
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm kitaplar üzerine konuşuyoruz. Ama benim için çok kıymetli, büyüme yolculuğumda elimden tutan, bana yaşamayı, düşünmeyi ve üretmeyi öğreten kitaplardan. Aslında onlar benim öğretmenim. Bu bölümü bir tavsiye bölümü olarak algılamayın. Sadece benim dünyamı değiştiren kitapları aynı arkadaşıma anlatır gibi size anlattığımı düşünün. Eğer sonrasında arzu ederseniz okumakta serbestsiniz tabii ki:) Şimdiden keyifli dinlemeler.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Bugün kitaplar üzerine konuşuyoruz.
Ama öyle sıradan kitaplar değil.
En azından benim için.
Gerçekten bilgenin dünyasında çok özel olan kitaplardan bahsedeceğiz.
Bu podcast benim olduğuma göre ben de bana özel olan şeylerden bahsetme hakkına sahibim burada.
Öyle değil mi? Böyle bir bölüm hazırlamaya karar verdiğimde kendi kendime bu seferki kolay olacak demiştim.
Ne de olsa araştırmam gereken bir konu ve okumam gereken bir sürü şey yoktu.
Ama ne kadar yanılmışım.
benim için hazırlaması en zor bölümlerden biri oldu.
Birincisi okuduğum ve bana şekil veren çok fazla kitap var ve onların içinden en kıymetli olanlarını seçmek ölüm gibiydi.
Çocukken böyle olur olmadık kişiler anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı diye sorarlar ya.
Siz de seçim yapmakta zorlanırsınız, yanıt vermek istemezsiniz ama üzerinize daha çok gelinmeye başlayınca kısık bir sesle annem veya Babam dersiniz.
Ve dediğiniz an hafiften pişman olursunuz.
İşte bu bölümü hazırlarken aynen bunu yaşadım.
Bu liste 10 kitaba inerken ve acımasızca pek çok kitabı elerken resmen yıprandım.
Böyle anlatınca kulağa komik geliyor farkındayım.
Ama bu yaşandı.
Sonrasında bu kitapları tarif edecek güzel kelimeleri bulma işi başladı.
Kitaplarımla olan duygusal bağımı kelimelere dökmek çok zordu.
Fakat elimden geleni yaptım.
Öncelikle bir şey söylemek istiyorum.
Bu bir kitap tavsiyesi bölümü değil.
Bu benim kendi hayat yolumu çizmeye çalışırken elimden tutan, bana düşünmeyi, öğrenmeyi, yaşamayı ve hayal kurmayı öğreten kitapların listesi.
Okuyup okumamak tabii ki de size kalmış.
Burada adı geçen her kitap çok özel.
Şimdiye kadar birçok kitap okudum.
Hepsinden ayrı beslendim.
Fakat içlerinde öyleleri var ki...
Sarstı, rahatsız etti, ilerlememi söyledi, insan olmanın aptallığını fark etmemi sağladı.
Toplumun ve kalıplaşmış normların ötesinde düşünmeme yardım etti.
Özgür düşünceye gerçekten çok önem veriyorum.
Hayatın pek çok noktasında kibar bir insan olmayı tercih ederken, mesele düşünmeye geldi mi, kutsal, kalıplaşmış ama bize öyle öğretildi gibi ayrımlar yapmam.
Düşünce eyleminin özgürce yapılması gerektiğine inanıyorum.
Öteki türlü düşünmek olmaz.
Ülkemizin en büyük dertlerinden biri olan özgür düşünme ve yaşama konusunda tartışırken hiç çekinmeden kibarlığı bir kenara bırakabilirim sanırım.
Bu benim kırmızı çizgimdir.
Fakat gerçek şu ki...
Her zaman böyle bir insan değildim.
Ergenlik yıllarımda hoşuma gitmeyen, ailemin bana öğrettiği gibi yaşamayan insanlarla arkadaşlık dahi kurmayan bir çocuktum.
Kimse de bana bu yaptığın seni kısıtlıyor, kendini belli kişilere hapsediyorsun demezdi.
Hatta mazbut insanlardan başkasını yanıma yaklaştırmadığım için ailemin güvenini baya bir kazanmıştım bu konuda.
Peki, kimse bana bir şey demedi.
Ve bırakın özgür düşünmeyi.
Düşünmeyi dahi öğretmediği halde nasıl beynimi, fikirlerimi ve kendimi yeniden yoğurdum ve bunu yapmayı istedim.
Tabii ki kitaplarım ve anmadan geçemeyeceğim bana yanında her şeyi konuşma hakkı veren biricik terapistim sayesinde.
Terapistimi sizinle paylaşamam, kıskançlıktan değil elbette uygun olmayacağı için ama kitaplarımı paylaşabilir ve o kitapları yazan muhteşem beyinlerle tanışmanızı sağlayabilirim.
Unutmayın, bir kitap hiçbir zaman sadece bir kitap değildir.
Bir kitap o kitabı yazan kimsenin hayatı, deneyimleri ve öğrenimlerinin bir belgesidir.
Her bir kitap size bir insan ömrü kadar katkı sağlar.
Yaşayacak bir hayatınız var ama okuduğunuz her kitapla başka yaşamlar yaşama fırsatı elde edebilirsiniz.
