
Bu bölüm gündelik hayatta felsefeyi nasıl kullanabileceğimiz ve düşünmeyi öğrenmek üzerine. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
Hedeflerine ulaşmak ve daha huzurlu bir hayat için benimle çalışmak ister misin? Mindfulness koçluğu formu: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSegX75qHK3opuavI7kO8fsvVIaZjB6jxgiBkjTxhIdM8qu_QA/viewform?usp=sharing&ouid=112314129287768021996
Kitap kulübüne katıl:
https://www.shopier.com/32954138
İlham Postası bültenine ücretsiz kayıt ol: https://open.substack.com/pub/genelsesler?r=jttw9&utm_medium=ios
Beni Instagramdan takip edin: https://www.instagram.com/genelseslerpodcast/
Bana yazın: genelsesler@gmail.com
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Yeni bölüme hepiniz hoş geldiniz.
Bu bölümde bir filozof gibi düşünmek ve konuşmak üzerine konuşacağız.
Böyle bir filozof veya felsefe deyince genelde sanki normal hayata entegre edilmesi zor, kavramsal, teorik bir şeyden bahsediyoruz gibi geliyor bize.
Ama aslında böyle değil.
Bölüme başlamadan önce size bir soru soracağım.
Şu an zihninizde en kesin...
Olan düşünce veya durum nedir?
Şüphe bile etmediğin, sorgulamaya gerek bile duymadığın bir inanç, bir fikir veya bir karar olabilir.
Belki çok sevdiğin birine dair bir yargı, belki karakterine dair bir kanı, belki siyasi, ahlaki ya da estetik bir tutum.
Bunların hepsinde ortak olan bir şey var.
O da o fikre. Tutunmamız ve sorgulamanın aklımıza dahi gelmemesi.
Bu benim siyasi görüşüm.
Bu benim estetik zevkim.
Benim arkadaşım şöyle biridir gibi.
Çünkü o kadar çok o fikirlerin içerisindeyiz ki onların bir fikir olduğunu dahi unutuyoruz.
Eğer bir filozof gibi düşünmek istiyorsak düştüğümüz en büyük hata işte bu oluyor.
Bugün size filozof gibi düşünmenin ve konuşmanın üç yolunu anlatacağım.
Geçenlerde yazısını okuduğum yazar Johnny Thompson yıllar içinde onlarca filozofla röportaj yapmış ve bu süreçte fark etmiş ki filozoflar sadece farklı düşünmüyor, aynı zamanda farklı da konuşuyorlar ve bu konuşma biçimi zamanla düşünce
biçimlerine dönüştürüyor. Bugün konuşacağımız bu üç yol akademik bir ders değil, tamamen hayatla ilgili ve felsefeyi hayatımıza nasıl entegre edebileceğimizle alakalı olacak.
İlk fikrimiz epistemik esneklik.
Şimdi duyduğunuzda birazcık korkutucu bir tanım gibi gelmiş olabilir ama aslında bunun açıklaması hiçbir şeyden tamamen emin olmamak demek.
1951 yılında Bertrand Russell New York Times Magazine'de bir makale yayımlar.
Makalenin başlığı oldukça dikkat çekicidir.
10 emir. Ve ilk emir şudur.
Hiçbir şeyden kesinlikle emin olma.
Russell'ın bunu yazmasının sebebi ahlaki değildir.
Tamamen epistemolojiktir.
Yani bilgiyle alakalıdır.
Diyor ki aslında kesinlik düşüncenin sonudur.
Bir şeyin kesinlikle doğru olduğuna inandığın an onu sorgulamayı bırakırsın.
Ve sorgulamayı bıraktığın an aslında öğrenmeyi de bırakmış olursun.
İşte bu kavrama veya duruma filozoflar epistemik esneklik ya da epistemik plastiste diyor.
Dediğim gibi kelimenin kulağa birazcık teknik geldiğini biliyorum.
Ama gördüğünüz üzere içeriği çok basit.
