
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm başarı psikolojisi alanında yaptığı araştırmalarıyla tanınan psikolog Angela Duckworth'un Azim isimli kitabından ilhamla hazırlandı. Başarının pek çok bileşeni var ama azim en temel etkenlerden biri. Başarının sırrını, bu sırrın gizemlerini öğrenmeye ve kendi hayatınızda uygulamaya hazırsanız bu bölüm sizin için. Eğer değilseniz yine de dinleyin belki sizi ikna ederim:) Keyifli dinlemeler.Bahsettiğim Kitaplar:- Azim / Angela Duckworth- Minset / Carol Dweck- The Awakend Women / Terarai Trent*******EMAİL: genelsesler@gmail.comINSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba, ben Bilge.
Bugün, başarının sırrı nedir?
Sorusuna yanıt arıyor olacağız.
Başlamadan önce size başarı kelimesinin ne çağrıştırdığını sormak istiyorum.
Mesela bana hayallerini gerçekleştirmek, kendine ait bir yaşam inşa etmek veya kendi benliğini, kendi varlığını gerçekleştirebilmek, özgürce ortaya koyabilmek
gibi şeyleri çağrıştırıyor.
Hepimiz biliyoruz ki toplumumuzda başarı çok önemli bir yere konuyor.
Sadece bence bizim toplumumuzda değil, pek çok yerde bu böyle.
Ve bu konu bazen bizi başarı denilen şeyi yanlış anlamaya itebiliyor.
Öncelikle bir konuda anlaşmamız gerek.
Başarı toplumun sizden beklediği değil, sizin gerçekten arzuladığınız şeyi gerçekleştirmenizdir.
Bu anne olmak, çiçekçi olmak, yazar olmak veya zengin bir iş insanı olmak olabilir.
Fakat her ne yapıyorsak yapalım, O işte iyi olmayı hepimiz arzularız.
Ben bu bölümde başarıdan bahsederken bilinen klasik yöndeki başarılı olmayı değil, bu şekilde bütüncül bir başarıdan bahsediyor olacağım.
Bunu da aklınızın bir köşesinde not edin ve öyle dinlemeye devam edin.
Dediğim gibi hepimiz yaptığımız işte iyi olmayı arzularız.
Ben de çok nadir insandır.
Yaptığı işte iyi olmayı istemeyen.
Dediğim gibi hepimiz yaptığımız işte iyi olmayı arzularız.
Çünkü kendi potansiyelini keşfetmenin, her geçen gün kendini aşmanın ve zorlukların üstesinden gelmenin insana verdiği bir güven ve haz duygusu var.
Ve hepimizin içinde büyük potansiyeller gizli.
Bu potansiyel kullanılmadıkça bizi bunalıma ve sıkıntıya sürüklüyor.
Ancak özümüzde var olan kaynaklarımızı kullanmak için sınırlarımızı zorlamalıyız.
Peki kaç kişi bunu yapabiliyor?
Çok az. Dünya tarihinden milyarlarca insan geçti.
Kaçı sizce kendini ve hayallerini gerçekleştirebildi?
Ve bunu başaranlar nasıl başardı?
İşte bu bölümde ekstradan bu sorular üzerine de konuşacağız.
Aslında IQ'su çok yüksek olmadığı halde dahi olduğu kabul edilen insanlardan ve sınırların ötesine geçebilenlerin hikayelerinden bahsedeceğiz.
tutku ve kararlılığın bizi nasıl diğer insanlardan daha öne çıkarabileceğini ve nasıl daha mutlu edebileceğini göreceğiz.
Başarılı olmayı yeniden tanımlarken kısıtlayıcı düşüncelerin etkisinden çıkıp yapabileceğimiz şeylere gerçekçi bir yaklaşım sergileyeceğiz.
Ve tabii ki bunu yaparken psikoloji biliminden ve başarı üzerine yürütülen birçok araştırmadan destek alacağız.
Eğer hazırsanız ve benim kadar heyecanlıysanız başlayalım.
Ama önce kısa bir intro gireceğim.
Bölümün ana konusuna tam anlamıyla girmeden önce size bir şey anlatmak istiyorum.
Bunlar öncesinde de söylediğim gibi ben 25 yaşındayım ve üniversite sınavına hazırlanmaya başladım.
Hatırlarsınız belki istediğin her şeyi en hızlı ve etkili nasıl öğrenebilirsin isimli bir bölüm hazırlamıştım ve orada matematik çalışmaya başladığımdan bahsetmiştim.
Kazanmak istediğim bir okul var.
Bundan öncesinde de üniversite sınavına girdim bu arada ve üniversite kazandım.
Ama istediğim yani gerçekten olmak istediğim yerler orası değildi.
Bu kazanmak istediğim okulun puanları gerçekten çok yüksek.
İyi bir lise eğitimim olmadığı için de matematiğim berbat.
Okulu kazanırsam da ailemden destek almadan okuyacağım.
Yani aslında pek çok terslik var işin içerisinde.
Sınava hazırlanmaya başladığımda ki bu yaklaşık bir ay öncesine falan tekabül ediyor.
Türkçe ve sosyal bilimlerde çok iyi olduğum için kendimi şanslı sayıyordum.
Bu konularda iyi olmamın sebebi de benim okumayı ve araştırmayı seven kişiliğim yoksa aldığım eğitim değil.
