
Çalınan Dikkat: Odaklanma Kapasitemize Ne Oldu?
1 Ekim 2024 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayatını Şekillendir: Üretkenlik ve Rutinler Atölyesi 👉 https://superpeer.com/bilgesen/collection/hayatini-sekillendir-uretkenlik-ve-rutinler
6 Ekime'e kadar geçerli %10 indirim kodu: ATOLYE10
Bu bölüm son zamanlarda okuduğum en iyi kitaptan ilhamla hazırlandı. Artık eskisi kadar odaklanamadığımızın hepimiz farkındayız. Peki bu kimin suçu? Bizler iradesiz varlıklar mıyız yoksa dikkatimizi sürekli bizden çalmak üzerine kurulmuş bir sistemin kurbanları mıyız? Ve odaklanma gücümüzü geri alabilir miyiz? Yanıtları bölümde sizi bekliyor. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Kitap kulübüne katıl: https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
(Gelen mailleri okumaya bayılıyorum)
Transkript
Genel Sesler podcastinden herkese merhaba.
Ben Bilge. Nasılsınız?
Umarım hepiniz çok iyisinizdir.
Bugün odaklanma becerimizi nasıl kaybettiğimiz ve onu nasıl yeniden geri kazanabileceğimiz üzerine konuşacağız.
Eğer dinlediyseniz bundan birkaç bölüm önce DEP yani dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu üzerine bir bölüm yapmıştım.
Ben zaten çocukluktan teşhisi olan bir DEP hastasıyım.
O bölümde genel olarak hepimizin odaklanmasını nasıl kaybettiğinden değil de daha çok Dev sahibi insanların nasıl bu durumla baş edebileceğinden ve kendi kişisel deneyimlerimden birazcık bahsetmiştim.
Fakat bu bölüm tamamen genele hitap eden bir bölüm olacak.
Eğer bu dünya üzerinde yaşıyorsanız ve bir tane cep telefonunuz varsa büyük ihtimalle odaklanma becerinizi kaybettiniz.
Ya da odaklanma beceriniz eskisi kadar iyi değil.
İsterseniz üniversitede profesör olun, isterseniz bir kitap eleştirmeni olun, isterseniz sadece bir markette kasiyer olarak çalışın.
Hepimizin dikkat süresi oldukça kısalmış bir durumda.
Şöyle bir düşündüğünüzde...
En son ne zaman telefonunuzdan uzunca bir süre ayrı kaldınız?
Mesela böyle bir hafta, iki hafta hiç telefonunuza bakmadan geçtiği oldu mu?
Elbette ki aranızda bunu bilinçli olarak yapan ya da belki de telefonuna pek fazla bakmayan insanlar olabilir.
Ancak genelde hepimiz, ben de bunun içerisine dahilim.
telefonlarımızla ayrılmamacasına sanki bir uzantımızmışçasına vakit geçiriyoruz.
Ben telefonum olmadan hiçbir yere gidemiyorum.
Gidemem de zaten. Direkt kaygılanmaya başlarım.
Sürekli telefonumu kontrol etmek istiyorum.
Orada neler döndüğüne bakmak istiyorum.
Özellikle Instagram'ı çok fazla kullandığım için hem iş için hem kendi keyfi kullanımım için sürekli Instagram'a girmek istiyorum.
Bizim dikkatimizi, odak gücümüzü çalan En temel şey de aslında o bir türlü ayrılamadığımız...
Telefonlarımız ve onun içerisindeki sosyal medya uygulamaları.
Buna Instagram'ı, Twitter'ı, YouTube'u, WhatsApp'ı hepsini ekleyebiliriz.
En çok hangisini kullanıyorsanız sizi büyük ihtimalle en fazla o etkiliyordur.
Benim durumumda bu WhatsApp ve Instagram başkaları için Twitter, TikTok ve diğer platformlarda olabilir.
Bu platformların ve sosyal medyanın nasıl da odamızı bizden çaldığına dair yazılmış aslında çok güzel bir kitap okudum.
Yohan Hari'nin yazdığı Çalınan Dikkat isimli kitap.
Bu kitabı bundan önceki podcast bölümlerimde ara ara referans olarak kullandım.
Çok kez de Instagram hesabımda bahsettim.
Çünkü son zamanlarda okuduğum ve beni en çok etkileyen kitaplardan bir tanesi oldu.
Yohan Hari aynı zamanda çok severek okuduğum ve binlerce defa önerdiğim kaybolan bağlar isimli kitabın da yazarı.
Kendisi araştırmacı bir gazeteci.
Ve kitabı o kadar harika bir araştırma yaparak yazmış ki gerçekten okurken şaşırdım.
Sunduğu her bir argüman için uzun uzun araştırmalar yapmış, bu konuyla ilgili insanlarla görüşmüş, röportajlar yapmış, bilimsel literatürü taramış ve tüm bunları da çok güzel bir şekilde aslında
hikaye eleştirerek bir kitaba çevirmiş.
