
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Güzel nedir, çirkin nedir? Bu bölüm bu iki kavram ve onların biz de çağrıştırdıkları üzerine konuşuyoruz. Zamandan zamana, kültürden kültüre ve kişiden kişiye değişkenlik göstermesine ramen neden hepimiz sürekli bir güzellik standardının peşinde koşar olduk? Ve neden çirkin olmaktan ölesiye korkuyoruz? Bu sorulara biraz öznel biraz da başka düşünürlerin söylediklerinden yola çıkarak bazı yanıtlar bulmaya çalıştım. Şimdiden keyifli dinlemeler.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Ben güzel miyim, çirkin miyim?
Bu soruyu ilk ne zaman kendinize sordunuz?
Aynanın karşısına geçip.
Kendinize baktınız. Büyük ihtimal bu soruyu kendimize yöneltmeyi öğrendiğimiz zaman başladık.
Şu güzel, bu çirkin demeye.
Belli bir yaşa kadar güzel ve çirkin ne olduğuna dair belli bir yargımız yoktu.
Belki bazı şeyler daha parlak, bazı şeyler daha çekici, bazı şeyler ise daha iticiydi.
Ama güzel ya da çirkin değildi.
Sonra o gün geldi.
Bu iki kelimenin çevremiz tarafından kabul edilen anlamını öğrendiğimiz gün.
Ve kendimize en baştaki soruyu sorduk.
Sonra bu soruyu etrafımızdaki diğer şeyleri kategorize etmek için kullanmaya başladık.
Güzel müzik, çirkin adam, güzel kız, çirkin resim.
Ama güzel ve çirkin olmanın aslında toplumsal ve siyasal ölçütler olabileceğini sanırım pek anlamadık.
Sahiden bu iki kelime üzerine hiç düşündünüz mü?
Güzel nedir?
Çirkin nedir?
Neden bu iki kelime birbirinin zıt anlamı olarak kullanılır?
Bugün beynimizde oluşturulmuş bu algılar üzerine biraz düşüneceğiz.
Ama başta sorduğum soruya verdiğiniz yanıtı unutmayın.
Belki bölümün sonunda yanıtınız değişir.
Herkese merhaba.
Ufak bir girişle başladım bugün podcast'e.
Anlatacaklarımın öncesinde minik bir farkındalık oluşturmak istedim.
Bugün konumuz güzellik ve çirkinlik.
Yalnızca bedenlerimizin değil, fikirlerin, karakterlerin, sanat eserlerinin ve aklınıza gelebilecek diğer her şeyin güzelliği ve çirkinliği üzerinde duracağız.
Bu iki kelimeyi oldukça geniş anlamında kullanacağız yani.
Bu bölümü yaparken...
İki muhteşem kitaptan beslendim.
Umberto Eco'nun Güzelliğin Tarihi ve Çirkinliğin Tarihi isimli eserleri muhteşem bir şekilde hazırlanmış.
Okuyanın estetik bakışını ve entelektüellik seviyesini rahat böyle 2-3 level üste taşıyacak kitaplar.
Tabii benim bu kitaplarda yazılan her şeyi burada size aktarmak gibi bir iddiam.
Ama özellikle ilgilendiğim bazı kısımlardan direkt olarak alıntılar yapacağım.
Bu bölüm temel olarak üzerinde duracağım şey aslında güzellik ve çirkinlik dediğimiz şeyin akışkanlığı olacak.
Güzelliğin tarihinde ta M.Ö.
başlayarak güzelliğin değişimi üzerine kronolojik resimler sıralanmış.
O resimlerden de bir Instagram postu hazırlamayı planlıyorum.
Bölümü dinledikten sonra anlattıklarımı daha iyi anlamak için...
O posta bakabilirsiniz.
Bölüm için araştırma yaparken güzel ve çirkin kelimelerinin farklı kültürlerde hangi anlamlara geldiğine baktım.
Önce bizdeki anlamından başlayacağım.
Yani Türkçemizdeki.
Çirkin bizim dilimize Farsçadan geçmiş bir kelime.
Ve hoşa gitmeyen, beğenilmeyen anlamlarına geliyor.
Düzel ise göze ve kulağa hoş gelen, çirkinlik karşıtı olarak geçiyor.
Bunlara tabii ki de TDK'dan baktım.
Bizim dilimizde güzel ve çirkin zıt anlamlara geliyor diyebiliriz.
Ama gerçekten bunlar zıt anlamlı kavramlar mı?
Mesela Japonya'da Wabi Sabi felsefesi diye bir anlayış var.
