
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Değişmekten, dönüşmekten ve yeni şeyler denemekten korkmayan var mı? Derinlerimizde gizlediğimiz korkularla yaşarken farklı bir şeyler yapmaya çalışmak herkes için cesaret gerektiriyor. Bu dünyada korkmayan bir insan yok. Ama buna rağmen harika şeyler yapan bir sürü insan var. Bu bölüm de cesaretle dolu adımlar atmak ve korkularımızın kurbanı olduğumuz bir hayat yaşamamak için yollar arıyoruz. Bizden önce yaşayan cesur insanlardan ilham alıyoruz. Bölüm sonunda da minik bir zaman yolculuğuna çıkıp evrenin içinde sahip olduğumuz konuma bakıyoruz. Neden mi yapıyoruz böyle bir şeyi? Bunu da dinleyip öğrenin canım:) Şimdiden keyifli dinlemeler.
Bölümü hazırlarken kullandığım kaynaklar:
1- Varoluşçu psikoterapi - Irvın Yalom
2- Spinoza: Bir Başlangıç - Diego Tatian
3- Atatürk- Lord Kinross
4- Bir Dinozorun Anıları- Mina Urgan
5- Kendinle Savaşma Sanatı - Ichiro Kishimi
5- Cosmos: A Spacetime Odyssey
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
İçimdeki küçük kız çocuğuna...
Her zora düştüğünde dinlemesi için minik bir hediyedir.
Bu hediyeyi sizinle paylaşma cesaretini gösterdiği için ona teşekkür ederim.
Herkese merhaba.
Bu bölümü yapmaya karar verdiğimde yayınlamanın bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim.
Metni hazırladıktan sonra içine kendimden ne kadar çok şey kattığımı fark ettim ve tüm benliğim buna isyan etti.
İçimden bir ses, hayır bu bölümü yayınlamamalısın diye bayağı söylendi.
Bu bölümü cesarete ve yapması gerekeni yapmak için desteğe ihtiyacı olan herkese hediye etmek istiyorum.
Yayına koymak istemeyen parçamdan da anlayacağınız üzere bu bölümde oldukça kişisel ve bir o kadar da özel olan korkuların üzerinden konuşacağız.
Ama biliyorum ki bu korkular aynı zamanda evrensel ve dinleyen herkes de kendinden bir şey bulacaktır.
Bulamayanları da kendi cesaret manifestolarını yazmaya davet ediyorum.
Ben şu sıralar kendime yeni bir hayat kurmakla meşgulüm.
Seçimlerimi toplum veya ailem için değil, tamamen kendim için yapmaya ihtiyacım olan bu dönem aslında cesarete en çok ihtiyaç duyduğum dönem.
Ve cesarete ihtiyacım olan şeyleri şu başlıklar altında topladım.
Ölüm ve yalnız kalma korkusu.
Utanç ve aşağılanma.
Gerçekler ve reddedilmek, beğenilmemek, toplumdan ve sevdiklerim tarafından dışlanmak.
İşte geceleri beni uyutmayan ve hayatımı mahveden korkularım.
Hepsine bu dünyada verilecek farklı yanıtlar, getirilecek farklı çözümler var.
Ben henüz bu korkuları içeren sorulara kendi özgün yanıtımı verecek kadar görüp yaşamadım.
Bu nedenle benim için özellikle çok önemli olan hayatı ve yaptıklarıyla her aklıma geldiklerinde güç aldığımı hissettiğim insanların hayatlarından örnekler vereceğim.
Herkesin tanıdığı ama garip bir biçimde benim pek de kimseyle paylaşmak istemediğim kişiler bunlar.
Benden önce yaşayan cesur insanların bilgiliğine ve tecrübelerine başvuracağım.
Bakalım bu büyük korkuların tesellisini bulabilecek miyiz?
Hayatta cesur adımlar atabilmek için öncelikle seçimlerimizin farkına varmalıyız diye düşünüyorum.
Farkında olalım ya da olmayalım her gün ve her saat seçimler yapıyoruz.