Biz bu kitabı bu hafta ve önümüzdeki hafta aynı zamanda kitap klübümüzde de okuyacağız.
Ve kitap klübü demişken geçen bölümde duyurduğum atölyeden kısaca yeniden bahsetmek istiyorum.
Bu benim bu sene açtığım ikinci atölyem olacak.
İlkinde özünden bahsetmiştik.
Bu sefer de hayatımızı şekillendirmekten bahsedeceğiz.
Hayatımızı şekillendirirken üretkenlik becerilerimizi ve rutinlerimizi nasıl inşa edebileceğimizden bahsedeceğiz bu atölyede.
Hepimiz biliyoruz ki hayatımızı aslında günlerimiz inşa ediyor.
Yani her bir gün üst üste biniyor ve bir ayı, seneyi ve bir ömrü oluşturuyor.
Bu nedenle günümüzü nasıl geçirdiğimiz gerçekten önemli.
Bu atölyede kendimize uygun, keyif aldığımız rutinler oluşturmayı, işlerimizi yetiştirmek için esnek ama akıllıca optimize edilmiş teknikleri kullanmayı, odamızı geliştirmeyi, gerçek motivasyon
kaynaklarımızı bulmayı öğreneceğiz.
Kısaca hayatımızı şekillendirmenin ilk adımı olarak günlük eylemlerimize odaklanacağız.
Ve tabii ki de hep birlikte canlı olarak alıştırmalar yapacağız, egzersizler yapacağız.
Oldukça interaktif ve...
Güzel bir atölye ortamı olacak.
6 Ekim'e kadar geçerli.
İndirim kodunuzu da açıklamalar kısmına bırakıyorum.
Aynı zamanda açıklamalardaki linkten atölyeyi birazcık daha inceleyebilirsiniz.
Gerçekten sizinle buluşmak için çok heyecanlıyım.
Yeniden kitabımıza ve konumuza geri dönmek gerekirse bu odak meselesine gerçekten kafayı taktığımı söyleyebilirim.
Çünkü bu meselenin sadece bizim bireysel kararlarımızdan ve bireysel olarak yaptığımız şeylerin dışında daha büyük ve kolektif bir sorun haline geldiğini ve aslında yine bu
sorunun toplu bir şekilde çözülmesi gerektiğine inanıyorum.
Bu kitap bende bu inancı iyice pekiştirdi.
Kitabın içerisinde yazar dikkatimizin kaybolması...
neden olan 12 tane maddeyi sıralandırıyor ve kitabın sonunda da bunlarla baş etmek için kendisinin kullandığı 6 tane yöntemden bahsediyor ve total olarak biz ne yapabiliriz
bu dikkat sorununu çözmek için bunların altını çiziyor.
Aslında her şey yazarın artık iyice kaybolan dikkat süresini Yeniden toparlayabilmek ve başka bir hayat mümkün mü sonrasında yanıt arayabilmek için Provincetown diye bir yere
gitmesiyle başlıyor. Yazar böyle deniz kenarında insanların sessiz sakin yaşadığı bir kasabada birkaç ay boyunca kalmaya karar veriyor.
Ve bu süre içerisinde akıl telefonunu bir arkadaşına bırakıyor.
Tamamen internetin olmadığı, ekran ışıklarından uzak kaldığı, sadece kitap okuduğu, yürüdüğü, arkadaşlarıyla sohbet edebildiği bir alan yaratıyor kendisine.
bu gittiği kasaba normalde yaşadığı yerden oldukça uzak.
Seyahate çıkmadan önce çok heyecanlanıyor.
Çünkü bu onun için oldukça önemli bir şey.
Bu sayede telefondan ve internetten uzak kalarak dikkatini daha iyi toparlayabileceğini, hayatını daha iyi bir yere dönüşebileceğini düşünüyor.
Bu kasabaya vardığında fark ettiği ilk şey aslında hayatın buradan ne kadar da yavaş aktığı oluyor.
İnsanlar gayet sakin bir hayat sürüyorlar.
Böyle yavaş o büyük şehirlerin gürültüsünden ve karmaşasından uzak bir yer olarak görüyor orayı ve içine bir huzur doluyor.
İlk bir hafta boyunca telefonu ve interneti olmadığı için kendisini çok iyi hissediyor.
İşte kitaplarını okumaya başlıyor ve fark ediyor ki aslında yıllardan beri okumak istediği bir sürü kitap var ve bunların pek çoğunu bir türlü okuyamamış.
Böyle kitap okuyarak, sahilde gezerek, sakin sakin gezdiği bir hafta geçiyor.
İşe bakın ki ikinci haftanın sonunda Birden içine ağır bir duygu çöküyor.
Bu duygu ile ne yapacağını bilemiyor.
Sıkılmaya başlıyor.
Çünkü zihni sosyal medyada aldığı like'ları arıyor.
Twitter'da okuduğu tweetleri, aldığı retweetleri arıyor.
Ona gelen mailleri arıyor.
