
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm uzun süredir kafamı karıştıran ve üzerine bolca düşündüğüm bir konu üzerine konuşacağız. Ben derken aslında neyi kast ediyoruz, varlığımızın toplumun içindeki konumu ve kişiliğimizi inşa etmek ana maddelerimizi oluşturuyor. Bölüm boyu Psikolog Carl Rogers'ın kitabından aldığım bazı tüyolardan, kendim olarak yaşamaya çalışırken karşılaştığım sıkıntılardan ve beklentilere karşı koyarak özgün bir birey olmanın zorluklarından da bahsediyor olacağım. Şimdiden keyifli dinlemeler.*******EMAİL: genelsesler@gmail.comINSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben kendini ararken kaybolan ve sonrasında ise bir türlü bulamayan podcastçınız Bilge.
Bugün benlik algımız, kendimizi bilmek, kişiliğin inşası ve kimlik üzerine konuşacağız.
İlginçtir ki bu hafta etkili dinleme ve karşımızdakini anlama konusu üzerine konuşmaya karar vermiştim.
Araştırmalarıma da o yönde başlamıştım.
Konu ne zaman buraya geldi hiçbir fikrim yok.
Birden elimde...
Carl Rogers ve Rolla May'in kitapları belirdi ve kendimi ben kimim sorusu üzerine düşünürken buldum.
Sahi ben kimim?
Ben dediğim bu varlık nasıl oluştu?
Bilincim neye göre şekillendi?
Bir özüm var mı?
Kimliğime dair algımın temelleri nereye dayanıyor?
Özellikle kişisel gelişim camiasının çok kullandığı bir cümle var.
Kendini bul diye.
Herkes bize kendimiz olmamızı, kendimizi bulmamızı, bendiğimizi keşfetmemizi söylüyor.
Ama keşfedilecek bir ben var mı?
Bu sorular insanlık tarihi kadar eski sorular aslında.
Bundan 2500 yıl önce Delfi'deki Apollon tapınağına Yunanlılar kendini bil yazmış.
O zamandan beri de filozoflar, bilim insanları, psikologlar, yazarlar hep bu sorunun yanıtını aramışlar.
nasıl buluruz acaba kendimizi diye araştırmalar yapmışlar.
İlk kişisel gelişimciler bulmamış bu sözü yani.
Carl Rogers, Kişi Olmaya Dair isimli kitabında İnsan fark etsin veya etmesin.
Aslında en büyük amacı kendini bilmek ve keşfetmektir.
Herkes bunun peşinde koşar diyor.
Hepimiz kendimizi arıyoruz.
Bunun farkında olalım veya olmayalım.
Benim de kendimce bu konuda söyleyecek sözlerim var.
Ama öncesinde yani bu konu hakkında benim öznel görüşümün ne olduğunu söylemeden önce psikologlar ve filozoflar ne demiş onlara kulak verelim istiyorum.
Ben dediğimiz şey en başında nasıl oluşuyor?
Mesela eve geldim, zile basıyorum.
Kardeşim kameradan bakıyor, beni görüyor ve ben ona el sallayarak ben geldim diyorum.
Ya da okuduğum kitabı masanın üzerine bırakıyorum ve çevremdeki insanlara bu benim kitabım diyorum.
Mesela bir iş görüşmesine gittiğimde, geleceğe dair hayallerim sorulduğunda benim en büyük hayalim bu diyorum.
Ya da benim en iyi özelliğim şu diyorum.
Sürekli ben ben ben.
Fakat bu algı bizde nasıl oluştu?
Hiç rastladınız mı bilmiyorum ama bazen bebekler kendi işte böyle ayaklarını, dillerini falan çekerek ağlarlar.
O dilin kendisine ait olduğunu bilmez.
Onu çeker ama bir yandan da canı acır.
Neden canı acıdığını da anlamaz.
Böyle garip bir şey olur.
Bir yandan çeker bir yandan da ağlamaya devam eder.
Aslında dilini çekmeyi bıraksa acının geçeceğini fark edemez.
Dilin ona ait olduğuna dair bilinç henüz oluşmamıştır.
Psikologlar benliğimizi üçe ayırıyor.
Benliğimizin farklı oluş biçimlerini fark etmek, bence kendimizi ve davranışlarımızı anlamlandırmak için önemli.
Genel olarak, daha farklıları da vardır ama genelde üçe ayrılan bu benlik çeşitlerine bakacağım.
Bunların oluşumuna, neden oluştuğuna ve nasıl oluştuğuna.
Ondan sonrasında ise biraz daha belki derin sorular üzerine yoğunlaşacağım.
İlk olarak sosyal aktör olan bir ben var.
Shakespeare'ın ünlü bir sözü vardır.
Dünya bir sahnedir, erkekler ve kadınlar da oyuncular diye.
Gerçekten bir oyuncu gibi davranan tarafımız var.
Bir aktör olan yanımız.
Kabul görmek, içinde bulunduğu topluluğun parçası olmak için gerekeni yapan tarafımız bu.
Bunun sebebi ise aslında tamamen evrimsel.
Eskiden atalarımızın içinde bulundukları grupla uyum içerisinde olmaları gerekiyordu.
Neden? Hayatta kalmak için tabii ki de.
Çünkü grup halinde yaşamayan, bulundukları topluluğun dışına atılan insanlar kolayca vahşi hayvanlara yem olabilir ya da yemeğe ulaşımları kısıtlı olabilirdi.
Ve bu onlar için kesin ölüm demekti.
Bu durumda hayatta kalmak için dayanışmayı, sosyalleşmeyi ve bir arada yaşamayı öğrenmeleri gerekiyordu.
En büyük korkuları da...
Bu sosyal topluluğun dışına atılmaktı.
Bu durumda topluma uyum sağlamak, onun içerisinde kabul görmek bizde aslında evrimimizin en başından gelen bir dürtü.
Bu içimizden geliyor.
Mesela günümüzde vahşi bir hayvana yem olmak gibi korkumuz olmadığı halde toplumdan dışlanmak bize gerçekten vahşi bir hayvana yem olacakmışçasına korku
veriyor. Bunu nereden anlayabiliriz?
İstemediğimiz gibi davranıyoruz bazen değil mi?