Dünyada bundan daha büyülü bir şey yok.
Her ne kadar şu an biraz romantikleşsem de gerçekten kaliteli bir kitabı okumak o kadar da romantik olmayabiliyor.
Bizi büyütecek olan kitaplar ilgi, zaman ve dikkat telep ederler.
Bizi zorlayabilirler, tekrardan okunmak isteyebilirler.
Biraz kaprislidirler kelimenin tam anlamıyla.
O kitapların bu isteğine saygı duyun.
Bölümün ana içeriğine geçmeden bunları belirtmek istedim.
Birazdan bahsedeceğim kitapların bazıları eğer okumaya karar verirseniz sizi aynı böyle zorlayabilir.
Ama merak etmeyin her bir kitabı anlatırken onunla tanışma hikayemi, zorluk derecesini ve kitabın içinden en sevdiğim alıntıları sizlerle paylaşacağım.
İlk bu listeyi paylaşmaya karar verdiğimde hafif bir kıskançlık hissetmedim değil.
Çünkü benim için çok özeller.
Ancak bunun saçma olduğunun farkına hemen vardım.
Bir kişi bile bu kitaplardan cesaret, ilham veya bir yol bulsa dünyalara bedel olur.
Kıskançlığın sırası değil, öyle değil mi?
Bir yerde Vedat Milor'un şöyle bir cümlesini duymuştum.
Güzel bir kitap okumak, bitmesini hiç istemediğiniz bir ziyafet gibidir.
Şimdi size soruyorum.
Kim güzel bir ziyafete hayır diyebilir?
İlk kitabımız Elena Ferrante tarafından yazılmış Napoli Romanları serisi.
Bu seri toplam 4 kitap barındırıyor ama ben hepsini burada tek bir tane sayacağım.
Bu seri benim ve...
kız kardeşimin hayatında hiçbir kitabın olmadığı kadar büyük yer işgal eder.
Sanki canlı bir varlık gibidir.
Bazı geceler onu konuşarak uykuya dalarız.
Bazen gün ortasında bir araya gelir ve bir anda kitaptaki karakterlerden bahsetmeye başlarız.
Sanki onlarla tanışıyormuşuz gibi.
Biri bizi duysa arkadaşlarımızdan bahsettiğimizi sanabilir.
Bu kitaplardan herhangi bir alıntı yapmayacağım.
Çünkü hiçbir parçasını bütünlüğünden ayıramam.
Hatta bu hayatta benim için Napoli romanlarını okuyup sevenler ve sevmeyenler diye bir ayrım dahi var.
Abarttığımı mı düşünüyorsunuz?
İnanın az bile söylüyorum.
Kitabın konusu iki yakın kız arkadaş üzerine kurulu.
Bu arkadaşların hayat boyu süren dostluklarına, birbirlerinden kopuşlarına, kavgalarına, seçimlerine ve yeniden bir araya gelişlerine şahit oluyoruz.
Ailesi tarafından okumasına destek verilen parlak bir kariyere sahip olan Elena ve küçük yaşta evlendirilen hayatın acımasızlığıyla erkenden tanışan Elena'nın sahip olduğu şansa asla
sahip olmayan Ama ondan çok daha zeki bir kız olan Lila ve ikisinin çalkantılı dostlukları.
Bu kitaplarda kadın olmak, aile kurmak, toplumun kadına ve erkeğe bakışı, cinsiyet eşitsizliği, mücadele ve insanın kendinden kaçmasının ona geçilebileceği yıkımlara dair
her şey var. Sahi kendimizden ne kadar kaçabiliriz?
Hayatta başımıza gelenlerin ne kadarı şans, ne kadar çalışma karşılığıdır?
Kitap boyu hep bu sorular aklımızda oluyor.
İyi bir roman okumanın düz yazı herhangi bir eseri okumaktan daha zor olduğunu düşünmüşümdür hep.
Çünkü eğer yeterince dikkatli olmazsanız kurguda kalıp gerçek metni okuyamama tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz.
Roman okumak bence biraz da yaşanmışlık istiyor.
Her romanı herkes hissedemeyebilir ve bence bu çok doğal bir durum.
Ama ben Napoli romanlarını damarlarımda hissettim.
Kendimi kitaptaki özellikle bir karakterle birleştirdim.
Onun yaşadığı duyguları ben de yaşamıştım ve okurken ben o oldum.
Bu seriyle ilgili bilmeniz gereken bir şey daha var.
Yazarının kim olduğunu bilmiyoruz.
Yazarın adı fark ettiyseniz Elena Ferrante.
Aynı zamanda kitaptaki anlatıcının ve baş karakterin adı da Elena.
Bu durum bize bu kitabın...
Otobiyografik bir hikaye olduğunu düşündürebilir.
Yazarın kendini sakladığında hesaba katınca buna kesin olarak emin oluyorum.
Ve bu durum kitapları benim için daha da özel kılıyor.
Canım Ciğerim Napoli romanlarından sonra sıra ikinci kitabımızda.
Theodor Zeldin'den İnsanlığın Mahrem Tarihi.
Bu kitap ayrıntı yayınlarının ağır kitaplar dizisinden çıkıyor.
Tahmin edebileceğiniz üzere okuması biraz zor bir kitap.
Ancak bu onun enfes bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Yazar kitabında insan olmaya dair pek çok şeyi ele alıyor.