Bir şekilde bir zamanlar alışık olduğu o dopamin havuzuna yeniden düşmek istiyor.
Bu kısmı okurken kendi kendime küçük bir öz eleştiri getirmiştim.
Ve demiştim ki... Gerçekten şu an telefonumu bıraksam ve iki hafta, üç hafta boyunca hiç girmesem herhalde özleyeceğim şey sosyal medyada aldığım like'lar, sizden gelen ve okumayı çok sevdiğim
mailler ve mesajlar olurdu.
Tabii ki de burada biz bir iletişim kuruyoruz ama yine de bana gelen o mesajlara, mevgilere bir noktada bağımlı olduğumu biliyorum.
Elbette ki olumsuz şeyler de okuyorum ama genelde okuduğum olumlu şeyler çok fazla.
Sosyal medya üzerinden iş yürüten herhangi bir insana göre ben çok fazla iyi mesaj aldığımı biliyorum.
Ve bunun için size tabii ki de teşekkür ederim.
Ama bu mesajlar ve like'lara bağımlıyım.
Buna çok eminim. Ve aynı şeyi Yohan Haride yaşıyor.
Sonra bu sıkılma hissi yavaş yavaş onu terk etmeye başlıyor tabii ki de.
Aradan birkaç hafta daha geçiyor.
Ve fark ediyor ki artık geceleri çok rahat uyuyor.
Gündüzleri kahveye ihtiyaç duymadan uyanıyor.
Hayat onun için yakalanması gereken bir yer değil artık.
Sadece yaşanması gereken bir yer.
Günler kendi ritminde yavaş yavaş akıp gidiyor.
Ve bu süre içerisinde...
okumayı arzu ettiği kitapların hepsini okuyor.
Düşüncelerinin çok daha akışkan olduğunu, hayatının çok daha sağlıklı ve rahat ilerlediğini fark ediyor.
Uyku düzeninin ömründe hiç olmadığı kadar iyi olduğunu görüyor.
Tabii ki de Prevenstown'da geçirdiği bu güzel zamanlar Sona eriyor ve kendi hayatına, yaşamına geri dönmesi gerekiyor.
Kasabayı terk ettikten sonra telefonunu bıraktığı arkadaşının yanına gidiyor ve telefonunu alıyor.
Tabii ki de telefonunu açar açmaz bir anda bir sürü mesaj, bildirim gelmeye başlıyor.
Şunu söylüyor yazar.
Birkaç ay boyunca telefonumdan uzaktaydım.
Odağımı geri toplamıştım.
Hayatım çok daha iyi bir haldeydi.
Fakat telefonu elime alır almaz bütün o dikkat dağınıklığı ve eski hayatım geri geldi.
Yani belki de sorun bizde değildir.
Belki de bir türlü odaklanamıyor olmamız, telefondan kendimizi bir türlü koparamıyor olmamız, bizim iradesiz olmamızla alakalı değildir.
Belki daha derinde daha farklı sorunlar da vardır diye düşünüyor ve bu kitap için araştırmalarına başlıyor.
Kitabın ilk bölümünde şöyle bir cümle vardı.
Diyordu ki sanırım çağımızın sloganı yaşamayı denedim.
Ama dikkatim dağıldı olabilir.
Dikkatimiz o kadar dağınık ki yaşamı kaçırıyoruz.
Gerçekten bizim için önemli olan şeyleri kaçırıyoruz.
Dostlarımızla, ailemizle geçirebileceğimiz kaliteli zamanları, okuyabileceğimiz güzel, harika kitapları, hissedebileceğimiz onca güzel duyguyu, görebileceğimiz onca güzelliği.
Kısaca hayatımızı kaçırıyoruz.
Sosyal medyayı kaydırarak, telefonda geçirdiğimiz, saçma sapan tweetleri okuduğumuz on...
Bu soruyu kitap boyunca hep düşündüm ve bu podcast'ı dinlerken sizin de kendi kendinize düşünmenizi istiyorum.
Bunu düşünürken kendinizi suçladığınız bir yerden değil de neler yapabilirim diye düşünerek aslında bunu aklınıza tutmanızı isterim.
Şimdi bütün bu dikkat dağınıklığı ile birlikte kaybettiğimiz şeylerden biraz bahsedeceğim.
Sonrasında ise gerçekçi çözüm önerilerine odaklanmaya çalışacağım.
İlk olarak multitasking'den bahsedebiliriz.
Yani aynı anda çok fazla iş yapmaya çalışmak ya da hızlı bir şekilde birden fazla işin arasında geçiş yapmak.
Bu benim bu arada çok sık yaptığım bir şey.
Mesela çalışıyorum ve bir anda aklıma bir şey geliyor ve aklıma gelen o şeye yöneliyorum.
Sonra oradan daha farklı bir şey geliyor, oradan daha farklı bir şey aklıma geliyor.
Ve bu şekilde bir anda ilk başta çalıştığım yerden alakasız bir noktada kendimi buluyorum.