Ama dört işlemden matematik öğrenmeye başlayınca sadece matematiğin benim canımı okumaya yeteceğini anladım.
Ve en son geçen hafta bir konuda o kadar zorlandım ki sınavda asla istediğim puanı tutturamayacağımı düşünmeye başladım.
Zaten aklıma dolan başka pek çok terslik de var.
Yaşım ilerledi, çalışıp para kazanmam gerekiyor, ailemden destek almamam gerekiyor falan filan.
Her neyse böyle ağlamaklı ve sinirlerim bozuk bir şekilde kara kara düşünürken kitaplığımda gözüme bir kitap ilişti.
Her zamanki gibi artık biliyorsunuz ben böyle sorunlarımın çözümlerini genellikle kitaplarda arıyorum.
Kitabın adı Azim'di.
Yıllarca başarının sırrını araştırmış bir psikolog olan Angela Duckworth'ın uzun araştırmaları ve pek çok insanla yaptığı görüşmeler sonucunda yazılmıştı.
Yazar kitapta başarının gerçek sırrını açıkladığını söylüyordu ve ben de kitabı içer gibi okudum tabii ki.
Kitap bittiğinde artık ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Bu bildiklerimi de sizlerle paylaşmak için klavyenin başına oturdum ve bu bölüm dünyaya geldi.
Sizi bölümün girişinde başarı üzerine düşünmeyi itmem boşa değil.
Çünkü hepimiz dışarıda farklı göstersek de içimizde bir yerlerde başarılı olmanın yetenek ve zeka ile ilgili olduğunu düşünüyoruz.
Bu bizi direkt kısa yoldan bazı şeylerden vazgeçmeye sürüklüyor.
Mesela ben yıllarca bir okulun hayalini kurdum.
Ama matematikte yeteneğim olmadığı için asla o okula giremeyeceğimi düşündüm.
Yani savaşmadan kısa yoldan hayalimden vazgeçtim.
Bunu pek çok şey için yapıyor olabiliriz.
Bu arada abartmıyorum.
Gerçekten de dediğim gibi matematiğim 4 işlem düzeyindeydi.
Artık değil, artık birkaç denklem çözebiliyorum.
Tamam, biraz acınası bir haldeyim.
Bu konuyu geçelim. Sonradan yetenekten daha önemli şeylerin farkına varmak bana cüretkar hayaller kurma izni verdi.
Hatta çok değil. Dün akşam kardeşimle konuşurken o da bana aynı böyle bir cümle kurdu.
Dedi ki abla önceden hayal bile edemiyordun.
İkimiz de belki hayal edemiyorduk fakat şu an hayal edebiliyoruz.
Bu bile büyük bir başarı dedi.
Eğer sizin de içinizde böyle gömdüğünüz rüyalarınız, hayalleriniz varsa Söyleyeceklerimi iyi dinleyin.
Çünkü hep birlikte yetenek ve zeka mitini aşabiliriz.
Bu bölümde biraz fazlaca diğer bölümlere referans vermiş gibi olacağım ama nöroplastisite ve beynin kendini geliştirme gücü, henüzün gücü, istediğin her şeyi en etkili nasıl
öğrenebilirsin gibi bölümlerde zaten yetenek ve zeka üzerine olan görüşlerimi dile getirmiştim.
Ben bu konulara biraz takığım çünkü İnsanların bu tip sınırlandırmalarla kendilerini sınırladıklarını düşünüyorum.
Sadece kendilerini sınırlamıyorlar yani aileleri ve çevreleri de onları sınırlıyor.
Bununla ilgili Angela Duckworth kitabında bir şablon paylaşıyor.
Şablona göre yetenek çarpı çaba eşittir beceri.
Yani şöyle düşünelim burada aslında bir görselleştirebilsem çok iyi olurdu bunu ama sesim neye yapabildiğim kadar iyisini yapacağım.
Bir konuda yeteneğiniz var.
Diyelim siz çok iyi matematik çözebiliyorsunuz.
Bu konuda yeteneklisiniz. Fakat çabanız olmadan bunu bir beceri haline getiremezsiniz.
Diyor ki yine yazar.
Beceri çarpı çaba eşittir başarı.
Anlayabildik mi bunu? Yani şöyle oldu.
Beceriyi elde ettik.
Fakat bu beceriyle yine çabayı...
Çarpmazsak başarıyı elde edemeyiz.
Farkındaysanız bu hesaplamaya göre başarıya giden yolda çabanın yeteneğe nispetle iki katı yeri var.
Evet, yetenek size bir yere kadar yardımcı olabilir ama çaba ve azim yoksa yetenek anlam ifade etmemeye başlıyor.
Bu durumu güzel ve yakından bir örnek vermek istiyorum.
Bu seneki olimpiyatlarda hepimiz altın madalya kazanan sporcumuz Mete Gazoz da gurur duydu.
Ben ve kardeşim Mete Gazoz'u madalya kazanamadığı bir önceki olimpiyatlarda da izlemiş ve hayran olmuştuk.
Yeteneği, sporculuğu ve azmi göz kamaştırıcıydı.
Onu sadece olimpiyatlar esnasında ok atarken izleyen birisi için Mete bir yetenek abidesi olabilir.