Yaptığımız seçimlerle bir hayat inşa ediyoruz ve her zaman kendimiz için daha iyi olan ama cesaret isteyen seçimler yapabiliriz.
Korkularımız yüzünden ilerleyemememizin ve mutsuzluğumuzu çevremize yıkmanın yanlış olduğunu Ve bunu yaparak yalnızca kendimizi kandırdığımızı fark etmeliyiz önce.
Eğer sorumluluğu kendi üzerimize alırsak o zaman çözümler de arayabiliriz.
Viktor Frankl İnsanın Anlam Arayışı isimli kitabında Nazilerin toplama kampında ölüme terk edilmiş bir Yahudi iken nasıl yaşama tutunmayı seçtiğini anlatıyor.
Oradan canlı çıkmama ihtimali vardı.
Ama bu kendine bunu düşünerek eziyet etmesi için bir sebep oluşturmadı.
Viktor Frankl gibi olabilecek en kötü şeyleri yaşıyor olsak dahi bir seçim yapabiliriz.
Bir seçim hakkı her zaman vardır ve benim bunu kabullenmem çok zamanımı aldı.
Aileme ve doğuştan beni takip eden bazı tarihsizliklerime kafaya takmış bir haldeydim ve bu sıkıntılarım olmadan nasıl yaşayacağımı gerçekten bilmiyordum.
Hep birilerini suçluyordum ama ne zamanki seçim yapabileceğimi fark ettim işte o zaman içimi büyük bir korku kapladı.
Hayatım benimdi ve onu istediğim gibi yaşamak istiyorsam cesarete çok fazla ihtiyacım vardı.
Asıl korkutucu olan hayatımın tamamen bana ait olduğunu kabullenmemdi.
Bu bölümün ana temasına geçmeden önce seçim yapma hakkınızın farkında olmanızı istiyorum.
Aynı Atatürk gibi.
Ne alaka diyebilirsiniz şu an?
Onun hakkında bize çok fazla şey öğretildi.
Cumhuriyet, inkilaplar veya kazandığı zaferler gibi.
Ama ben bugün bunların hiçbirisinden bahsetmeyeceğim.
Çünkü ben Atatürk'ün zor fakat doğru olanı seçme gücüne hayranım.
Mesela bir padişah olmak yerine cumhuriyeti kurmayı seçmesine, yaptığı inkilapların ülkedeki herkes tarafından memnuniyetle karşılanmayacağını ve sırf bu yüzden kendisinden nefret
edeceklerini bile bile onları yapmakta ısrarcı olmasına.
Mineurgan, Bir Dinozorun Anıları isimli kitabında Atatürk'ün kişisel yaşamında aslında çok da mutlu olmadığını yazıyordu.
Bunu başka yerlerde de okumuştum.
Sirozdan ölmesine neden olacak kadar alkol tüketmesi de bu yüzdendi bence.
Atatürk de korkuyordu.
Fakat korkuları onun yapması gerekeni yapmaktan alıkoymadı.
Onun cesaretine olan hayranlığımı gerçekten gizleyemeyeceğim.
Belki yaptığı her şey %100 doğru değildi.
Çünkü o da bir insandı.
Ama yine de yaptıkları sayesinde...
Orta Doğu'ya rağmen böyle bir ülkeyiz.
Belki çok harika değiliz ama ümit varız.
Ben bir Türk vatandaşı, kadın ve insan olarak onun hayatından ve hatasıyla doğrusuyla yaptığı cesur seçimlerinden ilham alıyorum.
Bana ne pahasına olursa olsun inandığım yolda başarılı olabileceğimi hatırlatıyor.
Ve her zaman seçimlerimi yapmakta özgür olduğumu hatırlatıyor.
Burada ufak bir ekleme yapayım.
Atatürk ile ilgili bahsettiğim bu kısım tabii ki de bir tarih dersi falan değil.
Tamamen benim ona karşı olan kişisel his ve düşüncelerim.
Umarım onun yaşamı benim gibi size de her zaman cesurca seçimler yapabileceğinizi hatırlatır.
Eğer bir seçim hakkımız olduğunun farkına vardıysak şimdi bununla birlikte gelen korkularımızı değinmeye başlayabiliriz.