Tabii ki de burada... Debt de etkili oluyor yani depli zihinler işlerin arasında çok daha hızlı geçiş sağlayıp bir noktaya odaklanmakta zorluk çekiyor.
Fakat debin de son dönemde oldukça arttığını görüyoruz ve bunun artma nedenlerinden bir tanesi de bütün hepimizin dikkatini dağıtan o nedenler.
Yani insanların dikkatleri dağılırken depli insanların da...
içerisinde bulundukları durum gittikçe kötüleşmeye başlıyor.
Yazar diyor ki yapılan araştırmalar bir işten başka bir işe hızlıca geçiş yaptığımızda performansımızın %70'e yakın zedelendiğini göstermiş.
Yani ben yazı yazarken birden aklıma gelen bir şeye bakmak için telefonumu açıyorsam ve işte oradan maillerime kayıyorsam, maillerimden Instagram'a geçiyorsam, Instagram'dan okumam gereken bir kitapla ilgili notlarıma
dönüş sağlıyorsam o arada sürekli olarak Yani her geçişle birlikte performansımı kaybetmeye başlıyorum.
Ve bu şekilde performansımı kaybede kaybede yapabileceğim en iyi noktayı da kaçırmış oluyorum.
Belki hiç bölünmeden sadece önümdeki o yazıya odaklansaydım 10 üzerinden 8 puanlık bir yazı hazırlayacaktım.
Ama bu şekilde bölünerek belki de 10 üzerinden 2 puanlık bir yazı hazırlıyorum.
Ve bu şekilde kendi potansiyelimi, kendi kapasitemi aslında öldürmüş oluyorum.
Bizim zihnimiz aynı anda birden fazla işi yapmaya uygun bir zihin değil.
O yüzden ilk olarak bu multitasking dediğimiz şeye bir dur dememiz gerekiyor.
Bir anda sadece bir işe odaklanabilme kapasitemizi geliştirmeye çalışmamız gerekiyor.
İkinci olarak uzun süreli okumanın kaybolmasından bahsediyor yazar.
Diyor ki kitap okuyan nüfusta Büyük bir azalma var.
Eskiden insanlar çok daha fazla kitap okuyabiliyorlardı.
Şu an isteseler bile okuyamıyorlar.
Ben bu konuyla ilgili kendime çok kızıyordum.
Çocukluğumdan beri kitap okumayı çok seven bir insan olarak son zamanlarda özellikle böyle son 1,5-2 yıldan beri okuma süremin çok kısaldığını, eskisi kadar komplike
ve uzun kitapları okuyamadığımı fark ediyordum.
Bunun nedeni benim için çok basit.
Çünkü bundan iki buçuk, üç yıl önce sosyal medya hayatıma girdi.
İlk defa Instagram'ı indirdim ve orada bir iş yapmaya başladım.
Ve sonrasında dikkat sürem gittikçe gittikçe yok olmaya başladı.
Fakat sonra öğrendim ki kitabı okurken Los Angeles Times'ın kitap eleştirmeni David Ulin de aynı durumdan muzdaripmiş.
Bu adamın işi kitap okumak ve bununla ilgili eleştiriler yazmak.
Büyük de bir entelektüel aynı zamanda kendisi.
ve o bile eskisi kadar iyi kitap okuyamadığını ve dikkat süresinin kısaldığını söylemiş yazara.
Bu şekilde hayatı kitaplar üzerine kurulu bir insanın dahi kitap okuma kapasitesi düştüyse Bizler gibi belki sadece keyfini okuyan ya da daha ufak tefek çaplı işleri için kitap okuyan insanların
okuma sürelerinin, odaklanma kapasitelerinin ne kadar düştüğünü tahmin edebiliriz.
Hele ki eskiden kitapları sadece keyif için okuyanlar şu an neredeyse hiç okumuyorlarmış.
Ve kitap okumadıkça hem öğrenme kapasitemizi düşürüyoruz hem de empati yeteneğimizi kaybediyoruz.
Yine yapılan bir araştırmaya göre kurgu kitaplar okuyan insanların Okumayan insanlara göre empati yeteneklerinin çok daha yüksek olduğu görülmüş.
Kitap okuyarak aslında daha iyi bir insana dönüşüyoruz ve bu yeteneğimizi kaybederek de gittikçe daha kötü bir toplum yaratmaya başlıyoruz.
Belki burada bu size çok sert bir çıkışmış gibi gelebilir ama ben bunun tamamen arkasındayım.
Okumayan bir nesil gittikçe kötüleşen ve cahilleşen bir nesil olacak.
Ve bunun önünde bir yerde durmamız gerekiyor.
Kendi adıma söylemem gerekirse bu konuyla ilgili toplumsal bir farkındalık yarattığımı düşünüyorum.
En azından bunu yapmak için çabalıyorum.
İnsanların daha fazla okunmasından sebep olmaya çalışıyorum.
Onları teşvik etmeye çalışıyorum.
Çünkü sadece kendim okuyarak daha iyi bir toplum yaratamam.
Bunun için başkalarını da ikna etmem.