Ama çalışmalarının arka planını dinlediğinizde aslında bir azim abidesi olduğunu görüyorsunuz.
Okçulukta derinleşmek için aldığı bir sürü farklı eğitim, tatil günlerinde bile 8 saat çalışması, seyahat edeceği ülkelerin saatine göre önceden hazırlanıp egzersiz zamanlarını belirlemesi ve
3 yaşından beri vazgeçmeden.
sebatla ok atmaya devam etmesi.
Bunlar sadece birkaç tanesi.
Onun hikayesi aynı azim araştırmaları yapan psikolog yazar Angela Duckworth'un bulduğu gibi diğer başarılı insanların hikayelerine çok benziyor.
Çabalıyor, devam ediyor, zorlansa bile bırakmıyor.
Nietzsche'nin bir sözü var.
Diyor ki, her şey mükemmel olduğu zaman bunun nasıl bu hale geldiğini sorgulamayız.
Onun yerine, Sanki sihirli bir biçimde yeri yarıp önümüze çıkmış gibi o an gözümüzün önünde olan şeyin tadını çıkarırız.
Böyle yaptığımızda hepimiz ama o yetenekli, o özel, ben onun gibi değilim deme eğiliminde olmaya başlıyoruz.
Ben de zamanında hayalimdeki o okulu okuyan insanlara bu göze bakmıştım.
Onlar benden daha yetenekli ve daha zekilerdi.
Daha eğitimlilerdi.
Belki daha şanslılardı.
Fakat şimdi aradaki farkı görüyorum.
Evet bana göre belki farklı avantajları olabilir.
Ama kesin olan bir şey varsa benden daha çalışkan ve azimlilerdi.
O kadar. Bu arada yetenekle ilgili minik bir şey daha eklemek istiyorum.
Bazen genetik olarak sahip olduğumuz şeyler bizi bir konuda daha iyi ve hızlı yapabilir.
Bunu asla inkar etmiyorum.
Ama daha demin bahsettiğim denklemdeki gibi Çaba ikidir.
Yani yetenek sahibi olmaktansa durmadan çabalayan azimli birisi olmak sizin başarılı olmanızda daha etkili olacaktır.
Aynı çocukken dinlediğimiz kaplumbağa ve tavşan hikayesinde olduğu gibi.
Japonca'da kaizen isimli bir kelime varmış ben de bilmiyordum.
Japonların 2. Dünya Savaşı'ndan sonra hızlıca kendilerini toparlamalarını bu kelimenin ifade ettiği şeyle bağdaştırıyorlar.
Hatta günümüzdeki kişisel gelişim, denen şeyinde başlangıcı olarak bunu görüyorlar.
Kaizen devamlı iyileşerek ilerlemek demek.
Yani her gün biraz daha iyileşerek yaptığımız şeyi daha iyi yapmaya çalışmak.
Azimle bir HDP doğru ilerlemenin tanımı da aslında tam olarak bu.
Azmi bu kadar öldükten sonra aklımıza şöyle bir soru gelebilir.
Azim dediğimiz şey geliştirilebilir bir şey mi?
Yoksa o da mı yetenek?
Cevabı tahmin edebiliyorsunuzdur.
Tabii ki de geliştirilebilir.
Bunu psikoloji bilimi söylüyor.
O yüzden gönül rahatlığıyla inanabilirsiniz.
Azmi geliştirmenin dört aşaması var.
Ve bence bu bölümün de en önemli kısmı bu.
Bunlar ilgi, uygulama, amaç ve umut.
Bu dört kelimeyi aklınızda iyi tutun.
Üzerine bol bol konuşacağız.
Psikolog Angela Duckworth bu aşamalara içten dışa doğru azmi geliştirmek diyor.
Yani kendi çabamızla ve içsel kaynaklarımızla azmimizi geliştirmek.
Bir de dıştan içe doğru azim geliştirme var.
Ancak bu durumda öğretmen, koç veya ebeveyn gibi bir dış destekleyiciye ihtiyaç duyuyoruz.
Ben bu bölümde içten dışa doğru gelişim üzerine duracağım.
Neden? Çünkü benim gibi çoğu kişinin iyi bir akıl hocasından yoksun olduğunu düşünüyorum.
Kendime ve size kendi kendimizin yol göstericisi olmayı, öğretmeyi umut ediyorum.
O halde ilk madde ile başlayalım.
İlgi alanımızı bulmak.
Bence içlerinde en zor ve yol göstermesi en sıkıntılı olanı bu.
Etrafınıza şöyle bir göz atın.
Kaç insan benim tutku duyduğum ilgi alanım bu diyebiliyor?
Bakın insanların yaptığı işlerden bahsetmiyorum.
Gerçek ilgilerinden bahsediyorum.
Bunu bulan insanların sayısı oldukça az.
Çünkü kişinin ilgi alanını bulması da çaba isteyen bir şey.
Yazılara göre ilgi alanımızı bulmanın aşamaları keşif, gelişim ve derinleşme adımlarından geçiyor.
Keşif dediğimiz şey gözlemleyerek veya uzaktan konu hakkında bilgi sahibi olarak yapılamaz.
Bunun tek bir yolu var, denemek.
Benim kullanmayı tercih ettiğim versiyonuyla oyun oynamak.
Normalde çoğu genç 18 yaşında bir üniversite tercihi yapıyor ve bu tercihi üzerinden belli bir yola girip hayat boyu devam ediyor.