Ailemizin, akrabalarımızın ya da içinde bulunduğumuz toplumun içerisindeyken.
Ben dürüst olacağım.
Zaten bu podcast'te fazla dürüstüm.
Bazen burada konuşurken sözlerimi törpülüyorum.
Evet, törpülüyorum.
Yalan söylemeyeceğim. Çünkü ben de korkuyorum.
Beni dinleyen insanlardan tanıdıklarım var.
Ya da ne bileyim sizden alacağım tepkilerden, başkalarına alacağım tepkilerden korkuyorum.
Belki şey diyebilirsiniz. Aaa ama Bilgeciğim yani burada o kadar çok konuşuyorsun.
Kendin olmaktan bahsettiğin bundan öncesinde de işte özgüvenden konuştuk, başarıdan konuştuk, kendini gerçekleştirmekten konuştuk.
Neden? Kendini torpiliyesin.
Öyle olmuyor.
İnsan... Her ne kadar ne yaparsa yapsın bir şekilde çevresinde kabul görmemekten ya da söylediği sözlerin yanlış anlaşılmasından çok korkuyor.
Ben genel olarak tabii burada özgürce konuşuyorum.
Çünkü bir şekilde kendi yarattığım bir alan burası ama bazen o dilindeki korkuyu hissediyorum.
Bazen tam bir şey söyleyecekken söylemekten vazgeçiyorum.
Ve bence bunu bütün insanlar yaşıyor.
Her yerde yaşıyoruz. Bu bizim sistemimizde kayıtlı.
Her zaman için yararlı mı?
Hayır değil. Mesela şöyle düşünelim.
Bir arkadaş topluluğumuz var ve onun içerisinde belli bir rolümüz var, belli bir kimliğimiz var.
Fakat bir gün içinde bulunduğumuz bu kimlikten ve rolden çok sıkıldık ve bunu değiştirmeye karar verdik.
Bir anda farklı birine dönüşmeye başladık.
İçinde bulunduğumuz arkadaş grubundan da yavaş yavaş kopmaya başladığımızı göreceğiz böyle bir durumdayken.
Çünkü o grup sizin değişmenizi, sizin farklılaşmanızı bir tehdit olarak algılayacak ve elinde olmadan sizi dışlamaya başlayacak.
Ben şahsen insanların büyük bir değişim geçirdikten sonra eskiden içinde yaşadıkları grubun içerisinde yaşayabileceklerine inanmıyorum.
Çünkü sosyal aktör olan benliğin gelişiminde diğer insanlar aynı görevi görüyorlar.
Kim olduğumuzu ve davranışlarımızı bize geri yansıtıyorlar.
Ve aslında bir şekilde bize benziyorlar.
Artık birbirimizi yansıtmadığımız zaman birbirimizle vakit geçirmemiz de olanaksızlaşmaya başlıyor.
Aslında bazı şeylerin nedenleri gerçekten çok dürtüsel ve ilkel.
Ama haladır geçerli.
Biz insanların diğer hayvanlardan farklı olarak böyle bir ben bilinci var.
Mesela evde bir tane ben papağan besliyorum.
Ve onun kendisini ben dışa dönük, eğlenceli, sinirlendiğimi ısıran, kafasını sevdirmeyi çok seven bir kuşum diye tanımladığını hiç görmedim.
Çünkü böyle bir bilinci yok.
Kendini bu şekilde ifade edemiyor.
Sadece olduğu şekilde var oluyor.
Ama saydığım bu özelliklerin hepsine sahip.
Özellikle de ısırma.
Aşk! Dilej de ısırıyor.
Yani parmaklarımı ben artık hissetmiyorum.
His kaybı yaşadım. Kulaklarım, burnum, yanaklarım, boynum, hatta saçlarımı tek tek yoluyor.
Buna rağmen onu çok seviyorum ve şu an ilişkimizin pek de sağlıklı olmadığını fark ettim.
Her neyse. İnsanlar evcil hayvanlarından ya da çocuklarından konu açıldı mı?
Onları anlatmayı çok seviyor.
Ama bir yerde okudum ki aslında insanlar ne kadar anlatmayı sevseler de karşılarında kişiler bu konuda hiç ilgili değiller ve bunu sıkıcı buluyorlarmış.
Ben de sizi sıkmamak için daha fazla evdeki minik kuşumun tatlılığı üzerine konuşmayacağım.
Ama gerçekten de bu benlik meselesi öyle.
Onun var olan benliğini ben olarak tanımlayan bir yanı yok.
Bununla ilgili ünlü psikolog William James şöyle bir şey söylüyor.
Benlik bilenin bildiği şeydir.
O bilendir ve kendi üzerine düşündüğünde bilenin bildiğidir.
Mesela kendine dön, içine bak dediğimizde.
Bakan bir ben var bir de baktığımız bir ben var.
İşte biz orada aslında kimliğimize benliğimizi tanımlıyoruz.
Benim papağanımın da olduğu bir kişi var.
Yani kişi derken onun da aslında onu ifade eden özellikleri var.
Ama o şöyle demiyor.
Ben böyleyim, ben şöyleyim demiyor.
Ve bir sosyal aktör olarak toplumun içerisine girdiğimizde bence bu benim kendi bu arada kişisel görüşüm.
İki yönde bir çatışma yaşamaya başlıyoruz.
Birincisi. Evrimsel olarak gelen dürtülerimiz, aynı hayvanlardaki gibi topluma uyumlanmaya çalışan, onunla uyumlu olmaya çalışan tarafımız da diğer tarafta benliğinin farkında olan, yani
bildiğini bilen tarafımız, bir şeylerin ters gittiğini fark eden ve inatla, evet inatla kendisi olmak isteyen, kendi çizdiği yolda yürümek isteyen, topluma uyumlanmak istemeyen tarafımız
çatışıyor. Ve aslında yine kendi kişisel görüşüm burası.
Pek çok sıkıntımız ve depresifliğimiz oradan geliyor.
Bir şekilde bize dayatılan sosyal rollerle gerçekte içimizden gelen, farkında olan benliğimiz arasında bir çatışma yaşıyoruz.