Başkalarını da bu kervana kaçmam gerekiyor.
Aynı şey sizin için de geçerli.
Siz de bunun için çabalayarak daha iyi bir toplumun yaratılmasına kendinizce bir katkıda bulunabilirsiniz.
Dikkatimizin çalınmasıyla birlikte yaşadığımız bir diğer şey de akışın baltalanması.
Önemli olarak odaklanma kaygısıyla yaşamaktansa akışa girmeye çalışmanın çok daha mantıklı bir taktik olduğunu söylüyor.
Belki duymuş olabilirsiniz.
Mihail Çıksal Mihail'in yazdığı Akış isimli kitapta aslında bu teoriden bahsediliyor.
Geniş bir biçimde bahsediliyor hem de.
Akış bir şeye zorla odaklanmanın aksine bir şeyin içerisinde kaybolmak demek.
Bu akış haline girdiğimizde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz ve kendimiz bir şekilde o şeyin içerisinde akıp giderken buluyoruz.
Burada akışa girebilmek için yaptığımız işlerin bizi çok zorlamaması ama çok da kolay olmaması gerekiyor.
Aynı zamanda bu işten keyif almamız fakat keyif alırken geliştiğimizi fark etmemiz de lazım.
Çaba göstermeden akabilmek bizi bu hayatta yaşadığımızı hissettiren, mutlu eden, hem kendimize hem de çevremize faydalı bir birey olduğumuzu düşündürten şeylerden bir tanesi.
Ve akışa girdiğimizde aslında gerçekten de odaklanmış oluyoruz.
Çünkü zaten sadece bir şeyle ilgileniyoruz.
Fakat yazar diyor ki dikkatimizin çalınmasıyla birlikte Akış da bizden çalındı.
Çünkü o akış halinde olmak için yeteri kadar bir şeye bakamıyoruz.
Dikkatimiz telefonlarımız tarafından bölünüyor.
Ve tüm bu başımıza gelenlerin içerisinde en kötü derinden bir tanesi ise yaratıcılığımızı kaybetmeye başlamamız.
Zihnimiz bir türlü gezinemediği için, serbest kalamadığı için, kendi içerisindeki farklı farklı düşünceleri ve bilgileri bir araya getiremediği için yaratıcı şeyler üretme kapasitemiz de düştü.
Mesela ben en iyi fikirlerimi her zaman duşta veyahut da hiçbir şey dinlemeden, bakın müzik bile dinlemeden yürüdüğüm yürüyüşlerde buluyorum.
Duştayken akla yeni fikir gelmesi çok fazla insanın başına gelen bir şey.
Çünkü genelde duş alırken hiçbir şey dinlemiyoruz.
Sadece duş alıyoruz.
Belki de uyku dışında kendimizle baş başa kaldığımız tek yer duş.
En azından bu benim için böyle.
Müzik dahi açmam duşa girdiğimde.
zihnimiz bir anda serbest kalıyor.
Çünkü artık hiçbir şeyle ilgilenmesine gerek yok ve serbest kaldığında kendi içerisindeki farklı bilgilerle farklı farklı bağlantılar kurmaya başlıyor.
Artık zihnimizin serbest kaldığı bir Zaman yok bizim için.
Bulaşıkları yıkarken, evi süpürürken, yürüyüş yaparken, bir yere giderken, arabayla veya uçakla seyahat ederken ya işte podcast dinliyoruz, ya müzik dinliyoruz, ya film izliyoruz, ya sesli kitaplar dinliyoruz.
Bir şekilde ya içerik tüketiyoruz ya da birileriyle konuşuyoruz.
Böyle hiçbir şey yapmadan kaldığımız, hiçbir şey dinlemediğimiz, hiçbir şey öğrenmediğimiz, hiçbir şeyle ilgilenmediğimiz zaman dilimleri gitti.
Yok olmaya başladı ve bu da yaşadığımız başımıza gelen en kötü şeylerden bir tanesi.
Bu arada bununla ilgili benim yaptığım gibi hiçbir şey dinlemediğiniz hatta mümkünse telefonunuzu yanınıza dahi almadığınız yürüyüşler yapabilirsiniz.
Özellikle bu noktada doğa yürüyüşleri çok işe yarıyor.
İtiraf edeyim ben tabii ki de telefonumu yanıma alıyorum ama sessize alıyorum telefonu, interneti kapatıyorum.
Hani sadece önemli biri ararsa diye yanımda tutuyorum telefonumu.
Ve bu sessiz sakin doğa yürüyüşlerinde zihnimin içerisine o kadar...
Farklı ve yeni fikirler geliyor ki o fikirler sayesinde aslında işimi ve kendimi ayakta tutabiliyorum.
Kitapta en etkilendiğim kısımlardan bir tanesi ise zalim iyimserlikten bahsettiği yerde bireyi suçluyoruz.
Yazar diyor ki sistem dikkatimizi çaldıktan sonra odaklanamadığımız için bizi suçluyor.
Diyor ki sen odaklanamıyorsun.