Bazıları da bu kadar bile şanslı olamayabiliyor.
Fakat bu yol çoğu kişi için doğru yol değil.
Çünkü denemeden, farklı şeylerin tadına bakmadan, birazcık olgunlaşmadan derinleşmek ve gerçekten uzmanı olmak istediğimiz işi bulmak, Neredeyse imkansız.
Mesela ben uzun zamandır gerçek ilgi alanımı arıyorum.
25 yaşındayım ve haladır tam olarak bulduğumu söyleyemem.
Ama durmuyorum. Farklı okullar okudum, farklı okullar okudum ve bıraktım.
Farklı işler öğrenmeyi denedim ama hiçbiri için işte bu tam benlik diyemedim.
Onca başlangıçtan, olmamışlıktan ve bırakmadan sonra, vazgeçmeden, haladır denemeye devam ediyorum.
Ve aklımda yavaş yavaş sanki bir puzzle'ın parçalarının doğru şekilde bütünleşmeye başladığını hissediyorum.
Gerçekten okumak istediğim bir bölüm buldum.
Podcast'im aracılığıyla yazı yazma ve hikaye anlatıcılığı yeteneklerimi geliştirmeye başladım.
Ve içimin şenlendiğini hissediyorum.
Bakın, bu sesime de yansıyor bence.
Bu his beni ikinci aşamaya doğru götürüyor.
Yani gelişime.
Devamlı pratik ederek geliştikten, Ve belki arzu ettiğim bölümü okuduktan sonra derinleşmeye başlayacağım ve üzerinde ustalaşmak istediğim alandan emin olacağım.
İlgiyi ve tutkumuzu bulmak birazcık korkutucu olabilir.
Çünkü hiçbir zaman bir aydınlanma yaşayıp işte bu benim tutkum demeyeceğiz.
Her ne kadar içten içe böyle bir anı beklesek de bu an hiç gelmeyecek.
Zamanında çok sevdiğim bir yazar olan Haruk Murakami'nin bir röportajını okumuştum.
Kendisine yazar olmaya nasıl karar verildiği sorulduğunda bir anda yazar olmak istediğini fark ettiğini, tabiri caizse bir aydınlanma anı yaşadığını ve o akşam ilk
kitabını yazmaya başladığını söylemiştim.
Ben de aynı böyle bir aydınlanma anının hayalini kurmaya başlamıştım o zaman.
Hatta kendi kendimi şöyle sorguluyordum.
Netflix'te benim çok sevdiğim bir şov var.
Chef's Tables diye. Dünyaca ünlü şeflerin hayat hikayelerini ve başarıya doğru nasıl ilerlediklerini anlatan harika görselleri olan muhteşem bir seri.
Yani daha ona kadar övebilirim.
Orada çoğu şefin şöyle bir cümle kurduğunu fark etmiştim.
10 yaşımdayken şef olmak istediğimi biliyordum.
12 yaşımdayken mutfakta çoktan çalışmaya başlamıştım.
6 yaşımdayken yemek yapıyordum.
Bu insanlar ilgi alanlarını sanki doğuştan bilerek doğmuşlardı.
Ve ben niye böyle değilim diye kendi kendime sürekli soruyordum.
Eğer doğuştan ne yapmak istediğimi bilmiyorsam en mantıklısı bir aydınlanma anını beklemekti.
Ama ne zaman geleceği belli olmayan bir şeye bel bağlamak, Sizce ne kadar mantıklı?
Onun yerine denemeli, başlamalı, bırakmalı ve yeniden başlamalıyız.
Eğer denemeye dahi nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız kitapta bununla ilgili bazı sorular var.
Bu soruları yanıtlamak güzel bir başlangıç olabilir bence.
Şimdi size onları okuyacağım.
İsterseniz bir yere yazabilirsiniz.
Ama bu soruları önemli bulduğum için Instagram hesabımda da paylaşacağım.
İsterseniz de oradan da bakabilirsiniz.
İşte o sorular.
Ne konuda düşünmeyi seviyorum?
Aklım nereye kayıyor?
Gerçekten neye değer veriyorum?
Zamanımı nasıl geçirmeyi seviyorum?
Tüm bunların aksine neyi tam anlamıyla katlanılmaz buluyorum?
Bazı şeyler zıtlarıyla anlaşılabileceği için bu son soru da önemli.
Tüm bunları yanıtlayıp deneye yanıla bizi heyecanlandıran şeyi bulduğumuzda ise ona tam olarak tutunmalıyız.
Eğer bu olduysa harika.
Şimdi azmi geliştirmenin ikinci maddesine geçebiliriz.
Yani uygulama.
İlgi duyduğumuz alanla ilgili hedef odaklı uygulamalar yapmak çok önemli.
Bu adımla ilgili yazar dünyanın en başarılı insanları hakkında uzun zamandır araştırmalar yapan psikolog Anders Ericsson'la görüşmeye gidiyor.
Eğer eski ve dikkatli bir dinleyiciyseniz Anders Ericsson'dan başka bölümlerde de bahsettiğimi hatırlarsınız.
Kendisi alanında çok iyi biri ve 10.000 saat kuralında aslında ilk ortaya atan kişi.
10.000 saat kuralı ne diyorsanız onu da siz bulun.
