
Hayata Geç Kalmışlık Hissiyle Nasıl Baş Edebiliriz?
28 Ağustos 2022 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm hangi yaşta olursa olsun içini geç kalmışlık hissi kaplayan herkes için yapıldı. Yaşantımıza özen göstermeyi, ona aynı Michelangelo'nun bir mermere yaklaştığı gibi yaklaşmayı öğreneceğimiz ve ihtiyaçlarımızla bağlantı kurarak nasıl bu acı verici hisden kurtulacağımızı konuştuğumuz bu bölüme hepiniz hoşgeldiniz. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
*******
Bana yazın: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Nasılsınız?
Umarım hepiniz çok iyisinizdir.
Bölümün başlığını zaten gördünüz.
Bugün hayatta geç kalmışlık hissi üzerine konuşacağız.
Biliyorsunuz ki bir önceki bölümü ben doğum günümde yayınladım ve 25 yılda hayattan öğrendiğim 25 dersi sizlerle paylaştım.
O bölüm pozitif bir bölümdü.
Genel olarak 25 yıl boyunca hayattan öğrendiğim her şeyi derleyip sizlere sunmuştum.
Fakat bölümün yayını girdiği o gece ben...
Çok kötü şeyler yaşadım arkadaşlar.
Biraz bunalıma girdim hatta öyle söyleyeyim.
İzninizi birazcık anlatmak istiyorum.
Bence herkes için doğum günü özeldir.
Eminim sizin için de öyledir.
Yeni bir karar alırız.
Kendimize yeni bir şeyler yapmanın sözünü veririz falan filan.
Benim için de öyleydi o akşam.
İşte yatarken dedim ki yarın 26 yaşıma gireceğim.
Böyle biz insanlar genel olarak bence saçma sapan şeylere garip anlamlar yükleyebiliyoruz.
İşte yeni yıl olsun, yeni bir yaş olsun, okulların başlaması olsun gibi gibi.
Neyse yatarken ben de aynen böyle bir heyecanla yattım.
Dedim ya işte 26 yaşıma gireceğim bu gece her şey bu yaşımda daha da güzel olsun.
Fakat yattıktan sonra...
herhalde bir iki saat geçti uyumuşum ben.
Korkunç bir regil sancısıyla uyandım.
Ama yani bunu yaşamayan bilemez.
Yaşamayanlar tahmin dahi etmesinler.
Çünkü edemezler. Ama böyle ölüyorum yani size anlatamam.
O ağrı ve acı ile uyandım fakat gözlerimi açamadığımı fark ettim.
Çünkü gözlerimi sivrisine kısırmış.
Of gözlerim davul gibi olmuş ve hiçbir şekilde açamıyorum ve korkunç bir şekilde kaşınıyorlar.
Neyse açılmayan gözlerimle birlikte yataktan kalktım ve ferlik ferlik ağrı kesici aramaya başladım.
Bir ağrı kesici buldum, yuttum fakat bu sefer de ağrı kesiciyi aç karnına yuttuğum için midem bulanmaya başım dönmeye başladı.
Artık o kadar sinirlerim bozulmuştu ki aklıma böyle garip bir düşünce geldi.
Sanki 26. yaşımda hiçbir şey olmayacak, her şey çok kötü gidecek ve zaten her şeye geç kalmışım.
Bu yıl yeniden okula başlamayı planlıyorum, kendime yeni bir hayat...
kurmayı planlıyorum. Bunların hiçbiri yolunda gitmeyecekmiş ve tüm bu yaşadıklarım da bunun bir işaretiymiş gibi hissetmeye başladım.
Her ne kadar şu an kulağa çok saçma geliyor olsa da inanın O anın içerisinde çok mantıklı geliyordu.
Sonra yanıma annem geldi.
Gecenin uyarısı ben kendimle ceberleşirken ve bir akrabamızın vefat ettiğini söyledi.
Herhalde beklediğim son şey de bir ölüm haberiydi.