Kısaca dünyayı farklı şekillerde görebilme kapasitesi demek.
Peki nasıl dünyayı farklı şekillerde göreceğiz?
Zaten görmüyor muyuz ya da böyle sorular hakkınızda gelmiş olabilir.
Burada yine size çok değerli bir filozof olan Hilary Lawson'ın zihnimizle ilgili ortaya attığı bir Kur'an'dan bahsedeceğim.
Diyor ki bizim zihnimiz aslında dünyayı kategorize eder ve belli kavramların içerisinde kapar.
Yani nasıl oluyor bu? Bir ağacı düşünün.
Ağaç nedir? Gölgesine sığınacağın bir şey mi?
Tırmanacağın bir şey mi? Estetik bir nesne mi?
Odun kaynağı mı? Bir ağaç aslında aynı anda bunların hem hepsidir hem de değildir.
Fakat bu şekillerde zihnimize kategorize edilmişlerdir.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum.
Fark ettiyseniz eğer eski bölümleri dinliyorsanız arkadaşlarımla yaptığım konuşmaların bana en çok ilham veren şeyler olduğunu biliyorsunuzdur.
O da bana şey dedi. Bir ki dedi bazen böyle etrafıma bakıyorum ve düşünüyorum.
Mesela işte bir kamerayı görüyorum.
Buna neden kamera dedik? Veyahut da bunun şekli neden böyle?
Bu nereden geliyor? Aslında onun
da söylediği şeyden yola çıkarak şunu fark ettim.
Mesela biz bir ağacı bir kez belirli bir şekilde görmeye tercih ettiğimizde...
Yani diyelim ki tırmanılabilecek bir nesne veyahut da bir odun kaynağı gibi görmeyi seçtiğimizde diğer olasılıkları görmemiz güçleşiyor.
Ne zamanki arkadaşım gibi farklı şekillerle bakarsak işte o zaman bir filozof gibi görmeye başlıyoruz.
Şimdi bu ağacın yerine bir insanı veya bir durumu koyalım.
Veyahut da kendinizi koyabilirsiniz.
Birisi için diyorsunuz ki o, o tip bir insan.
Ya da bu benim yapabileceğim bir şey değil diyoruz.
Ya da bu konuda zaten onun ne düşündüğünü biliyorum diyoruz.
Bunların hepsi zihnimiz belli anlamlara kapatmak ve dünyayı bir çerçeveye oturtma çabası aslında.
Lawson'un önerisi şu, biraz gerçe.
Zihnin tüm bu anlamlardan kurtulamaz ama bunların arasında geçiş yapabilir ve bu aslında zihnimizin en değerli becerilerinden bir tanesi.
Peki bunu günlük hayatta nasıl kullanırız ya da günlük hayatta bu durum nasıl görünür?
Şöyle düşün, bir arkadaşınla tartışıyorsun, kendi argümanını savunurken içinde belki de küçük bir ses yükseliyor.
Diyorsun ki ya o da haklıysa?
Ama genelde bizler eğer tartışmadaysak bile bu sesin...
Çünkü haklı çıkmak doğru olmaktan daha önce geliyor içimizde.
Ancak epistemik esnekliği içselleştirmiş bir zihin o sesi bastırmaz.
Tam tersine o sesi daha çok besler ve büyütür.
Bekle bir dakika bu açıdan baksam ne görürdüm diye sorar.
Ve aslında böyle sorular sorabilmek kendimizi, kendi düşüncelerimizi, haklılığımızı sorgulayabilmek bir zayıflık değildir.
Aksine Russell'ın da dediği gibi bu düşüncenin ta kendisidir.
İkinci fikir ayaklarımızın yere basması.
Yani felsefedeki soyut şeyleri somutlaştırmak.
Felsefe aslında soyut bir şey değildir.
Bu anlamda felsefe aslında soyut değildir ya da olmamalıdır diyebiliriz.
Genelde bu anlamda birazcık itibarı kötü felsefenin ve haksız da sayılmaz insanlar.