İstersen telefonu kapatabilirsin.
Sosyal medya uygulamalarını silebilirsin.
Bunların hiçbirini kullanmayabilirsin ve odaklanabilirsin.
Odaklanamamak senin suçun.
Fakat gerçekler bunu söylemiyor.
Bizler bireysel olmaktan daha çok aslında toplumsal varlıklarız.
Bireyselleşme son 100 yılda ortaya çıkmış bir şey.
Bundan öncesinde hep topluluk halinde yaşıyorduk.
Ve topluluk halinde bir şeylerde etkilendiğimiz gibi bir şeyleri topluluk halinde çözdüğümüzde daha etkili sonuçlar elde ediyoruz.
Bizler iradesiz veyahut da bir şeyleri başaramayan eksik insanlar değiliz.
Kullandığımız sosyal medya platformlarının hepsi bizim psikolojimizi çok iyi bilen ve bizi manipüle etmeyi, bir şeylere bağımlı hale getirmeyi çok çok iyi bilen kişiler tarafından tasarlandı.
O platformların sahipleri bizi orada tutmak üzerine bir algoritma geliştirdi.
Ve insan olduğumuz için, zayıflıklarımız olduğu için tüm bunlara karşı koyamamamız çok doğal.
Bu noktada kendimize acımasız davranmak mantıklı bir çözüm değil.
Zalim iyimserlik diyor ki, Sen her şeyden sorumlusun ve her şeyi kendin halledeceksin.
Bununla ilgili yazar Nir Eyal ile yaptığı röportajlardan bahsediyor.
Nir Eyal'in odaklanma üzerine yazdığı işte bir kitap var ve bunun üzerine bir sürü içerik üretiyor.
Aynı zamanda kendisi bir iş insanı.
Yazarın bahsettiği, Nir Eyal'in yazdığı o kitabı ben de okudum.
Ve kitapta yazılanlar eğer uygulanırsa...
kişinin hayatında etkili olabilir diye düşünüyorum.
Fakat bunları uygulamak gerçekten o kadar kolay mı?
Yani yazar şunu sorguluyor.
Nir Eyal gibi insanlar bunları uyguluyor ve dikkatlerini topluyor olabilirler.
Ama herkes bunu yapamaz.
Ve yapmaması çok doğaldır.
Bu durumla baş edebilmek, çocuklarımızın daha iyi odaklanabildiği, iyi bir hayata sahip olmasını sağlayabilmek, sürekli ekranlara bakarak büyüyen bir neslin önüne geçebilmek için Topluluk
olarak hatta devletler tarafından kararlar çıkarılmasını öneriyor Yohan Hari.
Bu noktada da şunu düşündüm.
Hepimiz biliyoruz ki artık çocuklar telefon veya tablet ekranlarına bakarak büyüyorlar.
Siz çocuğunuza o tableti vermeseniz bile başkalarının çocuklarını da görüyor ve durmadan sizin de onlara o tableti almanız için baskı yapıyorlar.
Çevremde çocuk sahibi olan insanlar da bunu sıklıkla görüyorum.
Fakat daha bir yaşından iki yaşından itibaren işte sosyal medyaya giren...
YouTube'dan bir şeyleri izleyen ve ekranda büyüyen çocukların o beyinleri nasıl olacak?
Bunu henüz bilmiyoruz.
Çünkü bu nesil henüz yetişme aşamasında.
Ve onlar büyüdüğünde onların beyinlerinin neye dönüşeceğini, onların nasıl insanlara dönüşeceklerini bilmiyoruz.
Ve bunun iyi olmayacağını tahmin ediyoruz.
Bu nedenle bu durumu engellememiz lazım.
Yine yazarın önerdiği şeylerden bir tanesi sosyal medya platformlarına yaş kısıtlaması getirilmesi veyahut da bu platformların ücretli yapılması yönündeydi.
Bu arada ben ücret mukabilinde yapılan şeylerin çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bir şeyin ücretini ödediğinizde onun ücretini parayla ödemiş oluyorsunuz.
Parasını ödemediğiniz her şeyin karşılığını Zamanınızla ve dikkatinizle ödüyorsunuz.
Ki bu çok çok daha ağır bir bedel.
Belki burada şunu söyleyebilirsiniz.
Evet bilge bir topluluk olarak çözüm aramamız gerekiyor.
Ama aynı zamanda bireysel olarak da yapabileceğimiz bir şeyler olmalı.
Çünkü şu an içerisinde de odaklanma problemimizi çözmeye ya da elimizden geldiğince bu sıkıntıyı azaltmaya ihtiyacımız var.
Yazarın kullandığı 6 adımlık bir metot vardı.
Ben de kendi hayatıma bu metotları entegre etmeye çalışıyorum elimden geldiğince.
Belki anlık ve pratik bir çözüm olarak bunları hayatınızda uygulamayı deneyebilirsiniz.