Çok yakın olduğum bir insan değildi vefat eden kişi ama bir şekilde tanıdığım, yakından da bir akrabamız olan birisiydi.
Bunun da üzüntüsü içime çöreklendi.
Özellikle doğum günüme ve yaşama büyük şeyler atfettiğim o gecede bir ölüm haberi...
beni iyice negatifliğe sürükledi.
Yani kısaca anlayacağınız o geceyi oldukça korkunç geçirdim.
Sabah oldu. Uyandığımda biraz daha iyi hissediyordum ama haladır içime çöreklenen o geç kalmışlık, yanlış bir şey yaşıyormuşluk hissini atlatamıyordum.
Bir arkadaşıma yazdım.
O da bana dedi ki başka bir gün içerisinde olsaydı buna bu kadar çok anlam yüklemezdin.
Kötü bir gece geçirdim.
der ve geçerdin ama doğum gününe denk geldiği için bu yaşadıkların seni gereğinden fazla etkilet dedi ve haklıydı da ama hiçbir şey bizi boşu boşuna etkilemiyor arkadaşlar.
Eğer derinlerde yatan kötü bir duygu varsa biz ne kadar onun üzerine örtsek bile en ufak bir kendini alan bulduğunda dışarı fırlıyor.
Benim için de aslında o gece Öyle bir geceydi.
Sonrasında ise olaylar birbirini takip etti.
Ben ertesi gün Instagram'da gezinirken geç kalmışlıkla ilgili bir post paylaştım.
hikayelerimden ve bunun üzerine gerçekten bir sürü mesaj geldi.
Mesajlardan bazıları o kadar ilham verici ve o kadar güzellerdi ki sizlerle de paylaştım.
Hatta geç kalmadığın etiketiyle öne çıkan hikayelerime sabitledim.
Eğer okumadıysanız oraya gidip bir okuyun.
36 yaşında yeniden üniversite sınavına girenler, 35 yaşından sonra evlenip çocuk sahibi olanlar, 40 yaşını geçtikten sonra Fulbright bursuna başvurmayı düşünenlere kadar çok fazla hem vizyonlu
hem de harika hayaller vardı.
Yeni başlangıçlar yapan insanların hikayelerini gördüm.
15 yıllık kariyerini terk edip yeniden sınava girenimi ararsınız.
Yani hepsi var. Ve o zaman bana bir mesaj geldi bu konu üzerine sizlerle konuşurken.
Şöyle yazmıştı yazan kişi.
Bilgi dediği insan bu hayatta sadece ve sadece kendine geç kalıyor.
Bu cümle benim yüreğime oturdu arkadaşlar.
Bizim aslında en büyük meselemizin de kendimize geç kalmak olduğunu fark ettim.
Hayata geç kalmayı şu şekilde ölçüyoruz.
İşte bize konulan bazı sınırlar var.
Şu yaşında çocuk sahibi ol, şu yaşında meslek sahibi ol, şu yaşında başarıyı yakala.
Ve onları geç kaldığımızda evet kötü hissediyoruz.
Ama bizi en kötü hissettiren şey ne biliyor musunuz?
Gerçekten de kendimize geç kalmak.
Kendi sesimizi duymaya geç kaldığımızda, kendi arzularımızı, isteklerimizi dinlemeye geç kaldığımızda, başkalarını susturup kendi ihtiyaçlarımıza alan açmaya geç kaldığımızda gerçekten
mutsuz oluyoruz.
Bu nedenle bu bölümde ben her iki türlü geç kalmanın da üzerine durmaya karar verdim.
Hayatta geç kalmışlık hissiyle baş edebilmenin temelinde tek bir ilacı olduğunu düşünüyorum.
O da... Harekete geçmek.
Yani ben burada size yüzlerce hikayeyi anlatayım.
Dünyanın en ünlü terapisti gelsin, ayaklarınıza kapansın ve size desin ki hiçbir şeye geç kalmadın, sana söz veriyorum başarabilirsin.
