
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayatta sürekli bir şeyleri kaçırmaktan mı korkuyorsun? Belki de kaçırmalısın. Şimdiden keyifli dinlemeler.
İlham Postası bültenine kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Kitap kulübüne katıl: https://superpeer.com/bilgesen/collection/kitap-kulubu-felsefe-edebiyat-ve-psikoloji-uzerine-okumalar
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: info@genelsesler.com
(Gelen mailleri okumaya bayılıyorum)
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Eğer ilham postasındaki yazılarımı takip ediyorsanız bu bölümün başlığını orada da okumuşsunuzdur.
İlk önce bu başlıkla bir yazı yazdım.
Sonrasında ise bu konuyla ilgili daha geniş kapsamlı konuştuğum bir podcast bölümü kaydetmek istedim.
Bu bölümün ilhamı Svent Blinkman'ın yazdığı Olan Biteni Kaçırma Keyfi isimli kitap.
Kitabın alt başlığında da şöyle bir not eklemiş.
Aşırılık çağında kendine hakim olmak.
Şimdi size bir soru soracağım ve buna kendi içinizde dürüstçe bir yanıt vermenizi isteyeceğim.
Gerçekten de sürekli bir şeyleri kaçırdığınızı hissetmiyor musunuz?
Yani sanki orada uzaklarda bir hayat var ve o hayat bir yerlere kaçıyor ve siz bir türlü onu yakalayamıyorsunuz.
Bir türlü olmanız gereken yerlerde olamıyorsunuz.
Çok fazla şey yapmak istiyorsunuz, çok fazla kişi olmak istiyorsunuz, çok fazla deneyim yaşamak istiyorsunuz.
Fakat bunların hepsine ulaşamıyorsunuz.
Belki sosyal medyada açıyorsunuz işte 10-15 kişinin yaşadığı farklı farklı hayatları, onların gezdiği farklı farklı yerleri görüyorsunuz.
Ve o 15 kişinin yaşadığı her şeyi siz de yaşamak istiyorsunuz.
Fakat siz sadece bir kişisiniz ve bir tane hayatınız var.
Tüm bunları düşünürken de bazen şöyle bir sorgulama geçiyor içimden.
Gerçekten olmam gereken bir yer var mı?
Yani her şeyi yapmak, her şeyi deneyimlemek, her şeyin gösterişini yapmak zorunda mıyız?
Biz bu kitabı ilk kitap kulübümüzde okuduk.
Eğer katılmak isterseniz açıklamalar kısmında linkini bırakıyorum.
Ve orada bu konular üzerine baya bir tartıştık.
Ve ben çok etkilendim kitaptan.
Orada konuştuğumuz şeylerden de çok etkilendim.
Dediğim gibi önce bir yazı yazdım.
Fakat sadece yazıyla bunun kalmasını istemedim.
Uzun bir podcast kaydıyla da...
görüşlerimi, düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim.
Çünkü bize söylenmeyen bazı şeylerin olduğunu düşünüyorum artık.
Sürekli olarak şunu yapmalısın, bunu yapmalısın, buraya gitmelisin diyen, sürekli deneyimi yücelten, daha iyi şeyler yapmamız için durmadan bizi teşvik eden ama o sırada gerçekten ne halde olduğumuzu umursamayan
çok fazla slogan, kitap ve anlatı var.
Ve ben bu bölümde bir şeyleri kaçırmanın iyi olduğunu, orta yolun güzelliğini, sürekli bir şeyler için kendimizi parçalamak yerine İtizel üzere yaşayıp yavaş yavaş aslında ilerlemeye savunacağım.
Sonuçta gerçekten de acelemiz yok ve bir tanecik hayatımız var.
Bu hayatı sürekli olarak koşuşturmamıza gerek yok.
Bu kitabı okumak bana en çok bunu hissettirdi.
Yazar kitabında aşırılıklar çağında yaşadığımızı savunuyor.
Sürekli olarak her şeyin en iyisine, en güzeline kavuşmaya ve bunu hak ettiğimize dair bir inanç geliştirmeye meyilliyiz.
