarını yazarak başardım.
Bana kimse bir yaşam amacı vermedi.
Ben kendi kısa hatta evrenin gözünde bir kelebeğin kanat çırpışı kadar bile olmayan ömrümde bir amaca sahibim.
O da var olmak.
Erdemli, kendisiyle uyumlu, çevresini ve yaşadığı dünyayı deneyimlemekten korkmayan, Kendinden önceki insanları anlamaya çalışarak, kendini anlamaya çalışan, evrenin sırlarına vakıf olmadan,
kendi zihninin ve bedeninin sırrına vakıf olmaya çalışan bir insan olarak var olmak.
Spinoza'nın dediği gibi ve benim de her zaman size hatırlattığım gibi, var olmanın amacı var olmaktır ve bu bence yeterli.
Burada bir şeyin altını tekrardan çizmek isterim.
Bu maddede vermeye çalıştığım asıl mesaj, hepimizin kendi yolunu, kendi amacını...
ve kendi mutluluğunu bulması gerektiği, daha da doğrusu bunun sorumluluğunu alması gerektiği.
7. Karar veremiyorsanız yanıtınız hayırdır.
Hayatta hep kararlar vermek zorunda kalırız.
Bu kişiyle evlenmeli miyim?
Bu işi almalı mıyım?
Bu okula gitmeli miyim? Eğer bu gibi sorular aklınıza geldiğinde karar veremiyorsanız, artılar eksiler tablosu çıkarıyorsanız cevabınız hayırdır.
Her şeye kesin bir yanıt vermek mümkün değildir belki.
Eğer bir soru kafamızı karıştırıyorsa, ve içimizden yükselen net bir evet sesi yoksa onun cevabı hayırdır.
Çünkü hayat tam emin olamadığımız şeylere evet demek için çok kısadır.
Ben şahsi olarak kararlar vermekte çok zorlanan birisiyim.
Özellikle de geleceğimle ilgili belirsizlikle baş etmekte çok zorlanıyorum.
Bu kuralı benim hayatıma sokan kişi, severek takip ettiğim birisi olan Naval Ravikant oldu.
Or No isimli bir ince bir kitabını okudum.
Kitabın adını sanırım şöyle çevirebiliriz.
Kesinlikle evet veya hayır.
Eğer bir kararı almanız gerektiğinde mesela bir okula girmek istiyorsunuz fakat kafanız birazcık karışık.
Eğer içinizden o ses kesinlikle evet demiyorsa, kafa karışıklığınızı baskın çıkıyorsa fazla düşünmenize gerek yok.
Onun yanıtı hayırdır. Size garanti ediyorum.
Eğer bu kuralı... Kendi hayatınıza uygularsanız karar vermeniz o kadar kolaylaşacak ve verdiğiniz kararların doğruluğu o kadar artacak ki inanamayacaksınız.
Bana soracak olursanız eğer bu bölümde bahsettiğim kurallardan birini almanız gerekiyorsa önce bunu alın sonra diğerlerini alın.
Çünkü hayatta doğru kararlar veremediğiniz müddetçe mutlu olmanızda, amacınızı bulmanızda, içsel yolculuğunuza çıkmanızda çok zor.
En azından ben öyle düşünüyorum.
8. Kendini fazla ciddiye alma.
Sonuçta sen bu koskoca evrende tesadüfi olarak yaşama kavuşmuş bir avuç molekülsün.
Hayatın anlamına dair uzun uzun düşünebilir, başına gelenleri dert edebilir, haksızlığa uğrayabilir veya muhteşem bir aşk hikayesi yaşayabilirsin.
Senin varlığın evrenin büyüklüğüyle kıyaslandığında yok gibi bir şey.
Bu nedenle bırakacağın mirası, başarman gereken büyük işleri çok da fazla kafana takma.
Bu kısmı tamamen kendi günlüğümden ve kendime ithafen yazdığım bir yazıdan alıntıladım size.
Bir de yeniden Naval Ravikant'ın kitabından bu konuyla ilgili bir alıntı okuyup daha da açıklığa kavuşturmak istiyorum.
Çünkü biz insanlar kendimizi ciddiye almaya, kendimizi ve sıkıntılarımızı çok fazla büyütmeye meyilliyiz.
Oysa her şey sonuçta geçicidir.
Geçicilik yaşadığımız evrenin doğası ve kanundur.
Naval Ravikant da bu konuyla ilgili diyor ki Büyük
resme bakacak olursak evren 10 milyar yıldır vardır.
10 milyar yıl daha var olacak.
Hayatımız geceliğin...
ateş böceğinin bir parlayıp sönmesi kadar kısadır.
Çok kısa bir süre için buradasınız.
Yaptığınız şeylerin boşuna olduğunu tamamen kabullenirseniz bunun bir oyun olduğunu anlar ve bence büyük bir mutluluk ve huzur bulursunuz.
Ama eğlenceli bir oyun bu.
Önemli olan ise hayatın içinden geçerken kendi realitenizi deneyimlemenizdir.
Neden mümkün olan en olumlu şekilde yaşamayasınız?
Biraz daha... Böyle yukarıdan baktığımızda hikayeye biz şu an kimlerden bahsediyoruz mesela?
Geçmişimizde Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethetti.
Ya da Leonardo da Vinci muhteşem sanat eserleri var.
Ya da Mimar Sinan gerçekten takdir edilen.
Büyük bir tarihe kişilik, bir sanatkar öyle değil mi?
Ama bundan bence bin yıl ya da iki bin yıl sonra adları unutulacak.