Eğer ki siz harekete geçmezseniz...
Ve olmak istediğiniz kişi veyahut da hayaliniz için bir aksiyon almazsanız hiçbiri hiçbir işe yaramıyor.
Hareketin müthiş bir gücü var.
Bir büyüsü var buna inanıyorum.
Ve ben de bu doğrultuda yaşıyorum inanın.
Bu konu üzerine böyle bir kitap okurken bir hikayeyle karşılaştım.
Bazı Romalı tarihçilerin demesine göre Sezar Büyük İskender'in heykelini gördüğünde ağlamaya başlamış.
Ve demiş ki yanındakilere o benim yaşımdayken neleri fethetmiş.
Fakat bana bakın ben ne kadar başarısız ve zavallı birisiyim.
Böyle dememiş olabilir ama buna benzer bir şey söylüyordu ona eminim.
Fakat yine Romalı tarihçilerin bildirmesine göre aradan çok da uzun zaman geçmeden Sezar imparator olmuş, bir diktatörlük kurmuş, büyük bir ün kazanmış, peşinden de arkadaşları tarafından
ihanete uğrayıp öldürülmüş.
Yani Büyük İskender'in heykelinin önünde hayatın çok geç kaldığıyla ilgili üzülüp ağlamasından kısa bir süre sonra o anılar geride kalmış.
Aslında çoğumuz için de bence öyle oluyor.
Yani hareket ettiğimiz ve istediğimiz şeyler için aksiyon aldığımız zaman o eski günlerimiz...
Bize bir hayal gibi gelmeye başlıyor ve zaman çok hızlı geçiyor.
Bana gelen mesajları okuduğumda bir şey daha çok dikkatimi çekti.
O da genel olarak 20-25 yaş aralığında olan insanlar hayata çok geç kaldıklarını düşünürken özellikle 35 yaş ve üstü insanlar daha optimistler ve aslında
birçoğu hayatlarına yeniden başlayabileceklerini düşünüyorlar.
Benim çok sevdiğim ve çok başarılı olduğunu düşündüğüm bir insan zamanında bana şey demişti.
Hayatım 35 yaşından sonra başladı demişti.
Kendisi de 40 yaşındaydı o sırada.
Ben de henüz 26 yaşında olduğum için 35 yaşında olmayı deneyimlemediğim için ne kadar doğru söyleyip söylemediklerini bilmiyorum.
Ama pek çoğunun bunu tasdik ediyor olması bence doğru söylediklerinin kanıtı olarak kabul edilebilir.
Bundan da şöyle bir sonuca vardım aslında.
Bizler gerçekten hayatımızın ilk başlarında özellikle hem toplumsal baskıdan dolayı hem de aynı Sezar'ın hikayesinde oldu.
gibi başkalarının başarılarını görüp de özenmekten ve kıyaslamaktan dolayı kendimizi geç kalmış ve kötü hissedebiliyoruz.
Ama zamanla aslında hayatın tahmin ettiğimiz gibi ilerlemediğini, önemli olanın kendimizi yakalamak, kendi ritmimizi bulmak olduğunu fark ettiğimizde hiçbir şeye geç kalmadığımızı görüyoruz.
Bunun akım niteliğinde size birkaç tane insanın başarı hikayesini okumak istiyorum.
Mesela benim de çok sevdiğim bir yazar olan Toni Morrison, Sevilen isimli bir kitabı vardı.
Çok severim. Kitabını 40 yaşında yazıyor.
Pulitzer ödülünü 56 yaşında, Nobel Edebiyat Ödülünü ise...
62 yaşında alıyor.
Babaannelerimizin yaşında kadın Nobel Edebiyat Ödülü almış.
Gerçekten muhteşem bir başarı.
Biraz da bence bizim önümüzdeki rol modellerin eksikliğinden dolayı böyle hissediyoruz.
Hayatımızda 60-70 yaşına gelip de haladır başarılı bir kariyer devam ettiren, haladır istediği hayatı yaşayan, istediği şekilde çalışan insan sayısı çok az.