En başta da söylediğim gibi yaşama cesareti seçim yapma cesaretiyle birlikte gelir.
Seçimlerimi yaparken benim için en başta gelen korku yalnız kalmak ve yalnız başımı ölmek.
Bu düşüncemi açtığımda insanlar gereksiz bir korku sergilediğimi söylüyorlar genellikle.
Ama ölüm korkusu aslında hepimizin yaşamının temellerinde mevcut.
Ve çocukluktan itibaren biz farkında olmadan davranışlarımızı ve seçimlerimizi yönetiyor.
Belki oturup ölüm üzerine ya da yalnız kalmak, yalnız başımıza ölmek üzerine çok fazla düşünmüyoruz.
Ama gerçekten cesaret isteyen bir adım atmanız gerektiğinde ve işler ters giderse sonunda ödeyeceğiniz bedeller büyük olduğunda şiddetli bir ölüm korkusuyla yüzleşirsiniz.
Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi isimli kitabında insanların hayatla ilgili dört nihai kaygısı olduğunu söylüyor.
Bunlar ölüm, özgürlük, varoluşsal yalıtım ve anlamsızlık.
Ölüm bu dördünün en başta geleni.
Kendi adıma örnek vermem gerekirse ne zaman tek başıma hayatla ilgili cesur bir adım atmaya karar versem, bu uzak bir yere taşınmak veya uzak bir yerde işe girmek olabilir, kendimi yalnız başıma bir
hastane odasında ölürken görüyorum.
Bu biraz içten bir itiraf oldu.
Ama yalnız başımı ölme korkusu beni perişan eden bir şey.
Daha öncesinde en yakın olduğum insanlara dahi anlatırken zorlandığım şeyleri burada böyle rahatça anlatabiliyor olmamın sebebi ise bu konular üzerine günlerce kafa patlatıp bulduğum bazı çözümleri paylaşmak
istemem. Ölümle ilgili Yalom kitabında şöyle bir cümle kuruyor.
Ölüm hayatımızı otantik bir tarzda yaşamamızı bizim için olası kılan bir durumdur.
Ve peşinden de ekliyor.
Varoluş ertelenemez.
Ölümün otantik bir tarzda yaşamamızı sağlaması ne demek?
Aslında çok basit.
Ölümün varlığı bu hayatı yaşanılası kılıyor.
Ölümden korktuğumuz için onu yaşamaktan kaçmak yerine bir gün öleceğimiz için hayatımızı yaşamalıyız ve varoluşumuzu ertelememeliyiz.
Yalom kitapta Eva isimli 45 yaşında ölümcül kanser hastası olan bir danışanından bahsediyor.
Eva'nın en büyük hayallerinden biri Afrika gezisine çıkmak.
Fakat hastalığı ileri seviyede olduğu için tek başına gitmeye çok korkuyor.
Bir gece garip bir rüya gören Eva tam olarak şu sözcüklerle anlatıyor rüyasını.
Kalabalık bir insan topluluğu vardı.
Annem orada, onu tanıyabiliyorum.
Hepsi birden, gidemezsin, sen kansersin, sen hastasın diyordu.
Bunu arka arkaya defalarca söylediler.
Sonra ölmüş olan babamın sesini duydum.
Güven veren, alçak bir ses tonuyla, senin de benim gibi akciğer kanseri olduğunu biliyorum.
Ama benim yaptığım gibi evde oturup tavuk suyuna çorba içerek ölmeyi bekleme.
Afrika'ya git ve yaşa diyordu.
Bu rüyasının üzerine Eva Afrika'ya gidiyor ve hayatının geri kalan kısmını son damlasına kadar yaşıyor.
Ölümden korkup Afrika'da tek başına öleceğini düşünüp yaşamaktan vazgeçmiyor ve evine kapanmıyor.
Aynı şekilde kitaptaki bir diğer ilginç örnek de yıllarca boşanmamak için bahaneler ürettiği kocasından ölümcül kansere yakalanıp tam olarak onun maddi desteğini ihtiyaç duyduğunda
boşanan kadınınkisiydi.