Bu felsefeye göre kusurlu ve eksik olmak yüceltilecek bir şey.
Güzel ve mükemmel olmaktansa eksik, kusurlu ve hoşa gitmeyen taraflarımızın olması güzel bulunuyor.
Eksiklik ve kusurluluk yani bizim çirkin bulduğumuz şeyler hayatın doğal birer parçası.
Çirkinlik güzelliğin karşısında değil yalnızca hayatın akışında bulunan ve olması gereken bir şey.
Bu Vabisabi felsefesini anlatan çok güzel bir kitap okumuştum.
Orada çirkinliğe ve kusurluluğa getirilen bu farklı bakış açısından gerçekten de etkilenmiştim.
Vabisabi aynı zamanda bir estetik anlayışı.
Japonya'da yani bir yaşam felsefesi olmanın dışında bir estetik olarak da kullanılıyor.
Aslında Babi Sabi'ye göre çirkin diye bir şey yok bile diyebiliriz.
Demek ki bu güzel ve çirkinin birbirine zıt olma durumu bile kültürlere göre farklılık gösterebiliyor.
Şimdi bu kelimelerin bir de İngilizce'deki anlamlarından bahsetmek istiyorum.
İngilizce'de çirkin ugly.
Kelimesiyle ifade ediliyor.
Bu agli kelimesi ise İskandinav kökenli olan ukka kelimesinden gelmiş.
Bu arada bunun okunuşu tam olarak böyle mi bilmiyorum.
Umarım ukka diye okunuyordur.
Yani yazıldığı gibi okudum şu an burada.
Ve anlamı korkulan şey demek.
Yani bizdekinden yine birazcık farklı.
Korkulan şey. Bence bunu aklımızda tutalım.
Çirkinlik ve korkularımız üzerine ileride biraz daha konuşacağım.
Şimdi birazcık bu kültürel ve kelime anlamlarını kenara koyuyorum.
Yüzyıllar içinde değişen güzellik anlayışımıza ne demeli?
Size sorsam dişleri siyaha boyanmış biri güzel midir yoksa çirkin midir?
Herhalde yüzü güzel olsa bile dişleri kapkara olan birinin en azından dişlerini çirkin bulursunuz.
Fakat Japonya'da Ohagura kelimesiyle ifade edilen bu durum eskiden güzel olmanın işaretiymiş.
Belki siz dişlerinizi beyazlatmak için dişçiye para ödüyorsunuz.
Ama dünyanın bir köşesinde birileri bir zamanlar dişlerini kapkara yapmaya çalışıyormuş.
Her iki davranışın ise amacı ortak.
Güzel olmak. Hegel bu konuyla ilgili şöyle söylüyor.
Belki her koca karısını güzel bulmayabilir.
Ama en azından her delikanlı sevgilisini güzel, Hatta herkesten güzel bulur.
Güzellik konusundaki bu öznel beğeninin değişmez kurallarının olmaması her iki taraf için de iyi bir şey olarak görülebilir.
Sık sık şöyle dendiğini duyarız.
Avrupalı güzellik bir Çinlinin hatta bir Hotanto'nun hoşuna gitmeyecektir.
Çünkü Çinli Zenci'den keza Zenci Avrupalı'dan bambaşka bir güzellik kavramına sahiptir.
Gerçekten de Avrupalı olmayan bu halkların sanat yapıtlarına baktığımızda bunlar putların en iticisi gibi gelebilir bize.
Aynı şekilde bu tür halkların müziği bizde tiksinti verici bir patırtı izlenimi uyandırırken onlar da bizim heykellerimizi, resimlerimizi ve müziğimizi anlamsız
ya da çirkin bulacaklardır.
Çoğu zaman bir şeyi güzel ya da çirkin bulma estetik ölçütlerden değil, Siyasal ve toplumsal ölçütlerden kaynaklanır.
Sanırım hepimiz bahsedilen bu toplumsal ölçütlerin kurbanı oluyoruz kendi zihnimizde.
Aynaya baktığımızda, bir şarkı dinlediğimizde, bir sanat yapıtını beğendiğimizde hep bu ölçütler devrede oluyor.
Kendimizi yeterince güzel bulmuyor muyuz?
Yüzümüz, bacaklarımız, saçlarımız ya da başka bir yerimiz.
Günümüzde herkesin kabul ettiği o ölçütlere uymuyor mu?
O halde teselli olarak açın ve eski zamanlarda güzel kabul edilen kimselere bakın derim.
İlla ki size benzeyen birini bulursunuz.