Genel olarak ninelerimiz, babaannelerimiz veyahut da büyüklerimiz daha sıkıcı, kendi halinde...
Yaşıyorlar ve biz de onları gördükçe hepten bunalıma giriyoruz.
Yani bu benim durumumda böyle.
Özellikle küçükken farkındalığım henüz çok fazla gelişmemişken bunun böyle olduğunu düşünüyordum.
Onları gördüğümde 50-60 yaşına gelindiğinde hiçbir şey yapılamayacağını yapabileceğim tek şeyin evde işte eşimle birlikte oturmak.
Maksimum torunlarımı veyahut da gelinlerimi ziyaret etmek olduğunu düşünüyordum.
Ama gördüğünüz gibi insanlar 62 yaşında Nobel Edebiyat Ödülü de alabiliyorlar.
Mesela çok ilginç bir şeyle daha karşılaştık.
Modacı Vera Wang moda dünyasına 40 yaşında girmiş.
Bence Vera Wang'ı çoğunuz duymuşsunuzdur diye düşünüyorum.
Gerçekten kendisi çok ünlü bir modacı ve 70 yaşına aşkın şu an bildiğim kadarıyla.
Haladır da aktif olarak üretmeye devam ediyor.
Yine benim çok sevdiğim bir isim olan ve hakkında Julie and Julia isimli bir film çekilmiş olan Julia Child ise.
Kendisi bir aşçı.
İlk yemek kitabının...
50 yaşında yazıyor. Bundan öncesinde ise medya ve reklamcılık alanında çalışıyormuş.
Öncesinde de yemekle ilgilendiği bir kariyeri yokmuş.
Yemek yapmayı da bildiğim kadarıyla 40'ından sonra öğreniyordu.
O filmi de izlemenizi tavsiye ederim.
Julian Julia gerçekten çok şeker ve çok güzel bir film.
Üzerine de bence bize çok şey öğretebilecek bir film.
Hem Julia'nın 45-50 yaşından sonra yemek yapmayı öğrenmesini, kendine yeni bir kariyer inşa edip bütün Amerika'nın yemek kültürünü değiştirmesini görüyoruz.
Hem de Julia'nın hikayesini yazan, Julia'nın sıkıcı ofis işinden, mutsuz olduğu işinden blog yazarak, Julia'nın tariflerini yeniden insanlara duyurarak nasıl çıktığını, nasıl kendine
yeni bir kariyer inşa ettiğini görüyoruz.
O filmi de izlemek bence size bu noktada...
iyi hissettirecektir. Hatta şöyle bir tavsiye vereyim.
Filmi açtığınızda kendinize güzel bir şeyler hazırlayın.
Kahvedir, kurabiyedir, yemektir falan.
Çünkü filmi izlerken bol bol bir şeyler yemek istiyorsunuz.
Gerçekten enfes bir görsel şölen de sunuyor yemekler konusunda.
Şimdi bu hikayeleri size anlattım ama elbette ki bazı noktalarda bence bu hikayeler eksik ve bir tık da böyle nasıl anlatayım ham kalıyor, olgunlaşmamış kalıyor.
Çünkü hayatta geç kalmışlık hissinin çok farklı yönleri var.
Kimisi Kimisi doğurganlığı geçtiği için geç kaldığını hissediyor.
Kimisi evlenemediği için, kimisi okulunu bitiremediği için, kimisi iyi bir kariyeri olmadığı için geç kaldığını hissediyor.
Bunun farklı farklı formları var.
Kendinize Toni Morrison'dan veyahut da Julia Child'dan bir örnek görememiş, kendinizden bir parça görememiş olabilirsiniz.
Ve bu aslında çok doğal.
Ama... Yine en başta bölümün başında söylediğim şey şu.
Eğer kendinizi yakalamaya karar verirseniz geç kaldığınızı düşündüğünüz her ne varsa o noktada iyileşme göstereceksiniz.