Bu kadının örneği bana Özellikle maddiyatla ilgili bazı korkularımda aslında ne kadar yersizce davrandığımı fark ettirmiştim.
Şu an ölecek olsam büyük ihtimal aç, fakir, tek başıma kalmaktan korkmadan yaşamak istediğim hayatı yaşardım.
Ölümle yüzleştiklerinde son günlerinde hayatlarını yaşamaya karar veren o kadar çok insanın hikayesi var ki kitapta.
Tüm bunlardan Irvin Yalom aslında yaşamayan insanın en çok ölümden korkan kişi olduğu sonucuna varıyor.
Eğer korkularınız yüzünden cesaretle adım atıp hayatınızı yaşamayı seçmiyorsanız aslında siz yaşamıyorsunuz ve varoluşunuzu erteliyorsunuz.
Yaşama cesaretini bulmak için önce ölümün varlığıyla yüzleşmeliyiz.
Bu okuduklarımdan tam olarak şöyle bir sonuca vardım.
Aslında yalnız başımı ölmekten korkmamın sebebi hayatımı yaşamıyor olmam.
Bunun beni üzüyor olması gerçek olduğunu değiştirmiyor.
Tam burada yine Yalom'un Varoluşçu Psikoterapi kitabından bir alıntı yapmak istiyorum.
Şöyle söylüyor. Konu basit bir şekilde şöyle özetlenebilir.
Varoluş ertelenemez.
Kanser hastalarının çoğu o anda daha dolu dolu yaşadıklarını bilir.
Artık yaşamlarını gelecekteki bir döneme ertelememektedirler.
İnsanların yalnızca şimdi de yaşayabileceğinin farkına varırlar.
Aslında insan şimdiki anı asla bırakamaz.
İnsanın geriye bakma anında bile yani o son anda bile hala andadır, oradadır ve yaşıyordur.
Gelecek değil, şimdiki zamandır ebedi zamanın kipi.
Eğer sadece şimdiki zaman varsa, ölürken bile yaşayacağımız tek an o ansa, anı yaşamayı seçmenin en mantıklısı olduğunu düşünüyorum artık.
Yalnız ölme korkumla ilgili kendime büyük bir teselli bulduğum bir diğer isim ise Spinoza.
Spinoza, 1632-1677 yılları arasında Hollanda'da yaşamış Yahudi asıllı bir filozof.
Kendisinin fikirleri kadar hayatı da bir ders niteliğinde.
Yahudilerin toplumdan dışlandığı ve kendi gettoları dışında iş dahi bulamadıkları bir zamanda oldukça tutucu bir Yahudi topluluğun içine doğar Spinoza.
Kaliteli bir din eğitimi alır ve zekasıyla kendisine ders veren hahamların gözüne girer.
Bir zaman sonra onu Yahudi topluluğundan afaroz edecek aynı hahamların.
Fakat Spinoza bir şeylerin yanlış gittiğini, kendisine öğretilenlerin doğru olmayabileceğini görmektedir.
Anne ve babası öldükten sonra genç Spinoza Yahudilik diye bir dine inanmadığını ve kendi tanrı anlayışının tamamen farklı olduğunu gizlememeye başlar.
Ve bunun sonucu olarak Afaroz edilir.
Bu Afaroz, Spinoza'nın Yahudi cemaatindeki herkesle, ailesi de buna dahil, ilişkisinin kesilmesi demektir.
Bir daha hiçbir Yahudi onunla görüşmeyecek, konuşmayacak ve ticaret yapmayacaktır.
O zamanlar bir Yahudi için Afaroz, Ölüm gibi bir şeydir.
Çünkü Yahudiler toplumun diğer Yahudi olmayan kesimlerinde asla istenmemektedirler.
Buna rağmen Spinoza şu an Panteizm diye bildiğimiz kendi inanç sistemini geliştirir.
Bu arada bunu inanç sistemi demek de doğru mu bilmiyorum ama burada felsefe yapmıyoruz sonuç olarak.
Böyle deyip geçeceğim şimdilik.