Sosyal aktör olan tarafımızı tanımak ve bazen sırf kabul görmek için istemediğimiz sözleri söylediğimiz, istemediğimiz davranışları yaptığımız zamanları fark edersek kişiliğimizi anlamlandırmada
büyük bir adım atacağımızı düşünüyorum.
İkinci olan benlik türü ise bu İngilizce'de motivated agent diye geçiyor.
Okuduğum makalede daha doğrusu böyle geçiyordu.
Ben bunu Türkçe'ye şöyle çevirmeye karar verdim.
Menajer gibi düşünün bunu.
Bir aracı, bizi motive eden bir tarafımız.
Yani bizi şöyle, tam iyi açıklayamadım kusura bakmayın.
Okuduğum şeyleri Türkçe'ye çevirmekle gerçekten hiç iyi değilim.
Bizi hedeflerimize, hayallerimize götüren, davranışlarımızı düzenleyen ve Bir şekilde başarı yolunda ya da hayat yolunda ilerlerken seçimlerimizi yönlendiren tarafımız.
Şöyle düşünelim. Okulda başarılı olmak istiyoruz.
İş hayatında başarılı olmak istiyoruz.
Hayallerimiz ve hedeflerimiz var.
Belki bir oyuncu olmak istiyoruz, şarkıcı olmak istiyoruz ya da herhangi bir şey olmak istiyoruz.
Bu hayalleri kuran, bu hayallere giden yolda hedefleri çizen ve bize bu yönde aracılık eden bir benliğimiz daha var.
Sadece hedefler değil, aynı zamanda kişisel değerlerimizi de bu benliğimiz belirliyor.
Mesela diyelim ki çok dindar bir ailede doğduk.
Bu ailenin değerleri üzerine yetiştirildik.
Fakat zamanla aradan yıllar geçti, farklı kişilerle tanıştık, farklı deneyimler yaşadık ve artık değerlerimizin bu dindarlık üzerine kurulmadığını, hayatı daha farklı algılamaya
başladığımızı fark ettik.
Ailemizin bize sunduğu dini değerlerin bize uygun olmadığını ve hayatta daha doğru ve daha iyi bir insan olmak için farklı değerlere ihtiyaç duyduğumuzu gördük.
İşte yine bu motive eden, aracı olan benliğimiz bu noktada devreye giriyor.
Sosyal aktör olan benlikten bu benliği şu şekilde ayırabiliriz.
Kişiliğimizi ve rollerimizi değiştirmeye karar verdiğimizde sosyal aktör olan tarafımızı Hedeflerimizi ve değerlerimizi değiştirmeye karar verdiğimizde ise motive eden, aracı olan
tarafımızı değiştiriyoruz aslında.
Üçüncü benliğimiz ise otobiyografik yazarımız.
Yani hikaye anlatıcı benliğimiz.
İnsanoğlu aslında hikaye anlatan bir hayvandır diye bir söz okumuştum bir yerde.
Bizi diğer hayvanlardan o kadar büyük bir ölçüde ayırıyor ki.
Mesela söylediğim gibi papağanımın kendi hakkında böyle şeyler anlatma yetisi yok.
Fakat ben size kendi hayatım hakkında bir sürü şey anlatabilirim.
Biz insanlar bir şekilde çocukluktan itibaren bir hayat yaşamaya başlıyoruz.
Belli bir yaşa geldikten sonra hayatımızı anlamlandırmak, onun boşa gitmediğini belki de, işe yarar bir hayat yaşadığımızı ifade etmek için bir hikaye yazmaya başlıyoruz.
Fakat... Hafızamız birazcık kısıtlı ve hikayemizde aslında unuttuğumuz pek çok yer oluyor.
Ama biz boşlukları kendi öznel perspektifimize göre dolduruyoruz.
Ve aradaki boşluklar doldukça ortaya kendimizce otobiyografik bir hikaye çıkmaya başlıyor.
Ve bu hikaye bizim kim olduğumuzu anlatıyor.
Mesela ben size şimdi bir bölüm çeksem.
Kendi hayat hikayem diye.
Ve anlatsam.
Burada konuşan kişi benim hikaye anlatıcı benliğim olacak.
Ama belki aynı hikayeyi size annem anlatsa benden çok daha farklı şeyler söyleyebilir.
İnsanın kendini anlattığı, kendisiyle ilgili anlattığı hikayeler onun hayatını çok büyük ölçüde etkiliyor.
Bir TED konuşması dinlemiştim.
Hikayen değişsin, kendin değiş diye ünlü bir psikolog konuşuyordu.
Bulursam açıklamalar kısmına linkini koyacağım.
çok çok çok güzel bir TED konuşmasıydı.
Gerçekten de olayları algılayış biçiminiz, kendi hikayenizi yazma biçiminiz, hayatı yaşama biçiminizi etkiliyor.
Şöyle düşünebilirsiniz. Çok talihsiz bir hayatım oldu.
Perişan bir yaşam sürdüm.
Her şey çok kötüydü.
Ve tabiri caizse leş gibi bir hayat yaşadım.
Ya da aynı şekilde yine zorluklarla yaşanan bir hayat.
Şöyle de bir hikaye yazılabilir.
Çok zor bir çocukluk geçirdim.
Çok zor zamanlardan geçtim.
Kötü günler yaşadım.
Fakat yaşadığım her şey bana bir şeyler öğretti.
Hayatın içerisinde akmayı öğrendim.
Sorunlara farklı çözümler üretmeyi öğrendim.
Yaşamayı öğrendim.
Kötü bir hayat bu şekilde de anlatılabilir.
Çok özensizce ve üstten anlattığımı farkındayım ama sadece bakış açısı değişikliğini sunmak için söyledim.
Biz insanlar kendimize ve başkalarına sürekli hikayeler anlatıyoruz.
Fakat bu yazar olan, hikaye anlatan tarafımızın farkına varmak Pozitif değişikliklere gitmek, bugün nasılız, dün nasıldık ve gelecekten neler bekliyoruz gibi sorulara yanıt
ararken ve kendimizi ifade ederken biraz daha farkındalıklı olmak kişiliğimizin ifadesinde ve öz değişimimizde bence büyük fayda sağlayabilir.
Pekala, insanları üç farklı oluş biçimiyle tanımlamış bulunuyoruz şu an.