Mesela felsefi sorular genelde çok uç şeyleri olabiliyor.
Mesela modern felsefede şöyle bir soru var.
Su ıslak mıdır? Bu soruyu sorduğumuzda ya da bunu birisine söylediğinizde insanların gözlerini devirdiğini görebilirsiniz.
Ama yazar Thompson'ın dikkat çektiği şey şu.
Gerçek felsefe büyük soru.
soruları hayatın tam ortasına indirger.
Soyut teori somut hayata karışır.
Bir ahlak teorisi düşünün.
İnsanlar her zaman dürüst olmalı mı?
Kulağa soyut geliyor değil mi?
Ama mesela bu soruyu hayatta şuralarda kullanabiliriz.
Hastaneden çıkmış sevdiğinize iyi görünüyorsun demeli misiniz?
Yalan olması pahasına. Ya da patronunuza bu toplantı bir zaman kaybı diyebilir misiniz?
Arkadaşınızın yeni aşkından nefret ettiğini söyleyebilir misiniz?
Yani her yerde doğruyu söylemeniz gerekir mi?
İşte böyle hayatı entegre ettiğinizde artık felsefe soyut bir şey olmaktan çıkıyor.
Çünkü hayatın tam kendisiyle ilgili sorular sormaya başlıyoruz.
Yazar Thompson'ın söylediği de bu.
İyi felsefe teorisini test etmek için günlük hayata iner diyor.
Çünkü eğer bir fikir gerçek durumları açıklayamıyorsa bir işe yaramıyor demektir.
Büyük filozof... Fikirlerin soyutta değil hayatın içinde yaşandığını aslında çok iyi biliyordu.
Ve bu bize ne öğretiyor biliyor musunuz?
Bir fikri gerçekten anlayıp anlamadığımızı test etmek istiyorsak onu somut bir örneğe uygulamamız gerektiğine.
Mesela iyilik nedir diye sormak yerine bu davranış iyi miydi diye sor.
Adalet nedir yerine...
Bu kadar adil miydi diye sorabilirsin.
Ve bu şekilde bir filozof gibi düşünmeye başlayabilirsin.
Bunun tam tersi de geçerli olabilir bu arada.
Yaşadığın somut bir durumu felsefeyle anlamaya çalışmak gibi.
Mesela bir ilişkide yaşadığın çatışmayı...
güç dinamikleri üzerinden okumak, bir kaybı anlamsızlık ve anlam çerçevesinde düşünmek gibi.
Mesela benim podcast'a yaptığım birazcık buna benziyor aslında.
Veyahut da bir kararsızlığı özgür irade meselesi olarak ele almak gibi.
Felsefe hayatın dışında değil, aslında hayatın tam içinde.
Sadece bazen biz onu, sadece bizim onu görmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Ve son yolu da bir filozof gibi düşünmenin ve konuşmanın itirazları sevmekten geçiyor.
Anlaşmazlık aslında bir tehdit değil bir armağandır diyor yazar Thompson.
Fakat kendi açımdan düşündüğümde ben çatışmadan ve anlaşmazlıktan son derece kaçan bir insanımdır.
Çok sevmem tartışmayı sevmem çatışmayı sevmem ama yazar Thompson diyor ki şunu bir düşünün.
Senin her konuda hem fikir olan biri gerçekten sana yardımcı olabilir mi?
Yani evet olabilir ama senin hayatında dönüştürücü biri olabilir mi?
Hayır olamaz. En zoru anlaşmazlıktan zevk almak.
Karşıt fikri kişisel bir saldırı olarak değil de düşünceyi test eden bir fırsat olarak görmek.
Çünkü bir fikrin gerçekten sağlam olup olmadığını ancak baskı altında anlayabilirsin.
İtiraza dayanamayan bir fikir zaten sağlam değildir.
Filozoflar bu yüzden bazı kavramları sürekli zorlar.
Bu argüman gerçekten ne iddia ediyor?
Bu sezgi nereden geliyor gibi sorular sorarlar.