Eğer son yüzyılda kendi toplumumuzda güzel bulunan şeylere bakarsak aslında güzelliğin ve çirkinliğin nasıl bir evrim geçirdiğini rahatlıkla görebilirsiniz.
Buraya kadar anlattıkları...
bir toplumun içerisinde zamandan zamana da farklılık gösteriyor.
Yani hiçbir şekilde durağan değil.
Peki ya insan bedeni dışında evrensel olarak güzel bulunan sanat eserlerine baksak?
İşte onlardan birkaçına zamanında uzmanlar tarafından gelen yorumlar.
Bu arada bu yorumları Eko'nun Çirkinliğin Tarihi kitabından alıntılıyorum.
Şöyle. Betavun'un Beşinci Senfonisi kaba seslerden oluşan bir cümbüş.
Uğultulu Tepeler'deki kusurlar Jane Eyre'dekinden bin kat fazladır.
Sonuçta tek teselliğimiz romanın asla çok kişi tarafından okunmayacağı düşüncesidir.
Burada araya giriyorum.
Kız kardeşim Uğultulu Tepeler'in ilk yazıldığı dönemde ona gelen bu yorumu duyunca şok oldu.
Kendisinin en sevdiği roman Uğultulu Tepeler çünkü.
Bir diğer yoruma geçiyorum.
ABD'de hayvan hikayeleri satmak imkansız.
Bu yorumu George Orwell'in hayvan çiftliği için bir editör yapmış.
Mobidik, üzücü, sıkıcı, bayığı, hatta gülünç.
Eyvah eyvah.
Ben bu yorumları ilk okuduğumda çok şaşırıp Instagram'da da paylaşmıştım.
O zaman da şöyle demiştim.
Günümüzde bu derece yüceltilen ve beğenilen sanat eserlerinin ilk çıktığı dönemlerde Uzmanlar tarafından maruz kaldığı bu yorumlar gerçekten şaşırtıcı.
Bundan yola çıkarak şöyle bir sonuca varabiliriz.
Bir şey yapıyoruz, bir üretimde bulunuyoruz ve kötü yorumlara maruz kalıyoruz.
Belki bu bundan bir yüzyıl sonra yaptığımız şeyin bir başyapıt olarak bulunabileceğinin göstergesi olabilir.
Yine de tabii biz çok ümitlenmeyelim ama kısaca şöyle bir sonuca varalım diyorum buradan.
Ne yapıyorsak yapalım.
Onu yapmaya devam edelim.
Birilerinin şu an onun kıymetini bilmiyor olması ileride de asla bilinmeyeceği anlamına gelmez.
Çünkü dediğimiz gibi güzel ve çirkin bulunan şeyler daima değişiyor.
Ama şimdi buradan yola çıkarak bende bir merak uyandı.
Zamanında çirkin bulunan bu eserlerin günümüzde kusursuz bulunmalarının sebebi ne?
Yani kusursuz demeyelim de oldukça iyi bulunmalarının diyelim.
Sebebi ne? Başlıkta dediğim gibi güzel çirkin, çirkin de güzel olabilir mi?
İtiraf edeyim aslında bunu ben demedim.
Tabii ki de ben demedim. Shakespeare Macbeth isimli oyununda söylüyor bunu.
Demek ki Shakespeare da biliyordu aslında güzel ya da çirkin diye bir şey olmadığını.
Hayatta bize güzel ve çirkin gelen şeyler vardır.
Ama hiçbir şey kesin olarak bu iki kategoriden birine girmez.
Yüzyıllardır güzelliği matematiği olarak kullanılan altın oranın bile aslında bir mit olabileceği konuşuluyor şu son zamanlarda.
Yapılan deneylerde altın orana sahip nesneler ve insanların herkes tarafından güzel bulunmadığı tespit edilmiş.
Yani güzel ya da çirkin olmanın bir kuralı ve ölçüsü de artık yok.
Peki neden bazı şeyleri güzel, bazı şeyleri çirkin bulmaya devam ediyoruz?
Aslında bizi rahatsız eden ve korkutan şeylere çirkin, yatıştırıcı ve sakinleştirici olanlara ise güzel deme eğilimindeyiz.
Mesela bir su kenarında ağacın altında oturup gökyüzünü ve doğayı seyretmek, Evrensel olarak herkese güzel gelir.
Ama bunun nedeni bile evrimsel bir sebepten kaynaklanıyor.
Böyle bereketli ve su kıyısındaki yeşil yerlerin yiyecek bulmaya elverişli olmasından dolayı atalarımızın gözündeki kıymeti çok yüksekti.