Bu podcast sadece size bir şeyler katmak için değil, aynı zamanda meraklı ve araştırmacı yönünüzü teşvik etmek için de var.
Anders Ericsson, Angela Duckworth'e başarının sırrı olarak uzun, çok uzun süreli uygulamalar yapmayı göstermiş.
Bunun üzerine Angela Duckworth 18 yaşından beri haftada birkaç saat koştuğunu...
Bunun toplamda binlerce saat ettiğini ama bu koşular sayesinde asla profesyonel bir koşucu kadar hızlanamadığını söylemiş.
Bu aynı hayatımız boyunca yemek yaptığımız halde ünlü bir şef olamayacak olmamıza benziyor.
Bunun üzerine Anders Ericsson sen uygulama yapmışsın ama hedef odaklı uygulama yapmamışsın demiş.
Ya böyle de özlü bir söz söylemiş işte.
Her gün koşabilirsiniz ancak belli bir hedefiniz yoksa Her gün kendinizi bu hedefe doğru biraz daha fazla ittirmiyorsanız ve ilerlemenizi ölçmüyorsanız bu uygulama sizi profesyonel
kuşucu yapmayacaktır. Sadece sağlıklı ve fit olmanızı sağlayacaktır.
İlgi duymaya başladığımız ilk zamanlar bize romantik gelen şeyler hedef odaklı uygulamalar yüzünden sıkıcı ve bazen bunaltıcı olabilir.
Ünlü tutmayı sevmekle yazar olmak aynı şey değildir.
Yazarın kitap için görüştüğü başarılı insanların çoğu işlerini en iyi yapmak ve gelişmek için kendini zorluyorlar.
Hatta bazen bu yüzden acı bile çektiklerini söylüyorlar.
Neden buna rağmen o işi yapmaya devam ettikleri sorulduğunda ise sevdiğimiz için yanıtını veriyorlar.
Bence burada çok önemli bir sır gizli.
Tutku dediğimiz şeyi iş olarak yapmak, Sanıldığı gibi romantik değil.
Mesela ben podcast yapmayı çok seviyorum.
Podcast henüz benim için bir iş değil de daha çok hobi kıvamında dahi olsa bazen podcast bölümü hazırlamaktansa dünya üzerinden yok olmak istiyorum.
O kadar zor geliyor, o kadar üşeniyorum ki her bölümde birazcık daha iyi olmak için sınırlarımı zorlamak, kendimi kritik etmek beni bunaltıyor.
Tüm bu zor duygulara rağmen neden bu işi yapmaya devam ettiğimi kendime sorduğumda ise gelen yanıt çünkü podcast yapmayı çok seviyorum oluyor.
Birazcık paradoksal bir durum ama tam olarak böyle.
Eğer azminizi geliştirmek ve sebat sahibi biri olmak istiyorsanız tutkunuzun bazen ne kadar sıkıcılaştığını görmek ama yine de devam etmek zorundasınız.
Çünkü gerçek başarı sizi o zaman bekliyor olacak.
Azmimizi geliştirme yolunda üçüncü maddemiz amaç.
Yaptığımız iş ne olursa olsun onunla ilgili bir amaç hissine sahip olmak sadece iş başarısı için değil, duyumlu bir hayat için de çok önemli.
Mesela yazar kendisine göre dünyada başarı psikolojisi üzerine çalışmaktan daha önemli başka bir şey olmadığını söylüyor.
Ama bu önem verme durumu Kişiden kişiye göre değişir öyle değil mi?
Bir öğretmen dünyadaki en önemli işin öğrenci yetiştirmek olduğunu söyleyebilir.
Bir çilingire göre ise evine giremeyen insanların yeniden evlerine rahatça girebilmelerini sağlamak dünyanın en kıymetli işi olabilir.
Herkesin amacı tutkusuna ve yaptığı işe göre değişecektir.
Ama tüm içtenliğimle söylemek istiyorum.
Bu dünyada başka insanlara yardım etmekten, Ve onlara faydalı olduğunu görmekten daha tatmin edici bir şey yok.
Ne para ne statü size bunu veremiyor.
İşin güzeli yaptığınız her işte insanlara yardım edecek bir alan bulabilirsiniz.
Bence. Kısaca bir amacınız olduğunda azminiz daha güçlü oluyor.
Buradan vardığımız sonuç bu.
Bununla ilgili yazarın 16 bin kişi üzerinde yaptığı bir araştırma var.
Bu araştırmanın bulgularına göre azimli insanların amaç duygularının diğerlerine göre çok daha yüksek olduğu görülüyor.
Ve geldik benim en sevdiğim son adıma, umut.
Umut neden önemli sizce?
Azimli olmak, bir işte uzun bir süre tüm tersliklere rağmen devam etmek demek.
Binlerce farklı seçeneğin arasında tek bir konuya yoğunlaşıp, Bütün yatırımınızı oraya yapmak demek.
Bu uzun yolda başınıza neler gelecek, ne kadar zorlanacaksınız hiçbir fikriniz olmayabilir.
Ama inanın çok defa zorlandığınızı ve bırakmak istediğinizi hissedeceksiniz.
Sizi devam etmeye ikna edecek şey umuttur.
Umudun önemini bir araştırma üzerinden anlatmak istiyorum.