Fakat tüm bunları anlatmamın sebebi aslında burada bu oluş biçimlerinde bir pattern görmemiz.
Bunların hiçbirini doğuştan elde etmiyoruz.
Zamanla yaşadıkça oluşuyorlar.
Hani bu Yunanlıların kendini bil, günümüzde de çok fazla söylenen kendini bul sözü var ya, burada siz bulunacak bir kendilik görüyor musunuz?
Yoksa daha çok inşa edilen ve geçmişimizden, atalarımızdan, genlerimizle bize kalan bazı özellikleri mi görüyorsunuz?
Size Yunan mitolojisinden bir hikaye anlatacağım önce.
Bu efsaneye göre Girit'ten muzaffer dönen Theseus gemisini Atina'da hatıra olarak limanda bırakır.
Zamanla geminin tahtaları çürümeye başlar.
Ve çürüdükçe her eskiyen parçayı yenisiyle değiştirirler.
Bu şekilde aradan bin yıl geçer.
Bin yılın sonunda Theseus'un gemisindeki bütün parçalar değişmiştir.
Ve Artık aslında onun bindiği gemiye ait hiçbir parça kalmamıştır.
Ama gemi yine de Theseus'un gemisidir.
Bu gemiyi kendi benliğimiz olarak düşündüğümüzde aslında şunu görürüz.
Bir şekilde sürekli değişen, sürekli farklılaşan, akışkan biçimde değişkenlik gösteren varlıklarız.
Fakat günün sonunda yine ben ben oluyorum.
Mesela ben Bilge'yim.
Şu an 25 yaşındayım.
Ve doğduğumdan beri o kadar çok parçam değişti ki bana...
Önce başka birileri parçalar taktı, sonrasında ben onları değiştirdim.
Öğretmenlerim, eğitmenlerim, ailem, arkadaşlarım, pek çok insandan şeyler öğrendim.
Sonra onlardan aldığım şeyleri kendime ekledim, çıkardım, başka şeyler taktım.
Ve inanın, bırakın 15 yaşındaki ben olmayı, 20 yaşındaki bene dahi benzemiyorum şu an.
Sürekli değişiyorum.
Fakat yine bana bilge diye sesleniyorlar.
Bu durumda... Benim keşfedilecek bir benliğim gerçekten var mı?
Bilge dediğimiz şey doğuştan kişilik özellikleriyle mi dünyaya geliyor?
Yoksa sürekli değişen ve kendini inşa edip yeniden yıkan ve yeniden inşa eden bir organizma mıyım?
Bana sorarsanız öz diye bir şey yok.
Ben böyle bir şeye inanmıyorum.
Ve bu konuda varoluşçu filozoflardan çok fazla yardım alıyorum.
Bir yerde okumuştum.
Kime ait olduğunu tam olarak hatırlamıyorum.
Sart'a ait olabilir ama varoluş özden önce gelir diyordu.
Yani aslında biz öncelikle var olan varlıklarız.
Bize tahsis edilen bir karakter ya da bir öz yok bence.
Ama bu konuyu birazdan geleceğim.
Birazcık bekleteceğim. Çünkü öncesinde Carl Rogers'ın kişi olmaya dair isimli kitabında okuduğum kişi olmak için yapabileceğimiz bazı şeyleri Söylemek istiyorum size.
Carl Rogers Freud'dan sonra en önemli psikolog sayılıyor.
Ve kendisi kitabında insanın karakterini, psikoterapide kendi özünü, kişiliğini bulmaya dair yaptığı çalışmalara ve hastalarından verdiği örneklere odaklanıyor.
Kendin olmaya giden yolda atmamız gereken bazı adımlardan bahsediyor.
Bu arada kitap çok kalın.
Vaktiniz varsa okumanızı tavsiye ederim.
işe yarayacağına emin olduğum, farkında olmadan kendi hayatımda da kullandığım bu maddeleri sizinle paylaşacağım.
Carl Rogers diyor ki, gerçekte olduğun kişi olmak için yapman gereken ilk şey maskelerden kurtulmak.
Maskelerden kastığımız ne?
Mesela örnek verelim, okulda havalı biri gibi gözükmeye çalışmak ya da aslında çok fazla makyaj yapmaktan, modaya uygun giyinmekten hoşlanmadığın halde, bunlarla uğraşmak istemediğin
halde güzel görünmeye.
Çalışmak ve sürekli hoşlanmadığın halde makyaj yapmak.
Ya da akıllı görünmek için dışarıda sürekli kitapla gezmek.
Bunlar bizim maskelerimiz.
Birkaç örnek olsun.
Hayatta hepimiz maskelerle geziyoruz bence.
Hepimizin göstermek istediği, öyleymiş gibi yaptığı bir yönü var.
Ama gerçekten olmak istediğimiz kişi olmak için o maskelerden kurtulmak ilk adım.
Çünkü onlar biz değiliz.
Belki evet havalı, akademik, özgüvenli biri değiliz.
Belki hatta tuhaf yanlarımız var.
Bir tık böyle weirdo derler ya İngilizce'de.
Belki öyle biriyiz. Ve bence bu çok normal.
Bunu kendime kabul ettirirken ne kadar zorlandığımı tahmin edemezsiniz.
Ama herkes mükemmel olmak zorunda değil.
Herkes iyi olmak.
Herkes güzel görünmek, herkes çok zeki, çok akademik, çok başarılı olmak zorunda değil bu noktalarda.
Ve tüm bunlara sahip olmadan da hayatta yapılacak çok farklı şeyler var.
Çok havalı olmadan da çevrenizde bir sürü insan barındırabilirsiniz.
Harika arkadaşlıklar kurabilirsiniz.
Çok fazla kitap okumadan, çok fazla eğitim görmeden de gerçekten hayattaki tecrübelerinizi damıtarak akıllı seçimler yapabilir ve güzel bir hayat yaşayabilirsiniz.
O halde olmak istediğimiz kişiye giden yol da İlk adım olarak o maskeleri çıkarıyoruz.
İkincisi ise, ikinci madde ise meli malılardan kurtulmak.
Hepimizin aklında olması gerektiği insana dair bir imge vardır.
İyi biri olmalıyım, iyi bir evlat olmalıyım, iyi bir anne olmalıyım, iyi bir öğrenci olmalıyım.