Ve bu sorgulamaları yaparken bir yandan da...
İtiraz ederler kendi sundukları argümanlara.
Çünkü bir şeye itiraz etmek veya karşıt fikir oluşturmak o düşüncenin kalite kontrolü gibi bir şeydir.
Peki görelim bizim neden bu anlaşmazlıklardan hoşlanmadığımıza.
Çünkü yaptığımız en büyük hatalardan biri fikirlerimizi kendimizle özdeşleştirmek.
Benim fikrim diyoruz sanki o fikir bizmişiz gibi ve birileri o fikre itiraz ettiğinde bize itiraz edilmiş gibi hissediyoruz.
Ve... Otomatik olarak savunmaya geçiyoruz.
Daha çok yeni yaşadığım bir olay oldu.
İki tane arkadaşım var ikisi de yeni eve çıkacaklar.
Bir tanesi çok sevdiği bir mobilyayı diğer arkadaşıma gösterdi ve o da beğenmediğini söyledi.
Bunun üzerine mobilyası beğenilmeyen arkadaşım birden sinirlendi ve aralarında küçük bir çatışma çıkmaya başladı.
Bakıldığımda bu böyle çok basit bir şey üzerinden oluşan bir çatışma gibi duruyor.
Hızlı bir savunmaya geçme durumu var.
Çünkü aslında birinin bize ait bir şeyi beğenmemesi bizde hemen bir savunma mekanizması gelişti.
Yazar Thompson'ın bahsettiği filozoflar ise tam tersini yapıyor.
Fikirlerine değil, kendilerine sadakat duyuyorlar.
Yani bir fikri bırakmak bir kayıp değildir veya yeni bir şey keşfetmek.
Eskiden doğru bildiğin bir şeyin bugün yanlış olduğunu anlamak.
Bunlar bizim benliğimize zarar vermez.
Sadece fikirlerimizin değiştiğini gösterir veyahut da değişebileceğini.
Biliyorum bu bahsettiğim şeyler o kadar da kolay hayata uygulanmayacak.
Ama bunların hepsi dönüştürücü şeyler.
Çoğumuz düşünmeyi öğrenerek büyümüyoruz ve felsefenin bize öğrettiği en temel şey de aslında bu.
Düşünebilme kapasitemizi geliştirmek.
Bir filozof gibi düşünmek için üniversite okumanıza gerek yok.
Yeterince meraklı olmanız aslında yeterli.
Hatta çok sevdiğim bir kitap var.
Gary Cox'ın Bir Filozof Gibi Nasıl Düşünülür?
Sanırım öyleydi. Şu an tam doğru söylemiyor olabilirim ama açıklamalar kısmında sizlerle paylaşacağım.
Bu konuyla ilgili daha fazla okumak, kendi düşüncelerinizi, beyninizin işleyiş şeklini geliştirmek istiyorsanız o kitabı okumanızı öneririm.
Şimdi burada bu bölümden size bir şey kalmasını istiyorum.
Bu hafta içerisinde.
Bu bölümü dinledikten sonra kesin olduğunu düşündüğünüz bir şey için kendinize şunu sorun.
Ya yanılıyorsam? Cevabı gerçekten bulmak zorunda değilsiniz.
O soruyu tutmanız zihninizde yeterli.
Çünkü hiçbir şeyden tamamen emin olmamız mümkün değil zaten bu hayatta.
Ve bu bir zayıflık da değil.
Düşünebilmeyi hepimiz öğrenebiliriz.
Daha açık fikirli, daha açık zihinli olabiliriz.
Ve hayatımıza bunu entegre edebiliriz.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bu bölümde konuştuklarım beni gerçekten çok heyecanlandırdı.
Çünkü kendi hayatıma da uygulamaya çalıştığım şeyler aslında bunlar.
Dinlediğiniz için, burada olduğunuz için hepinize çok teşekkür ediyorum.
Bölümle ilgili yorumlarınızı bana etgenelseslerpodcast instagram hesabımdan her zaman iletebilirsiniz.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