Büyük ihtimal bunun en büyük sebebi ise işte okuduklarımız, gördüklerimiz, dinlediklerimiz ve izlediklerimiz aslında bize pompalanan fikirler.
Bizi depresyona sokan, sürekli kendimizi başkalarıyla kıyaslamamıza sebebiyet veren, özdeğidimizi sarsan ve bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissettiren En önemli şeylerden biri her şeyi hak ettiğimize
dair olan yanlış inancımız.
Neredeyse kişisel gelişim kitaplarının hepsi, motivasyon konuşmacaları, TV programları, reklamlar, bütün bunlar bize diyor ki sen buna değersin.
Sen en iyisine değersin.
Gerçekten de biz her şeyin en iyisine değer miyiz?
Yani bunu kim uydurdu?
Bir şeyin altını çizmek istiyorum.
Siz değersizsiniz demiyorum burada.
Varoluşunuz... oldukça değerli ve sizin değerinizi yani gerçek değerinizi sahip olduklarınız belirlemiyor.
Ya da gittiğiniz yerler, deneyimlediğiniz şeyler belirlemiyor.
Ancak sen her şeye değersin dediğinde bir yerde değerimize sahip olduklarımız, yaşam tarzımız veya deneyimlerimizle bağdaştırmaya başlıyoruz.
O halde burada bir acı gerçeği söylemenin zamanı geldi.
Bu dünya bize hiçbir şeye borçlu değil.
Biz her şeyin en iyisini en mükemmelini hak etmiyoruz.
Aslında kimse hak etmiyor.
Hak etmek diye bir kavram yok.
Aklıma burada gibiden bir sahne geldi.
Şöyle söylüyordu arkadaşına.
Yine gittin bütün paranla mendaki en pahalı içeceği aldın.
Sen kimsin oğlum ya?
Bu her şeyin en iyisini hak ettiğin düşüncesi sana nereden geldi?
Bu sahneyi ilk izlediğimde çok gülmüştüm ve bir yandan da beni bayağı bir düşündürmüştü.
Şu an pek çoğumuz maalesef ki bu düşünce tuzağının içerisine düşmüş bir haldeyiz.
Gerçekten de bu dünyada bir sürü güzel şey yaşamayı hak eden ama acılar içinde yaşayıp giden ve ölen bir sürü insan var.
Çocuklar var. Aslında insanlar var, kadınlar var.
Hayat adil bir yer değil, bize hiçbir şey de borçlu değil.
Bunları kabul etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.
Kendimizi yüksek bir yere koyup her şeyi elde etmek için kendimizi parçalamamızı, bu olmayınca da ağlayıp ben daha iyisini hak ediyorum demeyi şımarıklık olarak görüyorum.
Çünkü hayattaki en büyük erdem bir şeyleri elde etmeniz değil benim gözümde.
Bunun yerine elimden geleni yaptığım, başarılarınla mutlu olduğum, başarısızlıklarıma üzüldüğüm ama hiçbir zaman her şeyin en iyisini hak ettiğime dair yanlış bir inanca kapılmadığım, potansiyelimin en yüksek
halinde değil de olabileceğim en iyi insana ulaşabileceğim bir hayat sürmeye çalışıyorum.
Çünkü hayattaki büyük mutluluk ve huzur sahip olduklarımızda ya da elde ettiklerimizde değil çok daha farklı bir yerde yatıyor.
Tam burada Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard'ın bir sözünü söylemek istiyorum.
Şöyle demiş, temiz kalplilik tek şey istemektir.
Her şey yerine tek şeye değer verilen bir hayatın iyi bir hayat olduğunu savunuyor Kierkegaard.
Bununla ilgili de kitapta çok güzel bir kısım vardı.
Orayı hemen size alıntılamak istiyorum.
Madem tek şey isteyeceğiz, o halde iyiyle doğru ilişki içinde olmamız gerekir.
Ödül için iyiyi istiyorsak, tek şey istemiyoruzdur.
Bunun bir benzetmeyle gösterir.
Bir kızı parası için seven bir adama kim sevgili diyebilir.
Altı üstü parayı seviyordur, kızı değil.
O halde tek şey istemek, ödül, ödül hevesi veya ceza korkusu olmaksızın tam da iyi olduğu için iyiyi istemektir.