Yalnızlık, özgürlük, kadın erkek ilişkileri, cinsellik, tüketim, köklerini aramak, kimliksizlik, korkularımız ve daha nicesi.
Bence şimdiden ağzınızın sulanmış olması lazım.
Fakat bunları öyle klasik bir şekilde işlemiyor.
Her bölüm yazarın bir kişiyle yaptığı bir görüşmeyle başlıyor.
Bu görüşme bölümün temasına uygun olarak gerçekleşiyor.
Diyelim ki konumuz aşk olsun.
Görüşme yapılan kişinin aşka bakış açısı, aşk hakkında düşünceleri ve aşk üzerine yaşanmışlıklarını önce öğreniyoruz.
Sonrasında ise onun hikayesinden de yola çıkarak tarihe bakıyoruz.
İnsanlık aşk hakkında neler söyledi?
Ne yaptı? Aşkı nasıl gördü?
Aslında Zeldin bu kitapta hepimizin zorlandığı şeylere bütün bir insanlık deneyimini kullanarak Yanıt arıyor.
Tarih derslerinde hep bu savaş kaç yılında yapıldı, şu hükümdar ne zaman tahta çıktı veya bu anlaşma ne zaman imzalandı gibi şeyleri öğreniyoruz.
Ama hiçbir zaman insanlık dertlerine nasıl çare buldu, hoşgörüyü nasıl öğrendi, birlikte yaşamanın zorluklarıyla nasıl baş etti gibi sorulara yanıt vermiyoruz.
Bu kitap gerçekten insanlığın gizli kalan...
görünmeyen mahrem tarihini anlatıyor.
Belki de size pek çok kişisel gelişim kitabından daha çok yardımcı olabilir.
En azından bana öyle oldu.
Çünkü anlattığın şeyler varsayımlar ve teoriler üzerine değil, bizzat insanlığın ortak yaşama üzerine kurulu.
Şimdi kitabın Bazı İnsanların Yalnızlığa Bağışıklık Kazanması isimli bölümünden bir parça okuyacağım.
Şu aralar yalnızlık üzerine çok düşünüyorum.
Belki de o yüzden bu kadar etkilendim.
Şöyle söylüyor yazar.
İnsanın hayal kırıklığına saplanmaktan kurtaracak tek şey, insanlığın geçmiş deneyimine ilişkin bilgidir.
Yalnız olma ve genellemelere uymama hakkını elde etmiş, insanın yalnızlığın acısıyla kıvranmaya mahkum olduğu genellemesinden kendini kurtarmış olan kişi, yalnızlık
denen şeyi tepe takla edebilecek güçte demektir.
Yalnızlığı baş aşağı çevirdiğinizde karşınızda bir macera bulursunuz.
Sanırım benim de yalnızlığın acı çekmek olduğu genellemesinden kurtulup ona dair düşüncelerimi baş aşağı ederek bir maceraya atılmamın zamanı geldi.
Üçüncü kitabımız Oliver Sacks'ın Benim Periyodik Tablom isimli kitabı.
İncecik bir eser ancak herhalde en az 10 defa okumuşumdur.
Ömrüm boyunca da okumaya devam edeceğim gibi geliyor.
Kitap şu cümleyle başlıyor.
Ölümle yüz yüzeyim şimdi ama yaşamla işim bitmedi.
Daha buradan aslında onun ölüm üzerine ama hayat dolu bir kitap olduğunu anlıyorsunuz.
İçerisinde toplamda dört yazı var.
İlk yazı yazarın 80.
doğum günüyle ve onun elementlere duyduğu sevgiyle başlıyor.
Sonra kanserinin ilerlemesiyle yavaş yavaş ölüme gidişini seyrediyoruz.
Ama bu hüzünlü bir gidiş değil.
Aksine dolu dolu yaşanmış bir hayatın, artık dinlenme kısmına geçen bir adamın, hafif yürek burkan, Ama bir yandan da özendiren hikayesi.
Kitaptaki son yazısı ölümünden sonra yayınlanmış.
Ama garip bir şekilde bu yazılar sizi yaşama bağlıyor.
Şimdi okuyacağım parçadan sonra beni daha iyi anlayacaksınız bence.
Geçirdiğim şu yaklaşık 10 yıllık zaman zarfında çağdaşlarımın ölümlerine karşı giderek daha duyarlı hale geldim.
Benim neslim yağdını dolduruyor ve her ölümde benden bir parçanın aniden kopup gittiğini hissediyorum.
Biz buradan gütüp gittiğimizde bizim gibi insanlar artık olmayacak.
Ama zaten kimse kimseye benzemiyor ki insan öldüğünde yerine başkası konamaz, doldurulamaz bir boşluk bırakır ardında.
Çünkü her insan Tekin'in kaderinde...
Biricik bir fert olmak, kendi yolunu bulmak, kendi hayatını ve kendi ölümünü yaşamak yazılıdır.
Korkmuyormuş gibi davranamam.
Öte yandan içimdeki baskın duygu, şükran duygusu.
Sevdim ve sevildim.
Çok şey aldım ve aldıklarımın karşılığında bir şeyler verdim.
Okudum, seyahat ettim, düşündüm, yazdım, dünyayla ilişkiye geçtim.