Böyle bir yere gittiğimizde otomatik olarak rahatlıyoruz.
Çünkü bu kodlarımızda yazılı.
Tabii ki de bize iyi hissettiren, estetik gelen şeylere bakalım.
Ama bakarken bilelim neden böyle hissettiğimizi.
Aslında çirkin olarak gördüğümüzün bize korkularımız hakkında bir şeyler söyleyebileceğini de.
Çirkin başlangıçta rahatsız edicidir.
Güzellik ise yatıştırıcı ve sakinleştiricidir.
Çirkinlik bizi uyarır ve keşfedilecek yeni şeyler sunar.
Ama güzellik öngörülebilirdir.
Çok eski zamanlardan beri güzellik takıntımız ve çirkinlik korkumuz var.
Ama hiç düşündünüz mü?
Ya her şey güzel olsaydı?
Her şey bize böyle sonsuz rahatlık verseydi belki o zaman hiçbir şey olmazdı.
Çünkü en iyi şeyler her zaman bir rahatsızlıktan, bir memnuniyetsizlikten doğar.
En azından Michelangelo'nun o muhteşem heykel ve resimlerinin olmama ihtimali gerçekten de yüksekti.
Ya nereden geçtin şimdi Michelangelo'ya demeyin.
Çünkü anlatılanlara göre Michelangelo kendini hasar görmüş burnu yüzünden çok çirkin bulurmuş.
Ve bundan ciddi rahatsızlık duyarmış.
Kendi yüzüne bakmaya dayanamadığı için bakılması insana güzel hissettirecek sanat eserleri yapmış.
Kendinde gördüğü çirkinliği sanatıyla güzelleştirmeye çalışmış.
Sanırım başarmış da. Şimdilerde kimse onun çirkinliğinden bahsetmiyor.
Hakkında bilinen en temel şey sanatının insanı etkisi altına alan güzelliği.
Bakın haladır güzel ve çirkin kelimelerini kullanmaya devam ediyorum.
Hani yoktu böyle bir şey?
Neden haladır bunları söylüyorsun diyebilirsiniz.
Evet evrensel bir güzel ya da çirkinin olduğuna inanmıyorum.
Ve bu durum kişiden kişiye toplumdan topluma değişiyor.
Tabii ki de bu. Bu iki kelimeyi asla kullanmamamız gerektiğini söylemiyor bize.
Nietzsche putların alaca karanlığında şöyle söylüyor.
Güzelliğe gelince insan kendini kusursuzluğu norm sayar ve onda kendine hayranlık duyar.
Sonuçta insan kendini şeylere yansıtır ve kendi imgesini yansıtan her şeyi güzel görür.
Çirkinlik yozlaşma belirtisi ve göstergesi olarak görülür.
Her tükenmişlik, ağırlık, bunama, bitkinlik belirtisi, Her türlü özgürsüzlük, söz gelimi kasılmalar ya da felç, özellikle çözülmeye, dağılmaya özgü
koku, renk, biçim, bütün bunlar aynı tepkiye, çirkin şeklindeki değer yargısına yol açar.
İnsanın nefret ettiği nedir?
Bundan hiç kuşku yoktur.
İnsan kendi türünün alaca karanlığından nefret eder.
Bunu ilk okuduğumda kendime sordum.
Benim alaca karanlıkta kalmasını ve görünmemesini istediğim parçam neresi?
Hangi parçamdan rahatsızlık duyup ürküyorum?
Hangi parçam bana rahatlık ve konfor hissi veriyor?
Ve bulduğum yanıtı tabii ki de burada paylaşmayacağım.
Sakın heveslenmeyin.
Ama şunu söyleyebilirim.
İstemediğim, korktuğum yönlerim olduğu gibi hoşuma giden yönlerim de var.
Yani herkes de olduğu gibi.
Belki arzularım, görüntüm ve karakterim her dönem sürekli değişen ve insanlara dayatılan bu güzellik anlayışına tam manasıyla uymuyor.
Ama ben ve çevremi kuşatan şeylerin bu kalıplara girmesi zaten istediğim bir şey değil.
Sadece güzel ya da çirkin olmak istemiyorum.
Japon felsefesi Wabi Sabi'nin öğrettiği gibi kusurlu bir güzelliğe sahip olmak istiyorum.
O halde şimdi geçin aynanın karşısına.
Görüntünüze, yapmak istediklerinize ve içinize bakın.
Yeniden en baştaki soruyu sorun.
Ben güzel miyim, çirkin miyim?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