Ama bunun dışında da dikkatimizi çalan şeylere dair tepkimizi koymayı ve bununla ilgili daha anlamlı çözümler getirebilmeyi hepimiz kendimize misyon edinmeliyiz diye düşünüyorum.
Çünkü giderek aptallaştığımız...
bir insanlık arkamızda bırakmayı hiçbirimiz istemeyiz.
Öyle değil mi? İlk madde olarak bir işten diğerine daha az geçiş yapmak için kendinize bir ön taahhüt koymak.
Yani Diyelim ki telefonunuz sizi engelliyor veyahut da internet sizi engelliyor.
Sürekli oradan bir şeylere bakmak istiyorsunuz ve odaklanamıyorsunuz.
İnterneti kapamak veyahut da telefonunuzdaki uygulamalara bir sınır koyarak kendinize bir ön taahhüt geliştirebilirsiniz.
Ben telefonumda Opal isimli bir uygulama kullanıyorum.
Aynı zamanda yazarın kullandığı Freedom isimli bir uygulama da var.
Bu uygulamalar bilgisayarınıza da telefonunuza da iniyor.
Ve bu uygulamalar sizin koyduğunuz süre boyunca işte Instagram, WhatsApp, hani neye girmek istemiyorsanız oralara girmenizi engelliyor.
Genelde ben Opal isimli uygulamayı telefonumda, Freedom'ı ise bilgisayarımda kullanmayı tercih ediyorum.
Telefonumda Instagram ve WhatsApp'ı engelliyorum.
Bilgisayarımda ise YouTube'u engelliyorum.
Çünkü çok fazla YouTube içeriği tüketen birisiyim.
Ve YouTube'a girdiğimde oradan bir türlü çıkamıyorum.
İlk adım olarak bunu kullanabilirsiniz.
İkinci adım olarak ise dikkat dağınıklığına yanıt verme şeklinizi değiştirebilirsiniz.
Yani sen tembelin tekisin, sen işte aptalsın, zaten bir türlü bir şeye odaklanamıyorsun demek yerine nasıl akışa girebilirim?
Bu duruma nasıl daha farklı bir çözüm getirebilirim demeyi deneyebilirsiniz.
Veyahut da kendinize daha şefkatli davranmayı deneyebilirsiniz.
Çünkü gerçekten de bu sadece sizin veyahut da bizim suçumuz değil.
Akışa girmek için nasıl bir işkenme belirleyebilirim?
Ne zorlukta bir şeyle başlayabilirim?
Gerçekten keyif aldığım neler var?
Gibi soruları sorup daha böyle kendinize uygun şeylere yönelip odağınızı toplamayı deneyebilirsiniz.
Üçüncü adım olarak yazar sosyal medyadan yılın altı ayında uzaklaşır.
duruyormuş. Hatta o dönemde sekreterine şifrelerini değiştirttiriyormuş ve 6 ay boyunca bu şekilde sosyal medyaya girmiyormuş.
Bu benim için bu arada mümkün değil.
Çünkü ben sosyal medyaya girmezsem işlerim aksar.
Fakat siz belki bunu deneyebilirsiniz.
6 ay yerine belki de daha kısa süre aralıklarında kendinizi sosyal medyadan soyutlayabilirsiniz.
Belki işte 2 hafta.
Bir ay, bir buçuk ay gibi zamanlar olabilir bunlar.
Dördüncü madde olarak yazar zihin gezinmesinin önemi hakkında öğrendiklerini hayatına uygulamaya karar vermiş.
Hatırlarsanız zihin gezinmesinden bahsetmiştim.
Hiçbir şey yapmadan, kafanızı dağınık bırakmak, hiçbir şey dinlemeden, hiçbir şeyle ilgilenmeden.
Hatta şöyle diyor yazar, zihin gezinmesinin bir dağınıklık olmadığını...
Tam aksine odaklanmanın kendisi olduğuna inanıyorum.
Hiçbir şey yapmadığınız süreler yaratmak ve zihninizin orada burada farklı farklı düşüncelerin içerisinde gezinmesine izin vermek aslında odaklanmanızı toplamanıza yardım edecek de bir yöntem.
Bu sayede dediğim gibi farklı fikirler buluyoruz, yeni yeni şeyler yaratmayı ve üretmeyi öğreniyoruz.
Bu daha pratik edebileceğimiz...
Diğer önemli şeylerden bir tanesi.
Beşinci olarak uykuya önem vermek.
Yazar diyor ki eskiden uykuyu bir lüks olarak görürdüm ve neredeyse hiç uyumazdım.
Sürekli olarak işte kafein tüketmek veya uyarıcı maddeler alarak kendisini ayakta tutmaya çalışıyormuş.
Fakat onun yerine şimdilerde günde 8-9 saat uyuyor ve uyumanın beynimiz için, odaklanmamız için ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor.
Ben sırf uyku ile ilgili bir bölüm kaydetmiştim.
Dinlediniz mi? Bilmiyorum neden sabah 5'te kalkmıyorum diye.
Uyumak güzeldir arkadaşlar.
Bol bol uyuyun.