Yazarlar ve okurlar arasındaki özel ilişki yoluyla yaptım bunu.
Her şeyden önemlisi bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak bulundum.
Ve bu başlı başına müthiş bir ayrıcalık ve serüvendi.
Dördüncü kitabımız Belhokus'un Feminizm Herkes İçindir isimli kitabı.
Bu sefer ilk önce kitaptan bir alıntı okuyarak başlayacağım.
Sonrasında ise kitap üzerine düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.
Kimsenin kimseye hükmetmediği bir dünyada yaşadığımızı düşünün.
kadınlar da erkeklerin birbirine benzemediği ve hatta daima eşit de olmadığı ama ilişkilerimizi şekillendiren yaşam felsefesinin karşılıklı esas üzerine inşa edildiği bir dünyada yaşadığımızı
düşünün. Her birimizin kendimiz olabildiğimiz bir dünyada, barış ve olanaklar dünyasında yaşadığımızı düşünün.
Feminist devrim tek başına böyle bir dünya yaratamaz.
Irkçılığı, sınıf elitizmini ve emperyalizmi de sona erdirmemiz gerekir.
Fakat feminizm, kendini tümüyle gerçekleştirmiş kadın ve erkekler olarak özlediğimiz toplumu yaratabilmemizi mümkün kılacaktır.
Özgürlük ve adalet hayallerimizi gerçekleştirebileceğimiz, hepimizin eşit yaratıldığımız, hakikatini hayata geçirebileceğimiz bir toplumda hep beraber yaşayabilmemizi sağlayacaktır.
Yaklaşın, feminizmin yaşamınıza!
Hepimizin yaşamını nasıl dokunup bu yaşamları nasıl değiştirebileceğini görün.
Yaklaşın ve feminist hareketin derdinin ne olduğunu kendi gözlerinizle görün.
Yaklaşın, şunu göreceksiniz.
Feminizm herkes içindir.
Belki bu okuduklarım size birazcık ütopik gelmiş olabilir.
Sonuçta yazarın hayal ettiği bu dünyaya hiç sahip olmadık.
Normalde kendimi hiçbir izimin, Ya da görüşün takipçisi olarak tanıtmayı sevmiyorum.
Ancak feminist düşünceyi destekliyorum.
Ve insanların bunu daha çok duyması gerektiğini düşündüğüm için feministim diyorum.
Feminizm dediğimiz şey çoğu insanın korktuğu ve erkek düşmanlığı olarak gördüğü bir şey olmaktan öteye geçmiyor çoğu zaman.
Ya da bazen ekstrem olaylara şahitlik ediyoruz bu konuyla alakalı olarak.
Aklınıza bir not olarak tutun derim.
Feminizm erkek düşmanlığı değildir.
Bu yüzyılda haladır bunu açıklamak zorunda kalıyoruz.
Kesinlikle felsefesi gereğince feminizm böyle bir şey değildir.
O sadece kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünür.
Ne olursa olsun çağımızda her kadının feminist olması gerektiğini düşünüyorum.
Tabii ki de bunun için kimseyi zorlamıyorum.
Herkesin istediğine inanma hakkı var öyle değil mi?
Fakat şu an kadınlar ve erkekler olarak sahip olduğumuz en iyi şeyin o olduğunu düşünüyorum.
Evet feminist olmalıyız.
Ama nasıl bir feministlikten bahsediyorum?
Bazı şeyleri iç boş olarak kullanırsak bize yöneltilen eleştirilere doğru yanıtlar veremeyiz.
Bence feminist olsun veya olmasın herkes bu kitaptan farklı bir şeyler öğrenebilir.
Yazarı Bell Hooks çok önemli bir aktivist ve aynı zamanda da yazar.
Kitapta ise insanı okurken zorlayacak bir şey yok.
Edebi dili basit.
Fakat düşündürdükleri ağır.
Okurken hep aklınızda şu sorular geziyor.
Daha ne kadar toplumsal cinsiyet denen şeyin kurbanı olacağız?
Daha ne kadar kız çocukları ve erkek çocukları acı çekecek?
Toplumun onlara verdiği o kalıplaşmış hayatı yaşamak zorunda kalacak.
Ben de aynı pek çok kadın gibi toplumsal cinsiyet kalıpları yüzünden acı çektim.
Bu ülkede bunun dramını yaşamayan çok az insan vardır diye düşünüyorum.
Ama o pek çok kadının aksine...
Ben gerçekleri görmeyi tercih ediyorum.
Gerçekleri görmeli ve hareketi geçmeliyiz.
Kendimizi yalanlarla kandırmamalıyız.
Bu kitabı okumak buna güzel bir başlangıç ve uyanış olabilir.
Aynı yazarın da dediği gibi kız kardeşlik haladır çok güçlü.
Birlikte değişip dönüşebilir ve öngörülenin ötesinde yaşayabiliriz.
Unutmamamız gerek ki bizi bugünlere zamanlarının ötesinde yaşayan insanlar getirdi.
Kadınlar ve erkekler zamanlarının ötesinde yeni bir gelecek yazabilir.
Buna tüm kalbimle inanıyorum.
Beşinci kitabımız Carmine Gallo'dan Umarım Bu Soyadı Bör...
Böyle okunuyordur hiçbir fikrim yok.