Bu meli malılar zamanla bizim üzerimizi baskı kurup, Bizi istemediğimiz şekilde davranmayı itebiliyor.
Bence bu meli malı olayının aynı maskelerde de olduğu gibi sosyal aktör olan benliğimizle çok fazla ilgisi var.
Bunların hepsi toplumun içerisinde kabul görmekle alakalı.
Kitapta bununla ilgili şöyle bir örnek var.
Yazarın hastalarından bir tanesi babasının sevgisini çok istiyor.
Fakat babası ona karşı o kadar da sevgi dolu biri değil.
Bunun için iyi bir kız olması gerektiğini ve babasının isteklerine boyun eğmesi gerektiğini düşünüyor.
Ve bunu yaptığı zaman kendisini oldukça ezik bir karakter olarak görse de içinden...
Bir ses sürekli babanın sevgisine layık olmalısın, bunun için de iyi bir kız olmalısın ve onun isteklerine boyun eğmelisin diyor.
Aslında günün sonunda bu yapmalısın, etmelisin diyen o ses onu istemediği ezik, karaktersiz birine dönüştürüyor.
Hayatımızda bu şekilde kendimize olmalı, meli malı eklediğimiz çok fazla şey var.
Ve işin doğrusunu söylemek gerekirse onları terk etmek, öyle olmadığını düşünmek çok zor.
Hele ki mesele yakınlarımız ve ailemizle ilgili ise.
Üçüncüsü ise beklentileri karşılama duygusundan kurtulmak.
Bu beklentilerle ilgili bence iki yön var.
Ailemizin ve toplumun bizden olan beklentileri.
İkincisi ise bizim kendimizden olan beklentilerimiz.
Ben terapi görürken şema terapi görmüştüm.
Yani bu ekol üzerinden almıştım terapimi.
Ve orada mod terapisine de değiniyoruz.
Modların içerisinde talepkar ebeveyn modu diye bir mod var.
Bende maşallah çok yüksekti.
Böyle talepkar, beklentili, çok fazla şey isteyen bir tarafım.
Beklentileri karşılama duygusu bence en tehlikeli olanı kendi içimizdeki.
Kendi içimizdeki o sese kurban gitmek.
Mesela toplumsal olarak üniversite okumak, iyi bir meslek sahibi olmak, sonrasında evlenmek, mümkünse iki ya da üç tane çocuk yapmak ve bu toplumun bizden istediği her şeyi vermek.
Her ne kadar toplum size bir şey vermese de.
Her neyse. Biraz yükseldim burada.
Bu arada bunlar kötü demiyorum.
Bunları yapmak kötü asla demiyorum.
Ama eğer bu beklentileri karşılamak zorunda gibi hissediyorsanız, kişiliğinizi, gerçek kişiliğinizi yaşamaya giden yolda büyük bir engelle karşı karşıyasınız.
Eğer kendinizden olmayacak şeyler bekliyorsanız, en ağır şeyleri istiyorsanız, belki 10 yıl sonra gerçekleşmesi muhtemel olacak şeyleri bir yıl içerisinde gerçekleştirmek istiyorsanız yine
kendinize ve karakterinize zarar veriyorsunuz.
Gerçek kişiliğinizi yaşama hakkını kendinizden alıyorsunuz.
Beklentileri karşılama isteğini kaldırmak çok zor.
Çünkü beklentiyi karşılamanın sonunda bir sevgi elde edeceğimizi düşünüyoruz hepimiz.
Mesela o hayalimizdeki şeyi başardığımızda kendimizi daha çok seveceğimizi düşünüyoruz.
Çok para kazandığımızda ya da iyi birisiyle evlendiğimizde annemizin, babamızın bizi daha çok seveceğini, akrabalarımızın, toplumun bizi daha çok kabulleneceğini düşünüyoruz.
Ama öyle bir şey yok. Bunların hiçbiri gerçek olmuyor.
İşin daha da kötüsünü söyleyeyim mi?
Tüm bunlar gerçek olduğunda, beklentileri karşıladığınızda ve hayal ettiğiniz şeyler gerçeğe dönüşmediğinde çok büyük bir yakınlıkla yaşıyorsunuz.
Hayatta hiçbir şey...
Kendi gerçek kişiliğinizi feda etmeye değmez.
Ve diğer maddeye geçiyorum.
Başkalarını memnun etme duygusundan kurtulmak.
Bu biraz beklentilerle de ilişkili.
Başkalarını memnun ettikçe daha iyi biri olduğumuzu hissetmeye programlı olarak büyütülüyoruz.
Mesela annemizden babamızdan aferin almak, öğretmenimizden aferin almak çocukken bizim için çok önemli.
Aynı şekilde bu çocukluktan bizde kalan başkalarını memnun etme dürtüsü, iyi bir çocuk olma dürtüsü büyüyünce de bizi takip ediyor.
Carl Rogers kitabında iş dünyasında bir profesyonel olan hastasının terapinin sonunda ona şöyle söylediğini yazmış.
Bu kısmı olduğu gibi okuyacağım.
istediğim şeyi yapmaya başlamam olduğunu hissettim.
Bana başkaları tarafından yapmam gerektiği hissettirilen şey değil, başka insanların benden bekledikleri şeyleri değil.
Böylece bütün hayatım baştan sona değişti.
Ben hep benden beklenenleri yapmak zorunda olduğumu hissetmiştim.
Daha da önemlisi bunu başkalarını memnun etmek için yapmıştım.
Canları cehenneme.
Galiba bugünden itibaren ben sadece ben olacağım.
Zengin ya da yoksul.
İyi ya da kötü, mantıklı ya da mantıksız, güzel ya da çirkin.
Shakespeare'ın şu sözlerini yeniden keşfetmemi sağladığınız için teşekkür ediyorum.
Kendi benliğine sadık ol.
Olmamız gereken insana dair dayatmalar nereden gelirse gelsin.
Kültür, aile, din, toplum her ne ise.
Hiçbirimiz aslında özümüzde bunu istemiyoruz.
Ve bununla farklı başa çıkma biçimleri geliştiriyoruz.