Bu inanç sistemi dışında doğa, etik, özgürlük üzerine pek çok felsefi görüş de ortaya atar.
Yahudi topluluğundan ayrıldığı için aç kalmaz.
Hatta daha farklı insanlarla tanışıp fikirlerini tartışma fırsatı bulur.
Fakat garip olan şu ki Spinoza yalnız başına ölür.
Bir gün dışarıdan gelen ev sahipleri onun öldüğünü görürler.
Ve yanında da ölürken kimse olmaz.
Öldüğünde yaşı görece gençtir.
Gerçekte elbette Spinoza'nın dostları ve destekçileri vardı.
Ama ölürken orada değillerdi.
Yani Spinoza benim en büyük korkumu yaşadım.
Peki sırf benim gibi korktuğundan dolayı yaşadığı o tutucu ortamı terk etmeseydi ne olurdu?
Yıllarca konuşulacak ve pek çok insana ışık olacak o kitapları yazamayabilir ve düşüncelerini asla duyuramayabilirdi.
Spinoza'nın hayatı eğer bedeli yalnız ölmekse...
Değecek bir hayattı bence.
Bazen korkularımızı neyle değiş tokuş ettiğimiz de çok önemli.
Bilmiyorum beni dinleyenlerin bu derece derin korkuları var mı?
Ama varsa böyle düşünmek belki sizde de bir perspektif değişimine sebep olabilir.
Ne dersiniz? Spinozanın yaşamına ve bizim yaşamlarımıza kattıklarına bakıp yaşadığımız toplumdan dışlanmak ya da yalnız ölmek gibi bu korkularımızın üstesinden gelebiliriz.
Cesaretle yaşamımızın önündeki engellerden bir diğeri de beğenilmeme ve dışlanma korkusu.
Biz insanlar sosyal hayvanlarız.
Bu reddedilemez bir gerçek.
Ve var olmak için bağ kurmaya, diğer insanlarla ilişki içinde olmaya ihtiyacımız var.
Ama bence biz bir şeyi yanlış anlıyoruz.
Bağ kurmamız ve beraber olmamız gereken insanlar her zaman içinde doğduğumuz toplumu oluşturan kişiler olmak zorunda değiller.
Herkesin kendini ifade edebileceği bir topluluk bulabileceğine canı gönülden inanıyorum.
Ama onu bulmak için bazen içinde bulunduğumuz yerden ayrılma cesareti göstermemiz ya da kendimizi o insanların yargılarından korumamız gerekebilir.
Eğer beğenilmemekten korkmazsak istediğimiz şeyi yapabiliriz.
Evet bir düşünün aklınıza yeni bir girişim başlatmak geldi ve bunun için yatırımcı arıyorsunuz.
Ama reddedilmekten ve beğenilmemekten o kadar korkuyorsunuz ki hiçbir yere başvurmuyorsunuz.
Ya da ailenizin sizin için istediğinden çok daha farklı bir mesleğe sahip olmak istiyorsunuz.
Ama seçiminizden dolayı dışlanmaktan o kadar korkuyorsunuz ki ömrünüz boyunca sevmediğiniz bir işi yapıyorsunuz.
Ya da ya da ben hazırladığım bu podcast beğenilmeyecek diye o kadar korkuyorum ki yayınlamaktan vazgeçiyorum.
Ve hiçbir zaman böyle bir podcast'e sahip olamıyorum.
Of işte bu korkunç olurdu.
En azından benim için.
Ciddi söylüyorum. Düşüncesi bile beni şu an üzdü.
Çünkü bu podcast yapmak hayatımda verdiğim en doğru kararlardan birim.
Okuduğum bir kitapta özgürlük başkaları tarafından sevilmemektir diyordum.
Bu cümleyi rahatlıkla cesaret başkaları tarafından beğenilmemekten korkmamaktır diye de dönüştürebiliriz diye düşünüyorum.
Gerçek şu ki her zaman dışlanacağımız ve beğenilmeyeceğimiz yerler olacak.
Sonuçta herkese kendinizi ve yaptıklarınızı sevdirmeniz imkansız.