Bununla ilgili de yani kendini yakalamak üzerine de şöyle birkaç madde sıralamak istiyorum.
Bunu nasıl yapabileceğinize dair.
Çünkü ben kendim de çok fazla geç kalmıştık hisseli mücadele ettim.
Hatta biliyorsunuz bundan bir sene önce başarının sırrı nedir isimli bölümde üniversite sınavına hazırlandığımı açıklamıştım.
Başta sınavını bir şekilde kazandım.
Beklemiyordum kazandayı.
Çünkü sene içerisinde çok farklı şeyler oldu.
Neyse çok fazla çalışamamıştım işin özünde.
Yine de istediğim yeri kazandım.
Farklı bir şehre taşınıyorum.
Yeni bir hayat kuracağım.
Yani sıfırdan bir hayat kuracağım.
O geç kalmıştakisi bazen beni yokluyor.
Neden yokluyor? İlk başlarda toplumun bana sunduğu kriterlere göre kendimi yargılıyordum.
Mesela 26 yaşına gelmiş olan ve eskiden beri tanıdığım arkadaşlarıma baktığımda gördüğüm pattern genel olarak şu.
İki çocuk evlilik ya da bu yoksa üniversiteyi bitirmiş kariyerine başlamış.
Bu şekilde. Ama ben maalesef ki okuduğum hiçbir üniversiteyi bitiremedim.
Yarıda bıraktım. Şimdi yeniden sıfırdan başka birine başlıyorum.
Zaten evlilik bir çocuk yani.
Hayatımda düşünebileceğim en korkunç şeyler şu an benim için.
Her neyse. Geç kalmışlık hissiyle bence baş etmenin ilk yolu kendimize neyin iyi geldiğini bulmak.
Arkadaşlar bu hayatta size neyin iyi geldiğini, sizi neyin mutlu ettiğini, sizin neye ihtiyacınız olduğunu bilmiyorsanız zaten kendinizi bilmiyorsunuz.
Kendinize dair hiçbir şey bilmiyorsunuz.
Bu size yanlış bir kariyer de seçtirir, yanlış bir eş de seçtirir.
Bu nedenle şu an hayatın hangi noktasında olursanız olun, öncelikle kendinize neyin iyi geldiğini, nelerin sizi mutlu ettiğini keşfetmeye çalışın.
Yani bu çok ufak tefek minik şeyler de olabilir.
Belki zaman içerisinde şey fark edeceksiniz, müziği çok seviyorsunuz mesela, müzik dinlemeye başlıyorsunuz daha fazla ve zamanla aslında gitar çalmayı ne kadar çok istediğinizi fark ediyorsunuz.
Belki bir gitar çalmaya başlıyorsunuz.
Belki bu hobi sizin hayatınızda yeni alanlar, yeni ışıklar açıyor gibi bir örnek olarak verdim.
İkincisi ise kıyaslamayı kesmek.
Bence şu hissi hepimiz çok...
Ama çok alışığız. Telefonu elimize alıyoruz.
Instagram'da gezmeye başlıyoruz.
Ve bizim yaşımızda bizim gibi görünen, bizimle aynı yeteneklere sahipmiş gibi duran bazı insanların ne kadar harika hayatlar yaşadıklarını ve neler başardıklarını görüyoruz.
Bazen bende şey oluyor. Böyle gece yatmadan önce telefonu elime alıyorum.
Bu yapmama sözü verdiğim halde kendime.
Telefonu elime alıyorum. Bir yarım saat Instagram'da gezdikten sonra sanki bu Harry Potter'daki ruh emizler var ya.
Aynen öyle o ruh imiciler gelmiş, içimde ne kadar yaşam sevinci varsa almış, kendimi iğrenç, çöp gibi ve her şeye geç kalmış gibi hissettiren bir hali bırakmış buluyorum.
Maalesef ki kıyaslamak bizim en büyük düşmanımız.
Kitapta yine bunu okumuştum.