Bazen bu başa çıkma yöntemleri bizi kötü bir insan yaparken, bazense kendi benliğimizi bulmamıza yardım eden araçlara dönüşebiliyor.
Birinin dayattığı, birinin bize olmamızı söylediği insan olmak istemiyoruz.
Aslında sadece kişilik olarak değil, yaptığımız işleri yaparken de bu durum geçerli.
Evet, şimdi bir itiraf geliyor benden.
Kendimden örnekler vermeyi çok seviyorum ya gerçekten.
Böyle yaptığım zamanlarda çünkü aynı bana benzeyen, benle aynı şeyleri yaşayan sizlerden çok güzel yorumlar ve mesajlar alıyorum.
Ortak paydalarda buluşmak bence harika bir şey.
Şimdi ben podcast yapmaya başladığımda en büyük korkum aptal biri gibi gözükmekti.
Yani nasıl bir korkuysa artık bu da.
Böyle bölümleri kaydederken kendimi çok kasıyordum.
Elbette ki burada asla yanlış bir bilgi vermek istemem.
O yüzden verdiğim her bilgiyi araştırarak veriyorum.
Yine de hata yapabilirim, hata yapma payım var.
Fakat elimden geleni en iyisini yapıyorum.
Ama hani o kadar büyük bir baskı vardı ki üzerimde.
Ya kötü konuşursam, ya insanlar bu kız ne kadar mantıksız şeyler söylüyor böyle derse.
Ne bileyim anlattığı şeyler gereksiz derlerse diye.
ödüm kopuyordu ve bir şekilde hayali o zamanlar hayali olan dinleyicilerimi mutlu etmek için kendimi kasıyordum.
Kendimin üzerine çok fazla biniyordum.
Fakat bir yerden sonra bir şey keşfettim.
Bu gerek yaptığınız işte olsun, gerek benim gibi bir podcast yapıyor olun ya da ilişkilerinizde olsun.
Olduğunuz kişi gibi olmak yani harika akademik biri olmamak belki.
Belki boş boş konuşmayı sevmek ya da ne bileyim kitap okumayı çok sevmeyen biri olmak ya da garip hobilerinizin olması.
Tüm bunları saklamak zorunda değilsiniz.
Bu korkulardan kurtulup da kendiniz olmaya, olmak istediğiniz kişi gibi olmaya başladığınızda ve ürettiğiniz şeyleri de bu doğrultuda yapmaya başladığınızda büyülü bir şey gerçekleşiyor.
Gerçekten olduğunuz insanın yanında olmak isteyen kişiler.
Etrafınızı sarıyor. Belki de sizi bin kişi yerine yüz kişi dinleyecek.
Ya da beni. Ama o yüz kişi gerçekten de beni ben olduğum için ve bir podcastı da böyle olduğu için dinlemek isteyen kişiler.
Bu dünyadaki en kıymetli şey.
Olduğunuz kişinin yanında on kişi olacağına bir kişi olsun.
Yaptığınız şeyi takdir edecek bin kişi yerine yüz kişi olsun.
Ama kendiniz olun. Aynı bu...
Profesyonel iş adamının söylediği gibi hepsinin canı cehenneme.
Yapmak istediğiniz şeyi yapın.
Karşılığında farklı şeyler duyabilir, acı verici sözlerle karşılaşabilirsiniz.
Ama bunu da olmak istediğiniz kişi olmanın bedeli olarak görün.
Beşinci adımımız ise artık tüm bunlar olduğunda kendi yolumuzda ilerlemeye ve süreç olmaya başlıyoruz.
Evet süreç olmak.
Artık biri olmaktan çıkıyoruz.
Değişen, akışkan, karmaşanın kendisi olan birine dönüşüyoruz.
Böyle söyleyince birazcık korkutucu gibi geliyor.
Ama aynı anlattığım mitolojideki Fesias'ın gemisi gibi.
Sürekli değişen parçalarımız ve akışkan bir kişiliğimiz olmaya başlıyor.
Eğer özümüz varsa özümüz bu.
Değişmek ve var olmak.
Mesela ben şu an podcast yaparken sürekli değişiyorum.
Ve bundan 3 yıl sonra.
Eğer bu podcast'ı yapmaya devam edersem belki de şu anki formatından çok daha farklı şeyler yapmaya başlayacağım.
Çünkü benlik dediğim şey sürekli değişiyor.
Ama günün sonunda yine o kişi ben oluyorum.
Çünkü biyolojik bir gerçeklik olarak varım.
Çok sevdiğim yazar Frank Herbert'ın şöyle bir sözü var.
Diyor ki, hayatın gizemi çözülmesi gereken bir sır değil, yaşanılması gereken bir gerçekliktir.
Bir aslında benlik yok.
Bu tip dayatmalardan ve baskılardan kurtulup yaşayacağımız bir gerçekliğe ihtiyacımız var.
Benim kendi görüşüm, daha önce de söylediğim gibi, bir özümüz olduğuna, belirli bir kişilikle doğduğumuza asla inanmıyorum.
Zamanla hayatın içerisinde başımıza gelen olaylar, doğduğumuz ev, coğrafya, hepsi bizi şekillendiriyor ve bu kişiliği oluşturuyor.
Eğer ben, yani bilge, Afrika'da doğsaydım farklı biri olacaktım.
Avrupa'da doğsaydım ya da Amerika'da doğsaydım farklı biri olacaktım.
Fakat burada doğdum.
İnanın bunun üzerine çok fazla düşündüm.
Hatta bir keresinde o kadar düşündüm ki artık böyle kafayı yiyecektim.
Ve terapistime gittim.
Dedim ki neden?
Ben neden burada doğdum?
Neden bu evde?
Neden bu ailedeyim?
Ve neden böyle bir kaderi yaşıyorum?
Bunun içerisinden bir türlü çıkamıyorum.
Sizin buna verecek bir yanıtınız var mı?
Neden dedi olduğum yerle uyum sağlamakta bu kadar zorluk çekiyorum?
Neden herkes gibi olamıyorum?
Neden çevremin ve ailemin bana sunduğu bu şeyleri kabullenmekte zorlanıyorum?
Neden bu coğrafyayla çatışıyorum?
O da bana dedi ki, çünkü sizin nöronlarınız onlar gibi dizilmedi.
Farklı dizildi.