Özellikle bu araştırmayı paylaşmak istedim çünkü ilk okuduğumda beni derinden etkilemişti.
1964 yılında Martin Seligman Kendisi pozitif psikolojinin kurucusudur ve bir arkadaşı deney yaparlar.
Bu deneyde iki köpeğin patilerine rastgele bir şekilde şok verilir.
Fakat aralarında bir fark vardır.
Birinci köpek eğer burnunun önünde bulunan panele sürterse şok daha kısa sürer.
Ancak ikinci köpeğin burnunu değdirebileceği bir panel yoktur ve şoku sonuna kadar yaşamak zorundadır.
Bu şekilde İki köpeğe de 64 şok verilir.
Ertesi gün aynı köpekleri yeniden deney odasına geçirirler ve kafeslere koyarlar.
Fakat bu sefer dünün aksine kafeslerini terk etmek için bir panelin üzerinden atlamaları yeterlidir.
Yani o kafesin içerisine mahsur kalmak zorunda değillerdir.
Kafesteki köpeklere yine aynı anda şok verirler.
Peki ne olur?
Burnunu panele sürtüp acısını kontrol edebilen köpek hemen kafesten atlar.
Ancak burnunun önünde panel olmayan ve acısını kontrol edemeyen köpek ise kafesinden atlayabileceği halde atlamaz ve yere yatıp sızlanarak şokun
geçmesini bekler. Bu deneyin gösterdiği en önemli şey bizi umutsuz yapanın acımızı kontrol edemeyeceğimizi düşünmek olduğu gerçeği.
Martin Seligman ve arkadaşları bu duruma öğrenilmiş çaresizlik adını veriyorlar.
Çaresizliği ve umutsuzluğu özellikle küçük yaşlarımızda başımıza gelen kötü olayları kontrol edemediğimiz zamanlarda öğreniyoruz.
Ve sanıyoruz ki bu hep böyle olacak.
Yetişkin olduğumuzda ve başımıza zor bir olay geldiğinde azimle savaşmak yerine aynı ikinci köpek gibi yerde yatıp sızlanıyoruz.
Oysa istesek o acıdan kaçmak için kafamız açık.
Bu deney üzerine Martin Seligman kendisine şunu soruyor.
Eğer çaresizlik öğreniliyorsa iyimserlik de öğrenilemez mi?
Bulduğu yanıt öğrenilebilir oluyor.
Ve bu duruma öğrenilmiş iyimserlik adını veriyor.
İyimserler de en az kötümserler kadar kötü şeyler yaşayabilir.
Ama onları farklı kılan şey acıyı geçici ve baş edilebilir bir şey olarak görmeleri.
Kötümser biri başarısız olduğunda Kendine her şeyi berbat ediyorum, benden adam olmaz gibi şeyler söylemeye yatkınken, iyimserler zamanımı yanlış yönettim, dikkatim dağıldığı için
verimliliğim azaldı gibi şeyler söyleyerek çözebilecekleri problemlere yöneliyorlar.
Bu durumda umudu öğrenmenin ilk adımı yeteneği ve zekayı olan bakış açımızı değiştirmek, Önce zihniyetimizi düzeltmeliyiz.
Podcast'ın Henüzün Gücü isimli bölümünde gelişim zihniyetinden bahsetmiştim.
Gelişim zihniyeti yeteneğin ve zekanın zamanla gelişebileceğine inanır.
Eğer bir şey yapamıyorsak henüz yapamıyoruzdur.
Bu gelecekte de bu işi yapamayacağımızın kanıtı değildir.
İkinci adımımız ise iyimser içsel konuşmayı öğrenmek.
Kendimizle iyimser ve olumlu konuşma pratikleri yapmalıyız.
Bu şekilde öğrenilmiş iyimserliği Öğrenebiliriz.
Biraz saçma bir cümle gibi olabilir ama nasıl kuracağımı bilemedim.
Size şimdi çok içten bir şey anlatacağım.
Aslında bu benim iyimserliği nasıl öğrendiğimin hikayesi.
Henüzün Gücü isimli bölümü dinlediyseniz...
Ay ne çok referans verdim bugün o bölüme de ya.
Bir ara bu podcastı bırakmak istediğimi ve yaptığım bölümleri hiç beğenmediğim için acımasızca bütün bölümleri silmeyi düşündüğümü biliyorsunuzdur.
Gerçekten de o sıralar kendimi çok başarısız ve mutsuz hissediyordum.
Sadece podcastımla ilgili değil, hayatımda çoğu şeyde başarısızlık abidesi olduğuma inanıyordum.
Zaten podcast dediğimiz şey çoğu insan tarafından bilinmiyor.
Yani genel olarak podcast kavramından bahsediyorum.
Mesela ben arkadaşlarıma podcast yaptığımı söylediğimde ilk defa böyle bir şey duyduklarını söyleyenler oluyor.
Burası YouTube gibi çok bilinen bir yer değil.
Biraz da aslında benim tercih etme sebebim buydu.
Gelişim zihniyeti kavramını öğrendiğim sıralarda da podcast'ım neredeyse kimse tarafından dinlenmiyordu.
Yanlış bir tercih yapmış olduğumu düşünmeye başlamıştım.
Hatta şu an yani tam şu an bu kaydı yaparken podcast analiz sayfam açık ve oraya bakıyorum.