Ama bu korkuyla arzu ettiğiniz hayatı yaşamaktan vazgeçerseniz kendinizden vazgeçmiş olursunuz.
Bence kendinizden vazgeçmektense sizi beğenmeyen insanlardan vazgeçmek çok daha mantıklı.
Bırakalım insanların bizi beğenmeme hakkı olsun.
Onlara bu hakkı vermenin karşılığı bize cesaret dolu adımlar atma gücü olarak geri dönecektir.
Ve son olarak da ne zaman yeniye ve bilinmeyene yelken açmak, Farklı bir şeyler deneme cesareti gösterecek olsak bizi takip eden, rezil olma, başarısız olma
ve bu yüzden utanç duyacak olma korkularımıza bakmak istiyorum.
İş tüm bunlar üzerine konuşmaya gelince aslında pek çok şey denebilir.
İnsanı hayallerinden ve yaşamak istediği hayattan engelleyen bu gibi korkuların önüne geçmek adına yapılabilecek çok fazla şey var.
Örneğin terapiye gidebiliriz.
Ya da sırf bununla ilgili bir dizi okuma listesi çıkarabilirim ve onları okuyabiliriz.
Alıştırmalar yapabiliriz.
Etkinlikler yapabiliriz bunun üzerine.
Ama beni uzun yıllar süren başarısızlık ve bu başarısızlıktan utanma korkusundan kurtaran tek şey oldu.
Evreni, zamanı ve benim onların içinde kapladığım yeri düşünmek.
Ooo dur bakalım Bilge Hanım.
Bir dakika. Nerelere gidiyor bu konu diyebilirsiniz.
Korkmayın. Çok güzel bir yere gidiyor.
Bazen hepimiz küçük ölçekle düşünmeye meyilli olabiliyoruz.
Bunda şaşılacak ya da garipsenecek bir durum yok.
Ama büyük ölçekte düşündüğümüz zaman sorunlarımız ve biz o kadar küçüğüz ki bu bendeki yaşam anksiyetesini alıp götürüyor.
Kendi önemsizliğimi hatırlıyorum.
Ara ara kendime bunu hatırlatmak beni sakinleştiriyor.
Şimdi neden bahsettiğimi daha iyi anlamanız için sizi...
bir yolculuğa çıkaracağım.
Evrenin başlangıcından bugüne doğru ufak bir bakış atacağız.
Burada kaynak olarak Kozmos belgeselini kullanıyorum.
Eğer izlemediyseniz hemen izleyin.
Ama önce podcast'ı bitirin.
Bir yere kaybolmayın. Şimdi sizden evreni bir yıllık bir takvim olarak hayal etmenizi istiyorum.
Takvim ocağın birinde başlıyor ve 31 Aralık gece yarısında bitiyor.
Ocak 1 evrenin doğuşu.
Bizlerse 31 Aralık'ta.
Yani tam şu andayız.
Ve bu takvimde her gün 40 milyon yıl demek.
Bakalım bu takvimin önemli günlerinde neler olmuş?
Ve biz bu takvimin tam olarak hangi dakikalarını, hangi saniyelerini yaşıyoruz?
Başlıyorum. 1 Ocak.
Büyük patlama oldu.
10 Ocak. İlk yıldız doğdu.
13 Ocak.
Yıldızlar bir araya geldi ve ilk küçük galaksileri oluşturdu.
15 Mart Bu galaksiler bir araya gelip samanyolu gibi büyük galaksileri oluşturdular.
31 Ağustos Bundan tam 4,5 milyar yıl önce diğer ölen yıldızların küllerinden güneşimiz doğdu.
21 Eylül 3,5 milyar yıl önce denizlerde ilk hayat başladı.
9 Kasım Hayat nefes almaya, hareket etmeye ve beslenmeye başlayacak kadar evrimleşti.
17 Aralık Denizden ilk canlı karaya çıktı.
28 Aralık İlk çiçek, çiçek açtı.
30 Aralık Saat 06.24 Dinozorları yok eden astroid dünyaya çarptı.
Ve bizse tam olarak 31 Aralık Gece yarısı saat 23'ü 59 dakika 46 saniye geçerken evrimleştik.