İyiliğin ödülü...
Kierkegaard'a göre iyi olmak, Tek bir şeye değer vermektir kısaca.
Ve bir şeye değer vermek onu arzulamaktan veya şehvetle istemekten farklı bir şeydir.
Bir şeyi bir an isteyip sonra unutabiliriz veya ondan sıkılabiliriz.
Ancak bir şeye bir anlığına değer veremeyiz.
Hayata böyle bir perspektiften baktığımızda istediğimiz kıyafetler, gitmeyi arzuladığımız yerler pek de önemli değildir.
Çünkü hepsi gelip geçici arzulardır.
Eğer bir şeye değer vermeyi öğrenirsek...
tüm bu geçici isteklerin de baskısından özgürleşiriz.
Zaten değer verdiğimiz şeye odaklı bir hayat yaşıyoruzdur.
Fakat şöyle bir gerçek var ki, bir şeye değer verebilmek, sadece bir şeye odaklanabilmek acıtır.
Bununla ilgili kitapta çok güzel bir örnek vardı.
Yazar diyordu ki, diyelim ki bir karı koca var ve adamla kadın yıllardan beri birlikte yer ve evliler.
Sonra günün birinde kadın adamı aldatıyor.
Fakat adam kadına hep sadıktı ve onu çok seviyordu.
Yani sadece ona değer verdi ve onun dışındaki yaşayabileceği bütün ilişki ihtimallerini kaçırdı.
Ve bunu bilerek, isteyerek yaptı.
Fakat günün sonunda kadın onu aldattığında adam yanlış bir şey mi yapmış oldu?
Yani bunca zaman kadına sadık kalarak.
Hayır diyor yazar.
Çünkü karısı onu aldatsa bile önemli olan bu değildir.
Önemli olan... Bir şeye değer vermeyi bilmesi ve o değeri verebilmenin onunla ilgili olduğunu, onun kendi içindeki bir erdemden kaynaklandığını görebilmektir.
Hem kendi adıma düşündüğümde hem de kitapta yazarın altın çizdiği yerlere baktığımda şunu görüyorum.
Bu hayattaki en değer verdiğim şey kalbimdeki iyiliği korumak.
Yani iyi bir insan olabilmek.
Bundan daha büyük ve önemli bir şey olmadığını artık kendi içimde emin oldum.
Bu kolay bir şey değil. Çünkü yaşadığımız süre içerisinde Hepimiz, bence bundan hiç kimse azat değil, bir insanın ihanetine uğrayabiliyoruz, aldatılıyoruz, tek başımıza kalıyoruz, belki
ailemiz bizi yarı yolda bırakıyor, iflas ediyoruz ve bir sürü acı dolu aslında şey yaşıyoruz, kötü kalpli insanların kötülüklerine maruz kalıyoruz.
Tüm bunlar belki de zamanla insanın içini kirletiyor, içerisinde intikam duygusunu geliştiriyor veyahut da farklı şekillerde kendini gösterme ihtiyacı duymaya başlıyor ve iyi kalması zorlaşıyor.
Fakat ne olursa olsun, İyi kalmak eğer bir değerse sizin için yaşadıklarınız bunu değiştirmez diyor yazar.
Çünkü odağınız kötü yaşantılarınız değil kalbinizin temiz kalması olur.
Ve yine böyle bir durumda Aslında hiçbir şeyi kaçırmış olmazsınız.
İyi kalabildiğiniz müddetçe hayat sizin için zaten tamamlanmıştır.
Yaşanılan diğer bütün iyi ve kötü şeyler birer ekstradan ibarettir.
İyi biri olmaya değer veriyorum ancak tam anlamıyla bu kafaya ulaşabildim mi diye kendi kendime bazen soruyorum.
Ve buna dürüst bir yanıt vermek gerekirse cevabım hayır olacak.
Burada kötü biriyim anlamında hayır değil.
İyiliğin benim tam anlamıyla içselleştirebildiğim ve ana değerim olduğu ve diğer geri kalan şeylere çok fazla odaklanmadığım bir hayatım henüz yok.