Biz yok olacağız. Hiç şöyle diyor muyuz?
Ya Sümerler'de de böyle bir adam varmış.
Adı da buymuş. Muhteşem bir mimarmış.
Hayır demiyoruz. Çünkü çok geride kaldı.
Az buçuk onlar hakkında bir bilgiye sahibiz ama kimin ne yaptığını, ne kadar ünlü olduğunu bilmiyoruz.
Sümerler medeniyetti.
Onların yok muydu anlaşanlığı?
Devlet başkanları, sanatkarları, ünlü isimleri, zenginleri, tüccarları vardı.
Ama daha çok kısa bir zaman içerisinde atları dahi unutuldu.
Bunu düşünürken Naval Ravikant'ın da söylediği gibi yaşamın bir oyun olduğunu ve bu oyunu elimizden geldiğince eğlenceli oynamaya çalışmamız gerektiğini de aklımızdan çıkarmayalım.
Aslında bu konuları daha yakından tartıştığım, optimistik nihilizm üzerine konuştuğum bir bölüm hazırlamak istiyorum.
Ama bence şimdilik kendimi ifade edebildiğimi düşünüyorum.
Dokuzuncu maddemiz.
Ölümü hatırla. Aslında bu bir önceki maddeyle çok yakından ilişkili.
Ama kendi ölümümüzü hatırlamak daha küçük bir perspektifte ve her gün ama her gün kendimize hatırlatıcı olarak kullanabileceğimiz bir şey.
Ben şahsen şunu diyemiyorum gün içerisinde.
Evren yok olacak, her şey bitecek, ben de yok olacağım.
Böyle büyük bir şeyler düşünmek bana zor geliyor.
Bu tip düşüncelerin içerisinde eğer derin bir depresyon ya da üzüntü yaşıyorsam da alıyorum.
Fakat ölümü hatırlamak bende artık günlük bir pratik oldu.
Aslında ölümü hatırlama pratiği hem filozoflar tarafından hem de dinler tarafından insanlara oldukça tavsiye edilen bir şey.
Çok ünlü bir kelime vardır belki bilirsiniz.
Memento mori. Anlamı ölümü hatırladır.
Kimi insanlar bunu dövme yaptırır, kimisi kolyesini boynuna takar.
Bu boşuna değil. Budistlerin yaptığı Maranasati, ölüm farkındalığı isimli bir meditasyon var.
Bu meditasyon bireyleri sık sık kendi ölümleri hakkında düşünmeye teşvik ediyor.
Buda'nın şöyle bir sözü varmış hatta.
Tüm farkındalık meditasyonları arasında ölüm en üstün olanıdır.
Aslında ölümle yüzleşmek hayatta olduğumuz için içimizi bir şükranla doldururken aynı zamanda bize içinde olduğumuz şeylerin geçiciliğini hatırlatıyor.
Bize hayatın acılarına veya tüm o komplike olaylarına rağmen sonuçta hayatta olduğumuzu ve bunun için şanslı olduğumuzu hatırlatıyor bence.
Belki bu ölümü düşünme olayı ise birazcık depresif gelmiş olabilir.
Ama bana sorarsanız tam aksine her gün ölümü hatırlamak sizi yaşama daha da bağlı kılıyor.
Şöyle düşünmenizi tavsiye ederim bu konuda.
Kısa, geçici, yok olacak, ölümlü yaşantımda.
Güneşi, gökyüzünü, suyu, havayı, toprağı deneyimlemek.
Onları tenimde hissetmek.
Sevebilmek ve sevilmek için çok kısa bir anım var.
Bu vaktin içerisinde ne kadar bu güzellikleri deneyimleyebilirsem kendimi o kadar şanslı sayıyorum.
Gelelim 10. maddeye.
Cahille sohbeti kestim.
Bu maddeyi tamamen İlber Ortaylı'nın Kafa Dergisi'nin YouTube kanalında yaptığı bir programdan aldım.
İtiraf edeceğim programı gerçekten izlemedim.
Ama bir keresinde YouTube keşfetime düştüğünde bir baktım başlığında şey yazıyor.
Cahille sohbeti kestim.
Ben böyle gözlerim bir an aydınlandı.
Vav dedim işte aradığım şey bu.
Daha fazla açıklamayacağım.
Ama hepinize cahille sohbetini kesmenizi tavsiye ederim.
Hayat onlara uğraşmak için gerçekten kısa.
Hayatı deneyimlemek, yaşamak bence çok güzel.
Düşünebilmek, bilinç sahibi bir varlık olabilmek çok güzel.
Ve bence bir insanın kendisine verebileceği en büyük hediye kendi yaşamını üzerine kurabileceği bazı düşünceler geliştirebilmek.
Eğer benim gibi geliştiremiyorsa bile başkalarından almak ve onları kendi hayatına entegre edebilmek.
Genel Sesler Podcast'lerin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Normalden birazcık daha farklı bir format denediğimin farkındayım.
Umarım hoşunuza gitmiştir.
Umarım siz de farklı pencereler açmıştır.
Şunu hatırlatmak istiyorum. Bu bölümün amacı size böyle yapın, şöyle yapın.
Bunlara siz de uyun demek değil.
Size de kendi hayatınızın kurallarını yazmaya teşvik etmekti.
Umuyorum ki amacıma ulaşabilmişimdir.
Benimle yorumlarınızı paylaşmayı, bana ulaşmayı unutmayın.
Bugünlük söyleyeceklerim bu kadar.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