Kayıtlı tarihimizin kapsadığı her şey bu son 14 saniyede gerçekleşti.
Tanıdığımız herkes, tarih kitaplarında okuduğumuz tüm savaşlar, krallar, icatlar, göçler bu kozmik takvimin son 14 saniyesinde
var oldu. Bu takvime göre 7 saniye önce Hz.
Musa'da oldu. 6 saniye önce Bu da doğdu.
5 saniye önce Hz.
İsa doğdu. 3 saniye önce Hz.
Muhammed doğdu. 2 saniye önce dünyanın diğer yarısı birbirini keşfetti.
Ve bu son 1 saniyede bilimi kullanarak doğanın yasalarını keşfetmeye başladık.
Ve biz, sen ve ben tam olarak bu takvimde olduğumuz yer son saniyenin saliselerinde gizli.
İşte. Evrenin takviminde bulunduğumuz zaman bu.
Kozmosun ömrünün yanında bir nefes dahi etmeyecek kadar burada kalacağız.
Peki bizim bu evrende kapladığımız yer ne kadar?
Buna bakmaya önce dünyamızdan başlayalım.
Ünlü bilim insanı Carl Sagan dünyamıza soluk mavi nokta diyor.
Çünkü 14 Şubat 1990 tarihinde yaklaşık 6 milyar kilometre uzaklıktan Voyager 1 cihazıyla çekilen fotoğrafa baktığınızda dünyamızı soluk mavi bir nokta
olarak görüyoruz. Eğer resmi merak ettiyseniz bu bölümün kapağına bir daha bakın.
Ve orada dünyamızı bulmaya çalışın.
Ben bu fotoğrafla ilgili olarak sözün girik alanını Carl Sagan'a bırakmak istiyorum.
Şöyle diyor Sagan. Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık.
Eğer bu resme dikkatli bakarsanız orada bir nokta göreceksiniz.
O noktaya tekrar bakın.
Bu nokta bizim evimiz.
O biziz.
Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun içinde bulunuyor.
Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi, insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her
kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, her umut dolu çocuk, her mucit,
kaşif, akıl hocası, yozlaşmış her politikacı, her şöhret yıldızı, her yüce önder, aziz, Ve günahkar işte orada yaşadı.
Bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinin içinde.
Peki o toz zerreciğinin içinde biz neredeyiz?
Aslında ne kadar küçüğüz değil mi?
Peki sorunlarımız, kısacık hayatımızı yaşamak yerine takıldığımız korkularımız ne kadar büyük olabilir?
Ne zaman aklıma gelen senaryolardan çıldıracak gibi olsam, başarısız olmaktan, utanmaktan, rezil olmaktan korksam, Aklıma soluk mavi bir noktanın içinde evrenin
son saniyesinin saliselerinde yaşadığımı getiriyorum ve garip bir şekilde gülmeye başlıyorum.
Kendinizi ve korkularınızı bu ölçekte görmeye başladığınızda her şey daha basit ve aşılabilir olabilir belki sizin içinde.
Bu bölümü artık yavaş yavaş bitirmek istiyorum.
Çok fazla şeyden bahsettiğim gibi geliyor.
Belki biraz dallandırıp budaklandırmış olabilirim konuyu da.
Ama aslında daha çok konuşmak istiyorum.
Bölüm daha fazla uzamasın diye kendimi tutuyorum.
Çünkü bunu ben ezitleyeceğim.
Son olarak da minik bir anımı sizinle paylaşarak artık kapatacağım.
Geçtiğimiz hafta MR'a girdim.
Büyük ihtimal biliyorsunuzdur.
MR silindir biçiminde içi dar bir cihaz.
Bir yatağa uzanıyorsunuz ve sizi o cihazın içine yerleştiriyorlar.
Zaten biraz klostrofobik bir insanım.
Bir de yüzümde kalın bir maske olunca içeri girer girmez nefesim kesilir gibi hissettim.
Peşinden bir de cihazdan büyük bir gürültü çıkmaya başladı.