Zaman içerisinde o noktaya ulaşacağıma inanıyorum.
Çünkü bunun için çabalıyorum.
Hayatta huzurumuzu sağlayacak olan şey başardıklarımız, elde ettiklerimiz, hayatta kaybettiklerimiz.
Şöyle söylemiş, gerçek mutluluğun kaynağı itidaldir.
Orta yolu benimseyen kişi ne her şeyi kaçırmaktan korkar ne de her şeyi kaçırır.
Yani orta yolu benimsemek de bir şeyleri kaçırmak korkumuzun önüne geçiyor.
Ben böyle konuşunca insanlar bazen beni yanlış anlıyorlar.
Orta yolu benimseyen kişi hayatta hiçbir başarı hedeflemeyen, büyük hayaller kurmayan biri demek değil.
İtidalli olmak, çalışmak...
Çabalamak, hayal etmek ama başarıyı da başarısızlığı da aşırı içselleştirmemek demek.
Her şeyin geçici olduğunu bilip olduğu gibi olmaya her koşulda devam etmek demek.
Yani etrafımızdaki diğer değişkenlerin kişiliğimizi etkilemesine, bizi çok fazla üzmesine izin vermemek demek.
Yine itidal, duygulara veya sadece rasyonelliğe odaklanmamak demek.
İkisinin ortasında bir yerde kalmak demek.
Ne böyle her şeyi kaçırmak, hiçbir şeyi umursamamak ne de bir şeyleri kaçırmaktan sürekli korkmak demek.
Yani orta yolda olmak aslında her zaman en iyisi.
Çünkü uçlarda yaşayan insanların az buçuk neler yaşadıklarını, ne gibi acılar ve sıkıntılar çektiklerini görebiliyoruz.
Yazar iktidar içerisinde olmayı bu aşırdıklar çağında mutlu kazabilmenin ya da huzur içerisinde kalabilmenin bir diğer yolu olarak gösteriyor.
Kitabın yazarı Danimarkalı.
Şöyle bir şey söylemiş. Danimarkalılar genelde mutluluk sıralamasında dünya listelerinde hep en üste yer alıyorlar.
Bununla ilgili yazılan birkaç kitap vardı.
İşte Hüge, Likke falan diye.
Bu Hüge kahramanı ben de çok seviyorum.
Ama o kahramanın sahibi Norveçliler de olabilir.
Tam olarak emin değilim.
Danimarkalıların bu kadar mutlu olmalarının.
ana sebebi hayattan beklentilerinin düşük olması.
Yani başarıdan daha çok kişiler arası güvene ve refaha önem vermeye eğilimlilermiş.
Sürekli olarak hayattan bir şeyleri beklemiyorlar veyahut da sürekli başarılı olma peşinde değiller.
Onun yerine iyi ilişkiler geliştirmeye ve iyi bir olmaya çalışıyorlar.
Hatta yazar diyor ki başarıyı bir tık böyle kabalık olarak bile görürler.
Başarılarını dillendirmeyi.
Fakat bence bizler yani podcast'ı dinleyenlerin neredeyse hepsinin öyle olduğunu düşünüyorum.
Daha çok böyle başarılarımızı dillendirmeyi ya da yaptıklarımızla gösteriş yapmamızı öğütleyen bir düzen de bir dünyada yaşıyoruz.
Ve sürekli olarak da zaten başarılı olmamız gerektiği bize söyleniyor.
Bununla ilgili yazar Trump örneğini vermiş.
Yazara göre... Trump her şeyi birden isteyen ve hemen şimdi isteyen zihniyetin bir simgesi.
Donald Trump'ın ailesi o daha küçükken Vincent Pail isimli bir papazınla bağlı olduğu bir kiliseye gidiyorlarmış sürekli olarak.
Ve bu papazın yani Vincent Pail'in 1952'de yazdığı Olumlu Düşünmenin Gücü isimli bir kitap var.
Kitabın içerisindeki bölümlerin başlıkları ise genelde şöyle.
Kendinize inanın, kendi mutluluğunuzu nasıl oluşturursunuz?
Enerjinizi nasıl daimi kılarsınız?