Allah Allah. Bu kadar basit mi yanıt?
Evet. Hepimiz günün sonunda çünkü biyolojik varlıklarız.
Ve bir şekilde nöronlarımızın diziliş şekli, karşılaştığımız muameleler, genlerimiz, doğduğumuz yer hepsi bizi şekillendiriyor.
Bir öz olmaktansa bir varoluş olduğumuza inanıyorum ben.
Ve bu varoluşun içerisinde başımıza gelenler, bizi şekillendiren şeyler ve yaptığımız seçimler Şu anki olduğumuz kişiye dönüşmemizi sağlıyor.
Tüm bunların içerisinde küçük bir özgürlük alanımız da var.
O kadar pesimist değilim.
Tamamen dış etkenlerden elbette ki etkilenmiyoruz.
Burada bahsettiğim bu Carl Rogers'ın söylediği şeyler mesela.
Bu maddeler bizim o kısıtlı seçme alanımızda kendimize şekil ve yön vermemizi sağlıyor bence.
Ama bunun yine de kısıtlı olduğunu düşünüyorum.
Bir şekilde bulunduğum yerden çıkarak yapabileceğimin en iyisini yapmam.
Ve hayatımı buna göre şekillendirmem gerekiyor.
Sürekli bir şeyleri çözmeye çalışmaktansa Frank Herbert'in dediği gibi gerçekliğimi yaşamam gerekiyor.
Aslında bir özümüzün olmadığına inandığım gibi hayatın bir anlamı olduğuna da inanmıyorum.
Bu bazen bende yaşam anksiyetisi yapıyor.
Bunu varoluşçu filozoflar çok fazla söyler.
Hayatımın kendi anlamını çizmek ve kendi benliğimi yaratma özgürlüğüne sahibim.
Ve bu korkunç bir şey.
Çok korkunç bir şey.
Bazen çok üzülüyorum.
Keşke diyorum bana verilen şeyleri en başında kabul etseydim.
Keşke nöronlarım böyle dizilmeseydi öyle değil mi?
Ama keşkelerin bir çözüm getirmediği ortada.
Hepimizin kendi benliğini inşa etmeye gücü ve hakkı var.
Başlangıç noktası olarak doğduğumuz yer, bulunduğumuz aile, bize öğretilenler elimizde.
Benliğimizin farklı oluş biçimlerini bu bölümde gördük.
ve kendimizi yaşamak için ve kendi kişiliğimizi inşa etmek için yapabileceğimiz bazı şeyleri de gördük.
Bunlar söylemede kolay fakat uygulamada elbette ki çok zor şeyler.
Belki okumak, terapi görmek ve deneyimlemek gerekiyor.
Hayatı deneyimlemek gerekiyor.
Sürekli bir şeyleri çözmeye çalışmaktansa, sürekli bir şeyleri düşünmektense Gerçekliğin içerisinde akmak gerekiyor.
Zaten Carl Rogers da diyor ki tüm bunlar olduğunda yani kişi olmaya ve kendimiz olmaya başladığımızda süreç olduğumuzda
deneyimlere açık bir hale geliyoruz ve başkalarını da olduğu gibi kabulleniyoruz.
Yani başkalarının da kendi gerçekliklerini ve kendilerini yaşamalarına izin vermeye başlıyoruz.
Hiç duydunuz mu bilmiyorum Abraham Maslow'un ihtiyaçlar piramidi diye bir şey var.
Bu piramitte insanın ihtiyaçlarını sıralamış Maslow.
Mesela beslenme, barınma, duygusal ihtiyaçlar sırayla ilerliyor.
Fakat piramidin en tepesinde ne var biliyor musunuz?
Kendini gerçekleştirmek.
Kendini gerçekleştirmek dediğimiz şey aslında tüm bu meli malılardan, beklentilerden, maskelerden.
ve başkalarını memnun etme hislerinden kurtulmak demek bence.
Günün sonunda kendini gerçekleştiren insanı Maslow şöyle tanımlıyor.
Kendilerini gerçekleştiren insanlar, yaşamın temel özelliklerini bazen hayranlık, bazen zevk, bazen hayret, hatta coşku içinde, tekrar tekrar, taptaze ve
safça yaşama gibi muhteşem bir kafesiteye sahiptirler.
Başkalarına göre bunlar bayat deneyimler olsa bile.
Artık kendimiz olmaya başladığımızda ve kendi benliğimizi bilinçli bir şekilde inşa etmeye başladığımızda bence hayatın içerisindeki o gizli ve küçük, bayat
belki de banel bulunan mucizeleri görmeye başlıyoruz.
Belki bir tohumun çiçek açması, yağan yağmur, toprağın kokusu, sevdiklerimizle konuştuğumuz bir yarım saat.
tüm bunları müthiş bir takdir duygusuyla karşılamaya başlıyoruz.
Aslında kendin olmak demek, bir nevi hayattaki mutluluğu da bulmak demek.
Tüm o baskılardan kurtulmak.
Şahsen kendimi o noktada görmüyorum.
Kesinlikle. Henüz oraya gelemedim.
Zaten yaşım da belki de genç olduğu için kendime zaman tanımam gerekiyor.
Haladır kendimden müthiş beklentilerim, müthiş isteklerim var.
Ve bunların hepsini gerçekleştirmeye planlıyorum.
Siz de hayallerinizi gerçekleştirin elbette.
Ama tüm bunları yaparken kendimden vazgeçmek istemiyorum.
Kendi varlığımı benliğimi yok etmek istemiyorum.
Kendi ellerimle tane tane işlediğim kişiliğimi farkındalıkla büyüttüğüm bu kendilik algımı parçalamak istemiyorum.
Ve bunun için de Carl Rogers kitabında diyor ki tüm bu şeylerden kurtulduğunuzda benliğinize güven duymaya başlıyorsunuz.
Evet bunun için bir benliğe güven duymak gerekiyor.
Mesela diyor Einstein iyi bir fizikçinin kendisi gibi düşünmeyeceğini düşünseydi ve yeterli akademik eğitimi olmadığı için bunları düşünmeye hakkı olmadığına inansaydı şu an görevlilik
teorisini bize sunar mıydı?