Gürültüyle birlikte bedenim terlemeye, ellerim titremeye ve kalbim çok hızlı bir şekilde atmaya başladı.
Nefes almakta güçlük çekiyordum ve o dakika bana soracak olsaydınız size öldüğümü söylerdim.
Aşırı dar ve kapalı bir alanda tek başımaydım ve içimden cihazdan nasıl çıkacağımın planını yapmaya başlamıştım bile.
Tek mesele kafamı yerleştirdikleri ve boynumu çepeçevre saran o şeyden nasıl kurtulacağımdı.
Kafam kurtuldu mu aşağı doğru kayardım ve hop cihazdan çıkardım.
Ama hayır. Sonra aklıma bir de üzerime bağladıkları plaka geldi.
Ondan nasıl kurtulacaktım?
Peki dedim en sonunda. Burada öleceğim.
Tam o sırada önceden yaptığım meditasyon ve nefes egzersizleri imdadıma yetiştim.
Önce gerçek olan şeyin bu cihazdan işim bitene kadar çıkmayacak olmam olduğunu söyledim kendime.
Rahatsızlığımın teşhis edilmesi için burada bulunmam önemliydi.
Şu an hissettiklerim aslında oldukça ilkeldi.
İlk atılarımın vahşi bir hayvan ya da tehlikeyle karşılaştıklarında kendilerini korumak için geliştirdikleri makinizmalarım şu an çalışıyordu.
Bedenim cihazı tehlike olarak akılamıştı ve savaş veya kaç tepkisi içerisindeydim.
Her ne kadar korksam da tehlikede olmadığımın farkında olmalıydım.
Derin bir nefes aldım.
İşte böyle.
Ve kendime tehlikede olmadığımı tekrar hatırlattım.
Uygulamaya başladığım rahatlatıcı nefes tekniğiyle birlikte bedenim gevşemeye başladı.
Biyolojim rahatlamıştı.
Tam o sırada cihazın tavanındaki uzun açık mavi şeriti gördüm.
İçimden geçen ilk şey, acaba kaç kişinin bu şeride bakarak kendini sakinleştirmeye çalıştığıydı?
Acaba benden önce kaç insan buradaydı ve aynı korkuyla yüzleşmişti?
Kaçı kaçıp gitmek istemişti?
Ama büyük ihtimalle çoğu kalmayı başarmıştı.
Demek ki ben de başarabilirdim.
Bu düşünceler eşliğinde iyice sakinleştim.
Tüm o diğer insanları düşünmenin üzerimdeki etkisi şaşırtıcıydı.
İşimi bitirip hastanenin dışına çıktığımda...
Akşam saat 11'de gökyüzündeki yıldızlara baktım ve o zaman fark ettim ki ne zaman hayatta korksam, kaçmak, yok olmak istesem göğe bakabilirim.
Aynı o açık mavi şehirde baktığım gibi ve binlerce yıldır benimle benzer korkuları yaşayan ama buna rağmen yaşamaya devam eden insanlardan ilham
alabilirim. O mavi gökyüzü bana uzayda soluk mavi bir noktadan öte olmayan gezegenimi ve kendi varlığımın toz zerresi kadar yer kapladığı bu koca evrende aslında
minicik olduğumu hatırlatabilir.
Tüm insanlık olarak miniciyiz.
Ama garip bir şekilde kendimiz için önemli ve büyüğüz.
Bu zıtlığı her zaman aklımda tutmanın faydalı olacağına karar verdim o dakikada.
Evet sevgili dinleyen.
Sen de zorlandığında göğe bakabilir ve bunları düşünebilirsin.
Kendin ve insanlık için önemlisin.
Bu yüzden cesur olmalısın.
Ama evren için çok da önemli değilsin.
Eh, korkuların da o kadar önemli değil.
Ve unutma, sonunda hepimiz öleceğiz.
İçimizde taşıdığımız her şeyle birlikte yok olacağız.
Ama o vakte kadar başımıza gelen zorluklarla baş etmeye ve hayatı anlamlandırmaya çalışmaya devam.
Sevgiyle kal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