Hikaye anlatıcısının sırrı.
Aslında bu kitapla Will Storr'un yazdığı Hikaye Anlatıcılığının Bilimi isimli kitap arasında çok kaldım.
Ama en sonunda bunu seçtim.
Kardeşim bu kitabı okuduğunda çağımızda yaşayan herkes bu kitabı okumalı demişti.
Katıldığım bir eğitimde eğitmenimizin de söylediği gibi hikaye anlatıcılığı hepimizin sahip olması gereken belki de Sırf bu konu üzerine bir bölüm yapıp sizinle
konuşmak istiyorum. İlk sayfayı açtığınızda şöyle bir cümle sizi karşılıyor.
Ted konuşmalarından girişim efsanelerine bazı fikirler neden tutar, bazıları tutmaz.
Sahi neden tutmazlar?
Hikayelerini düzgün anlatamadıkları için olabilir mi?
Tutmayan her fikrin sebebi elbette arkasında kötü bir hikaye olması değildir.
Ancak... İyi işlerin arkasında hep iyi bir hikaye anlatıcısı var.
Örneğin Steve Jobs'a bakalım.
Kendisi bir teknoloji şirketi sahibiydi.
Ancak aynı zamanda yaptığı o müthiş konuşmalarıyla da tanınıyor.
Bu konuşmalar onun dünyadaki en iyi hikaye anlatıcılarından biri olarak tanınmasını sağladı.
Hayatın her noktasında ne işle meşgul olursanız olun, iyi bir hikaye anlatıcısı olmak sizi tahmininizden daha ötede olumlu etkileyecektir.
Fikirlerinizi ve hayallerinizi hayata geçirmeniz daha kolay olacaktır.
Yazar bu kitapta farklı hikaye anlatıcılığı türlerini incelerken bir yandan da bunlara TED konuşmalarından ya da önemli isimlerin konuşmalarından örnekler getiriyor.
Her bölümün sonunda ise hikaye anlatıcısının ipucu diye bir maddeler listesi sunuyor.
Kitabın en sonunda hikaye anlatıcısının kontrol listesi olarak adlandırılan da bir liste var.
Örnekleriyle, anlatımıyla ve verdiği ipuçlarıyla bu kitap benim el kitabım olmaya hak kazandı.
Podcast için metin hazırlarken genelde elimin altında duruyor.
Tıkandığımda hemen ipuçlarını okuyorum ya da ilhama ihtiyaç duyarsam kitapta adı geçen isimlerin konuşmalarını dinliyorum.
Gerçekten çok kaliteli konuşmalardan örnekler barındırıyor çünkü.
Dijital ortamda yayın yapmaya başlamadan önce Bu ve buna benzer pek çok kitap okudum.
Ve inanın yeni bir işe başlarken bana sağladıkları faydalar kelimelere dökülemez.
Yapmaya başladığım bu yayınlar hayatımda çok önemli bir yeri tuttuğu için bu kitapta hayat yolumu çizenler listesine girmeye hak kazandı.
Gelelim 6. kitaba.
Alberto Manguel'den Kütüphanemi Toplarken.
Bakın ben bu kitabı kalbimin üzerine koyar...
Uyurum. Herkesin bağ kuramayacağı bir kitap.
Bu kitabı benim gibi sevmek için ciddi bir kitapsever olmalı ve o canınızdan çok sevdiğiniz kitaplarınızı her an kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olmanız gerek bence.
Ben de bu kitapla tam böyle bir durumun içindeyken tanıştım.
Hiç istemediğim bir nedenden dolayı kitaplarımın büyük bir kısmından ayrılmak zorundaydım.
Ve bu gerçekten acı verici bir süreçti.
Ne tesadüftür ki kitabın yazarı Alberto Manguel, dünyaca tanınmış bir kitap sever ve bu kitabı 35 bin kitaplık kütüphanesinin hiç istemediği halde arkasında bırakmak zorunda kaldığı
bir zamanda yazıyor. O zamanlarımda okurken bana çok destek olmuş, hatta şiddetli bir depresyondan beni korumuştu.
Eğer gelecek planlarım gerçek olursa ben de zaten yarısını kaybettiğim kitaplarımın kalanlarını da arkamda bırakmak zorunda kalabilirim.
Kitaplara normal bir insandan çok daha farklı bir düşkünlük beslediğimin farkındayım.
Alberto Manguel bana ruh ikizimi bulmuşum gibi hissettiriyor.
Herhalde bir gün tüm kitaplarımı bırakmak zorunda kalsam teselli olarak bu kitabı yanıma alırım.
Şimdi size beni en çok etkileyen bir alıntısını okumak istiyorum.
Don Kişot'u lise yıllarımdan beri pek çok kereler okumuşumdur ve her zaman için kandırılan ihtiyar adama yani Don Kişot'a yönelik derin bir duygulaştık hissetmişimdir.
Şimdi kendi kütüphanesini yitirmiş biri olarak onun neler yaşadığını ve niçin bir kez daha dünyaya yelken açtığını daha iyi anlayabileceğimi sanıyorum.
Kayıplar anımsamamıza yardımcı olur ve bir kütüphanenin kaybı Gerçekte kim olduğunuzu anımsamanıza yardımcı olur.