Ya da diyor Ernest Hemingway gelenek dışı yazım biçimi yüzünden kendisini bir yazar olarak görmeseydi ve gerçek bir yazar böyle yazmaz deseydi.
Şu an Ernest Hemingway'in kitapları elimizde olur muydu?
Tüm bu insanlar farklı ve yetersiz görülen taraflarına rağmen benliklerine güvenmeyi tercih etmiş insanlar.
Kendileri olmuş, beklentilerden, meli malılardan kurtulmuş olan insanlar.
Geleceğimize doğru ilerlerken, hayallerimizi ve olmak istediğimiz kişiyi inşa ederken, benliğimize güven duymak için önce kendi gerçekliğimizi yaşamamız gerekiyor.
Kendi benliğimizi oluşturmamız gerekiyor.
Varoluşumuza saygı duymamız gerekiyor belki de.
Bu bölüm benim için çok kıymetliydi.
Kendim olmak üzerine çok fazla düşünüyorum son zamanlarda.
Ve en büyük anksiyetem de şu.
Gerçekten kendim olduğumda ve yapmak istediğim şeyleri yaptığımda çok başarılı olamamak, çok fazla sevilememek ya da terk edilmek.
Hepimizin aslında içinde yatan ana duygu bu.
Diyorum ya tüm bunlar bize yüzyıllar öncesinden işlenmiş genlerimize ve yapımıza ilmek ilmek dokunmuş hisler.
Tüm onlardan korkuyoruz.
Ama günün sonunda hepimiz yatağa tek başımıza yatıyoruz.
Tam yanımızda biri de yatıyor olabilir.
Ondan bahsetmiyorum. Gözlerimizi kapadığımızda tek biz varız.
Gece kendi kendimizde uyuyoruz.
Gözümüzü açtığımızda, aynaya baktığımızda...
Kendimize bakıyoruz. Ve eğer o baktığımız insanla anlaşamazsak, onu olduğu gibi yaşamasına izin vermezsek, gerçekliğini deneyimlemesine izin vermezsek,
hayat nasıl yaşanılabilir olabilir ki?
Bugün burada kendi başarısız olma kaygımı, kendi sevilmeme korkumu bir kenara bırakıyorum.
Belki de yeniden gidip alacağım birkaç hafta sonra ama yeniden bırakacağım.
Bu yolda ilerliyorum. kendi oluşturduğum benliğime ve kendime saygı duymayı tercih ediyorum.
Kendim olmadığım, istediğim gibi yaşayamadığım her an bir kayıp.
Çünkü her ne kadar hepimiz biliyor olsak da tekrarlamaya ihtiyacımız olan bir şey var.
Bir defa bu hayata geleceğiz.
Ve bu hayatı bir defa yaşayacağız.
Belki terapistimin söylediği gibi nöronlarımız Çevremizdeki insanlardan birazcık farklı dizilmiş olabilir.
Ya da hayatın adaletsizliğini anlamlandıramıyor olabiliriz.
Bazı şeylerin neden böyle olduğunu bir türlü sindiremiyor olabiliriz.
Sürekli hayatı sorguluyor olabiliriz.
Ama günün sonunda yine hep bir tane hayatımız var.
Bu hayatı nasıl yaşadığımız ya da nasıl yaşayacağımız bize ve seçimlerimize bağlı.
Bugün... Kendimize karşı dürüst olmayı ve kendimiz olmayı seçebiliriz.
Bugün deneyimlere açık olmayı seçebiliriz.
En azından ben artık öyle yapacağım.
Bir önceki bölümü dinleyenler biliyordur.
Bayağı depresif bir bölüm çektim aslında.
Kendine bakmak ve kendini kabullenmek üzerine.
Kendi kendimi, beni zorlayan bu tür duygularla hayatta çok fazla karşılaşıyorum.
Ama yine tüm bunların içerisinden çıkmamı sağlayan şey, Olduğum kişiye ve benliğime sarılmak oluyor.
Bir şekilde hepimiz kendi kendimizin çocuğuyuz.
William James'in dediği gibi bilenin bildiği şeyiz.
Kendimizi biliyoruz.
Diğer hayvanlardan farklıyız ve bu bazen bir lanet bazense bir lütuf.
Ben bunun lütuf olan tarafını alıyorum artık.
Kendimi bildiğim için mutluyum.
Ve kendimi bilen bir varlık olarak kendime saygı duymayı ve kendimle yaşamayı öğreneceğim.
Bugünlük benden bu kadar.
Birazcık kafa karıştıran bir bölüm olmuş olabilir.
Ama şunu söyleyebilirim.
Beklentilerden ve başkalarını memnun etme hissinden arınmış bir bölümdü gerçekten de.
Çok içimden gelen şekilde hazırladım.
Ve böyle olduğu için de çok mutluyum.
Umarım hepiniz, hepimiz kendimiz olma cesaretini gösteririz.
Ve unutmayın, istediğiniz kişi olmakta özgürsünüz.
İstediğiniz kişiyi inşa etmekte özgürsünüz.
Ve kimsenin sizi dayattığı kişi olmak zorunda değilsiniz.
Önemli sandığımız şeyler bazen çok önemsiz ve saçma nedenlere dayanabiliyor.
Bütün bunları fark edecek güce ve akla sahibiz.
Olduğunuz kişiyi kabul edin ve gülümseyin.
Ay çok kilişe bitirdim bölümü.
Pekala. Bugünlük bu kadar.
Aklınıza tıkılan bir soru varsa ya da benle iletişime geçmek isterseniz mail atabilir, Instagram'dan yazabilirsiniz.
Instagram'da da bu arada içerikler üretiyorum.
Bölümlerde anlattığım şeyleri orada özet şeklinde post olarak paylaşıyorum.
Onlara da bakabilirsiniz.
Aynı küçük bir not defteri gibi kullanıyorum aslında orayı.
Etgenelseslerpodcast ismiyle beni rahatlıkla Instagram'da bulabilirsiniz.
Bana yazan, güzel yorumlarda bulunan herkese çok teşekkür ediyorum buradan yeniden.
Sizlere seslenmek benim için bir ayrıcalık.
Beni olduğum şeklimle kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Hoşçakalın. Kendinize iyi bakın.
Bir dahaki bölümde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