Yeni düşüncelerin içinize akışı sizi yeniden inşa edebilir gibi.
Aslına bakıldığında bu kitap belki de şu anki kişisel gelişim dünyasının ilk kitaplarından bir tanesi.
Belki de ilham kaynağı.
Ve Donald Trump'ın bu kitaptan aldığı bir tane cümlesi var diyor yazar.
Bu da yenilgiye inanmam.
Gerçekten de bu cümleyi benimseyen Trump, bir türlü kaybetmeyi kabul etmeyen, sürekli olarak her şeyi başarması gerektiğine inanan birisine dönüşmüş durumda.
Ve evet bu kitapta yazılanların etkisiyle ya da kendi düşünce biçimiyle birlikte Donald Trump gezegendeki en başarılı insanlardan veyahut da en güçlü insanlardan biri olmayı başardı.
Fakat sizce Donald Trump iyi birisi mi?
O kadar başarılı olmak...
Yoksa iyi biri olmak mı?
Veyahut da Donald Trump gibi insanların bu dünyaya kattığı güzel bir şey var mı?
Aslında yazar bunları sorguluyor.
Yani sizin başarı peşinde koşmanız, her şeyin en iyisine ulaşmaya çalışmanız ve bunu hak ettiğinize inanmanız sizi ve bu dünyayı daha iyi bir yer haline getiriyor mu?
Başarıyı hedefleyen insanlar kötülerdir ve başarıya giden yolda her şey mübah.
olarak görürler gibi bir yerden konuşmuyorum asla.
Ben de elimden geldiğince hayatımı daha başarılı bir şekilde yaşamak isteyen ve hedeflerim için çabalayan bir insanım.
Fakat burada bir çizgi var.
Her şeyi elde etmek isteyen ve hemen şimdi elde etmek isteyen zihniyet Trump gibi davranmaya eğilimli oluyor.
Ve belki de bu şekilde başarılı oluyor ama iyi birisi asla olmuyor.
Bir de diğer bir taraf var.
Yani hayatını daha iyi bir şekilde biçimlendirmeye çalışan, iradesini terbiye etmeyi öğrenen, itidali seçen, alçak gönüllü olan ve iyi kalpli olmayı seçen bir taraf burası.
Bu tarafta olan insanlar çok başarılı da olabilirler, başarısız da olabilirler.
Ama günün sonunda iyi olarak kalırlar ve bir şeyleri yapamadıkları için, bir şeyleri kaçırdıkları için kendilerine eziyet etmezler.
Yazar hayatlarımızı biçimlendirirken iradenin terbiyesinin, rutinlerin ve ritüellerin çok önemli olduğunu söylüyor.
Hatta mutluluğu bu şekilde yakalanabileceğini de savunuyor.
Kitapta sadece irade terbiyesi üzerine yazdığı bir bölüm de vardı ve şunu savunuyor.
Eğer kişi kendi iradesini terbiye ederse, kendi davranışlarının üzerinde hakimiyet kurmaya başarabilirse, kendisiyle uyumlu bir hayatta yaşayabilir.
Hangi konularda irademizi terbiye etmeliyiz noktasında ise bazı maddeler vermiş.
Onlardan en hoşuma giden birkaç tanesini paylaşmak istiyorum.
Ancak... En iyisiyle mutlu olmanın saçmalık olduğunu kabul edin.
Bu konuda iradenizi şekillendirin.
Bir şey yeterince iyiyse yeterince iyidir.
Her zaman en iyisinin peşinde koşarsanız mutluluk sizden kaçar.
İkinci bir madde olarak şükran duyun demiş.
Biliyorum bu söylemesi kolay.
Belki de hayat sizin için çok zor ama yine de gerçekten yaşamda şükredilecek bir şeyler herkes bulabilir.
Sadece gören bir göz bile şükretmek için yeterli.
Üçüncü madde olarak en sevdiğim maddelerden biri buydu.
Bağlanmaya hazır olun.
Yani birine aşık olmaktan, bir ev almaktan veyahut da bir yere yerleşmekten korkmayın.
Tabii ki de belki bunun için hazır olmadığınızı hissediyor olabilirsiniz.