Don Quixote'u okudunuz mu bilmem ama Don Quixote da kendi kütüphanesinin kaybıyla bir maceraya atılmaya karar verir.
Yazar da bu parçada onu söylüyor.
Her ne kadar okurken Don Quixote'la derin bir duygudaşlık kurmuş olsam da şimdi onun neden kütüphanesini kaybettikten sonra dünyaya açıldığını anlıyorum diyor.
Ben de bu kitabı okurken Alberto Manguelli'ye bir duygudaşlık.
Sanırım kitaplarımı arkamda bırakıp dünyaya açıldığımda onları çok daha iyi anlayacağım.
Sekizinci sırada Seneca'dan ahlak mektupları var.
Her ne kadar podcastlerde fazla üzerine konuşma fırsatı bulamamış olsam da Instagram üzerinden stoğacılık hakkında ara ara paylaşımlar yapıyorum.
Benim hayat felsefemi şekillendiren iki şey var.
Biri stoğacılık, diğeri ise kaç kere söylediğimi artık sayamadığım Spinoza ve onun felsefesi.
Stovacılara göre insanın temel amacı mutluluğa ulaşmaktır.
Ama mutluluk nedir?
Mutluluk onlara göre insanın kendine ve doğaya uygun yaşamasıdır.
Doğaya uygun yaşamak nedir peki?
Stoic'lara göre evren fizikseldir ve bu fiziksel evrenin işlemesini sağlayan belli başlı doğa kuralları vardır.
Biz insanlar da akıl yürüten varlıklar olduğumuza göre doğaya uygun yaşamak dürksel olarak değil, ahlak ve erdem sahibi olup yaşadığımız toplumun iyiliğini gözeten kurallara uygun
yaşamak olacaktır. Bu durumda mutlu olmak için erdemli ve doğaya uygun bir hayat sürmeliyiz.
Stoğacıların başlarına gelen tarihsiz olaylara karşı son derece metanette olmalarının sebebi de aslında bu.
Doğanın onlara getirdiği ve üzerlerinde etkileri olmayan şeylerle fazla vakit kaybetmiyorlar.
Kendi etki alanına odaklanmak yerine etkileyemeyeceği felaketlere kendini paralayarak üzülmek insanın yaptığı en saçma şeylerden biri.
Ahlak mektupları adından da belli olacağı üzere Seneca'nın mektuplarından oluşuyor.
Ve onun Stoğacılık üzerine görüşlerini okuyoruz her mektubunda.
Ben bazen sabah, bazen akşam bu mektuplardan birer tane okuyarak kendime hayat amacımı ve odaklanmam gereken gerçek şeylerin neler olduğunu hatırlatıyorum.
Zira insan beyni anında işe yaramaz şeylere kaymaya ve düzeltilemeyecek olana üzülmeye çok meyilli.
Bu kitap bana her sayfasında üzerinde güç sahibi olduğum ve değiştirebileceğim alanları hatırlatıyor.
Ben de hayat yolumu buna göre çiziyorum.
Şimdi size de kitaptan hayatınızdaki en önemli ama belki de en görmezden geldiğiniz şeyi hatırlatabilecek bir kısım okumak istiyorum.
Şimdiye değin senden zorla alınan ya da çalınan, boşa akıp giden zamanına sarıl.
İyi kullan onu. Durum emin ol sana yazdığım gibi.
Kimi zamanımız bizden zorla alınıyor, kimisi sinsice çalınıyor.
Kimisi de boşa akıp gidiyor.
Umursamadığımız şey için uğradığımız kayıp da en yüz kızartıcı olanı.
Dikkat edersen hayatımızın en büyük bölümü kötü iş yapmakla, büyük bir bölümü ise hiçbir iş yapmamakla, tüm yaşamımızda yapmamız gerekenden başkasını yapmakla geçiyor.
Zamana değer veren, gününün değerini bilen, her gün biraz daha ölmekte olduğunu anlayan bir kimse gösterebilir misin bana?
Yanıldığımız bir nokta var.
Sanıyoruz ki ölüm önümüzdedir.
Oysa ölümün büyük bir kısmı şimdiden geçip gitmiştir.
Hayatımızın geride kalan kısmını ölüm ele geçirmiştir.
Eğer bugününe el koyarsan daha az bağlı kalacaksın yarına.
Dokuzuncu kitabımız Elizabeth Gilbert'tan Büyük Sihir.
Bu kitap son derece basit dille yazılmış ve cesaret, şefkat, yaratıcılık dolu bir kitap.
Bu kitabı okuyup hayal ettiği şey yapmaya başlayan kaç kişi dinledim gerçekten bilmiyorum.
Özellikle yaratıcı işlerle meşgul olmak ve bu işlerinizi dünyayla paylaşmak istiyorsanız bu kitap kaçmaz.
Ben direkt yazarı da çok seviyorum.
Big Magic isimli bir podcast yapıyor ve bütün bölümlerini dinledim.
Konuk olarak katıldığı programları ve podcastleri de asla kaçırmam.
Elizabeth Gilbert'ın sesi kalbime ulaşıyor bir şekilde.
Büyük sihri okuduğum sıralarda yeni bir şeyler üretmek için böyle yanıp tutuşuyordum bildiğiniz.
Ama o kadar çok geri çeken duygu vardı ki beni.