İlk ay 9 kişi dinliyormuş sadece beni.
Düşünebiliyor musunuz?
Sadece 9. Her biri için uzun araştırmalar yaptığım ve elimden geldiğince iyi bir iş ortaya koymaya çalıştığım bölümlerim kimse tarafından ilgi görmüyordu.
Bakış açımı gelişim zihniyetine göre değiştirip kendimle iyimser konuşmayı öğrenince şöyle dedim kendi kendime.
Podcast yapmayı çok seviyorum.
Başka insanların hayatlarına dokunmak ve öğrendiklerimi öğretmek istiyorum.
Şu an çok kişi ulaşamamış olmam bundan sonra da ulaşamayacağımı göstermez.
Henüz istediğim kadar kaliteli bölümler ortaya koyamamış olmam bunun sonsuza kadar böyle olacağın işareti değildir.
Azimle devam etmeliyim.
Ben kendimle bu konuşmayı yapıp devam ettikten sonra ne oldu dersiniz?
Bir sonraki ay dinlemem 750'ye sonra 1500'e çıktı ve haladır da katlanarak büyümeye devam ediyor.
Şu an hayal ettiğimden daha fazla insanla temas ediyorum ve etmeye de devam edeceğim.
Bu hikayem bana çok şey öğretti.
Olumsuz ve acımasız iç sesimin kurbanı olsaydım ya da başka bir şey yapmaya karar verseydim şu an bu kadar mutlu olamazdım.
Çünkü şimdilerde her geçen gün biraz daha iyi olmanın, kendimi geliştirmemin, sebat etmemin ve umut etmemin tadını çıkarıyorum.
Azimli olmayı, ilimsel olmayı öğrendim.
Bu bölümlerde ben aslında sadece öğrendiklerimi paylaşmıyorum sizinle.
Öğrenip uyguladığım ve gücüne tanık olduğum şeyleri paylaşıyorum.
Tam da bu nedenle tüm bölümler kalbimden geliyor.
Birazdan ağlayabilirim.
O yüzden bu duygusal kısmı kapatıyorum.
Son olarak da size kitapta çok hoşuma giden ve kendim de uygulamaya karar verdiğim bir yöntemden bahsedeceğim.
Bu yöntemin adı Zor Şey Kuralı.
Öncelikle... Yapılan araştırmalara göre okul veya iş dışında ilgilenilen bale, dans, gitar, resim, aşçılık gibi aktivitelerin azmin gelişmesinde büyük rol
olduğu bulunmuş. Yazar da bu bağlamda zor şey kuralı diye bir şey oluşturmuş ve bunu kendi ailesi içinde herkesin yani çocuklarının ve eşinin uyguladığını söylüyor.
Bu şekilde küçük kızlarının azimlerinin gelişmesinde büyük ilerleme.
olduğunu da belirtmiş. Bu kuralın üç kısmı var.
Birincisi adından da belli olduğu üzere zor bir şey yapmak.
Mesela gün boyu öğretmenlik yapıyor olabilirsiniz ama her gün bunun yanında düzenli gitar da çalabilirsiniz.
Gitar çalmak sizin zor şeyiniz olacak ve her gün bu pratiği yapmanız gerekli.
İkinci kısım bırakabilmek.
Seçtiğiniz zor şeyi bırakabilirsiniz ancak hemen değil.
Önce belirli bir zaman aralığı koymalısınız.
Diyelim 6 ay gitar çalmaya karar verdiniz.
Ve bu 6 aylık süre için bir kursa yazıldığınız parasını da ödediniz.
Bu süreç içerisinde asla vazgeçemezsiniz.
Ne kadar zorlansanız, bunalsanız bile gitar çalmaya devam etmelisiniz.
Ancak 6. ayın sonunda bırakma hakkınız var.
Burası azim için asıl önemli olan kısım fark ettiyseniz.
Üçüncüsü ise bu seçimi Kendiniz yapmalısınız.
Kimse sizin yerinize yapmak istediğiniz zor şeyi seçemez.
Eğer çocuğunuza uygulayacaksanız bu kuralı çocuğunuz kendisi seçmeli.
Çünkü ilgi duymadığınız bir konuda sebat etmenin hiçbir anlamı yok.
Ben de kendime bu kural gereği zor bir şey seçtim.
Ama şimdi bunu söylemeyeceğim.
Koyduğum zaman aralığında pratiklerime devam edip gerçek faydalarını deneyimleyince sizinle paylaşmayı planlıyorum.
Ki inanın benim gerçekten çok fazla çalışmam gerekiyor.
Üniversite sınavı, podcast ve ekstradan başka sorumluluklar mevcut.
Bir de zor bir şeyim var şu an yapmam gereken.
Fakat yoğunluğumun içerisinde bu zor şeyimi uygulamaya başladıktan sonra her gün yarım saat gibi bir sürede uyguluyorum.
Farklı gelişmeler gözlemliyorum.
Fakat tam sonucu almadan bahsetmeyeceğim bundan.
Bölümü kapatmadan önce size içinde buram buram azmin ve umudun kokusu bir hikaye anlatmak istiyorum.
Bu hikayeyi ilk okuduğumda gerçekten böyle kalbim yerinden çıkacak gibi hissettim.
O kadar heyecanlandım, o kadar içimi umut doldu ki anlatamam.