Eğer uyumaya ikna değilseniz ve uykuyu zaman kaybı olarak görüyorsanız birazcık benim podcast bölümlerimde geriye gidin ve uyku ile ilgili kaydettiğim o bölümü dinleyin derim.
Beynimizin, vücudumuzun, bütün aslında varoluşumuzun daha sağlıklı ve iyi olabilmesi için uykuya ihtiyacımız var.
Hatta uyku bilimcisi bir bilim insanı uyku eğrimin bize verdiği bir hediyedir diyordu.
Siz az uyuduğunuzda aslında daha fazla iş yapmış olmuyorsunuz.
Çünkü beyninizin kapasitesini düşürüyorsunuz.
Daha fazla ya da şöyle diyeyim yeterli uyuyarak hem odaklanma kapasitenizi hem de bilissel kapasitelerinizi arttırmış oluyorsunuz.
Altıncı ve son adım olarak ise oyun oynamak.
Aynı bir çocuk gibi oyun oynayabilmek, sevdiklerimizle keyifli ve neşeli zaman geçirebilmek, ruh sağlığımız, beynimiz hatta şaşırtıcı bir şekilde odaklanma kapasitemiz için oldukça önemliymiş.
Kendi adıma konuşmam gerekirse...
çok oyuncu ve neşeli bir ruha sahip olduğumu söyleyebilirim.
Ara ara tabii ki de büyük düşüşler yaşıyorum ya da yaşadığım kötü olaylar beni aşağıya çekiyor, depresif bir ruh haline sürüklüyor.
Ama böyle çocukluğumdan beri oldukça neşeli ve hareketli bir yanım vardır.
Fakat büyüdükçe fark ettim ki insanların çoğu böyle bir ruh haline sahip değil.
Bir zamanlar sahiplerse bile artık...
O ruh halini üzerlerinde taşımak istemiyorlar.
Bunu sanki böyle çocuklukmuş ya da yetişkinliğin önündeki bir engelmiş gibi görüyorlar.
Yazar diyor ki artık vaftiz çocuklarımla ve işte arkadaşlarımın çocuklarıyla eğitimsel aktivitelerde bulunmuyorum.
Onlarla oyun oynuyorum.
Çünkü neşeli bir hayat sürebilmek de odaklanma kapasitemizi ya da bir şeyleri iyi yapma kapasitemizi artırabilmek için önemli.
Bu arada... Bir şeyleri daha iyi yapmak için neşeli bir hayat sürün demiyorum.
Yani neşenizin ve oyunculuğunuzun motivasyonu da bu olmasın.
Fakat bilin ki...
Fakat bilin ki aslında bunların hepsi birbiriyle bağlantılı şeyler.
Eğer beynimizi daha iyi kullanabildiğimiz, daha iyi düşünebildiğimiz bir hayat istiyorsak sağlığımıza dikkat etmeli, uykumuza, yediğimize, içtiğimize dikkat etmeli, sevdiklerimizle vakit geçirmeli, birazcık
oyun oynamalı, boş zamana sahip olmalı ve sürekli bizi tüketen o sosyal medya platformlarından Uzak kalmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Ben sosyal medyayı tamamen hayattan çıkartmanın akılcı bir yöntem olduğunu düşünmüyorum.
Şöyle gibi geliyor bana, bu bölümleri dinliyoruz ve diyoruz ki kendi kendimize, ya evet sosyal medyayı artık bırakacağım, işte sileceğim.
Fakat sonrasında aynı eskisi gibi o sosyal medyayı indirip kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Onun yerine gün içerisinde bahsettiğim uygulamaları kullanarak küçük küçük kısıtlamalar getirmek, sorunların nedenlerini, kökenlerini görmek, yapabileceklerimizin ve yapamayacaklarımızın ayrımına iyi varmak
mantıklı bir strateji olabilir.
Bu bölümde yazarın sunduğu ve size anlattığım çözümlerin %100 kesin çözümler olmadığını sadece içinde bulunduğumuz bu vahim durumu görece daha iyi bir yer haline getirebildiğini
aklınızda tutun derim.
bir türlü odaklanamıyor olmamız bizim suçumuz değil.
Ve inanıyorum ki gelecekte buna iyi çözümler getirebileceğiz.
Tabii ki de bunu çözmek için çabalarsak ve savaşırsak.
Çünkü karşı taraf yani dikkatimizi çalmaya çalışan taraf oldukça güçlü.
Artık yavaş yavaş bölümün sonuna geliyoruz.
Bu bölümle ilgili görüşlerinizi lütfen benimle paylaşın.
Gerçekten merak ediyorum çünkü hepimizin yaşadığı bir soruna parmak bastığımı düşünüyorum.
Eğer bölümü sevdiyseniz sosyal medya platformlarında beni etiketleyerek paylaşabilirsiniz.
Instagram'da etgenelseslerpodcast ismiyle varım.
Ya da sevdiklerinizle paylaşabilirsiniz ki beni çok mutlu eder.
Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