En ağır olanı ise beğenilmeme duygusuydu.
Fakat kitapta okuduğum şu pasaj sonrası bakış açım bir anda değişti.
Zihninize yapacak bir iş verin.
Yoksa kendisi yapacak bir şey bulur ve onun icat ettiği işten pek de memnun kalmayabilirsiniz.
Bunu öğrenmem için yıllar geçmesi gerekti.
Ama aktif olarak bir şey üretmediğim zaman büyük olasılıkla bir şeyleri yok etmekle meşgul olduğumu anladım sonunda.
Kendimi, bir ilişkiyi ya da huzurumu mesela.
Gerçekten de bir şeyler üretmediğimiz zaman başka bir şeyleri yok ediyor olabilir miyiz?
Sadece bir tüketine dönüşüyor olabilir miyiz?
Acı verici duygulardan kaçmaya çalışırken bir tüketim makinesine dönüşmek, yalnızca eşyaları değil, üretilen her şeyi tüketmek.
Şahsen ben kendimi yok etmemek için üretmeye başlamayı tercih ettim.
Bu durumda sizin seçiminiz ne olurdu?
Bence herkes üretmeyi seçerdi.
En azından böyle olduğuna inanmak istiyorum.
Buraya kadar anlattığım tüm kitaplar bir şekilde beni sarıp sarmalamış, kendimi iyi hissettirmiş ve onları okumaya devam ederken beni çok zorlamamış kitaplar.
Fakat 10. sıradakiler öyle değil.
Çoğul konuşuyorum çünkü 10.
sırada sadece bir kitap yok.
Bu sırada bilim ve felsefe kitapları var.
En sonda olduklarına bakmayın, aslında hepsinin içinde en önemli olanlar bence onlar.
Bu kitapları okumak benim için hiç kolay olmadı.
Yer yer okuduğum şeyleri anlayamadım, yeri geldi sıkıldım, yeri geldi ne diyor bu kitap, bu yazılanlar gerçek olamaz dedim.
Yeri geldi bu kitapların yazarlarına hayran oldum.
Pek çoğunu yarıda bıraktım, yeniden başladım, rahatsız oldum.
Ancak hepsinin sonunda zihnim açıldı ve genişledi.
Aynı spor salonunda ağırlık kaldırmak gibiydi bu kitapları okumak.
Okudukça resmen beynim gelişti.
Bazılarını haladır sonuna kadar bitiremedim.
Onların üzerine romantik metiyeler düzemeyeceğim ya da içlerinden etkileyici alıntılar da yapmayacağım.
Bu kitapların anlaşılması için bence bir parçasının değil oturulup hepsinin bir bütün olarak okunmaya çalışması gerekiyor.
Bu nadede listemin ilk sırasında Carl Sagan'dan Soluk Mavi Nokta kitabı gelir.
İkinci sırada Sean Carroll'dan Büyük Resim.
Bu kitapta zaten kapağında da diyor yaşamın, anlamın ve evrenin kökeni üzerine diye.
Gerçekten de bu üç kavram üzerinden büyük bir resim inşa ediyor yazar.
Tabii ki de bilimsel temelleri dayandırarak.
Her ne kadar arkasında anlaşılır bir dili olduğunu söylese de benim gibi böyle...
Sayısal zekası çok fazla yüksek olmayan insanlar için birazcık okuması zor olabilir.
En azından benim için öyle oldu.
Fakat harcadığınız her emeğe değecek.
Onu söyleyebilirim.
Üçüncü sırada Richard Dawkins'den Ataların Hikayesi var.
Tüm varlıkların evrimi üzerine yazılmış bir kitap.
Richard Dawkins birazcık sansasyonel bir isim.
Farkındayım. Ben de her kitabını çok beğenmiyorum.
Kendisini de böyle çok aşırı derecede tuttuğumu söyleyemem.
Ama bu kitabı gerçekten çok iyi ve özel bir kitap.
Kafama göre alıp okumamıştım.
Bu kitabı çok önemli bir biyolog tavsiye etmişti.
Onun üzerine alıp okudum.
Her parçasını okuyup bitiremedim elbette.
Ama gerçekten okuyana büyük şeyler katacağına eminim.
Dördüncü sırada Bertrand Russell'dan.
Okuyamadım. Batı felsefesi tarihi ve beşinci sırada ise Spinoza'nın Etikası var.
Bu ikisi felsefe kitapları.
Batı felsefesi tarihi de üç kitap barındırıyor.
Yahu ben bu onuncu maddeye bir kitap diye neredeyse on kitap sıkıştırdım.
Neyse benden daha az zaten beklenemezdi.
Bu üç kitaplık serisinde yazar Bütün Bir.
Batı felsefesini size kısaca anlatıyor.
Dili akıcı yani zor bir kitap değil bu aslında ama gerçekten böyle hem kafa açıcı hem de genel olarak Batı felsefesini öğrenebileceğiniz bir kitap.
Spinoza'nın etikası ise...
Gerçekten zor. Yani ben bu kitabı okumadan önce zaten bir felsefe terimleri sözlüğü edinmiştim.
Öncesinde felsefe tarihi üzerine bayağı bir okumalar yapmıştım.
Ve Spinoza üzerine de ekstradan okumalar yapmıştım.
Spinoza'ya başlangıç gibi kitapları.