Diyordu ki hatta kitabın adını da vereyim.
David Epstein'in Çok Gönlü isimli kitabı.
Bu kitabı da okumanızı bu arada öneririm.
Genel olarak şeyden bahsediyor kitap içerisinde.
Aslında bir alanda uzmanlaşmak yerine farklı farklı alanlarda tutkularımızı, hislerimizi takip etmek ve mesela bir yerden bir kariyer değiştirirken hiçbir zaman sıfırdan başlamadığımızı, eski kariyerlerimizin,
eski yaptığımız şeylerin bize her zaman bir katkı sağladığını ve çok yönlü olmanın asıl başarıya ve mutluluğa götüren şey olduğunu anlatıyor.
Umarım anlatabilmişimdir yeterince iyi bir şekilde.
O da diyordu ki kendiniz olmaya kişisel bir proje gibi bakın.
Yani kendiliğinizi başkalarının yansımasından izlemeyin.
Kendinizi kişisel yolculuğunuzu bir proje olarak görün ve projeye aynı Michelangelo'nun Bir mermere yaklaştığı gibi yaklaşın.
Bu ne kadar güzel bir benzetme değil mi?
Michelangelo'nun bir mermere yaklaşması gibi.
Yani önce biraz yontun, sonra geriye gidin, bir izleyin, gözlemleyin, bakalım nasıl gözüküyor.
Sonra biraz daha yaklaşın, biraz daha bir şeyler yapın.
Üzerini temizleyin, bekletin, bunu nasıl yapsam diye düşünün, gittiğim yolu seviyor muyum, yeni bir mermer taşa ihtiyacım var mı?
Kendi yaşantınızı sıradan bir şeymiş gibi yaşamayın, yaşamınıza özen gösterin.
Zaten kıyaslamadan kurtulmanın en iyi yolu da bu değil mi?
Yaşamımıza. Özen göstermek.
İnanın bazı konularda sizi çok çok iyi anlıyorum.
Yani hayatta hepimizin dertleri var.
Özellikle şu an ekonomik dertler, başka işte ailevi sıkıntılar, iş yerindeki sıkıntılar, her şey üstümüze geliyor.
Ve belki de şey diyorsunuz ya kendime bir proje gibi yaklaşmak mı?
Benim böyle bir şeye vaktim yok.
Vakitsizlik konusunda da zaman yönetimi ve ekstra zaman yaratmak isimli bölüm mü?
dinleyip aslında vaktiniz olduğu gerçeğiyle yüzleşebilirsiniz.
Her zaman kendimizi yatırım yapmaya ve kendimiz olmaya vaktimiz olduğuna inanıyorum ben.
Şöyle düşünün eğer instagramda gezinip kendinizi kıyaslamaya ya da başka insanların hayatlarını izleyip aman Allah'ım bunlar ne kadar iyi hayatlar yaşıyor ben berbatım demeye vakit bulabiliyorsanız inanıyorum ki kendinize
ve kişisel bireysel yolculuğunuza Zaman ve emek harcamaya da vakit bulabilirsiniz.
Bence insan kendine yatırım yaptıkça, kendini doldurdukça başkalarını umursamaktan vazgeçiyor.
Biz en çok boş kaldığımızda, hareketsiz ve tembel kaldığımızda, hayallerimiz için hiçbir şey yapmadığımızda bunu hissediyoruz.
Bu nedenle tekrardan tekrar ediyorum.
Hayatınıza Michelangelo'nun bir mermere yaklaştığı gibi.
Özenle ve kıymetle yaklaşın.
Bir bakarsınız siz de kendi yaşantınızdan bir Davut heykeli çıkartabilirsiniz.
Neden olmasın?
Ve bunu yapmanın bir zamanı, bir vakti yok.
Her zaman. Her şekilde yapabilirsiniz.
Bu geç kalma hissiyle baş etmek ve kendi hayatımızda yatırılabilmekle ilgili bir madde daha var.
O da hayır demeyi öğrenmemiz gerekiyor arkadaşlar.