Ve şimdi dinlediğinizde siz de bence aynısını hissedeceksiniz.
Doktor Tererai Trent'in hikayesi.
Kendisi Zimbabwe'de doğmuş.
Çok küçük bir yaşta evlendirilmiş, okumasına izin verilmemiş ve kocasından okumak istediği için şiddet görmüş bir kadın.
O 18 yaşında 3 çocuk sahibiyken yaşadığı köye Amerika'dan 2 kadın gelir.
Ve ona hayallerinin ne olduğunu sorarlar.
Doktor Tererai o zamana kadar hayal kurabileceğini dahi bilmemektedir.
Ve kadınlara aklına gelen ilk şeyi söyler.
Amerika'da okumak.
Ve doktora yapmak. Bu imkansız bir şeydir.
Çünkü Tererai'nin lise eğitimi dahi yoktur.
Kadınlar ona hayallerini gerçekleştirebileceğini söylerler.
Bunun üzerine Tererai annesine gidip bu durumu anlatır.
Annesi de aynı o kadınlar gibi hayallerini gerçekleştirebileceğini söyler.
Ve bunun üzerine Tererai çalışmaya başlar.
Amerika'da bir okula kabul edilmek ve liseyi bitirmek tam 8 yılını alır.
Parası yoktur, eşinden destek görmemektedir ve annesinin verdiği paralarla sınava girmektedir.
Çok defa başvurduğu okullardan reddedilir ama vazgeçmez.
Sonunda Amerika'ya geldiğinde ise yanında 3 çocuğu vardır ve hiç parası yoktur.
Tererai bir yandan okurken bir yandan da ailesine bakmak için 3 farklı işte çalışır.
Bazı geceler yorgunluktan uyuyamamaktadır.
Hikayenin tam burasında yani zorlukların en tavan yaptığı anlarda Dr.
Tererai'ye devam etme gücü veren iki şey gördüm.
Amaç ve şükran duygusu.
Tererai'nin bir amacı vardır.
Amerika'da okuduktan sonra kendi ülkesindeki kız çocukları için okul açmak ve onların daha iyi eğitim almasına katkı sağlamak istemektedir.
Üç işte çalışırken dahi başını sokacak bir evi olduğu için her gün şükretmektedir.
Çünkü ülkesindeki çoğu insan bundan bile yoksundur.
Dr. Tererai okulunu bitirir.
Sonrasında doktora yapar.
The Awakened Woman isimli muhteşem kitabını yazar.
Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.
Ve Oprah'ın programına çıkar.
Oprah onu 100 yılın konuğu ilan eder.
Ve vakfına 1,5 milyon dolar bağışlar.
Bu bağışla Dr. Tererai ülkesindeki kızlar için bir okul açmayı başarır.
Ve haladır da vakfında çalışmalarına devam ediyor, durmuyor, imkansız hayallerini azim, umut, amaç ve şükranla gerçekleştirmiş birisi
o. Bu hikaye gerçekten de imkansızın hikayesi.
Ama içinde bölüm boyunca anlattığım ve psikoloji biliminin tavsiye ettiği her şeyi barındırıyor.
Sanırım azimle çok istediğiniz şey için çalışmaya devam ederseniz O kaçınılmaz bir şekilde gerçek oluyor.
Görüyorsunuz değil mi? Cesur hayaller kurmak, imkansızın imkanlı olduğunu inanmamak için hiçbir sebep yok.
Hayaller gerçek olmak, zorluklar ise aşılmak için var.
Bu bölümü kendi kişisel tarihime bir not olarak bırakıyorum.
Bir sene sonra yeniden dinleyeceğim ve üzerine çalıştığım şeylerde ne kadar sebat ettiğimi, ne kadarını başarabildiğimi ölteceğim.
Bugün siz de kendi kişisel tarihinize bir not bırakmaya ne dersiniz?
İmkansız gördüğünüz ama içten içe gerçek olmasını istediğiniz ne var?
Onu yazın ve gerçek olması için azimle çalışmaya başlayın.
Bir sene sonra tarihler 11.10.2022 gösterirken yeniden buluşalım.
Ve ne kadar ilerlediğimize bakalım.
Bu tarihi ben şu an not alıyorum.
Tam bir sene sonra azim ve hayaller üzerine yeniden konuşacağız.
Ama o zamana kadar vazgeçmeden sıkı çalışmaya devam.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Yine içimi bir hüzün kapladı.
İçimde bir şükran duygusuyla şu an bu bölümü kapatıyorum.
Yaptığım her bölümden sonra bana mesajlar gönderiyorsunuz.
Hatta geçenlerde bir tane dinleyicim.
Bölümden aldığı notları bana resmini göndermişti.
Böyle şeyler, böyle gelen mesajlar ve size dokunabildiğimi hissetmek bana çok iyi geliyor.
Amaç duygumu besliyor ve bu da artık bildiğiniz üzere azmimi güçlendiriyor.
Kendinize çok iyi bakın.
Bölümle ilgili yorumlarınızı, mesajlarınızı biliyorsunuz her zaman beklerim.
Eğer bu podcastı severek dinliyorsanız sevdiklerinizle de paylaşabilirsiniz.
Azimle yolunuza devam etmeyi ihmal etmeyin ve zorlandığınızda kendinizle iyimser konuşun.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