Ondan sonra Kokido dergisinin Spinoza sayısı var elimde.
Ve başka pek çok kitap daha okumuştum.
Ama ona rağmen...
Etikayı anlamak bana zor geldi şahsen.
E tabi belli bir felsefe eğitimimde olmadığından da kaynaklanıyor olabilir bu.
Haladır tam anlamıyla okuyup bitirmedim fakat Bilge'nin el kitaplarından birisi de budur.
Nasıl hikaye anlatıcısının sırrı podcast yaparken el kitabımsa etikada hayatı yaşarkenki el kitabım.
Dediğim gibi bu kitaplar benim için okuması çok zor bitirmesi ise...
Ondan da zor kitaplardı.
Ancak bu ülkedeki herkese ders niyetine okutulmasını arzu ederdim.
Hatta aklıma şimdi şey geldi.
Prens dizisinde şöyle bir bölüm olması lazım.
Yanlış hatırlamıyorumdur umarım.
Arkadaşlar böyle aralarında konuşurlar.
Eğer diktatör olsaydın ne yapardın diye.
İşte herkes bir şey söyler.
Sanırım ben de eğer bir diktatör olsaydım şu kitapları bir ders olarak okuturdum.
Belki de ülkeyi kurtarırdık.
Bilemiyorum. Tamamen öznel bir görüş.
Şimdi listeme şöyle bir daha baktım ve bütün eserlerin Batı kaynaklı olduğunu fark ettim.
Bu benim hiç Doğu üzerine ya da Doğu'da ortaya çıkmış eserleri okumamış olmamdan kaynaklanmıyor.
Daha çok Batı'nın üretimlerinden etkilendiğimi kabul ediyorum.
Ancak son zamanlarda Budizm, Yoga ve İslam felsefesi üçlüsü üzerine biraz okumalar yapma niyetindeyim vakit bulabilirsem.
İslam felsefesi üzerine okumalarım oldu önceden ama beni fazla memnun etmedi okuduklarım.
Eğer bu konuda tavsiyeleriniz olursa bana yazın.
Artık biliyorsunuz mail veya instagram üzerinden bana ulaşabilirsiniz.
Kapatmadan son bir şey daha eklemek istiyorum.
Youtube'da The School of Life kanalının hayat okulunun 8 kuralı isimli bir videosunu izlemiştim.
Orada kurallardan biri aptallığını kabul etmekti.
Benim de sanırım tüm bu kitaplardan anlattıklarım dışında öğrendiğim bir diğer şey kendi aptallığımı kabullenmek oldu.
İnsan olarak kapasitem kısıtlı.
Yanlış kararlar verebilir, yanlış seçimler yapabilirim.
Her şeyi öğrenemem.
Hatta her şeyi öğrenmenin kıyısından dahi geçemem.
Çünkü hafızam da kısıtlı.
İçimde kontrol edemediğim bir sürü duygu ve farkında bile olmadan gerçekleştirdiğim dürtüsel davranışlarım var.
Korkularımın ve beğenilerimin çoğu saçma sapan evrimsel nedenlere dayanıyor.
Neden bunları tanımak, anlayabilmek için saatlerce meditasyon dahi yapsam yeterli olmuyor?
Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de bana benzer dünyada 7 milyar insan var.
Biraz acımasız davrandığımı düşünebilirsiniz.
Aslında hayır bu acımasızlığın tam zıttı.
Hiçbirimiz özel değiliz.
Sadece olduğumuz gibiyiz.
Ve olduğumuz gibi olmak güzel.
Hatta... Kitaplar bana olduğum gibi olmayı kabullendirip kafaya taktığım utanç, kıskançlık, kaçınma, korku gibi duygularımın üstesinden gelmeme yardım ediyor.
Okuduğum her kitap insan olmam gereğince hep biraz cahil kalacağımı hatırlatıyor.
Sanırım bu benim kendi kibrimi kırma ve doğaya uygun yaşama yöntemim.
Evet bir bölümün daha sonuna geldik.
Biraz spontane araştırmalarıma değil çoğunlukla kendi görüşlerime yer verdiğim bir bölüm oldu.
Tam da bu nedenle oldukça öznel.
Ayrıca fark ettiyseniz bölümün başlığı hayat yolumu çizmeme yardım eden kitaplar 1.
Neden 1? Çünkü hayatımı yaşamaya ve yeni kitaplarla tanışmaya devam ediyorum.
Belki belli bir zaman sonra yeniden böyle bir bölüm çekerim diye düşündüm.
Ayrıca sadece kitaplardan beslenmiyorum.
Dijital dünyada takip ettiğim içerik üreticileri, yazılar, belgeseller, filmler ve online kurslar da var.
Ama onları bu şekilde anlatamam.
Bu beslendiğim şeyleri bir mail listesi oluşturup isteyenlere göndermek gibi bir planım var aslında.
Ama ne zaman hayata geçer hiç bilmiyorum.
O halde kendinize iyi bakın.
Şimdilik ayrılıyoruz.
Evet farkındayım biraz sözünlü.
Şu kapanış kısmını benim yerime keşke başkası yapsa diyorum bazen.
Ama bu pek mümkün gözükmüyor.
İş başı düştüğüne göre herkese güle güle.
Haftaya görüşürüz.
Umarım.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