Neden hayır demeyi öğrenmemiz gerekiyor?
Çünkü ne kadar başka insanların ihtiyaçları ile ilgilenirsek o kadar kendi ihtiyaçlarımızla ilgilenmeye vakit bulamıyoruz.
Biliyorsunuz sözünü verdim bu sezonda sınırlar üzerine konuşacağım.
Sınırlar üzerine konuşurken de hayır demekten de tabii ki de bahsedeceğim.
Bir de şöyle bir düşünce yapısı bana çok iyi geliyor.
Geç kalmıştık hissiyle baş ederken.
Mesela şimdi ben 26 yaşındayım.
Mezun olduğumda 31 yaşında olacağım.
Oturup düşündüğümde bu çok korkunç geliyor.
Wow 31 yaşında olacağım mezun olduğumda işte her şey bitmiş olacak.
Çok yaşlanacağım zaten saçlarım şimdiden beyazlamaya başladı o zaman.
Bana nene gibi olacağım falan diyorum.
Şu an çok saçmaladım ama gerçekten böyle şeyler içimden geçiyor.
Şunu fark ediyorum sonra.
Eğer yaşarsam yani ömrüm olursa her halükarda 31 yaşına geleceğim.
31 yaşıma geldiğimde o okuldan mezun da olabilirim.
Ya da okumayıp yani mezun olmayabilirim.
Ama her halükarda 31 yaşıma gelmek benim kaderimde var.
Dediğim gibi eğer yaşarsam.
Umarım yaşarım. Biz şu an oturduğumuz evimize, ailemle oturduğumuz bu eve altı sene önce taşındık.
Hatta altı buçuk sene falan oluyor sanırım.
O zaman taşındığımızda alt kat komşumuz da bizle birlikte yeni taşınmıştı ve otuz bir yaşındaydı.
Şimdi o otuz yedi yaşında ve şey diyoruz işte kardeşimle.
Eğer o zaman notu fakültesine başlamış olsaydı şimdi mezun olurdu.
Hani altı yıl açıp fakültesi ne alaka tut fakültesi diyecek olursanız.
Hani böyle uzun süreçli ve daha zor bir okuma süreci var ya ondan diyoruz.
Fakat o bu altı sene boyunca...
Hiçbir şey yapmadı. Hep evde oturdu, evde kaldı ve haladır da evde oturmaya devam ediyor.
Temizlik yapıyor, yemek yapıyor, bu şekilde yaşıyor.
Bu hayat kötüdür diye demiyorum aslında yanlış anlaşılmasın.
Kendisi mutlu gözüküyor zaten hayatından dolayı ama yani her halükarda o zaman geçecek arkadaşlar.
Bu nedenle ne yapmak istiyorsanız şimdi harekete geçmek için inanın en iyi zaman, şimdiden daha iyi bir zaman.
Geç kalmışlık üzerine daha uzun konuşmak isterdim aslında ama ne sizin vaktinizi fazla almak istiyorum ne de benim uzun kayıtlar yapmak için şu son zamanlarda çok vaktim
var. Hatırlarsınız belki hayatta istediğin şeyi nasıl bulabilirsin isimli bölümde başka bir şehre taşınmaya ihtiyacım olduğunu söylemiştim ve sonunda bu ihtiyacımı karşılayabildiğim için çok mutluyum.
İnsanın kendisini duyması ve kendi ihtiyaçlarını bilmesi çok güzel bir şey gerçekten.
Bunu da birinci elden deneyimliyorum.
Eğer Genel Sesler Podcast'ini seviyorsanız ve daha fazla bölüm yapmamı, daha fazla sizlerle buluşmamı istiyorsanız beni istediklerinize önermeyi ve güzel yorumlarınızı veyahut da kırıcı olmayan eleştirilerinizi
bekliyorum kesinlikle.
O halde şimdilik kendinize çok iyi bakın.
Hiçbir şeye geç kalmadığınızı da unutmayın.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