Fakat ben zaten bağlanamamanın yani henüz yeterli olgunluğa sahip olmamak olduğunu düşünüyorum.
Kişi zaten kendisini tam olarak bilmeyince, kendisinin farkında olmayınca başka bir şeye bağlanmaktan, başka bir şeyin sorumluluğunu almaktan korkuyor.
Çünkü sorumluluk almak yetişkin olmak demek.
Ve herkes... Yaşı büyüse bile yetişkin olmayabilir.
Bu konuda yapacak bir şey yok.
Dördüncü olarak karşılaştırma yapma isteğine karşı koyun.
Yani sürekli olarak kendinizi başkalarıyla karşılaştırmaktan vazgeçmeniz gerekiyor.
Çünkü bunu yapmaya devam ederseniz sürekli ama sürekli bir şeyleri kaçırdığınızı hissedeceksiniz.
Ve kendi kendinize eziyet edeceksiniz.
Ve son bir madde daha, bu da yine en sevdiklerimden bir tanesi oldu.
Sınırlarla yaşamayı öğrenin diyor.
Bazı noktalarda kendimize sınır koymak, daha azla yetinebilmek gerçekten de güçlü bir irade gerektirir.
İnsanın açgözlülüğünün bir sınırı olmadığını düşünüyorum.
Ve bu açgözlülük tuzağını düşmemek için de kendimizi tutmamız, kendimizi sınırlar çizmemiz gerekiyor.
Sınırsız yaşanan bir hayat, hayat değil.
Çünkü zevklerimizin, arzularımızın bir sonu yok.
Hedonik adaptasyon kavramını duymuşsunuzdur belki de.
Kısaca şu demek. Sahip olduğum şeylere alışmam ve daha fazlasını istemem.
Diyelim ki ben bir elbise aldım.
Bu elbise beni belki bir ay mutlu ediyor.
Fakat diğer ay başka bir elbise almak istiyorum.
Sonraki ay başka bir elbise almak istiyorum.
Bunu yazlık kıyafetlerimle ilgili yaşadım bu sene.
Geçen sene satın aldığım, çok severek giydiğim yazlık elbiselerim vardı.
Fakat bu sene yaz geldiğinde işte dolabı açtım ve bu elbiselerin hiçbiri gözüme güzel gelmedi.
Oysa değişen hiçbir şey yok.
Elbiseler eskimedi. Kalitelerinden bir şey kaybetmemişler.
Gayet güzeller. Fakat ben...
Geçen yılda gibi artık onları beğenmiyordum.
Bu yaz kendime başka başka elbiseler satın aldım.
Ve şunu çok iyi biliyorum ki önümüzdeki yaz da bu elbiseleri beğenmeyeceğim.
Kısaca hedonik adaptasyon bu demek.
Bir şeyleri istemenin ve açgözlülüğün bir sınırı yok.
Bu nedenle kendimizi sınırlandırmayı öğrenmemiz lazım.
Eğer güzel, iyi ve dolu dolu bir hayat yaşamak istiyorsak.
Daha fazla bu konuyla ilgili bir şeyleri öğrenmek isterseniz kitabı okuyabilirsiniz.
Ve şöyle toparlamak da gerekirse kısaca, nerede doğarsak doğalım, hangi şartlarda olursak olalım, iyiliği seçerek, kendi irademizi terbiye ederek, rutinler ve ritüeller eşliğinde iyi
bir hayat yaşayabiliriz.
Kendimize uygun bir ritmi yakalayabiliriz ve belki de olabileceğimiz...
En iyi halimizi, en başarılı halimizi yaşarız bu sayede.
Fakat yine de hedef en başarılı olan hayatı yaşamak olmamalı.
Neye değer verdiğinize ve neyi seçtiğinize dikkat edin derim.
O halde Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Hepinize burada olduğunuzu sevindiğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Bölümle ilgili yorumlarınızı...
mail olarak veyahut da etgenelseslerpodcast instagram hesabından bana iletebilirsiniz.
Eğer beni instagramda takip etmiyorsanız takip edebilirsiniz.
Hepinize tekrardan teşekkür ediyorum.
İyi ki varsınız. Bir dahaki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
